●İftiraka Sebebiyet Verenler Cennet Yüzü Göremezler
●Izdırapsızlık ya da İnsanlığın Bitişi
●Akıbetinden Korkmayanın Akıbetinden Korkulur
●Amel ve Cedel
●Mevcutla İktifa ve Şeytanın Çelmesi
●Umuma Konuşma ve Hataları Yüze Vurmama
***
İFTİRAKA SEBEBİYET VERENLER CENNET YÜZÜ GÖREMEZLER
°°°Önsöz°°°
Fitne ve tefrika Ümmet-i Muhammed’in en büyük imtihanı, tarih boyunca başımıza gelen her sıkıntının, her felaketin en birinci âmili. Ya bizzat çıkarması, ya da çıkmasına katkıda bulunması, veyahut da fitne unsurlarından birisine destek vermesi tarih boyunca hep yıkımlara sebep olmuştur. Hak katında her duası kabul gören Efendiler Efendisinin;
– ‘Rabbimden üç şey istedim, ikisini verdi birisini vermedi’ dediği ihtilaf ve tefrika gerçeği budur.
– ‘O ümmetin iradesine bırakılmış’, yani ümmet duygularıyla değil de aklıyla, mantığıyla, vicdanıyla hareket ederse, dinini meşrebinin, mezhebinin, tarikat ve cemaatinin önünde tutarsa fitnenin önü alınabilir diyen Pırlanta Adam, bu onulmaz illeti ve ümmete yüklediği vebali tarihteki acı örnekleriyle şöyle anlatıyor:
°°°°°°°°°°°
“Bilemezsiniz, bir Endülüs’ü düşündüğümde yüreğim nasıl burkulur, gönlüm nasıl hicranla dolar. Evet, bana hep hicran gelir; oradaki mü’minler, birbiriyle didişip uğraşırken, Ferdinand’ın gelip hepsinin tepesine binmesi ve o coğrafyada bir gül devrinin hazin bir şekilde son buluşu. Neticede sekiz asır sizin elinizde belli bir kıvama ulaşan ve aynı zamanda Batı Rönesans’ının iyi ve güzel unsurlarına kaynaklık eden bir coğrafya gözünüzün içine bakıla bakıla gasp edilmiştir. O koskocaman Devlet-i Âliye’nin, son hâli de esasen bundan farklı değildir. Evet, ne acıdır ki, yeryüzü muvazenesinde çok önemli bir konumu bulunan koskocaman bir Devlet-i Âliye iftiraklar neticesinde yıkılıp gitmiştir. Mehmet Âkif’in ifadeleri içinde o büyük devletten geriye,
‘Harap iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler,
Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar,
….Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar,
Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..’ kalmıştır.
Ancak biz,
تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْ
‘Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız’ (Bakara/134) ferman-ı sübhanisini nazar-ı dikkate alıp kendi hâl-i pürmelâlimize bakmamız gerekir. Evet, onlar, kazandıklarıyla Allah’ın huzuruna gittiler. Biz de bugün bir ümmet, bir milletiz. Bizim de tekâsüllerimiz, ihmallerimiz, birbirimizle yaka paça olmamız, anlaşma ve uzlaşmaya bir türlü yanaşmamamız ve ayrılıklara düşmemiz söz konusu. İşte bütün bunlar başımıza öyle gaileler açmaktadır ki, koskocaman bir millet iftiraklar sonucunda zayıf düşürülmüş, sonra da başkaları gelmiş, tokmakla tepesine inmiş ve onu sürüm sürüm süründürmüştür/süründürmektedir.
Bütün bu günahlar umumun hukukuna tecavüz olduğu için şahsî günahların kat be kat önüne geçer. Hukuk sistemi açısından amme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. Bu açıdan milletin hukukuna tecavüz aynı zamanda Allah hakkını da ihtiva eder. Bu sebeple rahatlıkla denilebilir ki, İFTİRAKLARLA BİR MİLLETİ PARAMPARÇA HÂLE GETİRENLER, NAMAZ kılsa, ORUÇ tutsa, ZEKÂT verse ve HACCA gitse de, UMUM MİLLET HAKKINI HELÂL ETMEDİKÇE, ONLARIN CENNET’e GİRMELERİ MÜMKÜN DEĞİLDİR.
