Pırlanta İkliminde Seyahat-21

۝ Korkunç Bir İddia ve Yalan Küfrün Arkadaşıdır

۝ Çarşı-Pazardan Nebiler-Sıddıklar Arasına

۝ Harem Dairesinin Adâbı

۝ Riyâzetin Üç Esası

۝ Hesabı Sorulacak Nimetler

۝ İslâm’ın Mecnunları

***

 

KORKUNÇ BİR İDDİA VE YALAN KÜFRÜN ARKADAŞIDIR

°°°Önsöz°°°

  Safvan İbnu Süleym (radıyallahu anh) anlatıyor: Ey Allah’ın Resulü! dedik, mü’min korkak olur mu?

– “Evet!” buyurdular. Pekiyi cimri olur mu dedik, yine:

– “Evet!” buyurdular. Biz yine: Pekiyi yalancı olur mu diye sorduk. Bu sefer:

– “Hayır!” buyurdular. (Muvatta)

Gerçek bu olduğu halde, artık yalanın bir günah olarak algılanmadığı, hattâ dine hizmetin bir lâzımı gibi lanse edildiği ve uygulandığı bir devir yaşıyoruz. Değil sözlü, hâl ve tavırlardaki yapmacık ifadelerin bile yalan olduğunu, bunlardan da çok rahatsız olduğunu söyleyen Pırlanta Müellifi bu konuda şunları söylüyor:

* “İnsan doğruluktan hiç ayrılmamaya azmetmeli ve yalanın en küçüğünden bile çok sakınmalıdır. Zira, en büyük yalanlar doğruluktan çok az bir inhirafla başlayan hilâf-ı vâki beyanlar silsilesinin ürünleridir.

Habîb-i Edîb Efendimiz, bu hususa da dikkatlerimizi çekerek şöyle buyurmuştur:

– “Size doğruluk yaraşır. Doğruluk insanı iyiliğe, o da Cennet’e çeker, götürür. İnsan, kendini bir kere doğruluğa erip, o yola yöneldi mi, hep doğru söyler, doğruyu araştırır. Böylece o, Allah katında “sıddık” olarak yazılır. Yalandan sakınınız. Yalan insanı fücura, günah bataklığına, o da Cehennem’e sürükler, atar. Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler, neticede Allah katında “kezzâb” (büsbütün yalancı) olarak yazılır.” (Buhârî, libâs 69, edeb 69; Müslim, birr 103-105.)

Bildiğiniz gibi; lügatlerde yalan, gerçeğe aykırı asılsız söz, vâkıaya mutabık olmayan beyan, zatında olmamış bir şeyi var gibi sunma ya da söyleyen insanın bilgisini, düşüncesini, kanaatini –kastî olarak– tam yansıtmayan bir ifade.. gibi değişik şekillerde tarif edilmektedir. Belâgat ilminde, yalanla alakalı bir tarif daha vardır ki, o çok dikkat çekici ve ürperticidir. Bu zaviyeden, yalan, Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini söylemenin, Allah’ın bildiğine muhalif iddiada bulunmanın ve bir meselenin Cenâb-ı Hak nezdindeki keyfiyetine aykırı söz uydurmanın adıdır.

Meselâ; hak katında salihler arasında bulunan iyi bir insandan bahsederken onu yerden yere vurma ve kötü bir adammış gibi anlatma “İnd-i ilâhîde yazılı olan değil benim dediğim doğru!..” deme gibi çok büyük bir küstahlık ve küfre yakın pek korkunç bir yalandır. Bu tehlikeden dolayı, Hak dostları, insanlar hakkında suizan, gıybet, iftira, bühtan ihtiva eden yerici sözler bir yana, başkaları hakkında övgü ifade eden beyanlarında dahi çok dikkatli davranmış ve birini methedecekleri zaman, “Zannediyorum, falanca şöyle faziletleri olan bir arkadaştır, hakkında hüsnüzannım kavîdir; fakat, Allah herkesin özünü biliyorken ben kimseyi kendi bilgime göre tezkiye edemem, Cenâb-ı Hak herkesi benden iyi bilir” demeyi itiyat edinmişlerdir.

Bu itibarla, çok küçük görülen meselelerde dahi doğruluğun peşinde olmalısınız, dilinizi yalana hiç alıştırmamak için sıradan ve zararsız işlerde bile mutlaka hakikate uygun beyanda bulunmalısınız. Öyle ki, birisi size saati sorsa, şayet o an saat üçü onyedi geçiyorsa –kestirmeden– “on beş geçiyor” ya da “yirmi geçiyor” şeklinde cevap vermemeli; saatiniz kaçı gösteriyorsa onu tam olarak söylemelisiniz. Çoklarınca basit ve önemsiz kabul edilen o meselede bile siz son derece doğru olmaya çalışmalısınız ki diliniz yalana asla alışmasın, dilinizden dökülen yalan kalbinizde yaralar açmasın ve “O kadarcık yalanın söylenmesinde mahzur yoktur” mülâhazası çok büyük yalanlara kapı aralamasın. Kat’iyen, o kadarcık bir yalandan bile kaçmak lâzım; zira, bir insanın söz, tavır ve davranışlarında sıdk azaldıkça onun gönlünde nifak kuvvet bulur. Münafığın belirleyici sıfatlarından birisi yalancı olmasıdır.

Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) münafığın alâmetlerini şu şekilde saymıştır:

  • “Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ihanet eder.
  • Konuştuğunda yalan söyler.
  • Birisiyle ahitleştiği, sözleşme yaptığı zaman ona gadreder; söz verse de cayar, sürekli hulf-ül vaadde bulunur.
  • Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar; kavga ve nizaları büyütür, düşmanlığa dönüştürür.”

