74-] •Asr •Hümeze •Fil •Kureyş •Mâûn •Kevser •Kâfirûn •Nasr •Tebbet •İhlâs •Felâk •Nâs Sûreleri (Ali Ünal)

️103. Asr Sûresi

  • Asr Sûresi Mekke’de inmiş olup, 3 âyetten oluşur ve ismini birinci âyetindeki el-asr (hadiselerle yüklü zaman) kelimesinden alır.
  • Kur’ân müfessirlerinin ve dilcilerin ittifak ettiği üzere bu sûre, Kur’ân’ın ana öğretilerini çok veciz bir şekilde ihtiva eder.
  • Bundan dolayı İmam Şafi’i hazretleri şöyle demiştir: “Kur’ân’dan başka bir sûre nâzil olmamış olsaydı, iki dünya saadeti için bu sûre yeterdi.”
  • Ashab-ı Kiram’dan iki veya daha fazla kişi bir araya geldiğinde, bu sûreyi okumadan ayrılmazlardı. (Beyhakî, 6: 501) Bu da, onların Kur’ân’ı nasıl derinden ve temel boyutlarıyla anladığını göstermektedir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

وَالْعَصْرِۙ (١)

1. Yemin olsun asra (hadiselerle yüklü zamana, bilhassa onun son parçasına): (*)

~Açıklama~

(*) Asr kelimesinin pek çok manâları vardır.

  • Zaman, gece–gündüz birlikte gün, ikindi vakti, âhir zaman (zamanın son parçası), bu manâlardan bazıları ve başta gelenleridir.
  • Ayrıca, bir şeyin boşalmaya hazır doluluğunu, sıkışmışlığını da ifade eder.
  • Bundan dolayı, yağmur yüklü bulutlara mu’sırat denilir.
  • Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, kendisinin asr peygamberi olduğunu buyurmuş ve bununla ikindi vaktini, yani günün son bölümünü kasdetmiştir.

Bütün bu manâları Sûre’nin bütünlüğüyle birlikte dikkate aldığımızda, bu sûrede asr’ın mutlak ve hadiselerden mücerret zaman değil de, içindeki hadiselerle birlikte zaman, bilhassa Peygamber Efendimiz’in dönemi ve ondan sonra Kıyamet’e kadar gelecek ve onun dininin zamanı olan dönem, özellikle de bu dönemin çok yoğun ve önemli hadiselerle yüklü son kısmı (âhir zaman) manâlarına geldiğini söyleyebiliriz.

اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍۙ (٢)

2. Şurası bir gerçek ki, hüsrandadır insan.

اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ (٣)

3. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine (musibetler, Allah yolunda başlarına gelenler, Din’i yaşama ve nefsin, şeytanın günaha teşvikleri karşısında) sabretmeyi tavsiye edenler müstesna. (*)

~Açıklama~

(*) Ayrıca bkn: Tîn Sûresi/95: 4–6, not 2.

***

️104. Hümeze Sûresi

  • Hümeze Sûresi Mekke’de inmiş olup, 9 âyetten oluşur ve ismini birinci âyetindeki el-hümeze (arkadan çekiştirici, alaycı) kelimesinden alır.
  • Malına, mevkiine, statüsüne bakarak insanları küçük görme, onlarla alay etme, arkadan çekiştirme konusunda şiddetli ikazda bulunur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍۙ (١)

1. İnsanları ayıplayıp çekiştiren, jest ve mimiklerle onlarla alay eden her bir insanın vay haline!

اَلَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُۙ (٢)

2. Servet biriktirip, sonra da (muhtaçları düşünmeden hırs ve tutkuyla) onu sayar durur (ve servetim var diye başkalarını küçümser).

يَحْسَبُ اَنَّ مَالَهُٓ اَخْلَدَهُۚ (٣)

3. Sanır ki, malı kendisini ölümsüzleştirecek.

كَلَّا لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِۘ (٤)

4. Hayır, asla! Kesinlikle Hutame’ye fırlatılıp atılacaktır o.

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْحُطَمَةُۜ (٥)

5. Hutame nedir bilir misin?

نَارُ اللّٰهِ الْمُوقَدَةُۙ (٦)

6. Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir.

اَلَّت۪ي تَطَّلِعُ عَلَى الْاَفْـِٔدَةِۜ (٧)

7. Bir ateş ki, kalbe kadar işleyip, (vücudun dışı gibi içini de yakar).

اِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌۙ (٨)

8. İçine atılanların üzerine her bir yandan kapanır;

فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ (٩)

9. O atılanlar terkedilmiştir upuzun direkler arasında, her taraflarından onlara bağlı halde.

***

️105. Fil Sûresi

  • Fil Sûresi Mekke’de inmiş olup, 5 âyetten oluşur ve ismini birinci âyetindeki el-fîl (fil) kelimesinden alır.
  • Allah Rasûlü’nün doğumundan 50 gün önce Kâbe’yi yıkmak için Mekke’ye saldıran Ebrehe ibn Sabah komutasındaki Habeşistan ordusunun başına geleni anarak, Allah’ın dinine karşı aktif düşmanlık konusunda ikazda bulunur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفِيلِۜ (١)

1. (Gözünle) görmüş gibi bilmez misin Rab-bin ne yaptı fillerle gelen o orduyu? (*)

~Açıklama~

(*) Habeşistan’ın Hıristiyan valisi Ebrehe, Yemen’in San’a şehrinde büyük bir mabet yaptırmıştı. Araplar’ın Kâbe’yi olan ziyaretlerini böylece bu mabede, kendi topraklarına yöneltmek istiyordu ve bunun için Kâbe’yi yıkmak gayesiyle içinde savaş filleri olan büyük bir orduyla Mekke’ye saldırdı. Bu hadise, Allah Rasûlü’nün dünyayı teşriflerinden 50 gün önce olmuştu.

اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍۙ (٢)

2. Boşa çıkarmadı mı onların tuzak ve düzenlerini?

وَاَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا اَبَابِيلَۙ (٣)

3. Üzerlerine (sürü sürü, renk renk) ebabil kuşları gönderdi;

تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجِّيلٍۖۙ (٤)

4. Onları pişmiş tuğladan (mermi gibi) taşlarla vuruyorlardı.

فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ (٥)

5. Neticede onları delik–deşik olmuş ekin yaprağına çevirdi. (*)

~Açıklama~

(*) Tarihin çok önemli kavşaklarında önemli, hattâ olağan dışı denebilecek hadiseler meydana gelir.

Mekkeliler, Ebrehe’nin saldırısına karşı koyabilecek durumda değillerdi. Nitekim, saldırısı sırasında civar dağlara çekilmişlerdi. Bu sebeple, Kâbe’nin Asıl Sahibi (c.c.), Allah Rasûlü’nün doğumunun arefesinde Kâbe’yi bizzat korudu. Ebrehe ordusunun üzerine Hicaz’da rastlanmayan, tanınmayan sürü sürü ve renk renk kuşlar gönderdi. Kuşlar, gagalarında ve ayaklarında birer tane olmak üzere tamamı üç taş taşıyorlar ve bunları Ebrehe askerlerinin üzerine mermi gibi fırlatıyorlardı. Askerlerin başlarından giren taşlar, iç organlarından geçerek arkalarından çıkıyor, böylece iç organlarını da parçalıyorlardı. Açık bir mucizeydi bu. (Razi, İbn Kesir, Hamdi Yazır) Hadise öylesine meşhur oldu ki, meydana geldiği yıl Fil Yılı olarak anılır hale geldi.

***

️106. Kureyş Sûresi

  • Kureyş Sûresi Mekke’de inmiş olup, 4 âyetten oluşur ve ismini birinci âyetindeki el-Kureyş (Kureyş) kelimesinden alır.
  • Cenab–ı Allah’ın Mekkelilere olan bazı önemli nimetlerini hatırlatır.
  • Allah (c.c.), Mekke’yi yabancı saldırılara karşı korumuş, emin belde kılmış ve Mekkelilere hiçbir zaman açlık azabı çektirmemiştir.
  • Kâbe’nin varlığı sebebiyle hacılar Mekke’ye gelirdi ve Mekkeliler, Kâbe’den dolayı civar kabilelerden saygı görürlerdi.
  • Önceki sûrede konu edilen Fil hadisesi de, kendilerine duyulan saygıyı arttırmıştı.
  • Ticaret kervanları, herhangi bir saldırıya maruz kalmadan kışın Yemen’e, yazın Suriye’ye gider gelirlerdi.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

لِاِيلَافِ قُرَيْشٍۙ (١)

1. (Allah’ın) Kureyş üzerindeki (hiç olmazsa) sürekli emniyet ve iç uzlaşma nimeti hakkı için –

اِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَٓاءِ وَالصَّيْفِۚ (٢)

2. Kış ve yaz seferlerinde kendilerine bahşedilen emniyet ve uzlaşma hakkı için,

فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هٰذَا الْبَيْتِۙ (٣)

3. Rabbisine ibadet etsinler bu Ev’in.

اَلَّذِ۪ٓي اَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَاٰمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ (٤)

4. Ki O Rabb, onları açlığa karşı korumakta ve her türlü korkudan emin kılmaktadır. (*)

~Açıklama~

(*) Bu sûre, Hz. İbrahim’in şu duasının aynen kabul edildiğini göstermektedir:

Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak! (Bakara Sûresi/2: 126)

***

️107. Mâûn Sûresi

  • Mâûn Sûresi Mekke’de nazil olan bu sûre 7 âyetten oluşur ve ismini yedinci âyetindeki el-mâûn (yardım) kelimesinden alır.
  • Din’in aslî rükünlerine samimi inanmak gerektiğini ve toplum içi yardımlaşmanın önemini vurgular, nifaka karşı uyarır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اَرَاَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِۜ (١)

1. Bakmaz mısın Âhiret’teki hesabı ve hükmü yalan sayan şu adama!

فَذٰلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَۙ (٢)

2. (Öylesine inkârcı ve kötü biridir ki o,) yetimi şiddetle itip kakar;

وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكِينِۜ (٣)

3. Ve ihtiyaç içindeki yoksulu ne doyurur, ne de bu hususta başkasına teşvikte bulunur.

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَۙ (٤)

4. Vay haline (Âhiret hesabını yalanlayıp da), âdet usûlü namaz kılanların!

اَلَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَۙ (٥)

5. Ki onlar, namazlarından gafildirler.

اَلَّذِينَ هُمْ يُرَٓاؤُ۫نَۙ (٦)

6. Yaptıkları ibadetleri halk görsün de kendilerinden bahsetsin diye yaparlar.

وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ (٧)

7. Ve (toplum içinde hemcinslerine karşı) her türlü yardımı esirgerler. (*)

~Açıklama~

(*) Sûrede son dört âyet, bazı münafık tipleri tehdit etmektedir. Onlar, âdet usûlü namaz kılarlar ama, namazdan herhangi bir hayır ummadıkları gibi, namaz kılmadıkları zaman da Allah’tan hiçbir korku duymazlar. Kıldıkları zaman da gurura kapılırlar. Namazı vaktinde ve gerektiği şekilde kılıp kılmadıkları konusunda hiçbir endişeleri yoktur. Namaz kılmakla Allah’ın rızasını talep etmez, kıldıkları namazı O’nun için kılmaz, fakat birtakım dünyevî beklentiler için kılarlar.

