●Kabir Kapısı Kapanmıyor
●Bir Kelimeyle Batma
●Beşerî Boşluk ve Zaaflarımız
●Bir Kere Başkalaşan..
●İnsanı İçten İçe Eritecek Derin Tevbeler
●Yüz Gençliğe Bedel İhtiyarlıklar
***
KABİR KAPISI KAPANMIYOR
°°°Önsöz°°°
Daha önce hiç ölmemiş olmaları, insanların çoğunda hiç ölmeyecekmiş gibi bir duyguya ve algıya sebep oluyor. Teorik olarak ölüme inanıyor olsalar bile, Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi “ölümü düşünse başkasına verir” tarzında bir inanç oluyor bu. Böyle olunca da insan gerçeklerden kopuyor, kendine hayali bir dünya kuruyor. Zamanımızın fantazi ve meşguliyetleriyle iyice derinleşen bu gaflet halinden kurtulmak için, birinin diğerine atıf yaparak ele aldıkları iki Hazretin, Üstadımızla Hocamızın şu tespitleri ne kadar önemli:
°°°°°°°°°°°
* “Hazreti Pîr, Sözler’de bu hakikati ne güzel ifade eder. Hatırlayacağınız üzere On Dördüncü Söz’ün Hâtimesi’nde o, şöyle der: -“Ey nefsim! Deme, ‘Zaman değişmiş, asır başkalaşmış. Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.’ Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peydâ ediyor. Hem deme, ‘Ben de herkes gibiyim.’ Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.” (14. Söz, Hâtime)
Evet, “zaman değişmiş, asır başkalaşmış” gibi bahaneler insanın kendi kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Hem böyle bir aldanış –Allah korusun– ebedî bir hüsrana sebebiyet verebilir. Kur’ân-ı Kerim ahirette kâfirlerin ahvalini beyan buyurduğu değişik yerlerde kalbleri titretecek, yürekleri hoplatacak bir tablo hâlinde bu hususa dikkatleri çeker ve ikazda bulunur. Meselâ, Fâtır sûresindeki bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur:
وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَۤا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ
“O kâfirler orada yardım isteğiyle çığlık koparır ve ‘Ey Ulu Rabbimiz! Ne olur, çıkar bizi buradan, dünyaya geri gönder; gönder de, daha önce yaptıklarımızdan başka, salih ameller yapalım!.’ derler.” (Fâtır/37) Onların bu yakarışlarına şöyle karşılık verilir:
أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَۤاءَكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ نَصِيرٍ
“Biz, size, düşünüp ibret alacak, gerçeği görecek kimsenin düşünüp ders alacağı (ve gereğini yapacağı) kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı olarak peygamber de gelmişti. Şu hâlde tadın azabı! Zalimlerin asla yardımcısı olmaz.” (Fâtır/37)
Bu âyet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere insan şuuruyla dünyada bir saat bile yaşasa Cenâb-ı Hak ona: “Ben sana bir saat vermedim mi? O bir saatte Beni düşünüp bulman gerekmez miydi?” diyebilir. Buna göre Allah’ın bize bahşettiği zaman, imkân ve ortam zannediyorum tezekkür ve tedebbür etmemiz adına yeterlidir. Allah ötede bunun hesabını sorduğunda herhangi bir dayanağı olmayan boş mazeretlerin bize hiçbir faydası olmayacaktır. O hâlde hepimizin mesnetsiz, dayanaksız, bu tür boş mazeretlerden sıyrılıp hayatımızı ona göre şekillendirmemiz, ona göre tanzim etmemiz gerekir.” [Cahiliye Atmosferi Mazeret Teşkil Eder mi?. /CEMRE BEKLENTİSİ]
***
BİR KELİMEYLE BATMA
°°°Önsöz°°°
En büyük sermayemiz zaman. Kaybedilen zamanı tekrar kazanmak da mümkün değil. Zamanın değerlendirilmesiyle ilgili üç durum söz konusu. Ya faydalı işler yaparak sermayemizi artırırız, ya zararlı işlere harcamak suretiyle sermayeden yeriz, ya da boşu boşuna geçirerek heder ederiz. Aslında bu üçüncüsü de kâr etmek varken bundan mahrum kalmak demek olduğundan ikinci kategoriye girer. Öyleyse zamanı nasıl değerlendirmek gerekiyor? İşte yine o iki büyük akıl ve iki engin kalbin tavsiyeleri:
°°°°°°°°°°°
* “Mü’minûn sûre-i celîlesinde, hakikî ve kâmil mü’minlerin vasıfları anlatılırken
وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ
“(O mü’minler), her türlü boş, faydasız ve mânâsız söz ve davranışlardan yüz çevirir ve uzak dururlar.” (Mü’minûn/3) buyurulmaktadır.
Evet, mü’min maddî-mânevî herhangi bir kazancı olmayan söz, fiil ve davranışlardan uzak durur. Çünkü o, âhireti peyleme mevzuunda zamanı öyle kullanmalıdır ki, yaşadığı zaman dilimi, ahirette ona Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’la (aleyhi efdaluttahiyyât ve ekmelütteslîmât) bir sofranın başında oturma ve Allah’ın (celle celâluhu) rızasına erip cemali ba kemalini müşâhede etme lütfu şeklinde kendine geri dönsün.