Evet, Nebiler Serveri, münafığın bu huylarını saydıktan sonra: “Bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur. Kimde de bunlardan biri varsa, onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir parça bulunmuş olur.(Buhârî, îmân 24, şehâdât 28, vesâyâ 8, libâs 69; Müslim, îmân 107-110.) buyurmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri,

– “Yalan bir lâfz-ı kâfirdir” (Lemeât) diyerek bu hakikati bir başka şekilde ifade etmiş; onun küfrün esası ve nifâkın birinci alâmeti olduğunu söylemiş ve küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri için mü’minleri uyarmıştır. O hâlde, bütün bunları duyup dinleyen ve bilen bir mü’min, her zaman şeytandan Allah’a sığındığı gibi, günde belki yüz defa kendini gözden geçirerek, “Allahım, yalana düşmekten Sana sığınırım” demeli değil midir?” [Kezzâblar Devrinde Sıddıkların İzinde. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

***

ÇARŞI-PAZARDAN NEBİLER-SIDDIKLAR ARASINA

°°°Önsöz°°°

Büyük gönül adamı Hz. Mevlâna, dünyayı terk etmek ile dünyaya tamamen dalmak, onda boğulmak arasında kurulması gereken dengeyi şu veciz sözüyle şöyle ifade eder:  “Elin kâr’da, gönlün yâr’da olsun.” Çağımızın büyük gönüllü mütefekkiri de, hem dünya ve ukba dengesini kurmak ve korumak, hem de bunun ahlâkî boyutu olan yalancılık ve doğrulukla ilgisi bakımından aynı konuyu şöyle açıklıyor:

* “..Zühdün ferde ve topluma bakan yanlarını tefrik edemeyen, takva ile alâkalı hakikatleri ve incelikleri kavrayamayan bazı kimselerin ticareti, çok çalışıp çok kazanmayı ve zengin olmayı gereksiz, hatta zararlı görmelerine karşılık, Allah Resûlü, “Sâdık ve emin tâcir şehitlerle, sıddıklarla ve nebilerle beraberdir.” (Tirmizî, buyû’ 4; Dârimî, buyû’ 8.) diyerek bir mânâda mü’minleri ticarete teşvik etmektedir. Şu kadar var ki, Allah’ın en sevgili kullarıyla beraber haşredilmesi için ticaret adamının mutlaka doğru, dürüst ve güvenilir bir insan olması gerektiğini de nazara vermektedir.

Evet, İslâm’ın ticaret ahlâkını esas alan bir tâcir, dürüstlüğü, doğru sözlülüğü ve güvenilirliği ile muhatabına güven vermelidir. Müşterinin bilgisizliğini, gafletini ve ihtiyaç içinde olmasını suistimal etmemeli ve asla kimseyi aldatmamalıdır. Hatta aldatan ve kandıran bir insan olmayı, İslâm dairesinin dışına çıkma gibi saymalı ve böyle bir akıbetten ürkmelidir. Evet, mü’min aldansa da aldatmaz.

Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, bir satıcının, ıslandığı için tartıda normal ağırlığından daha fazla gelen bir miktar buğdayı satmaya çalıştığını görünce,

– “Niçin ıslak tarafı halkın görebilmesi için üste getirmedin?” diyerek onu ikaz ettikten sonra, “Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, îmân 164; Tirmizî, buyû’ 74; İbn Mâce, ticârât 36) buyurmuş; kusurlu bir malı, ayıbını söylemeden satmanın bir Müslümana yakışmayacağını ve ondan gelen paranın da helâl olmayacağını belirtmiştir.

Mahşerde nebilerle beraber olacak tâcirin en önemli vasfı sıdktır. Yalan söylemek ve hele yalan yere yemin etmek büyük günahlardandır. Allah Teâlâ, çok küçük menfaatler elde etmek için Nam-ı Celîlini kullananların ve yeminler ederek insanları aldatanların ötede yüzlerine bakmayacaktır. Bu hakikati dile getiren Resûl-i Ekrem Efendimiz, “elbisesini yerlerde sürüyerek kibirle yürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek malını fâhiş bir fiyatla satmaya çalışan” kimselerle Cenâb-ı Allah’ın konuşmayacağını, yüzlerine rahmet nazarıyla bakmayacağını ve onları can yakıcı bir azapla cezalandıracağını haber vermiştir. (Müslim, îmân 171; Tirmizî, buyû’ 5; Nesâî, zekât 69.)

Ticaret erbâbı için en az sıdk kadar önemli olan emniyet vasfı, alışverişte âdil davranmayı, ölçü ve tartıyı tam yapmayı ve hileden uzak durmayı gerektirmektedir. Kur’ân-ı Kerim, geçmiş toplumların gerileyiş, çöküş ve yıkılış sebepleri arasında ölçü ve tartıda haksızlık yapmalarını da saymakta; meselâ, Hazreti Şuayb’ın peygamber olarak gönderildiği Medyen ve Eyke halklarını helake götüren sebeplerden birisinin de ölçü ve tartıda hile yapmaları olduğunu hatırlatmaktadır. (Hûd sûresi, 11/84-95.)