***

️108. Kevser Sûresi

  • Kevser Sûresi Mekke’de inmiş olan bu sûre 3 âyettir ve ismini birinci âyetindeki el-kevser (bol ve kesilmez hayır) kelimesinden alır.
  • Allah Rasûlü’ne gittikçe artacak pak bir nesil dahil olmak üzere dünyada ve Âhiret’te pek çok hayır verileceğini, buna karşılık O’na düşman kesilip, “soyu kesik” diyenlerin ise, hem soy hem hayır itibariyle kesik olacakları müjdesini vermektedir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَۜ (١)

1. Hiç şüphesiz sana bol ve kesilmez hayır verdik. (*)

~Açıklama~

(*) Bol ve kesilmez hayır (kevser), Allah Rasûlü’ne dünyada ve Âhiret’te verilecek bütün hayırları kapsamaktadır. Dolayısıyla ifadede, O’nun davasında muvaffak olacağı, İslâm’ın, kendisine va’dedildiği gibi bütün dinlerin ve din görünümlü sistemlerin üzerinde bir mevki alacağı, dolayısıyla ümmetinin büyük fetihlere muvaffak kılınacağı, Âhiret’te kendisine en büyük şefaat yetkisi tanınacağı ve Makam–ı Mahmud denilen övülme makamına yükseltileceği, kendisine ve Cennet’e girecek ümmetine Cennet’te büyük nimetler bahşedileceği manâları vardır. Bunlardan başka, Allah Rasûlü’ne takdir buyurulan bol ve kesilmez hayırdan bir maksat da, O’na gittikçe artacak sayıda ve hem sayı, hem de hayır, bereket ve manevî mevki itibariyle bütün nesilleri geride bırakacak nitelikte lütfedilecek olan pak bir nesildir.

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْۜ (٢)

2. Sen de Rabbin için (üzerinde bir şükür borcu olarak) namaz kıl ve kurban kes. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette Rabbin için kaydının konması, onda emredilen namazın Allah Rasûlü’ne has ve O’nun yerine getirmesi gerekli bir namaz olduğu anlamını vermektedir. Teheccüd Namazı’ndan başka Kuşluk Namazı da Allah Rasûlü (s.a.s.) için vacipti.

Ayrıca Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Allah için kurban da keser ve fakirlere ikramda bulunurdu. O’na has olan bu emirlerden Kuşluk Namazı ümmeti için nafile olarak kalırken, Ramazan ve Kurban bayram günlerinde ise Bayram Namazı olarak Medine’de bütün ümmete vacip kılındı. Bilindiği gibi, bayram namazları kuşluk vaktinde kılınır.

Ayrıca Kurban Bayramı’nda kurban da, yeterli miktarda servete sahip olanlar için vacip bir ibadet oldu.

Kurban kesmekten maksat, Allah’a yaklaşma yolu arama, dünyalık sevgisinin kalbde yer etmesine, kalb ile Allah arasına girmesine imkân tanımama iken, onun en önemli hikmetlerinden biri ise toplumda yardımlaşmayı, dayanışmayı sağlama, zenginlerden fakirlere şefkat ve merhamet akmasını temin etmedir.

اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ (٣)

3. Gerçek şu ki, “soyu kesik” diyerek seni ayıplamaya kalkandır gerçekte soyu kesik (ve hayır, yümün ve bereketten mahrum) olan. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, zahirî manâsı itibariyle, Mekke’de oğlu Kasım ve Abdullah’ın vefatından sonra Allah Rasûlü’ne “soyu kesik” diye hakarette bulunan kişinin soyunun kesik olacağını haber vermektedir. Fakat işarî olarak pek çok anlamlara gelmektedir ki, gerek bu kişinin gerekse ileride gelecek benzeri tiplerin, Allah Rasûlü’nün karşısına çıkacak, O’nun getirdiği Din’i kaldırmaya, onun yerine başka sistemler yerleştirmeye çalışanların da aynı şekilde soylarının kesik, kendilerinin hayır ve bereketten mahrum, sistemlerinin de kısa ömürlü olacağını bildirmektedir.

***

️109. Kâfirûn Sûresi

  • Kâfirûn Sûresi Mekke’de inmiş olup, 6 âyettir ve ismini birinci âyetindeki el-kâfirûn (kâfirler) kelimesinden alır.
  • Türkçe’de ‘gâvur’ şeklini alan kâfir, aslında hakaret ifade eden bir kelime olmaktan çok, kişinin Allah’ın dini karşısındaki konumunu ifade etmektedir.
  • Kavram olarak, Din’de inanılması gereken esasların birini, birkaçını veya tamamını inkâr eden kişi demektir.
  • Sûre, Allah Rasûlü’ne ve dolayısıyla bütün mü’minlere, inkârcılar karşısında imanlarında sağlam ve sabit olmaları çağrısında bulunmakta ve kâfirleri de imana zorlayamayacaklarını belirtmektedir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

قُلْ يَٓا اَيُّهَا الْكَافِرُونَۙ (١)

1. De ki: “Ey kâfirler!

لَٓا اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَۙ (٢)

2. “Ben, sizin taptıklarınıza ibadet etmem ve asla edecek de değilim. (*)

~Açıklama~

(*) Bu ilân (deklarasyon), imanla küfür arasında orta yolun olamayacağını, fakat insanların imana zorlanamayacağını bildirmektedir.

وَلَٓا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَٓا اَعْبُدُۚ (٣)

3. “Siz de zaten Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. (*)

~Açıklama~

(*) Âyetin ve âyetle Allah Rasûlü’nün hitap ettiği kâfirler, kalbleri mühürlenmiş ve artık inanmalarının mümkün olmadığını Allah’ın bildirdiği kâfirlerdir (Bkn: Yâ-Sîn Sûresi/36: 7, Bakara Sûresi/2: 6).

وَلَٓا اَنَا۬ عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْۙ (٤)

4. “Ben de sizin taptıklarınıza ibadet eden değilim, edecek de değilim.

وَلَٓا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَٓا اَعْبُدُۜ (٥)

5. “Siz de zaten Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz.

لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ (٦)

6. “(Getireceği bütün sonuçlarla) sizin dininiz size ve (getireceği bütün sonuçlarla) benim dinim de bana.”

***

️110. Nasr Sûresi

  • Nasr Sûresi Medine’de, Allah Rasûlü’nün vefatlarından üç ay kadar önce inmiş olup, 3 âyettir ve ismini birinci âyetindeki nasr (zafere götüren yardım) kelimesinden alır.
  • Cenab–ı Allah’ın Rasûlü’ne olan nimetinin ve Rasûlün de vazifesinin artık tamamlandığını, dolayısıyla vefatının yakın olduğunu bildirir.
  • Ayrıca, kazanılan zaferler karşısında mü’minleri dikkate, şükre, gurura düşmemeye ve daima istiğfar halinde olmaya çağırır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُۙ (١)

1. Allah’ın yardımı ve (başka zaferlere kapı açan) zafer geldiği zaman, (*)

~Açıklama~

(*) Cenab–ı Allah (c.c.), 23 yıllık risaleti döneminde pek çok vesile ile Rasûlüne yardım ve zafer va’detmiş ve O’na gönderdiği Din’in bütün dinlerin üzerinde bir mevki alacağı müjdesini vermiştir.