Bu sebeple, hizip mülâhazasıyla vahdet-i ruhiyeyi yaralayan ve birbiriyle boğuşarak mübarek bir milleti paramparça hâle getirenler, bu ağır ve azim günahın vebalinden kurtulmak istiyorlarsa, işledikleri cinayetin büyüklüğünü görmeli, iftirakın ihanet ölçüsünde bu topluma zarar verdiğinin farkına varmalı ve artık klik ve hizip anlayışını bir kenara bırakarak vifak ve ittifaka giden yolları açmalıdırlar; hiç olmazsa sulh olup ihtilafa düşmeme noktasından bir azim ve cehd ortaya koymalıdırlar. Aksi takdirde biraz önce ifade edildiği gibi, umum millet fertleri hakkını helâl etmedikçe, onlar, Cennet’in kokusunu dahi duyamazlar. İşte bu anlayış ve bakış açısıyla, hepimizin, ‘Keşke, tırnağımın ucundan başımdaki saçın ucuna kadar ölümü bütün acılığıyla duysaydım ama âlem-i İslâm âbidesinin ayakta olduğunu, ümmet-i Muhammed’in vifak ve ittifak içinde tek bir yürek hâline geldiğini görseydim’ diyerek dua etmeli ve bütün cehd ve gayretlerimizle bu işe kilitlenmeliyiz ki, bu durum, umum günahlara keffaret olsun ve başımızdaki gaile ve musibetler de rahmet-i ilâhî tarafından bertaraf edilsin. Evet, Cenâb-ı Hakk’a karşı:
– ‘Allahım bin kere benim canımı al ama ülkemde nizam olsun. Ne olur yâ Rabbi, bahtına düştük, canımızı al fakat ruhumuzun abidesini dikmeye bizi muvaffak kıl. Ne yapalım, âciziz, zayıfız, elimizden bir şey gelmiyor. Feleğin çarkları karşısında hep yenik düşüyoruz. O çarklar bizim arzu ve isteklerimize göre dönmüyor. Zira zimam başkasının elinde, dümende oturan başkası. Vallahi, billâhi, tallahi, çırpınıp duruyoruz ama dediğimiz şeyler hep havada kalıyor’ sözleriyle içimizde iç yakan bir hicran ve hasret olmalı ve sinemiz zıpkın yemiş gibi heyecanla inlemelidir ki, bizim bu hâlimiz umum günahlara kefaret olsun ve yeniden bir kez daha milletimizin ikbali gülsün.” [Günaha Göre Ceza ve Günaha Göre Tevbe/CEMRE BEKLENTİSİ]
***
IZDIRAPSIZLIK YA DA İNSANLIĞIN BİTİŞİ
°°°Önsöz°°°
İnsan, kendinden başkasını düşündüğü kadar insan, başkaları için yaşadığı kadar değerlidir. En başta Peygamberler böyledir. Onların bu hayatta yaşama arzuları, ‘yaşatmak için yaşama’ arzusundan ibarettir. Onlara gerçek mânâda ‘ümmet’ olmanın yolu da buradan geçiyor. Bu konu, bütün ömrünü bu gâye-i hayal peşinde geçiren yazarı tarafından Pırlantada şöyle açıklanıyor:
°°°°°°°°°°°
“O’nun ümmetinden olan her fert, peygamberâne bir azim, kararlılık ve kucaklayıcılık içinde başta kendi çevresi ve yakınları, ülke ve milleti olmak üzere topyekün Müslümanları, hatta himmeti daha da âliyse, bütün insanlığı kucaklamalı ve onların ızdırap ve sıkıntılarını kendi vicdanında duyup hissetmeye çalışmalıdır. Zira günümüz dünyasında, bir baştan bir başa bütün yeryüzünde adaletsizlik, hukuksuzluk ve eşitsizlik –halk ifadesiyle– gırla gitmektedir. Açlık ve sefaletten ölüp giden, çeşit çeşit zulüm ve baskıya maruz kalan insanların hâl-i pürmelâli yürekleri parçalamaktadır. İşte bu hazin manzara karşısında olup bitenleri sinema seyrediyor gibi seyretmeme, onlar karşısında heyecan ve ızdırap duyma, insan olmanın gereğidir. Aksi ise, insanlığın bitişi, onun kaybedilmesi demektir. Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ
“Müslümanların dertlerini paylaşmayan onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356) buyuruyor ki, konumuz açısından derinlemesine üzerinde düşünülmesi gereken bir nurlu beyandır.
Dolayısıyla dünyada olup biten hâdiseler, vicdanı bütün bütün körelmemiş her bir ferdin gönlünde endişe ve sıkıntı hâsıl edebilir. Fakat inanan bir insan, başta da söylediğimiz gibi, bu sıkıntıları duyup hissettiğinde, ümitsizliğe düşmemeli, çaresizlik duygusuna kapılmamalıdır. Bilakis Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccüh etmeli, içini dökmeli, duaya sarılmalı, O’na yalvarıp yakarmalı ve sebepler dairesinde iradenin hakkını verme adına ne yapılması gerekiyorsa, yapabileceği her ne var ise onu yapmaya çalışmalıdır. Siz sizi bildiğiniz, ben de kendimi bildiğim günden beri, bizim dünyamız, hep bu tür ızdırap ve sıkıntılar içinde kıvranıp durmaktadır. Bu dert ve sıkıntılar bazen fasıl fasıl yer değiştirse, kâh oraya kâh buraya geçse de, umumi mânâda bilmem kaç asırdan beri devam etmektedir. Bu durum karşısında biz kimi zaman ellerimizi açıp,
– “Allahım! Ülkemiz, ülkümüz, geleceğimiz, milletimiz, ikbalimiz lehinde çalışan insanları payidar eyle, onları muzaffer kıl, fevz ü necatla serfiraz eyle!” diye dua ettik. Kimi zaman da,
– “Allahım! Ülkemiz, geleceğimiz, maddî-mânevî değerlerimiz aleyhinde çalışan ve milletimizi bölmek ve parçalamak için uğraşanları Sana havale ediyoruz, onların haklarından gel!” diyerek Rabbimize sığındık. Evet, bütün bunlar karşısında “Keşke olmasaydı!” deyip ızdırapla iki büklüm olduk.