 Diğer taraftan, ticaret akdinde bulunan hiç kimsenin aldatılmaması için dinimizin emirleri istikametinde bir dizi tedbirler tavsiye edilmiş; meselâ, alışveriş ve borçlanma anlaşmalarının kayıt altına alınması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, bir ticarî malı pahalanması gayesiyle stoklayıp daha yüksek bir fiyatla satmak için piyasaya arzını geciktirmek anlamına gelen “ihtikâr” ve gerçek alıcı olmayan bir kimsenin satış bedelini arttırmak maksadıyla fiyat yükselterek müşteri kızıştırması diyebileceğimiz “neceş” gibi haksız rekabet çeşitleri de yasaklanmıştır. Dolayısıyla, bir tâcirin, söz konusu hadis-i şerifin şemsiyesi altına girebilmesi için ticaretteki bu türlü gayrimeşru muamelelerden de kaçınması gerekmektedir.”

  • Çarşı Cephesindeki Kahramanlar

°°°Önsöz°°°

 Hiçbir kahramanlık kolay elde edilmez. Kahramanlık, zor, doğru ve iyi olanı başarabilmektir. Kahramanlık sadece savaşlarda kazanılmaz. Zaten hayatımız boyunca bir bakıma hep savaş alanlarında ve savaş halinde yaşıyoruz. İşte bu savaş alanlarından birisi de piyasalarda yaşanan bir savaş türüdür. Buradaki düşman nefsimizdir ve bu savaşı ona karşı kazanmak zorundayız. Ölümsüzlük İksirinde, kazandığımız takdirde bizi kahraman yapacak olan bu savaş anlatılmaya şöyle devam ediliyor:

* “Zannediyorum, sohbetimize mevzu teşkil eden nebevî beyanı anlayabilmek için بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِMeşakkat ölçüsünde mükâfat elde edilir(İmam eş-Şâfiî, Dîvân s.90.) darb-ı meselini de göz önünde bulundurmamız icap ediyor. Evet, bir iş ne kadar zor elde ediliyorsa ve o uğurda ne ölçüde meşakkatlere tahammül göstermek gerekiyorsa, onun sevabı da o kadar çok olur. Nitekim, cephede düşman tarafından gelebilecek saldırıları gözetlemek için bir saat nöbet bekleme bir sene ibadete denk tutulmuştur. Düşman karşısında savaşıp şehit olma ise, bambaşka bir hayat mertebesine yükselmeye ve ötede nebilerle ve sıddıklarla beraber Cennet’e yürümeye vesile sayılmıştır. Şayet, sâdık ve emin tâcire, ahirette en kutlulardan müteşekkil olan o üç zümre ile beraber bulunma vaad ediliyorsa, demek ki onu da bekleyen bazı zorluklar vardır. İşte, ticaret hayatında karşı karşıya kalacağı zorlukları aşabilmesi için ahirette nâil olacağı o büyük mevki ve mükâfat müjdelenerek dürüst tâcirin iradesi takviye edilmektedir.

 Evet, bazı kimseler cismanî arzuları ve şehevanî duygularının altında kalır ve aldanırlar. Bazıları rahat-rehavet, yurt-yuva ve ev-bark gibi dünyalıklara takılır, yolda kalırlar. Diğer bazıları da dünyaya bütün bütün meftundurlar; mala-mülke, servet ü sâmâna asla doymaz ve hep daha çok zenginlik arzularlar. Bu arzularını gerçekleştirmek için de gayrimeşru işlere bile tevessül eder ve burası adına ard arda yatırımlar yaparken ahiret hesabına sürekli kaybederler. Sâdık, iffetli ve helâlinden kazanan bir ticaret adamı ise, pek çok insanın ayağının kaydığı bu hususlarda temkinli davranır, kaygan zeminleri dikkatli adımlar ve hep ahiretin yamaçlarını düşünerek hileden, yalandan, müşteriyi kandırmaktan ve haksız kazançtan ısrarla uzak kalır. Ayrıca, böyle biri, çarşı pazarda cirit atan binlerce şeytanın hücumlarına rağmen, haram-helâl mülâhazasına bağlı olarak alışveriş yaptığı sürece, onun işinin başında geçirdiği ve geçireceği dakikalar da ibadet sayılır.

İşte, bu kayma noktalarında iradesinin hakkını verip mü’mince duruşunu koruyabilen ve kendini zorlayarak istikamet çizgisinde işini devam ettirebilen sâdık ve emin bir tâcir, buradaki cehd ü gayretine ve hâlis niyetine mükâfat olarak ötede nebilerle, sıddıklarla ve şehitlerle beraber haşrolur. Böylece o, ticaretten vazgeçmediği ve dünyayı ihmal etmediği gibi ahiretine de gereken ehemmiyeti göstermiş ve ebedî saadete vesile uhrevî ücretini de elde etmiş olur. Zaten, bir açıdan sırat-ı müstakim, dünyayı ihmal etmemenin yanında, insanın kendisini ve ahiretini de gözetmesinin farklı bir unvanıdır.