Meselâ: Allah Rasûlü ve beraberindeki bir avuç mü’min Mekke’de işkenceler altında iken, Rasûllerine ve iman edenlere hem dünyada hem de Âhiret’te yardım etmenin O’nun sünneti olduğunu bildirmiş (Mü’min Sûresi/40: 51); Medine’de Hicret’in 3’üncü yılında Uhud Savaşı günlerinde ise Allah’ın yardımının ve başka zaferlere kapı açacak bir zaferin yakın olduğunu beyan buyurmuş ve bununla mü’minleri müjdelemiş (Saff Sûresi/61: 13), Hicret’in 5’inci yılında Hendek Savaşı’ndan hemen sonra, Kendisi’nin ve rasûllerinin mutlaka galip geleceğinin O’nun değişmez takdiri olduğu müjdesini vermiştir (Mücâdile Sûresi/58: 21).

  • Şu kadar ki O, insan dünyada imtihana tâbi tutulduğu için, yardım ve zaferini mü’minlerin Allah’ın dinine olan kesin ve sarsılmaz desteklerine bağlayarak, şöyle buyurmuştur:

Ey iman edenler! Eğer Allah(’ın dinine) destek olursanız Allah da size yardım eder ve (O’nun dini uğrunda bastığınız her yerde) ayaklarınızı sağlam tutar, kaydırmaz. (Muhammed Sûresi/47: 7)

Artık, âyette ilan edildiği gibi, Allah’ın yardımı ve zafer geldiğine göre, demek ki mü’minler Allah’ın dinine gerekli desteği vermiş ve vazifelerini Allah’ı razı edecek şekilde yerine getirmişlerdir.

Bu âyet, Kur’ân’ın mucizeliğinin özelliklerinden ve Allah Kelâmı olduğunun kesin delillerinden biridir. Çünkü Allah’tan başka hiç kimse gelecek hakkında bu kesinlikte konuşamaz. Yukarıda temas ettiğimiz birkaç âyette de görüldüğü üzere Cenab–ı Allah (c.c.), Rasûlünü ve mü’minleri muvaffak kılıp, onlara zafer bahşedeceğini daima kesin bir dille ifade etmiştir.

وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًاۙ (٢)

2. Ve insanların kafile kafile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün:

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُۜ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا (٣)

3. Bilhassa o zaman Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağfiretle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir. (*) / (**)

~Açıklama~

(*) Allah’ı hamd ile tesbih ve O’ndan bağışlanma dileme emri, mü’minlere kazandıkları zaferlerden, başarılardan sonra, bu zafer ve başarıları kendilerinden bilmeme, kendi eserleri olarak görmeme ve gevşeyip de günahlara girmeme konusunda bir ikazdır. Çünkü, bütün başarı ve zafer ancak Allah’tandır. Ayrıca, insan olarak zorluklara, hattâ işkencelere katlanabiliriz. Fakat özellikle yokluk, güçlük ve işkence dönemlerinden sonra gelen zafer, bolluk ve kolaylık zamanlarında nefsin iğvalarına karşı durabilmek çok daha zordur. Bu hususu, Allah Rasûlü’nün bir başka münasebetle yaptığı bir uyarıda da açıkça görebiliyoruz. Bir zafer dönüşü O, ashabına şöyle buyurmuştu: “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” “Ya Rasûlallah!” dediler, “büyük cihad nedir?” Allah Rasûlü şöyle cevap verdiler: “Büyük cihad, kişinin nefsiyle olan cihadıdır.” (Aclunî, 1: 424)

İkinci olarak, zafere giden yolda da pek çok hatalar işlenmiş olabilir. Bunlardan dolayı da Allah’tan bağışlanma dilenmelidir (istiğfar). Kur’ân, istiğfara çok önem verir ve bunun üzerinde ısrarla durur. Biz, her zaman hata yapabilecek özellikte varlıklarız ve sürekli hata yaparız. İstiğfar ise, günaha meyli kırar, şerrin kökünü keser.

 

(**) Abdullah ibn Abbas (r.a.) hazretlerinin de parmak bastıkları gibi, bu sûre, Allah Rasûlü’nün vefatının çok yakın olduğunu haber vermektedir. Çünkü rasûller, Allah’ın dinini tebliğ için gelirler ve vazifeleri bitince de artık dünyada kalmazlar. Bu sûre, Allah Rasûlü’nün vazifesinin bittiğinin ilanıdır da. Bu husus bize de öğretmektedir ki, bir insan ancak yüce bir gayesi varsa dünyada kalmasının manâsı olabilir, yoksa boşa yaşıyor demektir.

Hz. Ayşe validemiz (r.an.), Allah Rasûlü’nün son anlarını şöyle anlatmaktadır: Son anlarında O’nun yanında idim. Hayatlarında ne zaman hastalansalar kendisine dua etmemi isterlerdi. Ben de, duamın kabulüne vesile olur diye mübarek ellerini tutar, öyle dua ederdim. Son hastalıklarında da aynı şekilde dua etmek istedim, fakat birden ellerini çektiler ve “er-Rafîka’l-A’lâ!” (En Büyük Dost!) dediler. (Buharî, “Magazî”, 78; Müslim, “Selam”, 50, 51)

***

️111. Tebbet Sûresi

  • Tebbet Sûresi Mekke’de inmiş olup, 5 âyettir ve ismini birinci âyetindeki tebbet (kurusun, helâk olsun) kelimesinden alır.
  • Allah Rasûlü’ne en çirkin muhalefette bulunanlardan biri olan amcası Ebû Leheb ve eşi Ümm-ü Cemil’in âkıbetini haber verdiği gibi, benzer kişiler hakkında da bir tehdit ihtiva eder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

تَبَّتْ يَدَٓا اَب۪ي لَهَبٍ وَتَبَّۜ (١)

1. Ebû Leheb’in iki eli de kurusun! Zaten (kurudu ve) kendisi helâk olup gitti. (*)

~Açıklama~

(*) Ebû Leheb, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) amcalarından biriydi.