Bundan dolayı o, vaktini ya kitap okuyarak, dua ederek, sohbet-i cânan eksenli müzakere ve musâhabelerde bulunarak veya hak ve hakikat yolunda hizmet ederek, hizmete engel teşkil eden problem ve açmazları ortadan kaldırmak için çözümler üreterek geçirir ki, bunların hepsi birer ibadet sayılır. Çünkü doğrudan hizmet etmenin yanı başında, hizmeti kolaylaştıracak ameliyelerde bulunma da bir hizmettir. Böylece mü’min, bu türlü hayırlı işlerle vaktini geçirmek suretiyle boş yere konuşmamış, zamanını israf etmemiş, faydasız iş ve meşguliyetlerle kalb ve ruhunda yaralar açacak bir duruma sebebiyet vermemiş olur.
Zira insan, laubalice konuşmalar, boş lakırdılar, düşünülüp taşınılmaksızın ağızdan çıkan söz ve lafızlarla hiç farkına varmaksızın kalb ve ruhunda yaralar açıp latîfelerini öldürebilir. Bu noktada, çok tekerrür etse de önemine binaen ve mevzuumuzla alâkalı kısmına dikkat çekerek Hazreti Pîr’in bu konudaki o veciz ifadesini bir kez daha hatırlatmak istiyorum. O diyor ki: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” (17. Lem’a, 14. Nota)
Demek ki, yerinde, fuzuli bir konuşma, tek bir kelime dahi insanın helakine, kayıp gitmesine sebebiyet verebilir. O hâlde bize düşen “Leylî sözü söyle yoksa hâmûş!” (Sevgiliden söz et, aksi hâlde sus!) ifadeleriyle dile getirilen hakikati hayatımıza hayat kılmak yani ya sürekli Sevgili deyip inlemek veya sükût etmek olmalıdır. Zaten İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz de kendisine atfedilen mübarek bir sözde mü’minin sözünün hikmet, sükûtunun da tefekkür olması gerektiği (Bkz: el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/314) tavsiyesinde bulunmuyor mu? O hâlde ağzımızı açıp bir şey konuştuğumuzda ya din-diyanet adına, ülke ve ülkümüz hesabına bir fayda sağlayacak, bir mânâ ifade edecek şeyler konuşmalı veya bu faydaları temin edecek meseleleri tefekküre dalarak sükûtumuzu bir tefekkür zemini hâline getirmeliyiz. Zaten insanın konuşmadan önce konuşacaklarını düşünmeye ihtiyacı vardır.
Evet, yutmadan önce çiğnemek ne ise konuşmadan evvel düşünmek de odur. İnsan, ağzındaki lokmayı çiğnemeden yutmaya kalkışırsa vücudunda değişik komplikasyonlara sebebiyet verebilir ve hatta bu sebeple hayatını kaybedebilir. Aynen öyle de düşünülüp taşınılmaksızın ağızdan çıkan bir söz, yerine göre insana öyle bir zarar verir ki, insan o tek bir sözle latîfelerini soldurup öldürebilir.
Hilm u Silm Kahramanları
°°°Önsöz°°°
Konuşmamanın konuşmaktan daha hayırlı ve daha faziletli olduğu zamanlar ve yerler vardır. Bu durum, insanın ne zaman konuşup konuşmayacağını bitmesiyle yakından ilgilidir. Özellikle günümüzde, onu ahlâk ve fazilette pişdâr bilen milyonlarca insanı ilgilendiren bu konuda Pırlanta Adam, meseleyi yine Kur’an perspektifinden ele alarak şunları söylüyor:
°°°°°°°°°°°
* “Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız hususlar lağvın ilk mânâsıyla ilgiliydi. Lağvın ikinci mânâsıyla alâkalı ise Kasas sûresindeki şu âyet-i kerimeyi zikredebiliriz. Âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
وَإِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ أَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَآ أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَا نَبْتَغِي الْجَاهِلِينَ
“(Mü’minler) boş, mânâsız, çirkin sözlere maruz kaldıklarında (aynıyla mukabeleden uzak durup) yüzlerini çevirir ve o sözleri sarf edenlere şöyle derler: “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size. Biz, sizin için de ancak iyilik ve selâmet dileriz. Ne var ki biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz.” (Kasas/55)
Âyet-i kerimede açıkça ifade edildiği üzere, mü’minler, sevimsiz, nahoş söz ve tavırlara maruz kaldıklarında hemen karşılık vermek yerine o çirkinliklere karşı kulak kapatır, göz yumar, söylenenlere aldırış etmeksizin, “Bizim işimiz bize, sizinki de size” der, yüksek ahlâk ve seciyelerinin gereğini ortaya korlar. Sonra da; “Biz cahillerle arkadaşlık etmeyi arzulamayız!” diyerek cehalete karşı belli bir tavır içerisinde olduklarını ifade edip âlicenâbâne bir tavırla oradan geçip giderler.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan bu ilâhî emriyle inanan insanları muhtemel tehlikelerden korumuş olmaktadır. Şöyle ki, Müslümanlar karşı tarafın sergilediği cahilane tavırlara karşı aynıyla mukabelede bulunacak olurlarsa, hiç istemeseler de, onların dengesiz ve ölçüsüz sözleri karşısında günümüz ifadesiyle provoke olunabilecek bir zemine kayabilirler. Tahrik söz konusu olunca da onların seviyesine düşme gibi bir irtifa kaybı yaşayabilirler. Hâlbuki değişik vesilelerle ifade edildiği üzere, edep ve hürmetten mahrum nadanlar ne derlerse desinler, biz her zaman karakterimizin gereğini sergilemeli, üslûbumuzu namusumuz bilmeli ve bu mevzuda asla fedakârlıkta bulunamayacağımızı, taviz veremeyeceğimizi ortaya koymalıyız.