Hâsılı; ticaretini güzel bir niyet, doğruluk ve emniyet üzere götürebilen, helâlinden kazanıp başkalarına el açmadan ailesinin nafakasını temin etme gayesiyle çarşı pazar dolaşan, kazancında diğer muhtaç mü’minlerin de hakları olduğunu düşünerek darda kalmışlara gücü nispetinde el uzatan ve elde ettiği kârın bir kısmını dinin i’lası yolunda ebediyet yatırımı olarak değerlendiren tâcirler hadiste müjdelenen bahtiyarlardır. Dahası onlar,

– “…öyle yiğitler vardır ki, ne ticaret, ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalblerin ve gözlerin dehşetten hâlden hâle döneceği, alt üst olacağı bir günden endişe ederler.” (Nûr/37) mealindeki âyet-i kerimeyle vasfedilen kahramanlardır.” [Çarşının Yiğitleri ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

***

HAREM DAİRESİNİN ADÂBI

Pırlanta Adamın, ‘subjektif mükellefiyet’ ya da ‘subjektif mes’uliyet’ diye ifade ettiği bir sorumluluk şekli vardır. Buna göre sorumluluklar kişilere göre izafi olarak farklılık gösterebilir. Meselâ yakında olanların sorumlulukları uzaktakilere göre daha fazladır. Hattâ uzaktakiler için sorumluluk konusu olmayan hususlar bunlar açısından çok önemli olabilir. Türkçemizdeki ‘sen de mi’ şeklindeki ifade de genellikle böyle bir durumu ifade eder. İmkânların farklılığı halinde durum yine aynıdır. Allah ile kul arasında da geçerli olan bu kuralı, şöyle açıklıyor Pırlanta Müellifi:. 

* “Bir insanın mârifet ufku da onun mükellefiyet çizgisinin belirlenmesinde çok önemli bir unsurdur. Hak dostları,

 حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ

Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrebîn için günah sayılır.” (Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 4/276; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 5/137) demişlerdir. Bu söz de, –füruat açısından– şer’î kıstasların bazı insanlara göre değişiklik gösterebileceğini ifade etmektedir.

 Evet, bazı kimseler vardır ki, onlar konumları itibarıyla, daima hıfz u inayet altındadırlar ve onların da bu himayeye karşı vefalı davranmaları beklenir. Bu itibarla, avam ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınırken, ebrar makam ve derecâtı muhafaza duygusuyla O’nda fâni olmaya çalışırlar; fakat, mukarrebîn halkasındakiler O’ndan başka her şeye karşı kapanma peşinde olmalıdırlar.

Bir insan, mârifet ufku açısından kendisini Cenâb-ı Hakk’a çok yakın hissediyorsa, meselâ, bir kurbet kahramanının dediği gibi,

– “Başımı secdeye koyarken Arş-ı İlâhî’ye dokunacakmış gibi oluyorum” diyorsa, artık o harem dairesine alınmış demektir ve onun her hareketinin hareme uygun olması gerekir. Gayri o, sokakta değildir, giriş kapısında değildir, koridorda ya da bekleme salonunda da değildir; harem dairesine girmiş, otağını sarây-ı hümâyunun merkez noktasına kurmuştur. İşte orada, oturma da başka türlü olur kalkma da, konuşmanın da keyfiyeti değişir susmanın da.. harem dairesindeki tavır ve davranışlar tamamen hususîdir. Hatta, çoğu zaman orada dili tutmak yetmez, o makam gönlün meyillerini de zabtetmeyi gerektiren bir makamdır. Sıradan bir insan, içinden geçen duygu ve düşüncelerden dolayı sorumlu olmayabilir; fakat, gözlerinin içine yabancı bir hayal girmemesine azmetmiş mukarreb bir kul, ihtimal tahayyüllerinden dolayı da hesaba çekilir.

Nitekim, MuhâsibîEr-Riâye li hukûkillâh” adlı eserinde mükellefiyeti yedi mertebeye ayırmış ve belli seviyenin insanlarının hayallerinden dahi hesaba çekilme endişesiyle yaşamalarının lüzumunu belirtmiştir. (Bkz. el-Muhâsibî, er-Riâye li hukûkillâh s.126-129.)

 Sadece bir iyiliği ya da kötülüğü işleyen değil, sevabı ya da ikâbı netice verecek olan o fiili işlemese de, taakkul, tasavvur ve hatta tahayyül derecesinde ona meyleden bir insanın da o meylinin karşılığını göreceğini söylemiştir. Bu itibarla, Ehlullahtan kurbet ufkunun üveykleri, akıllarından geçen sevimsiz her düşüncenin ve bir anlık da olsa kalblerine bir buğu gibi düşen her çirkin duygunun bir tokat olarak suratlarına çarpılacağından korkmuş ve hep hayallerini de temiz tutmaya gayret göstermişlerdir. Dahası, onlardan bazıları, Cenâb-ı Hak’la münasebetleri bir an kesilse mahvolacaklarına inanmış; ne zaman O’nunla irtibatlarının azıcık perdelendiğini hissetseler ve muvakkat bir bulutlanmaya maruz kalsalar neredeyse kalbleri duracak kadar korkmuşlardır.

– “Sen Allah’ın kuluysan, kullukta daimî olmalısın. Cenâb-ı Hakk’ın sana karşı rubûbiyetinde ve ulûhiyetinde herhangi bir inkıtaya şahit oldun mu?

Allah Teâlâ’nın sana Rab olmadığı bir an-ı seyyale biliyor musun?

Saat değil, dakika değil, saniye değil, salise değil, âşire değil.. O’nun sana teveccüh etmediği bir an var mı?

Mevlâ-yı Müteâl, sana mütemâdî Rab iken, O’nun mâbudiyeti, ulûhiyeti ve rubûbiyeti kesintisiz devam ediyorken, sen nasıl olur da kendi kendine bir kısım inkıtalara girersin, O’nunla münasebetini nasıl kesersin?” şeklindeki kelâm-ı nefsîlerle kendilerini sürekli sorgulamış, hep bu düşüncelerle nefes alıp vermiş ve her zaman O’nu görüyor ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla yaşamışlardır.

