Hikmetli Kıssalar-7

□ Zalime Yardım !

□ Ülkesinde Parya

□ Zulüm bizdense…

□ Nereden Nereye..

□ Basra yıkıldıktan sonra!

***

ZALİME YARDIM

Son devrin Allah dostlarından Mehmed Zahid Kotku Hazretlerinden: “Herhangi bir zalime yardımda bulunmak ve yardım için onunla işbirliği yapmak, zulme yardımcı olmak da bu (zulüm) günahların içine girer. Yani insan kendisi zalim olmasa bile zalimlere yardımcı oluşu (zalim sayılması için) ona kafidir.

Bu gibi zalimlere destekçi, himayeci olan kimselerin çoğu cahilce dünyaya tapan, para diye can veren zavallı kişilerdir. Elinin emeğiyle geçinen kimselerden zalimlere yardımcı olanlar ekseriyetle ne yaptıklarını bilmeyen cahillerdir. Bırak zalime yardımcı olmayı bir zalim bir mazlumu döverken, o mazluma yardım etmeden geçip giden kimsenin bile azabı çok vahimdir.

Şöyle naklolunulur ki; sağlığında namazlı niyazlı bir Müslümanı melekler kabrinde döverlerken:

– Beni niçin dövüyorsunuz. Ben namazımı kılar, orucumu da tutardım. Günahlardan kaçan bir kişiydim, deyince melekler cevaben:

– Evet! Senin o tarafın iyi ama filan zamanda dövülen bir mazluma yardım etmedin. Onu o zalimin elinden kurtarmadan geçip gittin, diyerek azabın sebebini açıklarlar.

Zalime engel olmayanın durumu böyle olursa kimbilir zalimin durumu nasıl olur?

Eğer zalimin yardımcıları olmasa ne zulmünü devam ettirebilir ne de artırabilir. Maalesef zalimler kendi zulümlerine yardımcı pek çok kimse bulabilmekte hiç müşkülat çekmezler. Hatta parasız pulsuz pek çok yardımcıları ve fedaileri çıkmakta oldukları görülegelmektedir. Tarih bunların şahididir.” (Allah Dostları, Şule Yayınları, 2003, Kaynak eserler dizisi 1, Cağaloğlu / İstanbul, 10. Cilt, sayfa: 288-289)

İşin en acıklı ve daha kötü tarafı ise, böyle zatların arkasında olduğunu iddia edenlerin zulme sessiz hatta taraftar olmalarının ötesinde bizzat zulmetmeleri.. 

UNUTMAMALI EFENDİMİZ [ﷺ] “İnsanlar zalimin zulmüne şahit olup da ona mâni olmazlarsa, Allah’ın onlara umumi bir azap göndermesi pek yakındır.” [Ebû Davud, Melahim 17; Tirmizi, Fiten] der; bu içtimai sorumluluğu hatırlatır. ŞAHSÎ ENDİŞE, KORKU, DUYARSIZLIK ve İHMALDEN kaynaklanan zulme sessizliğin, iyi-kötü ayırmaksızın BÜTÜN BİR TOPLUMUN cezalandırılmasını netice vereceğini haber verir.

***

ÜLKESİNDE PARYA

Yıl 1930. Konya’da Hacıveyis’in oğlu İbrahim çatlama noktasına gelmişti. Haftanın birkaç gününü evde, birkaç gününü hapiste geçiriyordu. Artık sabretmeye neredeyse takatı kalmamıştı. Hacıveyis, diğer oğlunu da çağırdı. Onları iyi ilim adamı olmaları için ülke dışına göndermekten başka çare kalmamıştı. Birini Mısır’daki Ezher Üniversitesi’ne göndereceğini söylemişti. Oğlu, öz yurdunda parya muamelesi görmesinin neticesiydi bu. Bir taraftan bu karara sevinmişlerdi. Fakat ayrılık acısı da alev gibi yüzlerini yaladı. Yüreklerini dağladı.

Dostlarının, ailesine verilen tefsir yazarı Konyalı Mehmet Vehbi Efendi’nin katıldığı veda yemeğinde: “Memleketin size ihtiyacı var. Nereye gidiyorsunuz?” diye soranlara İbrahim Efendi:

“Yurdumda garibim. Mehmet Akif’in:

Görünmez aşina bir çehre olsun reh güzarımda

Ne gurbettir çöken İslam’a İslam’ın diyarında

Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:

Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım”

beytlerini okumuş ve “Sadece İslam diyarında değil, evimde de garip oldum ben. Oğlumu okutmak istiyorum. Okutamıyorum. Bütün mel’anetler serbest. Görevlilerin işi-gücü bizi takip etmek, 3 gün evde, 4 gün nezarette kalıyorum. Bir tarlam vardı. Geçinmek için onu sattım. Ailemin zinetlerini sattım. Onlar bitinceye kadar çocuklarımı okutmaya devam edeceğim. Sonra onlar biterse gerekirse hamallık yaparım” demişti.