Bundan dolayı hilm u silmin temsilcisi bir mü’minin, bu tür naseza, nabeca sözlerle karşılaştığında, onlara cevap vermek yerine o kem sözleri sahibiyle baş başa bırakıp orayı hemen terk etmesi daha muvafıktır. Çünkü bile bile gerçeği inkâr edip seviyesiz bir üslûpla mugalâtalara giren bir kişiye olumlu herhangi bir şey anlatabilmeniz mümkün değildir. Orada durmak hak ve hakikate fayda getirmekten ziyade zarar verir. Çünkü biraz önce de ifade edildiği üzere çirkin ve incitici bir üslûpla hissiyatınıza hitap eder ve siz hiç istemeseniz de, o tür bir seviyesizliğin içine çekilmiş olursunuz. Hâlbuki mekân değişikliği yapmak, o gergin ve sıkıntılı ruh haletinden sıyrılma adına önemli bir faktördür. Siz o tür bir durumla karşı karşıya kaldığınızda onları Allah’a havale edip yüz çevirir ve o mekândan ayrılırsanız iradenizin hakkını vermiş ve hissiyatınızı baskı altına almış olursunuz. Başka bir âyet-i kerimede bu husus nazara verilip inanan gönüller şöyle ikaz edilir:
وَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِۤي اٰيَاتِنَا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِه۪
“Âyetlerimiz hakkında alaylı tavırla münasebetsizliğe dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir konuya dalıp gidinceye kadar kendilerinden yüz çevirip uzak dur!” (En’âm/68)
Evet, dinle, diyanetle, dindarla alay edip durulan bir yer gazab-ı ilâhîye müstehak bir mekândır ve bundan dolayı mü’min bu durum karşısında onlarla aynı mekânı paylaşmamalıdır; paylaşmamalı ve kendine yakışır bir üslûpla, rahmet-i ilahîden mahrum o mekânı terk etmelidir.[Lağviyat Karşısında Mü’mince Duruş/CEMRE BEKLENTİSİ]
***
BEŞERÎ BOŞLUK VE ZAAFLARIMIZ
°°°Önsöz°°°
İnsanın istikametini koruyabilmesi için her an teyakkuz, bir ömür boyu teyakkuz ve dikkat gerekiyor. Çünkü düşmanımız uyumuyor, boş bulunduğumuz, bulunacağımız bir ânımızı kolluyor. Bu mânâda uyanık olmak, bazen hiç bir şey yapılmıyormuş gibi görünse bile sürekli bir gayret ve dikkat gerektiriyor. Onun için günah işlememek de sevap kazanmanın başka bir yolu olmuş oluyor. Bu konudaki Pırlanta tavsiye şöyle:
°°°°°°°°°°°
“Salih amel yolunda bulunurken, ihlâsa münafi tehlikeler karşısında, yüreğimiz her zaman tir tir, duygu ve düşüncelerimizi temiz tutmanın, kalb safveti ve gönül duruluğunu muhafaza etmenin gayreti içinde olmamız gerekir. Bu istikamette günde belki yüz defa; “Allahım! Duygularımıza, hayal ve tasavvurlarımıza falanın filanın takdir etmesi gibi bir mülâhaza girmesin. Ne olur, bahtına düştük! Bizi bir lahza olsun ihlâstan ayırma!” diye dua edip Cenâb-ı Hakk’a sığınmalıyız. Çünkü insanız. Değişik zaaf ve boşluklarımız var. İçimizdeki bu boşluklar, delik ve kanallar şeytanın cirit attığı alanlardır. Şeytan bu menfez ve boşluklardan kalbimizin safvetini, niyetimizin duruluğunu bulandıracak sevimsiz şeyler akıtabilir; akıtıp kalb ve ruhumuzda yaralar açabilir.
Hemen ifade edeyim ki, bir insan, şeytanın bu tuzak ve vesveselerine karşı uyanık ve dikkatli davranır, azimli ve kararlı bir tavır ortaya koyar ve Allah’ın izniyle şeytanın bu hücum ve tasallutlarına mağlup olmazsa hem vazifesini yapmış, hem de defter-i hasenâtına, niyetinin hulûs ve enginliğine göre büyük ecirler yazdırmış olur. Evet, hayal ve tasavvur dünyasına gelip toslayan ve onu sarsmak isteyen bu tür fırtınalar karşısında insan, dimdik durabiliyorsa, o duruşun mutlaka sevabını alır. Belki bire on, belki bire yüz, belki de bire yedi yüz ama kat’iyen o mevzudaki cehdinin mükâfatını elde eder.”