Ateşin babası manâsına gelen bu lâkap, kendisine çocukluğunda yanakları alev alev olduğu için verilmişti. Ama, Allah Rasûlü’nün amcası olarak O’nu yakından tanıdığı, peygamber olmaması için hiçbir engelin bulunmadığını yakînen bildiği halde, O’na en büyük kötülükleri yapanların içinde yer alınca, bu lâkap onun için Cehennem Ateşi alevinin babası olarak yerleşti.

Bir defasında Allah Rasûlü’ne, “Ellerin kurusun!” demişti. Bu ifade, “Her türlü hayır ve bereketten mahrum kalasın! Helâk olasın!” demekti. Ama onun bu bedduası kendi aleyhinde tecelli etti ve Cenab–ı Allah (c.c.), kendisini her türlü hayır ve bereketten mahrum bıraktı.

Âyet, ölümünden 12–13 yıl önce, onun kâfir ve Cehennem ateşini hak etmiş olarak öleceğini bildiriyordu ve öyle oldu. Bedir Savaşı’nda müşrikler yenilince kahrından öldü. Adese denilen çiçek hastalığına benzer bir hastalığa tutulmuştu. Kureyş, bu hastalığı veba ile bir tuttuğundan, ölümünde kimse cesedine yaklaşmaya cesaret edemedi. Nihayet bir çukur kazdılar ve uzun değneklerle cesedi çukura yuvarlayıp, uzaktan taşlarla üzerini örttüler.

Sûre’nin onun kâfir olarak öleceğini bildirmesi, Kur’ân’ın açık bir başka mucizesidir. Ebû Leheb, Peygamber Efendimiz’i kendince yalancı çıkarmak için, bu sûre indikten sonra iman etmiş görünebilirdi. Ama yapmadı, yapamadı. Hakkında verilmiş olan ve Kur’ân’ın bu sûrede bildirdiği hüküm 12–13 yıl sonra aynen gerçekleşti.

مَٓا اَغْنٰى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَۜ (٢)

2. Serveti de, kazancı da ona hiçbir fayda vermedi.

سَيَصْلٰى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍۚ (٣)

3. Yakında yanıp kavrulmak üzere alevli bir Ateş’e girecek,

وَامْرَاَتُهُۜ حَمَّالَةَ الْحَطَبِۚ (٤)

4. Ve (düşmanlık ateşleri yakmak için) iftira taşıyan karısı da (girecek): hem de o Ateş’e odun taşıyıcı olarak;

فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (٥)

5. Ve boynunda (gerdanlıklarının yerinde) sağlam bükülmüş bir urgan olduğu halde. (*)

~Açıklama~

(*) Ebû Leheb’in karısı Arvâ Ümm-ü Cemil, Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) düşmanlıkta kocasından geri kalmıyordu. Allah Rasûlü’nün geçeceği yollara ve evinin önüne dikenler yığardı. Ayrıca, O’na ve mü’minlere karşı nefret ve düşmanlık ateşleri tutuşturmak için Allah Rasûlü ve İslâm aleyhinde iftiralar atar, hicivler söylerdi. Kur’ân, bu sûredeki son iki âyetle onun bizzat bu yaptıklarıyla kendisine hazırladığı azabı haber vermektedir. O da, Ebû Leheb’le birlikte Cehennem ateşine girecek, hem de o ateşe, dünyada iken kıymetli gerdanlıklar taktığı boynunda sağlam bir urganla odun taşıyacaktır.

***

️112. İhlâs Sûresi

  • İhlâs Sûresi Mekke’de inmiş olup, 3 âyettir ve ismini konusundan alır. Yine konusu sebebiyle Tevhid Sûresi olarak da adlandırılır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ (١)

1. De ki: O’dur, O Allah’tır; Mutlak Bir’dir. (*)

~Açıklama~

(*) Büyük müfessir Fahrüddin-i Razî’nin beyan ettiği gibi, bu âyet Cenab–ı Allah’ı üç önemli ismi ile tanıtmaktadır.

Birincisi Hüve (O) ki, bilhassa ehl-i Tasavvuf’un da Cenab–ı Allah’ı zikir için çok kullandığı bu isim, Allahü Tealâ’yı bütün tarif ve tavsiflerden uzak O, yani Kendisi olarak, Kendinde Zâtı ile anmak içindir. O’nu bu şekilde Zâtî mutlaklığıyla, O veya Kendisi olarak anmak, bunun ne manâya geldiğinin şuurunda olmak, mukarrebînin, yani Allah’a en yakın olan kulların işidir.

Âyet-i kerimenin İlâhî Zât için kullandığı ikinci isim Allah’tır ki, yaratılmaları, hayatları, hayatlarını devam ettirmeleri, rızıklanmaları, yetiştirip büyütülmeleri, ölüp sonra diriltilmeleri, yerlerine yenilerinin gelmesi… gibi her türlü hususiyetleriyle bütün varlıklarda, bütün kâinatta ve bütün zamanlarda tecelli eden (İlâhî) İsimlerin manâsını muhtevî, her türlü kemal sıfatlarına sahip, akla gelebilecek her türlü kusurdan, eksiklikten ve noksan sıfatlardan berî (uzak), beşer aklının asla idrak edemediği ve edemeyeceği, eşi, zıttı, benzeri olmayan Zât’ın has (özel) ismidir. O’nu bu isimle Ashab-ı Yemîn tanır.

Mutlak Bir olarak tercüme edebildiğimiz Ehad ise, Cenab–ı Allah’ın her bir varlıktaki hususî tecellisini ifade eder. Yani her bir varlık, dünyaya gelmesi, hayatı ve dünyadan gitmesiyle ancak Bir’i, Allah’ı gösterir. Cenab–ı Allah’ın birliğini ifade için kullanılan İsimlerden Vâhid, O’nun bütün isimleriyle kâinattaki umumi tecellisini, yani bütün kâinatın O’na ayna oluşunu ifade ederken, Ehad, O’nun her bir varlıktaki tecellisine, her bir varlığın O’na ayna olmasına unvandır.