İbrahim Efendi’nin tek suçu çocuk okutmak, eğitime hizmet etmek, ülkenin geleceğini sağlam ellere teslim etmeye çalışmaktı.

Ve sonra İbrahim Efendi Medine’ye gitti. Diğer oğlu ise Ezher’e. Ezher’e giden oğlu orada Mehmet Akif, devrin meşhur alimlerinden Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası İhsan Hoca’yla beraberlikleri olmuştu. Daha sonra Medine’ye gitmiş, Mescidi Nebevi’nin kütüphane müdürü olmuştu.

Hacıveyis’in Ezher’e gönderdiği oğlu, Bediüzzaman Hazretleri’nin, Medineli Mühim bir alim dediği “Tarihçe-i Hayatı’na önsöz yazan, çeşitli yayınevleri tarafından hatıraları basılan Ali Ulvi Kurucu idi. Hacıveyis ve çocukları gönüller tahtında. Konya’nın en büyük camisine onların adı verilmiş.

Onlara her türlü hukuksuzluğu reva gören, özgürlüklerini ellerinden alan, memleketlerini terk etmek zorunda bırakan, mallarına el koyan, haksız yere insanların ölümüne sebep olan zalimler nerede?

Ne hazindir ki dünden bugüne değişen birşey yok hak yolunun yolcularının yaşadıklarında.. dünde bugünde zulmü seyreden hatta destekleyen yığınlar var..

Esasında Zulüm ve haksızlıklar karşısında duyarlılığını ve adaleti ikame hassasiyetini kaybetmiş bir millet, aslında geleceğini kaybetmiştir. 

***

ZULÜM BİZDENSE…

Peygamber Efendimiz (sav), Hayber’de Müslümanlara ait arazileri işletme karşılığında mahsullerinin yarısını vermek şartıyla Yahudilerle anlaşmıştı. Abdullah b. Revaha (ra), Mute Savaşı’da şehit oluncaya kadar Hayber’e gelir, ürünlerin yarısını onlardan alırdı. Abdullah (ra) ürünlerin miktarını belirlemede titiz davranıyordu. Yahudiler bu kadar titiz davranmaması ve mahsulün bir kısmını kaçırmasına göz yumması için kendisine de rüşvet vermek istediler.

Abdullah (ra) onlara şöyle dedi: “Ey Allah düşmanları, bana haram mı yedireceksiniz? Allah’a yemin ederim ki ben yanınıza, insanlar arasında bana en çok sevimli olan kişinin (Rasûlullah’ın) yanından geldim… Ama size olan kızgınlığım ve Rasûlullah’a olan sevgim, size karşı beni adaletsizliğe sevketmeyecektir.”

Yahudiler: “İşte bu adalet sayesinde göklerle yer yerinde durur” dediler.

(El-Bidaye ve’n-Nihaye, İbn-i Kesir, Mavsuatüşşamile, 4. Cilt, 6. Bölüm)

Yahudilere olan kızgınlığı onlara karşı davranışlarında adaletsizliğe sebep olmuyordu.

Sanki bu ayetin uygulaması gibi değil mi?

” Ey iman edenler! Haktan yana olup vargücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet nümunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. ” (Maide suresi, ayet 8)

Dünyada halkı Müslüman olan ülkeler kadar adaletten sapan, 

insan haklarını hiçe sayan,

dünyevi hedeflerine ulaşmak için her yolu mübah kabul eden, 

evrensel hukuk kurallarına riayet etmeyen,

dünya insanlığının şerlerinden emin olduğu kaç devlet var? 

Mehmet Akif durumun vahametini şöyle resmeder.

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…

Adem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile!

Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir;

Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir.

Peygamber Efendimiz (sav) in beyanıyla insanlar bizim elimizden ve dilimizden selamette olacaklardı. Konuşmamızla, davranışlarımızla, kalemlerimizle kimseye zulmetmemek İslam’ın gereğiydi. Zulüm bizdense ben bizden değilim diyebilmek.

Bu çerçevede Kur’ân, (Nisâ Sûresi, 4/75) ayette İNANANLARI İKAZ EDER ve MAZLUMLARA SAHİP ÇIKMAYA ÇAĞIRIR. Nitekim Efendimiz de İslam’da amellerin en faziletlerinden birisinin, zalimlere karşı hakkı haykırmak olduğunu beyan eder. (Bkz. Ebu Davud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten13)

***

NEREDEN NEREYE?