Münafıkça Tavırlar: Riya ve Süm’a
°°°Önsöz°°°
Bir başlık öncesinde söz konusu edilen ve şeytanın oradan sızmak için fırsat kolladığı içimizdeki boşluklarının en tehlikelilerinden birisi riyadır. Riya bazen görünme, bazen de süm’a (duyurma) şeklinde kendini gösterir. Asılları itibariyle birer münafıklık tezahürü olan bu sıfatların insana verilmiş olması imtihan sırrının bir gereğidir. Ancak her şeyi Allah’a vererek kurtulabileceğimiz bu sıfatların değişik tezahürleri vardır. Bu tezahürlerden bazıları şöyle anlatılıyor:
°°°°°°°°°°°
“Beşerî boşluk ve zaaflarımızdan kaynaklanan ve insanın kalb ve ruh hayatını felce uğratacak olan riya, süm’a gibi bu hastalıklar farklı şekillerde kendini gösterir. Kimi zaman doğrudan doğruya sırf başkaları görsün, başkaları duysun diye yapılan ameller vardır. Bu durum apaçık bir nifak sıfatıdır. Kimi zaman ise yapılan amelin keyfiyetini derin gösterme ve böylece yapılan o amellerde insanların takdir hislerini de nazar-ı itibara alma gibi bir durum söz konusu olabilir.
Münafıkların âdeta ayaklarını sürüye sürüye, gevşek gevşek, esneye esneye namaza gidiş hâlleriyle alâkalı Kur’ân-ı Kerim’de resmedilen şu tablo birinci duruma misal olarak verilebilir. Âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:
إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُۤوا إِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰى يُرَۤاءُونَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللّهَ إِلَّا قَلِيلًا
“Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerine ve oyunlarına karşılık verir. Onlar namaza kalkarken üşene üşene ve sırf insanlara gösteriş yapmak için kalkarlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az anar, pek az hatırlarlar.” (Nisâ/142)
Devr-i risaletpenahide Müslümanların hâkim olduğu dönemde münafıklar, ya ganimetten istifade etmek, pay almak için veya kendilerince önemli gördükleri daha başka menfaat ve çıkar mülâhazalarından dolayı namaz kılıyor gibi görünme gayreti içinde bulunuyorlardı. Bundan dolayı mescide isteksizce geliyor, namazı kerhen kılıp apar topar mescitten kaçmanın yoluna bakıyorlardı. Görüldüğü üzere münafıkların bu tavır ve davranışlarında esasında namaz kılma gibi bir dertleri yok; sadece öyle görünme, kendilerini öyle gösterme gibi bir gayret söz konusu. Namaz için söylenen bu hususu diğer ibadetler için de düşünebiliriz.
Meselâ Cenâb-ı Hakk’ı zikir gibi bir derdi olmayan, saatlerce bir yerde oturarak “laklak” edip lakırdıya dalan biri, insanların bulunduğu bir yerde, sırf onlara gösterme ve duyurma maksadıyla eline tesbihi alıp birdenbire zikretmeye duruyorsa onun bu hâli de yukarıda resmedilen çerçeveye dahildir.
Bir Zerre Kir Temizi Kirletebilir
°°°Önsöz°°°
Riya ve süm’a konusu o kadar farklı boyutları olan hassas konular ki, bazen iyi niyetle başlanan bir işin içine bile hiç fark ettirmeden sızabiliyorlar. Yani işe başlarken tedbirli ve temkinli olmak yetmiyor. Bazen riyakar bir tavır, içinde zemzem suyu bulunan bir kaba bir idrar damlasının düşmesi gibi o ameli kirletiyor ve geçersiz kılabiliyor. O bakımdan, hem Nurlarda hem de Pırlantada sık sık tekrarlanan ikazlara devamlı kulak vermek gerekiyor. Meselâ Kırık Testide yer alan şu açıklama ve ikaz gibi:
°°°°°°°°°°°
“Bazen de ortaya konulan amel, sırf başkalarına gösterme-duyurma gibi bir maksada matuf olmamakla beraber, şahıs o ameli yerine getirirken, amelin keyfiyetini derin gösterme gibi bir inhirafa kendini kaptırabilir. Meselâ şahıs, yalnız olduğu bir yerde namaz kılarken tadîl-i erkâna riayet etmeden onu geçiştirivermektedir. Öyle ki, bir kere dahi
سُبْحَانَ رَبـّـِـيَ الْعَظِيمِ
“Yüceler Yücesi Rabbimi tenzih ü takdis ederim! (Büyük ve yüce olan Rabbimi her türlü noksandan tenzih ederim.)” (Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 203; Tirmizî, salât 79; Ebû Dâvûd, salât 147)) deyip demediği anlaşılmayacak şekilde rükûa gitmesi ile kalkması bir olmakta; rükûdan kalktıktan sonra da tam doğrulmadan hemen secdeye gitmektedir.
Secdedeki hâli de rükûdan farklı değildir. Hâlbuki fukahadan bazıları en az üç defa, her harfin hakkını vererek, tastamam bir şekilde
سُبْحَانَ رَبـّـِـيَ الْأَعْلٰى
“Tenzih ü takdis ederim Yüceler Yücesi Rabbimi!” (En yüce olan Rabbimi her türlü noksandan tenzih ederim.) (Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 203; Tirmizî, salât 79; Ebû Dâvûd, salât 147)) diyecek kadar secdede durmayı secdenin eksik olmaması için gerekli görmüşlerdir. Şimdi yalnız bulunduğu zaman, bu şekilde –bağışlayın– “süb.. süb..” diyerek rükûu ve secdesini geçiştiren bir insan, başkalarının yanında özene bezene namaz kılıyor gibi bir tavır içine giriyorsa, hadisin beyanıyla o şahıs, “gizli şirk” kokan bir davranışta bulunuyor demektir.