– “Keşke, kendi insanımıza karşı bu ölçüde bir temerrüt, bir inat gösterilmeseydi. Keşke bu ölçüde bir bağnazlık ve taassup yaşanmasaydı. Keşke, düşmanlığa kilitli bazı insanlar, Anadolu insanına ve bu ülkenin evladına insafla ve önyargısız bir şekilde, bir kerecik olsun bakabilselerdi.
Evet, keşke, bir kerecik olsun, milletimiz ve insanlık adına yapılan bu güzel hizmetleri sağlıklı bir değerlendirmeye tâbi tutabilselerdi.
Ve keşke, asırlarca hak ve adaletin temsilcisi olmuş insanımız, bugün de, şanlı geçmişinde olduğu gibi, yeryüzünde, devletler muvazenesinde söz sahibi olabilseydi. Bütün mazlum ve mağdurlara kol kanat gerebilecek bir konumu bulunsaydı. Sözüne itibar edilir, gözünün içine bakılır bir merci olsaydı. Neden benim ülkem de, devletler muvazenesinde, bir Amerika, Çin veya Hindistan’ın yerinde olmasın? Neden dünya ekonomisini belirleyen, siyaset ve idarede söz sahibi olan, gözünün içine bakılan bir ülke konumunda bulunmasın? Bütün bunların mutlaka olması lazımdır. Çünkü görüyoruz ki, bu civanmert millet, devletler muvazenesindeki gerçek konumunu ihraz edeceği âna kadar, dünyanın daha çok çekeceği var.”
İşte, bu güzel hedeflerin gerçekleşmesi istikametinde koşturup dururken, yolların tıkalı olması ve engellemelerle yüz yüze gelinmesi karşısında insanın yapması gereken, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyeti vicdanında duyması, ellerini açıp ızdırar hâliyle:
يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلٰى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ
“Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyum! Senin sonsuz rahmetine itimat edip inayetine sığınıyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma” (en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/147; el-Bezzâr, el-Müsned 13/49.) demek suretiyle gerçek havl ve kuvvet sahibine hâlini arz etmesidir. Bunu yapabildiği takdirde insan, belâ ve musibetler karşısında, sarsıntı yaşamaz, ye’se düşmez, yapacağı işlerden dûr olmaz ve hep Cenâb-ı Hakk’a iltica ederek, inayeti hep O’ndan bekleyerek işlerini ikmal ve itmam etmeye çalışır.”
Musibetlere Sabır ve Kurbet
Musibet ve belalar karşısında insanların tavırları farklı farklıdır. Kimileri bundan hep şikayet eder, kimileri sabreder, kimileri de şükreder. Bu dünyaya gönderilişin esas gayesinin imtihan olduğunu bilen birisi, bu imtihanı kazanmanın iki önemli şartından birisinin sabır ve şükür olduğunu bilir. Belâ ve musibetler karşısında niçin sabır ve şükür gerektiği kısaca şöyle açıklanıyor Pırlantanın başka bir yerinde:
* “Belâ ve musibetlerin kurbete (Allah’a yaklaşmaya) vesile olması için dikkat edilmesi gereken ayrı bir husus da başa gelen hâdiselere sabredilip kaderin tenkit edilmemesidir. Meselâ, insan,
– “Ne yaptım ki bütün bunlar hep benim başıma geliyor?”,
– “Niye benim dualarım hiç kabul olmuyor?”,
– “Cenâb-ı Hak niçin bana nazar etmiyor?” gibi dalâlet ve küfür mülâhazasına kapı aralayacak sözler sarf ettiğinde; sarf edip kadere taş attığında, başa gelen musibetler, kurbete vesile olması bir yana, insanı şirazeden çıkarır ve onu Cenâb-ı Hak’tan uzaklaştırır. Hâlbuki hakikî mü’min, en çetin ve sıkışık anlarında dahi, Hazreti Yakub aleyhisselâm gibi: “Allahım tasamı, kederimi, dağınıklığımı, derbederliğimi, perişaniyetimi, bütün bütün kolsuz kanatsız kalışımı, Sana arz ediyorum.” (Yûsuf/86) diyerek Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmelidir. İşte o zaman;
“Naçar kaldığın yerde,
Nagâh olur ol perde,
Derman olur her derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”
Evet, inanmış bir insan, sıkıntı ve musibetler karşısında:
“Gelse celâlinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Lütfun da hoş, kahrın da hoş”
deyip, engin bir sineyle başına gelen belâ ve musibetleri ufaltıp küçültmesini ve böylece “of, of”ları, “oh, oh”lara çevirmesini bilmelidir.