İşte, bu mülâhaza da mukarrebîne ait subjektif bir mülâhazadır ve bu düşünceden doğan yükümlülük subjektif bir mükellefiyettir. Bu, belli seviyenin insanlarının özel hâllerine ait hususî bir münasebettir; o münasebete göre de, hususî bir mükellefiyet söz konusudur.” [Bu Şeref Bize Yeter!… ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

***

RİYÂZETİN ÜÇ ESASI

°°°Önsöz°°°

 Tasavvufî terbiyenin önemli esaslarından birisi de riyâzettir. Riyâzet, uzlet ve halvet hallerini de içine alan bir kavramdır. Müridin Allah’a daha yakın olabilmek için insanlardan uzak kalması, yemesini, içmesini, uykusunu vs. kontrol etmeye çalışmasıdır. Riyâzet zor ve usulünce yapıldığı zaman elbetteki faydalı olmakla beraber, dinde ideal olan ‘halk içinde Hakla beraber olmaktır.’ Çünkü bu daha zordur. Hele hele günümüzde, halvet ve uzlet şahsî kemâle vesile olsa bile, kocaman bir köy haline gelmiş bulunan dünyamızda irşâd ve tebliğ görevimizin olduğu da unutulmamalıdır. Riyâzetin mahiyeti ile günümüz şartlarında olması gerekenler şöyle açıklanıyor Pırlantada: 

* “Uzlet; insanlarla beraber olmaktan kaçınmak, bir kenara çekilip tek başına yaşamak ve hep yalnızlığı ihtiyar etmek mânâlarına gelmektedir. Aslında, uzlet, halvetin bir buudunu teşkil etmektedir; dolayısıyla, aralarında çok küçük bir fark bulunan bu iki kelime bazen birbirinin yerine de kullanılabilmektedir. Bir tasavvuf ıstılahı olarak halvet; çevre ile her türlü alâkayı kesme, gönlü bütün dünyevî arzulardan temizleyip benlikten sıyrılma ve böylece Hakk’a erişme amacıyla tek başına bir hücreye kapanıp sadece zikir, murâkabe, ibadet ve riyâzet ile meşgul olma demektir. Bir başka ifadeyle, halvet, bir rehberin nezaretinde inzivâya çekilip kendini ibadete vermek suretiyle, kalbi bâtıl itikatlardan, süflî duygulardan, kötü düşüncelerden, çirkin tasavvurlardan ve fenâ tahayyüllerden arındırarak, Hak’tan gayri her şeye karşı kapanıp latîfelerin diliyle Hak ile sohbet etmenin unvanıdır.

Bazı dönemlerde, içtimaî hayattaki çalkantılar ve özden uzaklaşmalar sebebiyle genel atmosfer insanların kalbî ve ruhî terakkileri için namüsait bir hâl almaktadır. Seyr ü sülûk-i ruhaniyle hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bırakarak kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme o türlü hâllerde neredeyse imkânsız olmaktadır. Umum insanların alabildiğine serâzad, oldukça lâubâli ve çok çakırkeyf bir hayat tarzına alıştıkları böyle dönemlerde, gönülleri Allah’a yönlendirmek için mecburen halvet yolunu tercih etmek gerekmektedir. Dolayısıyla, dünden bugüne benzer şartlar altında bazı mürşitler çıraklarını uzlete çağırmışlar, onlara halveti işaret etmişler ve hatta belli kaideler çerçevesinde Halvetiye mesleğini başlatıp geliştirmişlerdir.

Evet, halvetin önemli bir yanını “uzlet ani’l-enâm”, diğer buudunu da riyâzet teşkil etmektedir. Hak ehline göre; nefsi, bedenî arzulara karşı gemlemek ve ruhu, kemâlât-ı insaniye semalarına doğru şahlandırmak için halktan uzaklaşıp tek başına yaşamak kâfi değildir; yalnızlığın yanı sıra “kıllet-i kelâm”, “kıllet-i taâm” ve “kıllet-i menâm” esasları üzerine bina edilmesi gereken bir riyâzet de şarttır.

 “KILLET-İ KELÂM”;

içinde gıybet, iftira, haset ve dedikodu gibi dil afetlerine yer olmayan ve doğruluktan asla şaşmayan, az, öz ve hikmetli söz demektir. Evet, hakikî mü’minin önemli bir özelliği sükûtunun tefekkür, konuşmasının da hikmet olmasıdır. O, zamanı boşa harcamaktan kaçındığı gibi söz israfından da uzak durur, kendisini zararlı kimselerle oturup kalkmaktan ve faydasız konulara dalmaktan korur; etrafındakileri insanlığın zirve noktalarına çıkartmak için onlarla beraber olur. O ne zaman konuşmaya dursa, Rabb’in rızasına matuf bir şekilde Kur’ân ve Sünnet’in şerhinden ibaret sözler etmeye koyulur. Her meseleyi evirip çevirir, sözü mutlaka Cenâb-ı Allah’a ve Resûl-i Ekrem’e getirir; en mâlâyâni muhavereleri bile bir yolunu bulup sohbet-i Cânan ufkuna yönlendirir. Hep hak söyler, hakikate tercüman olur ve her işi gerçek sahibine bağlayıp sürekli mârifetten, muhabbetten, aşk u iştiyaktan dem vurur.

Şu kadar var ki, günümüzde bazı insanlara hak ve hakikati anlatabilmek için önce onlarla diyalog yollarının araştırılması gerekmektedir. Kendimizi ifade edebilmemiz ve kendi öz değerlerimizi tanıtabilmemiz ancak herkesle diyaloğa geçmemizle mümkün olacaktır. Ne var ki, insanlarla tanışır tanışmaz kalkıp mârifetullahın en ince hakikatlerinden bahsetmek de onları kaçırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu itibarla, insanlarla akılları, idrakleri, mantıkları ve muhakemeleri ölçüsünde konuşmak da kıllet-i kelâmın ya da hikmetli beyanın bir esasıdır.