Evet, o tür davranışlara şirk bulaşır. Çünkü orada Allah ve rıza-yı ilâhî mülâhazası gözetilmemiş, aksine başkalarının hoşnutluğu nazar-ı itibara alınmıştır. Hâlbuki dışa akseden derinlik kalbde varsa bir kıymet kazanır. Yoksa kendini beğendirmeye yönelik derin görünme çok tehlikeli bir durumdur ve hafizanallah kişi mü’min de olsa onun defterine bu bir şirk ameli olarak kaydedilir.
Hâlbuki Müslümanlık temelde insanları şirkten kurtarmak için gelmiş ilâhî kanunlar mecmuası bir nizamın unvanıdır. Burada bir kez daha ifade edelim ki, Allah (celle celâluhu), Allah olduğu için mâbud, mahbûb, maksûd ve matluptur. Yoksa ibadet edildiği için Allah değildir. Dolayısıyla bütün mülâhazaların Zât’ına bağlanarak kulluk edilmesi ve bu kulluk vazifesinde hiçbir şeyin O Zât-ı Ecell ü A’lâ’ya ortak koşulmaması O’nun hakkı, biz kapıkullarının da vazifesidir. Bu vazifeyi yerine getirirken başka mülâhazaları işin içine katmak o işi kirletmek demektir.
Konuyu hulâsa edecek olursak..Yapılan, yapılmaya çalışılan ibadet ve hizmetlerde sadece ve sadece Cenâb-ı Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu mülâhazaya alma, her hâlükârda kulluk borcunu tastamam yerine getirme gayreti içinde olma ve hatta, “Acaba ihlâsa zıt bir kısım düşüncelerle kulluğumu bulandırıyor muyum?” düşüncesiyle tir tir titreme hâli var ki, bu, mü’min olarak hepimizin ulaşmak istediği bir ufuk olmalıdır. Bir de, Allah’ın rızasını bırakıp başkalarına şirin görünme, “maşaallah, barekallah” dedirtip iltifat ve alkış beklentisi içinde olma gibi bir hâlet-i ruhiye vardır ki, bu da hiç şüphesiz mü’mine yakışmayan, şirki işmam eden çirkin bir hâldir.Allah için yapılan her şey Kur’ân-ı Hakîm’in ifadesiyle söyleyecek olursak “tayyip” olmalıdır. Tayyip olanın içine “habîs” olanın zerresini bile karıştırmamak iktiza eder. Çünkü o bir zerre kir, temiz olanın da kirlenmesine belki de tefessüh ederek çürüyüp gitmesine sebebiyet verecektir. Bu ise nefis ve şeytanı sevindirmekten başka bir şey değildir. Mü’minin gayesi ise onları değil Allah’ı hoşnut etmek olmalıdır.” [Salih Amel ve Riya Virüsü/CEMRE BEKLENTİSİ]
***
BİR KERE BAŞKALAŞAN
°°°Önsöz°°°
Bir insanın en değerli hali, kendisi olarak kaldığı haldir. O kendisi olmaktan uzaklaştıkça, ne bir başkası olabilir ne de kendisi. Bu durum, kişilik ve şahsiyet açısından böyle olduğu gibi, duygu, davranış, düşünce ve inanç açısından da böyledir. Bu değerlendirme, insan hiç değişmemeli anlamına gelmez. Elbette insan sürekli olarak değişime açık olmalı ve değişmelidir. Eksik ve kusurlarından kurtulma adına bu şarttır. Ama kendisi olarak değişmeli, bütün değişim ve gelişmelerini Allah’ın bahşettiği fıtrat üzerine bina etmelidir. Değişme bir özenti ve taklit halini aldığı zaman, insan en başta kendini inkâr yoluna girmiş olur. Zaten günahta ısrar da bir mânâda kendinden uzaklaşma demek olduğundan, Pırlantada bu konu şöyle değerlendiriliyor:
°°°°°°°°°°°
“Değişme ve başkalaşma, üzerinde ciddi mânâda durulması gereken çok önemli bir meseledir. Çünkü daha önce de değişik vesilelerle ifade edildiği üzere bir çeşit başkalaşan her çeşit başkalaşabilir. Evet, bir kere başkalaşan artık başkalaşma yoluna girmiş demektir. Sonra o şahıs, hiç farkına varmaksızın bir kere daha, bir kere daha başkalaşır ve neticede her yönüyle bambaşka biri oluverir. Bu önemli konuyu teyit eden hadis-i şerifler de vardır. Meselâ bir hadislerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kul bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar. Ama tekrar günaha dönerse, o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir.” (Tirmizî, tefsîru sûre (83) 1; İbn Mâce, zühd 29.)