Bunu şöyle bir misalle anlatabiliriz:

Güneş, ışığıyla bütün bir dünyayı, dünya üzerindeki bütün varlıkları kapsamına alır. Gündüz görünen bütün varlıklar, bize ışığıyla güneşin varlığını ve birliğini gösterir. Güneşi, bütün varlıklardaki tecellisiyle tanımak oldukça güçtür ve çok geniş bir ihata kabiliyeti ister. Buna karşılık, güneş bir de her bir şeffaf cisimde, bir cam parçasında, bir su kabarcığında görünür. İşte, her bir şeffaf cisimdeki güneşe bakarak, güneş hakkında ayrıntısız, fakat özlü bilgi sahibi olabilir, onu tanıyabiliriz. Bunun gibi, Cenab–ı Allah’ın (c.c.) bütün varlıklardaki tecellisi O’nun Vâhidiyet tecellisidir. Ama, akılları bu çoklukta boğmamak için O, bir de Ehadiyet tecellisini bize hatırlatır. Yani, her bir varlığa baktığımızda da Yaratıcı, Şekil Verici, Renk Verici, Yaşatan, Rızık Veren, Ölümü Veren vb. olarak yine O’nu görür, O’nu tanırız.

Âyette O’nun bu tecellilerine unvan olan Ehad ismiyle anılması, Fahrüddin-i Râzî’ye göre, O’nu tanıyamayan, O’nu inkâr eden ve O’na şirk koşan, ortaklar tanıyan Ashab-ı Şimal’e bakar. Çünkü Ehad tenzihde ifade vardır. Yani âyet, Cenab-ı Allah’ın onların her türlü yanlış tanımalarından, ortakları olmaktan, her türlü eksik ve kusurdan mutlak berî olduğunu nazara verir ve onları tek tek varlıkları incelemeye, onlardaki tecellileri görmeye çağırır; her bir varlıkta tecelli edenin, ona hayat, şekil, renk ve rızık verenin, onu yaşatanın ancak Allah olduğunu ilan eder.

اَللّٰهُ الصَّمَدُۚ (٢)

2. Allah, Samed (Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, fakat her varlığın Kendisine ebediyen muhtaç olup, Kendisine sığındığı Zât)tır.

لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ (٣)

3. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. (*)

~Açıklama~

(*) Allah oluşu gereği bile yarattıklarıyla aynı cinsten olması mümkün bulunmayan İlâhî Zât için “doğurmamıştır, doğurulmamıştır” ifadeleriyle aslında “lâzım-ı manâ” murad edilmekte, yani Cenab–ı Allah’a oğul veya kız her türlü evlât isnadı reddedilmektedir. Dolayısıyla âyet, O’na müşriklerin melekleri kızları olarak, Hıristiyanların Hz. İsa’yı ve bazı Yahudilerin Hz. Üzeyr’i oğlu olarak isnat etmesini ve benzeri akideleri kesin bir dille reddetmekte, doğma, doğurma, üreme, zaman ve mekânla sınırlı olma gibi hususiyetlere sahip bulunanın asla İlâh olamayacağına dikkat çekmektedir.

وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ (٤)

4. Ve O’na denk, O’nunla mukayese edilebilecek hiçbir şey yoktur. (*) / (**)

~Açıklama~

(*) Farklı zamanlarda farklı peygamberler vasıtasıyla insanlığa gönderilen İlâhî Din özde hep aynı olmuş, fakat zamanla değişikliklere ve tahrife uğramış, her defasında sonra gelen rasûl tarafından yeniden aslına döndürülmüştür.

  • İlâhî Din’in maruz kaldığı tahrifler çerçevesinde olmak üzere, meselâ bu Din’in temelini, esasını oluşturan İlâh inancı:

(a) İlâhî Zât’ı bir insan gibi düşünme, O’nu yaratılmışlara benzetme şeklinde tecsim ve teşbihle;

(b) melekleri ilâhlaştırmakla;

(c) Hıristiyanlık’ta ve Hinduizm’de görüldüğü şekilde, Allah’ın yanısıra O’nun gibi başka tanrılar kabul etmekle;

(d) peygamberlere veya daha başka kutsal ya da kutsal tanınan kişilere –haşa– Allah’ın girdiği inancı demek olan hulûlle (Hıristiyanlık’ta Hz. İsa, Mahayana Budizm’de Buda, Hinduizm’de Krişna ve Rama için olduğu gibi); (e) bu tür kutsal kişilerin, varlıkların –haşa– Allah’la birleştiği inancı demek olan ittihadla;

(f) Allah’ın sıfatlarını bazı şahıslar halinde düşünmek veya bu şahısları bir veya birtakım İlâhî sıfatların müşahhas hali görmekle (Hıristiyanlık’ta Baba–Oğul–Rûhu’l-Kudüs inancıyla, Hinduizm’de Brahman, Vişnu ve Şiva teslis inancındaki gibi) aslından saptırılmıştır. Son olarak, Allah Rasûlü Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, bütün bu inançları kesinlikle reddedip, gerçeği tekrar tam merkezine, yani yerine oturtmuş ve Tevhid inancı, İslâm’da ana temel olarak yerini almıştır.

 

  • Kâinatın her tarafında müşâhede edilen temel gerçek, Tevhid’dir. Kendine ve çevresine şöyle bir inceleme gözüyle bakan herkes, her şeyin Tevhid’e dayalı olduğunu kolayca farkedecektir.

Meselâ, insanın uzuvları birbiriyle öylesine bir yardımlaşma ve her bir hücre bütün bedenle öyle bir iç münasebet içindedir ki, tek bir hücreyi kim yaratmışsa, bütün bedeni de onun yarattığı neticesine varmamak mümkün değildir. Aynı şekilde, normo–âlem olarak insanın temsil ettiğine inanılan kâinatı meydana getiren unsurlar, hem birbirleriyle, hem de bir bütün olarak kâinatla öylesine bir münasebet ve uyum içindedir ki, insan, zerrelerden kürelere kadar bütün kâinatın aynı Yaratıcı tarafından yaratıldığına inanmaktan kendini alamaz.