 “KILLET-İ TAÂM”;

az yemek, yeme-içmede itidalli olmak, helâl ve temiz yiyecek ve içeceklerden ancak vücudun ihtiyacı nispetinde yiyip içmek demektir. Yeme ve içmesini disipline edemeyen, abur-cubur demeden önüne gelen her şeyi yiyen bir insanın, vücudunda biriken yağları yakması ve ihtiyaç fazlası kalorileri harcaması mümkün değildir. Bu fazlalıklar onda kilo almaya, göbek bağlamaya sebebiyet verecektir ki, bu fazla kilolar da onu daha çok uykuya ve tembelliğe sevk edecektir. Böylelikle insan yeme, içme, yatma ve uyuma fasit dairesine girmiş olacaktır ve bunlar birer gulyabani gibi onu Allah’a yürümekten alıkoyacaklardır. Bu itibarla, insan ölçülü yiyip içmeli ve icabında bir hekime sorarak vücudunun ihtiyacı nispetinde kalori almalıdır.

“KILLET-İ MENÂM”;

az uyumak mânâsına gelmektedir. Riyâzetin çok önemli bir yanı da uykunun kontrol edilmesi ve azaltılmasıyla alâkalıdır. Tıp ilminin verilerine göre günde beş-altı saat uyku insan vücudunun ihtiyacını karşılamaktadır. Hazreti Üstad gibi büyükler de fıtrî uykunun beş saat olduğunu vurgulamışlardır. (Necmeddin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman’ı Anlatıyor 3/51.)

Hatta hem hekimler hem de insanın kalbî ve ruhî gelişimi üzerinde duran İslâm ahlâkçıları beş-altı saatin ötesinde bir uykunun insana zarar verebileceği üzerinde ısrarla durmuşlardır. Bundan dolayı, insan günlük uykusunu en fazla beş saat olarak ayarlamalı ve hatta onu tedricen daha aşağılara çekmeye gayret göstermelidir. Az uyuyan bir insan belki gündüz biraz mahmurlaşır; fakat onda da ayrı bir güzellik hâsıl olur. Uyku iyice bastırdığı anlarda gerekirse kalkıp bir bardak çay içer, abdest tazeler, biraz dolaşıp açılır ve o rehaveti üzerinden atıp tekrar çalışmaya başlar. Şayet şartları müsaitse, üç-üç buçuk saat geceleyin uyur; bir-bir buçuk saat de gündüz kaylûle yapar. Böylece, uykucu insanlara nispetle her gün üç-dört saat fazladan zaman kazanmış; okuma-yazma, vazifesini yapma ve ailesiyle meşgul olma adına o kadar bir vakti kendisine ayırmış olur. Aksi hâlde, uyku insan ömründen çalıp durur ve hiçbir bedel ödemeden günleri, haftaları, ayları alıp götürür. Üstelik fazla uyku insan zihnini uyuşturur, kalbe kasvet salar ve yakîn azlığına yol açar. Dahası, bir de insan yeme-içmeyi müteakiben hemen uykuya dalıyorsa, o zaman başta şişmanlık olmak üzere çeşitli hastalıklar da birer birer bünyeyi sarar.” [Halkın İçinde Hak’la Beraber/ ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

***

HESABI SORULACAK NİMETLER

°°°Önsöz°°°

  Yiyip içmelerimizle, giyim kuşamımızla bile imtihan oluyoruz. Ya iktisat yapıp şükrederek kazanacağız, ya israf ve nankörlük yaparak kaybedeceğiz. Bu hayat baştan sona imtihandan ibaret. Her konuda en güzel örnek olan âlemlerin Sultanının, bu konudaki ideal tavır ve davranışlarından bir kesit şöyle açıklanıyor Ölümsüzlük İksirinde: 

* “Allah Resûlü ve Hazreti Ebû Bekir gibi has dairedeki bir kısım arkadaşları, maddî hayat itibarıyla en fakirâne yaşayan insanlardı. Hem de onlar bu hâle kendi ihtiyarlarıyla razı oluyorlardı. Şayet isteselerdi, herkesten daha müreffeh yaşayabilirlerdi. Zira, Resûl-i Ekrem Efendimiz sadece kendisine verilen hediyeleri dağıtmayıp yanında bıraksaydı, o günün maddeten en zenginlerinden biri olabilirdi, ama O öyle yapmayı hiç düşünmedi; ümmetini helâlinden kazanıp zengin olmaya teşvik ettiği hâlde kendisi hem kıyamete kadar gelecek olan bütün irşad erlerine örnek olmak hem de ahiret meyvelerini ötelere bırakmak için fakirliği ve zahidâne bir hayatı ihtiyar etti.

Öyle ki, bir gün Fazilet Güneşi (aleyhissalâtü vesselâm) iki arkadaşı ile beraber Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin evine gitmişti. Evin hanımı onları karşılamış, Ebû Eyyûb Hazretleri de hemen bir hurma salkımı kesip getirmiş, kutlu misafirlerine ikram etmişti. Allah Resûlü, “Bu hurma dalını niye kestin, meyvesinden toplasaydın ya!” buyurunca, ev sahibi, “Ya Resûlallah, evime şeref verdiniz; size hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanından, hem de olgun tazesinden tattırmak istedim, onun için dalıyla beraber getirdim” demişti.

 Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, bu kutlu misafirlerine hurma ikram etmişti ama bununla yetinemezdi. Hemen kalkıp dışarı koşmuş, bir oğlak tutup kesmiş ve sonra onun yarısını kebap yapmış, diğer yarısını da suda pişirmişti. Şefkat Peygamberi, sofraya konulan etten bir parça almış, onu bir yufkanın içine koymuş ve “Ey Ebâ Eyyûb! Bunu Fatıma’ya götür, zira günlerden beri o böylesini tatmadı” buyurmuştu. Ebû Eyyûb da hemen bu emri yerine getirmiş ve tekrar aziz misafirlerinin yanına dönmüştü. Herkes yemeğini yiyip doyunca, Rehber-i Ekmel (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Serin gölge, ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşmamış hurma, olgun taze hurma ve soğuk su…” demiş; bunları sayarken de mübarek gözleri yaşlarla dolmuştu. Sonra sözlerine şöyle devam etmişti: “Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah’a yemin ederim ki, işte bunlar da sorulacağınız nimetlerdendir; Allah Teâlâ ‘Sonra o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz’ (Tekâsür/8) buyurmuştur; evet, işte bunlar, o kıyamet günü sorgulanacağınız nimetlerdendir.”

 Peygamber Efendimiz’in bu sözü, orada hazır bulunan ashab-ı kirama öyle ağır gelmişti ki, hepsi derin derin mülâhazalara dalmışlardı. Bunun üzerine Müşfik Nebi şöyle buyurdu:

– “Bu türlü nimetlere rastlayıp da onlara el uzattığınızda ‘Bismillâh’ deyin; doyduğunuz zaman da, ‘Sonsuz şükürler olsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetlerle serfiraz etti ve lütf u ihsana erdirdi’ diyerek o nimete şükredin.” (İbn Hibbân, es-Sahîh 12/17; et-Taberânî, el-Mu’cemü’s-sağîr 1/124.)

Bir başka gün, Enbiyalar Serveri, oruç tutmuştu; iftar edeceği zaman kendisine bir bardak süt getirmişlerdi. Sahabe-i güzîn efendilerimiz Resûl-i Ekrem’in hoşuna gidebilecek bir şey yapmak için can atarlardı; o gün de ikram edecekleri sütün içine biraz bal koymuşlardı. Peygamber Efendimiz, sütten bir iki yudum alıp balın tadını hisseder hissetmez elindeki kabı mübarek dudaklarından uzaklaştırarak,

– “Bu nedir?” diye sorunca,

– “Yâ Resûlallah, hoşunuza gideceğini düşünerek süte biraz bal karıştırdık!” cevabını vermişlerdi. Bunun üzerine Beyan Sultanı elindeki kaseyi yere koyarak şöyle buyurdu: “Dikkat ediniz! Ben bunun içilmesini haram kılmıyorum; fakat, bilin ki, kim (yemesinde-içmesinde, giyiminde-kuşamında) Allah için mütevazi olursa, Allah onu yücelttikçe yüceltir; kim de kibirlenir ve büyüklük taslarsa, Cenâb-ı Hak onu da alçalttıkça alçaltır. Kim iktisatlı hareket ederse, Allah onu zengin kılar; kim de israf ederse, Cenâb-ı Hak onu fakr u zarurete müptelâ eyler.. ve kim Allah’ı çokça zikrederse, Mevlâ-yı Müteâl ondan hoşnut olur.”

 Sözün özü; iktisat, insanı kanaatkâr kılar; hadis-i şerifin ifadesiyle

– “Kanaat, tükenmez bir hazinedir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 7/84; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/72.) ve

– “Kanaat eden aziz yaşar; tamah eden zillete düşer.” (İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî ğarîbi’l-hadîs 4/114; ez-Zebîdî, Tâcü’l-arûs 22/90 (k-n-a maddesi).) 

İktisat, berekete ve izzetli yaşamaya vesile olur. İsraf ise, kanaatsizliğe, sürekli hayattan şikâyet etmeye, hırsa, riyaya ve ihlâssızlığa sebebiyet verir; insanın izzetini kırar ve onu başkalarına yüz suyu dökmeye mecbur eder. Bütün mü’minler iktisat ve istiğna ruhunu hayatlarının esası yapmalıdırlar; fakat, özellikle de adanmış ruhlar, yeme-içme, giyim-kuşam, ev-bark, araba ve eşya gibi bütün ihtiyaçlarını zaruret çizgisine göre ele almaya ve her meselede tevazu kaidesine muvafık davranmaya çalışmalıdırlar.” [Hesabını Verebilecek misin?. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

***

İSLÂM’IN MECNUNLARI

°°°Önsöz°°°

  Delilik kavramı her zaman olumsuzluk ifade etmez. Nice akıllı deliler vardır ki, bu günlerin şekillenmesi adına geçmişe damgalarını büyük ölçüde onlar vurdukları gibi, geleceğin yapılanmasında da en büyük pay yine onların olacaktır. Kendisi de çağımızın bir delisi! olan Pırlanta Adam, bu delilerin sahabe versiyonundan birisi üzerinden konuyu şöyle anlatıyor:

* “Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî binlerce hüsnümisalden sadece biridir: Bizanslılar onu esir edip, akla-hayale gelmedik her türlü vahşice işkenceye maruz bıraktıktan sonra idamına karar verirler. Karar kendisine tebliğ edilince Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî ağlamaya başlar. O ana kadar bu yüce sahabiyi defalarca kaynar suya sokan, atların arkasına bağlayıp sürükleyen ve dayanıklılığı karşısında hayrete düşüp, hayranlık içinde