Musibetlerin çehresinde rahmetin nümayan olduğunu görmeli, onlar karşısında “Oh ne güzel” demeli ve böylece irade ve aklın hakkını vermelidir. Fakat iradesi çelimsiz, hep rahat yaşamaya alışmış ve bu mevzuda sağlam bir muhakemeye sahip olmayan kişiler, elinden bir şey alınınca hemen küsüveren çocuklar gibi, maruz kaldıkları belâ ve musibetler karşısında, hemencecik, her şeyin bittiği ve artık yapacak hiçbir şeyin kalmadığını düşünebilir; düşünebilir ve –hâşâ– Cenâb-ı Hakk’ın bile, aleyhte dönen o çarkı, tersine çeviremeyeceği gibi bir sapıklığın içine düşebilir.
Hâlbuki insan daha baştan dayandığı kapının hangi kapı olduğunun farkında ve şuurunda olmalı, o şuur içerisinde o kapıya dayanıp o kapının sövelerine tutunmalıdır. Hikmet gereği kapı, her istenildiğinde yüzüne açılmadığında, biraz beklemesini bilmeli, sadakat testine tâbi tutulduğunun farkında olmalı ve rüşdünü ispat etmeye çalışmalıdır. İşte bunu başarabilirse, hakikî mânâda inanmış hiçbir ferdin, o kapıdan asla geri çevrilmediğini, eli boş olarak geri döndürülmediğini görüp anlayacaktır.” [Musibet – Dua ve Kurbet/CEMRE BEKLENTİSİ]
***
AKIBETİNDEN KORKMAYANIN AKIBETİNDEN KORKULUR
°°°Önsöz°°°
Pırlanta eserlerde sık sık vurgusu yapılan ‘âkıbet korkusu’ gerçeği, sadece ‘korkuyorum’ demekten ibaret bir ifade değildir. O korkunun mevcut olduğunu gösteren bir takım tezahürleri, olması gereken bir takım şartları vardır. Bu korkunun, bu dünyadaki ve ahiretteki tezahür ve sonuçlarıyla ilgili olarak burada da şunlar söyleniyor:
°°°°°°°°°°°
* “..Muhasebe, murakabe gibi bir derdi olmayan, kendisiyle yüzleşmeyen ve hiçbir şey yokmuş gibi gafilâne bir hayat sürdüren insanların, kendi akıbetleri hususunda herhangi bir korku, endişe ve hesapları olmaz. Onlar, kendilerini Cennet’te zannediyor gibi, Cennet’i garanti etmiş gibi bir hayat yaşarlar. Biz, bu anlayıştaki bir insanın teminatçısı ve vekili değiliz. Dolayısıyla o insanın kurtulup kurtulamayacağı mevzuunda bir şey söyleyemeyiz. Ancak Kur’ân ve Sünnet’in ortaya koyduğu temel disiplinlere baktığımızda bu anlayıştaki bir insanın iyi bir yolda olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir; akıbetinden korkmayanın akıbetinden korkulur. Dünyada iken, “Allah huzurunda hesabımı nasıl veririm?” korkusu yaşamayan bir insan, –hafizanallah– ötede o korkuyu iliklerine kadar hisseder. İsterseniz bu noktada;
لَا أَجْمَعُ عَلٰى عَبْدِي خَوْفَيْنِ وَأَمْنَيْنِ
“Ben kuluma iki emniyeti de, iki korkuyu da birden vermem” (İbn Hibbân, es-Sahîh 2/406; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/483) şeklinde rivayet edilen hadis-i kutsîyi hatırlayabilirsiniz. Evet, bu kutsî beyana göre, burada uluorta ve dalgın yaşayanlar ahirette o dalgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. Fakat burada korkuyla tir tir titreyenler orada korkudan emin olacaklardır. Onlara,
– “Sen korku hislerini öbür tarafta yaşamıştın. Burada korku yok sana!” denilecektir. Bu ifadelerden anlaşılması gereken, insanın dünyada bütün bütün recâ hissini yitirmesi; yitirip Allah’ın rahmetinden ümidini kesecek ölçüde bir korku hâli yaşaması değildir. Biz burada sadece, günümüzde âdeta görmezlikten gelinen ve unutulmaya terk edilen havf u haşyet duygusunun insan için ne denli ehemmiyet arz ettiğini ve onun ahiret hayatı adına havf-recâ dengesini muhafazanın ne denli önemli olduğunu hatırlatmak istedik. Çünkü havf ve recâ dengesi, geçmişten bugüne ahlakçılar, akideciler ve terbiyeciler tarafından da ele alınıp işlenen çok önemli bir meseledir. Meselâ Hazreti Gazzâlî bu konuyla alâkalı mülâhazalarını ifade ederken şöyle bir bakış açısı ortaya koyar:
İnsan bilhassa gençlik döneminde, ölümün keşif kollarını henüz bedeninde duyup hissetmediği zamanlarda, havf ağırlıklı, korku yörüngeli bir hayat yaşamalıdır; yaşamalı ve “hesap”, “mizan” denildiğinde âdeta yüreği ağzına gelmelidir. (el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/166.) Ancak ibadet ü taat adına artık yapabileceği pek bir şey kalmadığı ve ahir ömründe hızla ölüme yaklaştığını hissettiği esnada, recâ ağır basmalı ve o noktada İmam Şafiî Hazretleri gibi:
وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا
“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama, onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.” (eş-Şâfiî, Dîvân s.101; es-Sübkî, Tabakâtü’ş-Şâfiiyyeti’l-kübrâ 1/296.) demelidir.”