Ayrıca, bir atomda gözlenen hareket, güneş sistemi’nin hareketiyle aynıdır. Sonra, “Yaratmaya nasıl başlamışsak, onu aynen iade ederiz” (Enbiyâ Sûresi/21: 104; A’râf Sûresi/7: 29; Yunus Sûresi/10: 4) âyetinde de ifade buyurulduğu gibi, her şey bir’den çıkmakta ve bir’de neticelenmektedir. Meselâ, bir ağaç tohumdan veya çekirdekten çıkarak büyür ve neticede yine tohum veya çekirdeği verir. Bu apaçık vakıalar, neden kâinatta bozulmaz bir düzen ve ahengin var olduğunu anlayan akla anlatmaktadır; çünkü, tüm kâinat, Bir, Kadîr-i Mutlak ve her şeyi Alîm Yaratıcısı tarafından idare edilmekte, bir başka ifadeyle, O’nun emirlerine tam bir itaat içinde hareket etmektedir. Aksi halde, Kur’ân’da buyurulduğu gibi, birden fazla ilâh olmuş olsaydı, her ilâh yarattığıyla gidip, kendi başına hareket eder ve neticede gök de, yer de fesada uğrar, kâinattaki şaşmaz denge ve âhenk bozulurdu (Mü’minûn Sûresi/23: 91; Enbiyâ Sûresi/21: 22).

Tevhid, Allah tarafından her çağda peygamberler vasıtasıyla insanlığa iletilmiş gerçek ulûhiyet anlayış ve kavrayışıdır. Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed de (Allah’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun) içlerinde olmak üzere, bütün peygamberler, insanlığa hep Tevhid inancını getirip tebliğ etmişlerdir. İnsan, peygamberlerin saf akidesinden saptığı ve herkes gibi, tek bir mutlak Hakim’in, yani Allah’ın koyduğu hükümlere uymak mecburiyetinde olduğu Tevhid’e dayalı bir sistemde tatmin imkânı bulamadığı tutkularını doyurmak gayesiyle kendi yanlış muhakemesine, bâtıl kabullerine ve yanlış yorumlarına dayandığı içindir ki, zamanla şirke ve putatapıcılığa kaymıştır.

Hz. Ali’nin ifadeleri içinde, “Dinin evveli, Allah bilgisidir; bu bilginin kemali, Allah’ı tasdiktir; tasdikin kemali, O’nun birliğine inanmaktır; bu inancın kemali, O’na karşı ihlâslı olmaktır; ihlâsın kemali, O’nu her türlü noksanlıktan tenzih etmektir.” O, nâmütenâhîdir, ezelî ve ebedîdir ve varlığı Kendi’ndendir. O, Allah’tır, Bir’dir, her şey O’na muhtaçken, O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin nihâî sığınağı O’dur. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir göz ve bakış O’nu idrak edemezken, O, bütün gözleri ve bakışları idrak eder ve kuşatır. Hiçbir şey, O’nun gibi değildir. O, mutlak manâda kemaliyle duyan ve kemaliyle görendir. Yine, Hz. Ali’nin ifadeleriyle, “Kim, O’nun için ‘şuradadır’ derse, O’na yer tayin etmiş olur. Kim, “Şurada değildir veya sadece şuradadır” derse, o yeri veya başka yerleri O’ndan halî görmüş olur.

O, vardır ama var olmakla değil. O, her şeyle beraberdir ama, bu fizikî bir beraberlik gibi düşünülmemelidir. O, her şeyden başkadır ve ayrıdır; yine bu, fizikî bir ayrılık değildir. O, her an bir iştedir, fakat bildiğimiz manâda hareketle değil; Bir’dir, birlikte olacağı ve yokluğunda özleyeceği bir başkası olmaması manâsında bir, yoksa sayıyla değil.”

Allah’ın sıfatları bir başkasına devredilemez ve aynı anda iki ilâhta birden bulunamaz. Kendi kendine hayat sahibi olmayan, başkasına hayat veremez; kendi ilâhî gücünü koruyamayan, şu uçsuz bucaksız görünen kâinatı idare edemez. Bu mes’ele üzerinde kim daha çok düşünüp tefekkür ederse, İlâhî kudret ve sıfatların tek bir ilâhta bulunması gerektiğine olan inancı o nisbette artar.

 

(**) Allah Rasûlü’nün Kur’ân’ın üçte biri olarak nitelendirdiği bu kısa sûre, üçü müsbet, üçü menfî manâlı 6 cümleden oluşmakta ve Tevhid’in 6 yönünü ispat ederken, 6 şirk çeşidini de reddetmektedir.

Ayrıca her bir cümle, diğer cümlelere sebep, aynı zamanda sonuçtur. Böylece bu sûre içinde 36 sûre bulunmaktadır.

Meselâ: O Allah’tır, çünkü Mutlak Bir’dir, çünkü O hiçbir şeye muhtaç değil ama her şey O’na muhtaçtır, çünkü doğurmamıştır, çünkü doğurulmamıştır, çünkü O’na benzer, O’nunla mukayese edilebilecek hiçbir şey yoktur.

O’na benzer, O’nunla mukayese edilebilecek hiçbir şey yoktur, çünkü O doğurulmamıştır, çünkü O doğurmamıştır, çünkü O hiçbir şeye muhtaç değil ama her şey O’na muhtaçtır, çünkü O Mutlak Bir’dir, çünkü O Allah’tır. O Allah’tır, dolayısıyla Mutlak Bir’dir, dolayısıyla O hiçbir şeye muhtaç değil ama her şey O’na muhtaçtır, dolayısıyla doğurmamıştır, dolayısıyla doğurulmamıştır, dolayısıyla O’na benzer, O’nunla mukayese edilebilecek hiçbir şey yoktur.