– “Keşke bu, bizim dinimizi kabul edip bizden biri olsa!..” demekten kendilerini alamayan Bizanslılar, evvelki bütün eziyetlere katlanan bu büyük insanın o anda ağladığını görünce şaşkınlıklarını gizleyemez ve ona,

– “Niçin ağlıyorsun, yoksa korkuyor musun?” diye sorarlar. Hazreti Abdullah,

– “Korkmak da ne demek!.. Böyle bir tek canla ve yalnız başıma gideceğim için üzülüyorum. Arzu ederdim ki, başımdaki saçlarım adedince canım olsaydı da hepsini Allah’ın ve Resûlü’nün uğrunda feda etseydim; ya da sizden birine Rabbimi anlatabilseydim de ben ölsem bile onun kurtulmasına vesile olsaydım. Heyhat, şu anda buna muktedir değilim ve sadece bir insan olarak, basitçe öldüğüm için kederleniyorum!..” (İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 27/359; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe 3/214.)

Bu cevap karşısında Bizanslıların hayranlığı bir kat daha artar ve bu kahraman adamın ölmesine razı olamazlar; bir bahaneyle onu idam etmekten vazgeçmek isterler. Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî’ye bir daha düşünmesi ve kendi dinlerine dönmesi için üç dakikalık fırsat verdiklerini söylemek ve onu razı etmek için rahiplerini gönderirler.

 Hak Dostu, kendisine lütufkâr bir tavırla nazar eden râhibe döner ve şöyle der:

– “Aziz peder, bana verdiğin şu üç dakikalık fırsattan ötürü bilsen sana nasıl minnettarlık duyuyorum! Zira, şu kısacık zaman içinde Hak din olan İslâm’ı sana anlatabilirsem, artık ölsem de gam yemem. Sana ebediyet yolunu gösterdikten sonra ölüme seve seve giderim!”

Evet, ashab-ı kiram çok kısa bir zamanda cihanı fethe muvaffak olurken işte bu coşkuyla dolu bulunuyorlardı. Onların hepsi, İslâm davasının birer mecnûnu idi. Dıştan ve zâhiri nazarla bakan onlara deli derdi; çünkü onların yaptıkları sıradan akılları durdurup, dünyevî hayalleri donduracak çapta işlerdi. Onlar, birer hakikat delisiydi, İslâm hakikatine delice bağlanmışlardı. Leyla’nın peşine düşen Mecnun’un hâli nasılsa, İslâm’ı cihana neşretme ve Allah’ın rızasını, Resûlullah’ın hoşnutluğunu kazanma mevzuunda onların hâli de öyleydi. Emir gelince hemen Tebük’e azmirah eden, Yermük’e yönelen ve Mute’ye sefer düzenleyen bu Hak sevdalıları, gerektiğinde Cennet’e gidiyor gibi ölüme yürüyor, zamanı gelince de dünyanın dört bir bucağına tebliğ için koşuyorlardı. Tabiî ki, müşrikler ve dünyaperestler, kendilerinin fersah fersah kaçtıkları ölüme güle güle giden sahabe efendilerimizi anlayamayacak ve onlara “deli” diyeceklerdi.

Osmanlı ordusunda da, “Serhad Kulu” denilen askerlerin bir bölümünü “Deliler” bölüğü teşkil ediyordu. Çok iyi yetiştirilen bu yiğitler, başkalarının korkup kaçtığı cephelere seve seve giderler; çoğu zaman kılıç bile kullanmadan düşmanlarını mağlup ederlerdi. Akıncılardan olan bu erler gözlerini budaktan sakınmazlardı. Öyle cesurdular ki, aslında kendilerine öncü mânâsında “delil” denmesi gerektiği hâlde cesaretlerinden dolayı halk arasında “deli” sıfatıyla anılır olmuşlardı. Mesleklerinin temelini Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) dayandıran bu askerî birliğin parolası “yazılan gelir başa” şeklindeydi. Böyle bir anlayış ve şuura sahip oldukları için de hiçbir tehlikeden çekinmezlerdi. Hatta, kum torbalarına vura vura nasırlaştırdıkları yumruklarından nasiplenen atları süvarisiyle beraber devirirlerdi ki, “Osmanlı tokadı”nın meşhur olmasında onların da büyük payı vardı.

Diğer taraftan; daha önce de imalarda bulunduğum gibi, sahabe-i kiram devrinde marzi-i ilâhî en birinci esastı. Ashabın hemen hemen bütün muhaverelerinin mevzuu Cenâb-ı Allah’ın muradını anlama, O’nun rızasına muvafık hareket etme ve hoşnutluğunu kazanma etrafında dönüp dururdu. Onlar, karşılaştıkları her meseleye, “Ne yapsak ki Rabbimiz’in istediğine uygun hareket etmiş olsak?” sorusuna cevap arayarak yaklaşırlardı. Kelâm-ı İlâhî’ye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açar ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda benzersiz bir gayret ortaya koyarlardı.

Evet, sahabenin, Allah’a fevkalâde bir merbutiyeti vardı. Onlar, küfre ve nifaka götüren şeylerden, yılandan çıyandan kaçar gibi kaçarlardı. Amellerine marzi-i ilâhîden başka hiçbir maksadın girmesine rıza göstermezlerdi; öyle ki, –meselâ– birisi hicret ederken dünyayı düşünmüş olsa, o kişinin nifak sıfatı taşıdığına inanırlardı.” [Deli mi, Delil mi?. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

Bu yazı 54 kez okundu