Küçük Görülen Bir Nohut Tanesi
°°°Önsöz°°°
Yukarıdaki açıklamanın devamında, akıbet korkusunun derece ve mahiyetinin de, kişilerin iman ve mârifet seviyelerine göre değişik mahiyette olduğu anlatılıyor.
°°°°°°°°°°°
“Kendisiyle yüzleşmesini bilen Allah dostları, hep böyle bir havf yörüngesinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Meselâ, Esved b. Yezid en-Nehaî Hazretleri can hulkuma geldiği esnada tir tir titreyip ağlayınca kendisine bu korkunun sebebi sorulur. Bunun üzerine o büyük zat;
– “Nasıl korkmayayım ben! Allah’tan korkmaya benden daha müstahak kim var? Hem, Cenâb-ı Hak yaptıklarımı mağfiret buyursa da, hayâ duygusu, beni hep endişeye sevk eder” diye cevap vermiştir. Vefat ettikten sonra kendisini rüyada görüp, durumunu sorduklarında ise o,
– “Vallahi peygamberlikle aramızda dört parmak gibi bir mesafe kalmıştı” diye cevap vermiştir. (Bkz.: Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/103-104.) Bu zat, dini hakikatleri kendi dönemlerinde ihya eden Ebû Hanife mektebinin ilk müessislerinden Nehaî ailesinin bir mensubudur. Yüzlerce sahabeyle görüşmüş bir insandır. Parmak ucu kadar yanlışa adım atmamış bir irade kahramanıdır. Denilebilir ki, bu büyük veli, Peygamber Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki dönemlerde olsaydı peygamber olurdu. Fakat gördüğünüz gibi işte bütün bunlara rağmen o, ötelere göçüp giderken endişeyle kıvrım kıvrımdır. Demek ki, çok hassas ve duyarlı olan bu insanlar, inhirafın arpa boyu kadar olanını bile büyük bir tehlike olarak görmüş, onun kendilerini batıracağından endişe etmişlerdir. Zaten Üstad Hazretleri de: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma” (17. Lem’a, 14. Nota) demiyor mu? Zira bazen ayağınızın altındaki küçük bir nohut tanesi, sizi tepetaklak getirebilir; getirebilir ve siz, olmayacak bir yerde yüzüstü yere kapaklanabilirsiniz. İşte bunun gibi, hakkınız olup olmadığını düşünmeden ağzınıza koyduğunuz bir lokma, haram olup olmadığına dikkat etmeden konuştuğunuz bir kelime; bir bakış, bir kulak kabartma, bir adım atma, bir el uzatma gibi küçük hamleleriniz, küçüklüklerine rağmen size çok pahalıya mal olabilir. Bu açıdan insan, günaha girme endişesiyle tir tir titremeli ve ona göre bir hayat tarzı tutturmaya çalışmalıdır. Tabiî, bir taraftan böyle bir korku içinde hayatını sürdürürken, diğer taraftan da mâni-i her kemal olan yeis bataklığına asla düşmemelidir.” [Allah Yolunda İstihdam ve Havf u Recâ Dengesi./CEMRE BEKLENTİSİ]
***
AMEL VE CEDEL
°°°Önsöz°°°
İlm-i kelâm açısından her ne kadar amel imandan bir cüz sayılmasa da, aralarındaki ilişki bakımından iman ile amel sebep ile sonuç gibidir. Bu münasebeti, nefsin yapmaması gerektiği halde işlediği kötülüklere ve yapması gerektiği halde ihmal ettiği iyiliklere kılıf uydurma, mazeret bulma, kendini savunma manâlarında ‘cedel’ hâlet-i ruhiyesiyle beraber şöyle açıklıyor Pırlanta Müellifi:
°°°°°°°°°°°
* “Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) mektebinin önemli çıraklarından, mânâ âleminin kahramanlarından ve Asya’nın nurefşan âbidelerinden birisi olan Mâruf-i Kerhî Hazretleri, kendi devrini aydınlatmış önemli bir şahsiyettir. Aynı zamanda o, tasarrufu devam eden büyük velilerden biri olarak sayılmıştır. İşte kalb ve ruh ufkunun bu büyük kahramanı,
إِذَا أَرَادَ اللّهُ بِعَبْدٍ خَيْرًا فَتَحَ عَلَيْهِ بَابًا لِعَمَلٍ وَأَغْلَقَ عَلَيْهِ بَابَ الْجَدَلِ، وَإِذَا أَرَادَ اللّهُ بِعَبْدٍ شَرًّا أَغْلَقَ عَلَيهِ بَابَ الْعَمَلِ وَفَتَحَ عَلَيْهِ بَابَ الْجَدَلِ
“Cenâb-ı Hak bir kul hakkında hayır murad ettiğinde onun için amel kapısını açar ve cedel kapısını kapatır; şer murad ettiğinde ise, amel kapısını kapatır ve cedel kapısını açar” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 8/361; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/295) buyurmak suretiyle, bir taraftan kalb ve ruh hayatının canlılığı için amelin önemine, diğer taraftan da hakikatleri görmeye engel teşkil eden ve mânevî hayat için öldürücü bir virüs konumunda bulunan cedel zaafına dikkatleri çekmiştir.”