Buradan anlıyoruz ki, insan kalbî hayatı itibarıyla bir kere kirlenmeye açıldığında, o açılmanın nerede duracağını ve kaç derecelik bir açı meydana getireceğini kestirmek oldukça zordur. İnsan farkına varmaksızın bir de bakar ki, merkezdeki 0,1 derecelik bir açı, muhit hattında yüz seksen derecelik bir açı hâline gelivermiş. Esasında Üstad Hazretleri de,
– “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır” (2. Lem’a 1. Nükte) diyerek bu hakikate işaret etmektedir. Çünkü günah fıtrat ve tabiatı deforme eden bir illet olduğundan o, fıtrat ve tabiattan uzaklaşma yani bir yönüyle bir başkalaşma demektir. Hazreti Pîr, aynı hakikati bir başka yerde şöyle seslendirir: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma.” (17. Lem’a, 14. Nota)
Bunun mânâsı şudur: Sen, dünyaları içine alan ama yine de doymayan çok ulvî, Cenâb-ı Hakk’a ve ebediyete müştak ve ancak cemal-i ba kemal ile mutmain olabilecek letaif ve duygularını öyle gelip geçici arzu ve heveslerle kirletme. Yoksa hocalarımızın ifadesiyle el, el ile; ayak, ayak ile elveda ettiği yani can hulkuma geldiği zaman, “Ne diye bunlara bakmışım, ne diye bunları dinlemişim, ne diye bunlara doğru yürümüşüm, ne diye bunlara el uzatmışım, keşke bunları hiç yapmasaydım!” diyerek pişman olursun.
Bu sebeple inanmış bir gönlün, başkalaşma yoluna sülûk etmeksizin, değişme ve başkalaşmanın bir keresine bile müsaade etmeme kararlılığı içinde olması ve temel disiplinler itibarıyla hep sabitkadem olarak yerinde sapasağlam durabilmesi çok önemlidir. Çünkü değişme veya başkalaşma temkinsizce buzda yürüme gibidir. İnsan orada her an kayıp düşebilir. O hâlde hiçbir meseleyi küçük görmeksizin giyim-kuşamdan şekil ve şemaile kadar her hususta kendimiz olarak kalabilme yollarını bulmalı ve o yolda kararlı bir tavır sergilemeliyiz. Yoksa sırf değişim fantezisinin zebunu olarak giydiğimiz bir elbiseyi modası geçti diye kaldırıp bir köşeye atarsak, başka bir zaman, onun da modası geçer ve onu da kaldırıp atma lüzumu duyarız. Zamanla bu hâl şekil ve şemailimize sirayet eder. Artık kendinden kaçan, özünden uzaklaşan bir fert olarak saçımızdan-başımızdan hafif hafif kırpmaya başlarız fakat dönüşüm ve başkalaşma orada da durmaz; bundan sonra sıra kirpiğimize mi gelir, kaşımıza mı gelir bilinmez ve neticede makası öyle bir yere yanaştırırız ki, o bizi kökümüzden koparır.[Dünyevileşme–Başkalaşma ve Kendimiz Olma/CEMRE BEKLENTİSİ]
***
İNSANI İÇTEN İÇE ERİTECEK DERİN TÖVBELER
°°°Önsöz°°°
Günah işlemekten kurtulamayan, tevbeden müstağni kalamaz. Günah işlemek bizim mayamızda var. Eğer olmasaydı, zaten insan olamazdık. Ya melekler gibi masum, ya da hayvanlar gibi sorumsuz olurduk. Öyleyse bizden istenen hiç günah işlememek değildir. Günah işledikten sonra tevbe etmektir. Çünkü günah kirlenmektir, tevbe ise temizlenmek. İşte bu tevbenin niçin ve nasıl olması gerektiği şöyle açıklanıyor Pırlantada:
°°°°°°°°°°°
اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ
“Günahından tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150.) hadis-i şerifinde geçen اَلتَّائِبُ lafzı, sürçüp, düşüp kapaklandıktan sonra hemen kalkıp tevbe, inabe veya evbe ile doğrulan; yanlışının farkına vararak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden, sonra da yalvarıp yakarmalarıyla tevbe kurnalarında arınmaya çalışan kişinin hâlini ifade eder.
Hadis-i şerif, isim cümlesiyle beyan buyrulmuştur. İsim cümlesi ise devam ve sebat ifade eder. Demek ki bu nurlu beyanda, aynı zamanda tevbe ve istiğfardaki devamlılığa dikkat çekilmektedir. Yani kişi ne zaman tökezleyip günah çukuruna düşse, her defasında, hiç vakit fevt etmeden, hemen tevbe, inabe ve evbe kurnalarına koşmalıdır.
Hadis-i şerifte günah mânâsına gelen “zenb” kelimesiyle, kuyruk mânâsına gelen “zeneb” aynı kökten gelmektedir. Bu durumdan hareketle diyebiliriz ki günah, insan fıtratına ters, tabiatına aykırı olan ona takılmış kuyruk gibidir. Evet, günah, insanı kuyruklu bir varlık hâline getirir. Kuyruk, kuyruklu olarak yaratılmış mahlûkata uygun düşse de insana yakışmaz. Bundan dolayı insanoğlu, her günah işleyişinde kendine bir kuyruk taktığının farkına varıp tevbe ile hemen o kuyruğu kesmesini bilmelidir. Yoksa o kuyruğa başka kuyruklar ilave olunur ve insan onu söküp atamayacak hâle düşer. Böyle bir kişi hakkında ise hadis-i şerifte beyan buyurulan: “Kul bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar. Ama tekrar günaha dönerse, o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir.” (Tirmizî, tefsîru sûre (83) 1; İbn Mâce, zühd 29) hakikati zuhur eder. Bir âyet-i kerimede ise bu durum
خَتَمَ اللّهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ
“Allah onların kalblerini mühürlemiştir” (Bakara/7) ifadeleriyle anlatılır. Bundan dolayı diyebiliriz ki, encamı itibarıyla her bir günah içinde küfre giden bir yol bulunduğundan, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) اَلتَّائِبُ sözüyle daha başta dikkatleri tevbeye çekmiş ve böylece bizi bu tür bir âkıbete düşmekten korumak istemiştir.