Bu şekilde, ortaya İhlâs Sûresi’nin 36 şekli, Tevhid’i ifade eden 36 cümle çıkacaktır. (Sözler, “25. Söz”)

***

️113. Felâk Sûresi

  • Felâk Sûresi Mekke’de, bazı müfessirlere göre ise Medine’de inmiş olup, 5 âyettir ve ismini birinci âyetindeki el-felak (şafak vakti) kelimesinden alır. İnsanın, maruz kalabileceği her türlü kötülükten Allah’a nasıl sığınması gerektiğini öğretir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِۙ (١)

1. De ki: Sığınırım şafak vaktinin Rabbine:

مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَۙ (٢)

2. Yarattığı şeylerin şerrinden,

وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَۙ (٣)

3. Çöküp, ortalığı kapladığı zaman gece karanlığının şerrinden, (*)

~Açıklama~

(*) Karanlık, mecazi olarak da şerri, kötülüğü ima ettiği gibi, bir insan kötülüklere gece karanlığında daha fazla maruz kalır. İnkârcı cinler gibi şerli varlıklar da, daha çok karanlık çöküp ortalığı kapladığı zaman ortaya çıkarlar. Bu sebeple âyetler bizi, özellikle bize gizlice yapılabilecek, karanlıkta maruz kalabileceğimiz ve görünmez varlıklar, gizli eller tarafından yöneltilebilecek kötülüklerden Allah’a sığınmamız gerektiğini öğretmektedir. Fevkalâde bir tezattır ki, âyetler bize karanlıkta, gizlide maruz kalabileceğimiz kötülüklerden Allah’a şafak vaktinin, yani aydınlığın Rabbi olarak sığınmamızı talim buyurmaktadır. Aydınlık veya ışık, gizlilikleri, gizli planları ortaya çıkarır; İslâm da, her şeyin üzerindeki karanlıkları sıyıran bir ışıktır.

وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِۙ (٤)

4. Düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü (kadın)ların şerrinden, (*)

~Açıklama~

(*) Büyü gibi şeylerle uğraşanlar ve ilgilenenler, (özellikle de önceki çağlarda) daha çok kadınlar olduğu için, âyet öncelikle onları nazara vermektedir.

Nasıl Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm nazar değmesinin bir hakikat olduğunu beyan buyurmuşsa, büyü de aynı şekilde inkârı kabil olmayan bir gerçektir. Nazar ve büyüyü inkâr edenler, ya metafizik adına ve dinle ilgili gördükleri her şeyi inkâr eden materyalistlerdir, ya da fizikî âlem ötesinde kalan gerçeklerden habersiz olanlardır.

Kur’ân, büyüden söz eder ve bilhassa evli çiftlerin arasını açmak için yapılan büyüyü şiddetle yasaklar (Bakara Sûresi/2: 102). İslâm, büyü yapmayı küfre denk bir günah kabul etmiştir.

Yapılan büyüleri bozmak için büyüyü öğrenmekte mahzur olmasa da, yine de o bir meslek olarak benimsenip icra edilmemelidir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, cinlere de gönderilmiş bir peygamber olarak, elbette onlarla da görüşmüş, onları İslâm’a davet etmiş olmakla birlikte, başka maksatlarla onlarla temasa geçmeyi, onları kullanmayı, nasıl büyü yapılıp nasıl bozulduğunu asla düşünmemiş ve bu konularda açıklamalarda bulunmamıştır.

Buna karşılık, cinlerin bize nasıl yaklaşıp, bizi nasıl kontrol altına alabilecekleri ve bunlara karşı nasıl korunabileceğimiz konularında bizi bilgilendirmiştir. Kâfir cinler gibi varlıklara ve büyü gibi şerlere karşı korunmanın en kesin yolu, Allah’a ve Rasûlü’ne tam bağlanmaktır. Bu da, İslâm’ı mümkün olan en iyi şekilde yaşamayı gerektirir.

Bu çerçevede, duayı asla eksik etmemeliyiz, çünkü dua, “mü’minin silahıdır”. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, aynı maksatla bu ve bundan sonraki sûreyi de okumamızı tavsiye buyurmuşlardır. (Daha fazla bilgi için bkn: İnancın Gölgesinde, 1: 163-168)

وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ (٥)

5. Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.

***

️114. Nâs Sûresi

  • Nâs Sûresi Mekke’de, bazı müfessirlere göre Medine’de inmiş olup, 6 âyettir ve ismini birinci âyetindeki en-nâs (insanlar) kelimesinden alır.
  • Şeytanın ve benzeri varlıkların şerlerinden ve gizli planlarından, desiselerinden Allah’a nasıl sığınmamız gerektiğini öğretir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِۙ (١)

1. De ki: Sığınırım insanların Rabbi’ne,

مَلِكِ النَّاسِۙ (٢)

2. İnsanların Mutlak Hükümdarı’na,

اِلٰهِ النَّاسِۙ (٣)

3. İnsanların İlâhı’na,

مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِۙ (٤)

4. O sinsi şeytanın üflemelerinin şerrinden–

اَلَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِۙ (٥)

5. O ki, insanların kalblerinin içine üfler; –

مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ (٦)

6. Cinlerden de olur, insanlardan da. (*)

~Açıklama~

(*) Sûre, bizi şeytanın ve şeytan gibi cinlerin, insanların şerleri, iğvaları ve tuzakları karşısında sürekli uyanık olmaya çağırmakta ve nasıl uyanık kalınabileceğini öğretmektedir.

Bu tür şerli varlıklar, bizi Allah’ın yolundan uzaklaştırıp, kendi kötü yollarına çekmeye, günah işlemeye, aramızda, toplumda bozgunculuk çıkarmaya, dünyada da Âhiret’te de zararımıza olacak işlere sürüklemeye çalışırlar.

Onların şerleri, iğvaları, tuzakları, gizli planlarından korunmanın en iyi yolu, Cenab–ı Allah’a bizi yaratan, yaşatan, rızıklandıran Rabbimiz, bizi mutlak manâda yönetmeye tek hak ve yetkisi olan Mutlak Hükümdarımız ve ibadete lâyık tek İlâhımız olarak inanmak ve ona göre yaşamak, hayatımızı ona göre tanzim etmektir. (Bilhassa insanların doğrudan sapması için şeytanın onlara yaklaşma yolları hakkında bkn: A’râf Sûresi/7: 17, not 2.)

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 64 kez okundu