Amel ve İbadet
“Burada zikredilen ameli, kulluk şuuru içinde, Allah’ın (celle celâluhu) rızasını hedefleyerek yerine getirilen her türlü iş, vazife ve mükellefiyet olarak anlayabiliriz. Her ne kadar usûl-i fıkıh ıstılahında ibadetler; farz, vacip, sünnet gibi sınıflara ayrılmış ise de, Allah’ın emri olmaları itibarıyla bunların hepsi çok önemlidir. Evet, ibadetleri kendi içinde ele alıp düşündüğünüzde, nispetler perspektifinde, ibadetlerin bir kısmına “küçük” diyebilirsiniz. Fakat bilinmesi gerekir ki, farzıyla, vacibiyle, sünnetiyle ibadetlerin hepsi büyüktür, “küçük” diye vasıflandırabileceğimiz hiçbir ibadet yoktur ve hepsi Allah katında çok değerlidir. Hatta Hazreti Pîr’in ifadesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) âdet-i seniyyelerine ittiba ederek, âdeti ibadete çevirme niyetiyle yapılan ameller bile çok büyüktür ve kesinlikle hafife alınamaz. (11.Lem’a, 6 ve 11. Nükte)
Meselâ yemek yeme, su içme, istirahat etme gibi âdiyattan olan bazı amellerde Habib-i Kibriya Efendimiz’e ittiba mecburiyeti olmasa ve bunu terk eden insan sukût etmese bile, elfaz-ı küfür ve efâl-i küfürle alâkalı bazı kitaplara baktığımızda, Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) bu gibi amellerdeki mübarek âdetlerini hafife almanın insanı iman dairesinden çıkartacak bir durum olduğu görülür. Küfre düşen bir insanın o ana kadar yaptığı bütün hasenatın boşa gideceği göz önünde bulundurulduğunda, insanın bu mevzuda ne kadar hassas ve ne kadar dikkatli olması gerektiği zannediyorum daha iyi anlaşılır.
Bu açıdan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun âdet-i seniyyelerini yapmaya mecbur olmasanız da, bir mü’min olarak kat’iyen onu hafife alamazsınız, almamanız gerekir. Meselâ Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istirahat buyururlarken, mübeccel ve mukaddes ellerini başlarının altına kor, mübarek bacaklarını kıvırır ve sağ taraflarına yatarlardı. Bir insan bu şekilde yatmasa, meselâ, bacaklarını açsa, sırt üstü yatsa, o insan elbette ki dinden çıkmaz. Fakat bu insan, –hafizanallah– Efendiler Efendisi’nin (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) bu yatış şeklini hafife alacak ifadeler kullanırsa, onun sukût etme ihtimali vardır. Görüldüğü gibi bu oldukça nazik bir meseledir.
İbadet çerçevesinde arz etmeye çalıştığımız bu izahlardan da anlaşılacağı üzere en büyüğünden büyüğüne, büyük olanından küçük gibi görünenine kadar bütün ibadetleri yerine getirmek çok önemlidir. Kanaatimce Mâruf-i Kerhî Hazretleri’nin ifadesindeki “amel” kelimesine de işte bu perspektiften bakmak gerekir. Yani denilebilir ki, onun cümlesindeki amelden maksat, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine bağlılık içinde ve O’nun rızasını tahsil etme istikametinde gerçekleştirilen her türlü ameldir.