Hadis-i şerifte tevbe eden kişinin, o günahı hiç işlememiş gibi bir lütfa mazhar kılınacağı ifade ediliyor. Fakat dikkat edildiğinde görüleceği üzere hadiste tevbe eden için “Günah işlememiştir.” denmemekte, “Günah işlememiş gibi olur.” denmektedir. Yani burada mehâbet ve mehâfet kapısı aralık bırakılmıştır. Dolayısıyla bu üslûptan;
– “Keşke insan o günahı hiç işlemeseydi, o leke ve yarayı hiç almasaydı!” şeklinde bir sonuç da çıkarabiliriz. Evet, her ne kadar tevbe ve istiğfar kahramanı, o yara bereyi tevbe iksiriyle silip süpürse de o yaradan bir iz kalmayacağına dair elde bir teminat bulunmamaktadır. Elbette ki Allah (celle celâluhu) dejenere olan mânevî, ruhî ve kalbî yapımızı fevkalâdeden bir rejenerasyonla birdenbire yenileyebilir. Ancak bunun her zaman böyle olacağına dair mutlak bir teminat söz konusu değildir.
Ayrıca bazen insan ciddi bir inhimakla bir günahın içine düşüp kendisini balıklamasına o işin içine atabilir. Meselâ şehevanî duygularının esiri olabilir veya hırs ve hasedine yenik düşerek korkunç bir cinayete sebebiyet verebilir. Günahın çok büyük olduğu böyle bir durumda yapılan tevbe ve istiğfarın da, o günahın büyüklüğüne paralel kişiyi içten içe eritecek ölçüde derin, engin ve kucaklayıcı olması gerekir. Eğer yapılan tevbe o derinlik ve enginlikte değilse o zaman denilebilir ki, böyle bir tevbenin bütünüyle o günahı silip, süpürüp götürmesi mümkün değildir.
İşte hadiste geçen كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ “O günahı işlememiş gibi..” hakikatine bir de bu açıdan bakılabilir. [Günah – Tevbe ve Yeniden Diriliş/CEMRE BEKLENTİSİ]
***
YÜZ GENÇLİĞE BEDEL İHTİYARLIKLAR
°°°Önsöz°°°
Ahirete inanıyor olmak sadece ebedî hayatımızı kurtarmıyor. Dünya işlerimizin de yola girmesine, dolayısıyla burada da cennet gibi bir hayat yaşamamıza sebep olabiliyor. Özellikle dünyanın bütün cazibesini kaybettiği ileri yaşlarda bu durum çok derin ve farklı hissediliyor. Tâbiî ki imanın derecesine göre. Risale-i Nurların zamana göre açıklaması demek olan Pırlantada bu konuda da şunlar söyleniyor:
°°°°°°°°°°°
“Allah’a ve ahirete inanan bir insanın ihtiyarlığa bakışıyla inanmayan bir insanın bakışı birbirinden çok farklıdır. Bediüzzaman Hazretleri, namazın ehemmiyetini anlattığı ve onun sa’ye nasıl büyük bir şevk ve amelde nasıl büyük bir kuvve-i mânevîye olduğunu ifade ettiği bir yerde, bağ bahçe işleriyle meşgul olan bir Müslümanın yaşlandıkça,
– “Daha ziyade ibadetle beraber sa’y-i helâle çalışacağım. Ta, kabrime daha ziyade ışık göndereceğim, ahiretime daha ziyade zahîre tedarik edeceğim.” (21. Söz, 1. Makam, 5. İkaz) düşüncesiyle o yaşta dahi bağına bahçesine ihtimam göstererek çalışıp çabalamaktan geri durmayacağına dikkat çeker. Evet, o mü’min, defter-i hasenatının açık kalması için ahir ömründe, daha bir azim ve kararlılıkla, daha bir ciddiyet ve ihtimamla dertleri, sıkıntıları göğüsler ve son nefesine kadar çevresinde bulunanlara hep faydalı olmaya çalışır.
Diğer taraftan yaşlı ve hasta insanlar ölümü daha fazla düşünür, bunun neticesinde öteler için daha dikkatli ve daha temkinli bir hayat yaşarlar. Gençler bir yaşlının hissettiği ölçüde ölümü duyup hissedemezler. Meselâ 60-70 yaşlarına gelmiş bir mü’min yaşadığı her günün son günü olabileceği düşüncesiyle o günü çok iyi değerlendirmeye çalışır. Tek bir namazın tesbihatını dahi aksatmama gayreti içinde bulunur ve ihsan şuuru içinde sürekli “Allahım, hayatımda pek çok hata ve kusurlarım olmuştur. Ancak kirpiklerimin ucunda ölümü hissediyor, kaşlarımdaki beyazlıklarda ölümün şafağını görüyor gibi oluyorum. İşte ben şu an ömrümün sonuna doğru yol alırken, şimdiye kadar yaptığım hata ve kusurların bütününden sıyrılıp yürekten Sana teveccüh etmek istiyorum.” der ve ahir ömrünü daha bir semereli hâle getirmeye çalışır.