Hazreti Ömer (ra), devlet başkanlığı döneminde bedevi (taşradan gelmiş, kültür seviyesi düşük) birisinden at satın aldı. Kısa bir süre sonra atın yürümesinde rahatsızlık olduğu ortaya çıktı. Hazreti Ömer (ra) bedeviyi bulup kendisine özürlü at sattığını, atını geri alıp parasını vermesini istedi. Bedevi kabul etmedi. Şüreyh isimli bir zatın anlaşmazlığa çözüm bulması için aralarında hakem yapma da anlaştılar. Şüreyh 2 tarafı da dinledikten sonra Hazreti Ömer’e: “Sen atı sağlam teslim aldın değil mi?” diye sordu.

Hazret, Ömer: “Sağlam teslim aldım” diye cevap verdi.

Şüreyh: “O zaman ya bu adama atını aldığın gibi sağlam teslim edeceksin veya alış-verişine razı olacaksın” diyerek kararını bildirdi. Kara Hazreti Ömer’in hoşuna gitti, yakın takibe aldı ve bir süre sonra Şüreyh’i Kufe’ye kadı (hakim) tayin etti.

Hazreti Ali’ (ra) ın halifeliği döneminde Hazreti Ali’nin kalkanı kaybolan kalkanını Kufe çarşısında satmaya çalışırken bir Yahudinin elinde gördü. Yahudi’ye elindeki kalkanın knedisine ait olduğunu söyleyince Yahudi kalkanın kendisine ait olduğunu iddia etti.

Hazreti Ali (ra) ve Yahudi şehrin kadısı Şüreyh’e başvurdular.

Şüreyh, ki tarafı da dinledikten sonra Hazreti Ali (ra) ye: “Ya Emire’l-Mü’minin! Ben kalkanın sana ait olduğundan şüphem yoktur. Ama bunun ispatı için adil iki şahit lazım” dedi. Hazreti Ali (ra): “Kamber ve oğlum Hasan şahitlerimdir” diye karşılık verdi.

Şüreyh: Hasan senin birinci derece yakının olduğu için senin hakkında şahitliği geçerli değildir” dedi. Başka şahit olmadığı için de kalkanı Yahudi’ye verdi. Yahudi bu adalet karşısında kalkanın Hazreti Ali’ye ait olduğunu söyledi ve Müslüman oldu. Kalkanı Hazreti Ali’ye vermek istedi. Hazreti Ali’ (ra) de kalkanı Yahudiye hediye etti. (Modern Arapça Dilbilgisi, Cantaş yayınları, İstanbul, sayfa 145)

Onların adaletini gören Müslüman oluyordu. Şimdi ise hemen hemen bütün dünyada “Ben Müslümanım” diyenlerin özellükle idarecilerin yaptıkları haksızlıkları ve zulümleri gören Müslümanlar bile: “Ben böyle Müslümanların dininden değilim” diyenlerden her gün binlercesini görmek mümkün.

Hazreti Ali ve Şureyh’in adalete bakışlarıyla acırsanız acınacak hale düşerseniz diyen islam maskesi takmış olanların adalete bakışları taban tabana zıt.. adalet yoksa ahlâk da olmaz ahlak yoksa kanunların da bir kıymeti olmaz…

Nereden nereye?

***

BASRA YIKILDIKTAN SONRA

İmam-ı Şafii’nin bir odada dostlarıyla oturuyormuş. Önünde bir tabak hurma varmış. Adamın birisi içeriye girmiş. İzin almadan tabaktaki hurmaları yemeye başlamış.

Tabaktaki hurmaların bitirmeye yakın İmam-ı Şafii’ye: (İmam-ı Şafii’nin künyesiyle seslenerek) “Ey Ebu Abdullah! Aniden karşımıza çıkan helal mi, haram mı sormadan yenilen hurmalar için ne diyorsun?” diye sorunca İmam-ı Şafii: “Bu soruyu hurmaları yemeden sormalıydın?” demiş. (Oburlar ve Asalaklar Kitabı, Şihabuddin el- Akfehşi, Tercüme: Savaş Kocabaş, Şule yayınları, 2002, İstanbul, sayfa: 56)

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de teşbîhte bulunur:

“Allah’ın hudûduna (emir ve yasaklarına) giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı.

(Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:

“Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler:

“Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.” [Buhari, Şehâdât 30]

Gemi batmaya başladıktan ya da başkalarına zarar verdikten sonra ne yapacağız demenin bir faydası olmaz.. […bazı İsrailî kaynaklarda şöyle bir husus nakledilmektedir: “Hz. Lut’un (aleyhisselâm) kavmi helâk olduğunda, onlar içinde gecelerini namazla, gündüzlerini oruçla geçiren binlerce âbid ve zâhid insan vardı.. ama onlar ‘emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker’ vazifesini yapmıyorlardı.” İçinde emr-i bi’l-mâruf vazifesi yapıldığı hâlde helâke uğramış tek bir kavim veya millet göstermek mümkün değildir. Zira tarihte böyle bir misal de yoktur. ] (***)

Bu yazı 55 kez okundu