Bu noktada, ayrıca üzerinde durulması gereken bir husus da şudur: İman her şeyin esası ve temeli olduğundan elbette ki, ibadete giden yol da imandan geçer. Fakat bilinmelidir ki, imanın insanda rüsuh bulması, kökleşmesi, tabiatının bir derinliği ve buudu hâline gelmesi de ibadet ü taatle olur. Evet, insan, ibadet yapa yapa, hayır işleye işleye imanı, tabiatının bir derinliği hâline getirir ve o imanı derinlemesine içinde duyar. Bu açıdan da iman bir esas olmakla beraber, ona göre esas sayılmayan ibadet ü taat onu takviye edip güçlendirir. Meseleye felsefî bir mülâhazayla bakılacak olursa, bunlardan birine nazarî, diğerine de amelî iman denilebilir. Zât-ı Ulûhiyet’in –tabiri caizse– “mahiyet-i nefsü’l-emriye”siyle bilinmesi de amelî imana bağlıdır. İşte bir kul için, ibadet ü taat bu denli önemli olduğundan,
– ‘Cenâb-ı Hak bir insan hakkında hayır murad ettiğinde, onun için amel kapısını açar, ibadet ü taate giden yolları gösterir‘ denilmiştir.” [Amel ve Cedel/CEMRE BEKLENTİSİ]
***
MEVCUTLA İKTİFA VE ŞEYTANIN ÇEŞMESİ
°°°Önsöz°°°
Maddi-dünyevî meselelerde hırs ne kadar zararlı ve kötü ise, maneviyatta, yani bilgi, irfan ve mârifette mevcut durumunu yeterli görmek bundan daha zararlıdır. Çünkü kendisini yeterli görenin önü kapanmış demektir. Hâlbuki insanın önünde, terakki edebileceği çok yüksek makamlar, yürüyebileceği çok uzun bir yol vardır. Pırlantada, “Dahası yok mu bunun?” mantığı içerisinde bu konu şöyle değerlendiriliyor:
°°°°°°°°°°°
* “Bildiğiniz üzere, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat inancına göre dünya Cenâb-ı Hakk’ı görmek için müsait bir temâşâgah, bir mirsat olmadığından, Allah (celle celâluhu) burada görülemez. Gördüm diyenlerin gördükleri esasında mir’at-ı ruhlarına göre bir tecellîdir. Bununla birlikte muhalfarz bir insan bu mazhariyete erse, yine de himmet o kadar âlî olmalı ki, “Dahası yok mu bunun?” demelidir. Dahası ne olabilir? Meselâ, Cenâb-ı Hakk’ın cemali bâ kemâlini müşâhede mazhariyetine eren bir insan;
– “Acaba esmâ-i ilâhiye ve sıfat-ı sübhaniyeyle ifade edilen O Zât’ın cemali bâ kemâlini, ihata ve idrak ölçüsünde, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun görebilmek mümkün mü?” demelidir. Gerçi bildiğiniz gibi Kur’ân-ı Kerim:
لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ
“O’nu gözler ihata edemez; O ise basar ve basiretiyle bütün gözleri ihata eder” (En’âm/103) buyurmak suretiyle bu mevzuda bizim önümüze bir bariyer koymuş ve ötesine geçemeyeceğimizi bildirmiştir. Çünkü insan muhattır ve muhat, muhat olduğu aynı anda muhit olamaz. Muhit olan, kuşatan O’dur. Kuşatan kuşattığı hâlde kuşatılamaz. Fakat fakir, himmeti âli tutmanın ehemmiyetini anlatabilme adına, muhalfarz deyip böyle bir misalle konuya dikkatlerinizi çekmek istedim.
Mevzuumuz itibarıyla asıl üzerinde durulması gereken husus ise, insanın bildiğiyle iktifa etmemesidir. Çünkü mevcutla iktifa etme dûnhimmetliktir. İlk mektepte duyduğu bilgilerle yetinen, bu mevzuda derinleşme azmi olmayan, derinliklerde yer alan zenginliklerin peşine düşmeyen bir insan, himmetine zincir ve pranga vurmuş demektir. O, hep olduğu yerde kalakalır. Olduğu yerde kalan insan da kurumaya, dökülmeye ve karbonlaşmaya müstahaktır. Böyle bir insan –hafizanallah– er geç devrilip gidebilir. Bugün olmazsa yarın, can hulkuma gelip, el el ile, ayak ayak ile elveda, el-firak ettiği zaman –Rabbim muhafaza buyursun– şeytanın bir çelmesiyle yıkılıp gidebilir.
Böyle ebedî bir helaketten kurtulmanın yolu ise, yukarıda da ifadeye çalıştığımız gibi, sürekli bilgisini derinleştirme peşinde olmak, onu tabiatına mâl olmuş bir muhassala hâline getirip irfan ve mârifete ulaşmaktan geçer. Çünkü bildiklerini benliğine mâl etmiş bir insana, şeytan, elli türlü oyunuyla gelse, felsefecilerin yaptıkları gibi diyalektiklerle onun kafasını karıştırmaya çalışsa, yine de o insan, irfan ve mârifet ufku sayesinde, fesat adına çırpınıp duran o şeytana bıyık altından güler ve –kusura bakmazsanız avam lisanıyla ifade edeceğim– “Sen onu benim külahıma anlat!” der, yoluna devam eder. Evet, böyle bir konumu ihraz etmiş bir insana ârız olan vesvese ve şüpheler, Allah’ın izni ve inayetiyle ya alttan vurur geçer, ya üstten vurur geçer ama asla onun mahzen-i imanına girip oraya dokunamaz.” [Mârifet – Muhabbet ve Medyuniyet./CEMRE BEKLENTİSİ]
***
UMUMA KONUŞMA VE HATALARI YÜZE VURMAMA
°°°Önsöz°°°
Hata yapmayan insan yoktur. Bununla beraber hata hoş görülmez ve görülmemeli. Hatanın derecesine göre emr-i bilma’ruf ve nehy-i anil’münker devreye girer ki müslümanın önemli sorumluluklarından birisidir. Fakat hata, başka bir hata ile düzeltilmez. Hataya müdahale konusunda en sık yaşanan hatalardan birisi de, hatayı yüze vurmak suretiyle insanın, muhatabının nefsini rencide ederken kendi nefsini tatmin etmesi ve bir nevi intikam almasıdır. Aşağıda, bu müdahalenin nasıl olması gerektiği iki örnek üzerinden Pırlantada şöyle ele alınıyor:
°°°°°°°°°°°
“İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) genel tavrı itibarıyla hiç kimseyi ve hiçbir kavmi karşısına alarak hatalarını yüzlerine vurmamıştır. Vakıa sadakat ve vefa timsali, kayma ihtimali olmayan bazı sahabî efendilerimizin hatalarını yüzlerine söylediği olmuştur. Meselâ Hazreti Ali Efendimiz’i namaza kaldırdığında, o (radıyallâhu anh): “Allah dileseydi kalkardım” demiştir. İki Cihan Serveri Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun bu sözüne karşılık elini dizine vurarak dönüp:
وَكَانَ الْإِنْسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلًا
“Zira bütün varlıklar içinde tartışmaya en düşkün olan, insandır” (Kehf/54) demiştir. Hazreti Ali bu hadis-i şerifi bizzat kendisi nakletmiştir. (Buhârî, teheccüd 5; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 206.) Hadiste insanoğlunun diyalektiğe girmesi tenkit edilse de, Peygamber Efendimiz biliyor ki, Ali’yi karşıma alıp ona birkaç yeniçeri tokadı çaksam da, o, bu işin adanmışlarından olduğundan yine de bırakıp gitmez. Fakat Peygamber Efendimiz’in bu tavrı hususî bazı şahıslarla sınırlı olup onun umumî ahval ve üslûbunu yansıtmaz.