Evet, ölümün habercisi diyebileceğimiz ve şakaklardan başlayıp çeneye doğru yayılan, daha sonra bıyıkları sarıp en nihayetinde kaşlara sıçrayan o beyazlıklar ahirete inanmayan insanlara bir şey ifade etmeseler de bunların inanan insanlara ifade ettiği ne derin ve engin mânâlar vardır. Meselâ inanan bir gönül kimi zaman
الْمَوْتُ حَقٌّ
“Ölüm haktır.” (Bkz: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 3/180) der, ölümün apaçık bir gerçek olduğunu ikrar eder. Kimi zaman da
كُلُّ نَفْسٍ ذَۤائِقَةُ الْمَوْتِ
“Her nefis, her lâhza ölümü tatmaktadır.” (Âl-i İmrân/185; Enbiyâ/35; Ankebût/57) hakikatini hatırlar ve şu muvakkat misafirhanede gidici olduğu şuuruyla hareket eder. Mü’min bütün bu hakikat fermanları karşısında devekuşu gibi başını kuma sokup kendini aldatmak yerine öteler için hazırlık yapar ve bu istikamette daha çelik çavak bir kulluk ve hizmet ortaya koymaya çalışır. İşte Hazreti Pîr, yaşlılığın bu çok hoş ve çok kazançlı yanlarını bildiğinden İhtiyarlar Risalesi’nde:
– “O hâlde biz bu ihtiyarlığımızı, yüz gençliğe değişmemeliyiz.” (26. Lem’a, 9. Rica).) ifadesini kullanır.”
…Ve İnsan Bile Bile Aldandı
°°°Önsöz°°°
Ölüm hayattan daha gerçek. Çünkü hiç hayata gelmemiş olmamız mümkündü, ama geldikten sonra ölmemek mümkün değil. Buna rağmen inanmakta en çok zorlandığımız gerçek yine bu. Ancak bu gaflet bir yere kadar devam eder. Ondan sonra bütün dehşetiyle kendini hissettirmeye başlar. Fakat insanoğlu, kendince bunun da bir çaresini! bulur. Bu sözde çarenin ne olduğunu da şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:
°°°°°°°°°°°
“Fakat apaçık ölüm gerçeği karşısında körler gibi davranan, o hakikatlerin dilinden hiçbir şey anlamayan insanlarsa, adım adım ölüm kendilerine geldikçe ayaklarının bağı kesilir ve âdeta bir giyotine götürülüyor veya idam sehpasına sürükleniyor gibi olurlar. Bundan dolayı çok defa yaşlı dahi olsalar güya ölümü duyup hissetmemek için kendilerini sarhoşluğa salar, eğlence ve sefahate dalar ve böylece bohemce bir hayat yaşamak suretiyle içlerindeki ölüm endişesini bastırmaya çalışırlar. Ancak bilmezler ki, bu durum insanın kendi kendini kandırmasından başka bir şey değildir ve tamamen bir aldatmacadır. Evet, ahirete inanmayanlar yaşlılığı, başlarına gelip çatmış bir belâ gibi görür ve sürekli kadere taş atarlar. Hâlbuki yaşlılık ve ecel bizim elimizde değildir ve onlara mâni olunmaz.
Şu beyitler bu hakikati ne de güzel ifade eder:
يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ قَدْ غَرَّهُ طُولُ الْأَمَلْ
أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ
اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ
اِصْبِرْ عَلٰى أَهْوَالِهَا لَا مَوْتَ إِلَّا بِالْأَجَلْ
“Ey dünya meşgaleleriyle başı dönmüş, onlarla oyalanıp duran zavallı insan! Upuzun bir ömür kuruntusuyla hep aldanıp durdun. Öyle bir gaflet içinde sürüp gitti ki hayatın. Bak gelip kapına dayandı vakt-i ecelin. İşte böyle çıkıp geliverir ölüm ansızın. Kabir ise amel sandığın. O hâlde dişini sık, sabret dünya endişe ve dağdağasına. Zira ölüp gitmez insan eceli gelmeden.” (Tercümede az bir tasarrufla).
Evet, upuzun bir ömür ümit ve kuruntusuyla insan aldanır. Tul-i emelin kaynağı tevehhüm-ü ebediyettir. Tevehhüm-ü ebediyet ise, insanın, kendini ebedî ve lâyemût olduğunu zannedecek ölçüde dünyaya, dünya zevk ve lezzetlerine dalıp gitmesi demektir. Yani kişi zanneder ki, saçları hep simsiyah, bedeni zinde ve görkemli, kendisi de sapasağlam kalacak; kalacak da Allah’ın nimetleri hep böyle yağmur gibi sağanak sağanak başından aşağı yağıp duracak. Hâlbuki gerçek öyle değildir. Ne var ki zavallı insan bir aldanışa kurban gitmiştir. [Yaşlılık ve Dine Hizmet./CEMRE BEKLENTİSİ]