Meselâ Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) birisini zekât âmili olarak bir bölgeye göndermişti. O şahıs da gittiği yerde halkın vermesi gereken vergileri toplayıp getirmişti. Ancak âmiller o dönemde âdeta bir vali ve hâkim gibi çok salahiyetli kimseler olduğundan kimi yerlerde halk vergilerinin yanında bu vazifelilere bazı hediyeler de veriyorlardı. İşte bu zat halktan topladığı değişik vergileri maliyeye teslim ederken:
– “Bunlar size aittir, bu da bana hediye edildi” diyerek, kendisine verilen hediyeleri ayırmıştı. Bunun üzerine minbere çıkan Allah Resûlü (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh), Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra, o şahsı doğrudan muhatap alıp mahcup duruma düşürmeden, herkese hitap ediyor gibi genel bir üslûpla:
– “Ben sizden birini Allah’ın bana tevdi ettiği bir işte istihdam ederim. Sonra o kişi gelir, ‘Şu size aittir, bu da bana hediye edilendir.’ der. Eğer bu adam doğru söylüyorsa, anasının veya babasının evinde otursaydı da, hediyesi ayağına gelseydi ya?” (Buhârî, eymân 3, hiyel 15; Müslim, imâret 26, 27, 28, 29.) buyurur. Bu konuşmadan sonra bir taraftan o zat yaptığı hatayı anlayarak alacağı dersi almış, diğer taraftan umum cemaat da bu hâdiseden gerekli dersi çıkarmış olmaktadır.
Huneyn vakasından sonra yaşananlar da bu duruma bir misal olarak verilebilir. Bildiğiniz üzere Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz Müslüman olmuş ancak müellefe-i kulûb olarak gördüğü bazı Mekkelilere ganimetten pay vermesi ensar-ı kiramdan bazı gençleri rahatsız etmişti. Onlardan bazıları şöyle demişti: “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor.” Durumdan haberdar olan Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), Ensarın tamamını toplayarak, bu sözü söyleyenlerin yüzlerine vurmadan umuma bir konuşma yapmıştı. Evvela Cenâb-ı Hakk’ın kendisini onlara bir nimet olarak gönderdiğini hatırlatarak şöyle buyurmuştu:
– “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr u zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?”
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara her seslenişinde, Ensar da, “Evet, minnet ve şükran Allah ve Resûlü’nedir” diyordu. O Rehber-i Küll Muktedâ-i Ekmel Efendimiz de (aleyhi ekmelüttehâyâ) her zamanki gibi yine taşı gediğine koymuş ve konuşmasını şöyle tamamlamıştı:
– “Ey Ensar topluluğu! Herkes evine deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Resûlullah’la dönmeye razı değil misiniz?” Bunun üzerine Ensar-ı kiram efendilerimiz gözyaşları içinde:
– “Razı olduk!” deyip teslimiyet ve memnuniyetlerini ifade etmişlerdir. (Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 1-2, meğâzî 56; Müslim, zekât 132-140; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/169-177)
Bu hâdiselerde görüldüğü üzere, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kimsenin kusurunu yüzüne vurmadan, yumuşak tavrıyla bir hekim gibi hareket etmiş ve yağdan kıl çeker gibi bu problemleri çözmüştür. Bunların hepsi bir kazanma meselesidir. Siz de şayet kazanmaya kilitlenmişseniz, insanları neyin kaçırıp, neyin celb edeceğini çok iyi hesap etmeli ve her zaman
بَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا
“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın!” (Müslim, cihad 6; Ebû Dâvûd, edeb 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/399) nurefşan beyanı istikametinde hareket ederek, şefkat ve mülâyemetle gönülleri kazanmaya çalışmalıdır.” [Üslûp ve Hikmet/CEMRE BEKLENTİSİ]