Gençlik ve Güzel Ahlâk
Vay Haline!…
Tasrif: Evirip Çevirip Yeniden ama Kendi Orijinalliğiyle Anlatma
Necvâ ve “Birr ü Takva”ya Bağlı Gizli Görüşmeler
İman Davasının Bir Kurbanı
İman Hizmeti Teennî İster
***
GENÇLİK VE GÜZEL AHLÂK
°°°Önsöz°°°
Asılları itibariyle zaten herkeste güzel olan bir takım sıfatlar, bazı insanlarda daha da güzelleşirler. Tıpkı Hz. Ali (r.a)’den rivayetle söylenen şu sözde olduğu gibi.
– “Altı şey güzeldir, ama şu altı sınıf insanda olursa, daha güzeldir:
1. Adalet güzeldir. Fakat idarecilerde olursa daha güzeldir.
2. Cömertlik güzeldir. Fakat zenginlerde olursa daha güzeldir.
3. Verâ güzeldir. Fakat âlimlerde olursa daha güzeldir.
4. Sabır güzeldir. Fakat fakirlerde olursa daha güzeldir.
5. Tövbe güzeldir. Fakat gençlerde olursa daha güzeldir.
6. Hayâ güzeldir. Fakat kadınlarda olursa daha güzeldir.”
(el-Camiu’s-Sağir)
Burada, beşinci maddede sayılan hususun güzel ahlâkı da içine aldığında şüphe yoktur. Bu konu, hem imanla ilgisi bakımından, hem güzel ahlâklı nesiller yetiştirmek, hem de genel anlamda emr-i bi’l-ma’ruf açısından şöyle yer alıyor Pırlantada:
* “Mehâsin-i ahlâkın (ahlâk ve huy güzelliğinin) arkasında güçlü bir iman bulunduğu gibi, mesâvî-i ahlâkın (kötü huyların ve ahlâksızlığın) temelinde de imandaki eksiklik vardır. Zaten hem mehâsin-i ahlâk hem de mesâvi-i ahlâk diyanet (dindarlık) içinde mütalâa edilen hususlardır. Diyanet ise, dinin hükümlerini gözetmek ve muktezasınca amel etmek demektir; dinin emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından da kaçınmaktan ibarettir.
Dolayısıyla, insan iman esaslarına iyi inanır ve inancının gereğine göre amel ederse, bir yandan güzel ahlâka ulaşmış, diğer taraftan da çirkin huylardan uzak kalmış olacaktır. Ne var ki, bir mü’minin fert plânında güzel ahlâka sahip olması ve kötülüklerden uzak durması vazifesini tam olarak yaptığı anlamına gelmez. Çünkü, başkalarına da iyiliği emredip onları kötülükten sakındırma mânâsına gelen “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” her Müslümanın yapması gerekli olan bir mükellefiyettir. Bu mükellefiyet,
– “Ey mü’minler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır.” ( Al-i İmrân/104) ve,
– “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a imanınız tamdır” (Âl-i İmrân/110) gibi âyet-i kerimelerle teyit edilmiştir.
Ayrıca bu konuda Peygamber Efendimiz’den şerefsudur olan pek çok hadis-i şerif de mevcuttur:-“Ya insanlara iyilikleri emredip onları kötülüklerden uzaklaştırırsınız ya da Allah sizin başınıza en şerlilerinizi musallat eder; sonra da ne büyüklerinize saygı gösterilir, ne de küçüklerinize merhamet edilir. O zaman en hayırlılarınız dua eder de kabul edilmez; istiğfar edersiniz de mağfiret olunmazsınız; yardım istersiniz ama size yardım da edilmez.” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/390; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/460, 530) hadisi bunlardan sadece biridir.
Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker, sadece söz veya yazıyla bazı şeyler anlatmak demek değildir; o çok daha şümullü bir vazifedir.
Allah Resûlü’nün (aleyhi ekmelüttehâyâ) beyanları içerisinde bu vazife, dinin çirkin saydığı bir münkeri mümkünse elle defedivermek, şayet fiilen müdahale edilemiyorsa, kavl-i leyyin ve va’z u nasihatla, yani dil ile o kötülüğün önüne geçmek; dil ile defetmeye de imkân ve vasat müsait değilse, en azından onu hoş karşılamamak ve ona kalben taraftar olmamak gibi değişik şekillerde eda edilebilmektedir.
Söz konusu hadiste, imanın en zayıf mertebesi olarak nazara verilen “münker karşısında kalben buğz etmek” (Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11; Ebû Dâvûd, salât 239.) meselesini de, bir insana düşmanlık beslemek, buğz etmek ve nefret duymak şeklinde anlamamak lâzımdır. Haddizatında, fena işler yapıyor olsa da, bir insana düşmanlık beslemek ve kin gütmek onu içine düştüğü fenalıktan vazgeçirmek için faydalı bir yol değildir.
Kanaatimce, bu ikazdan anlaşılması gereken husus, fenalığa karşı tavır belirlemenin lüzumudur.
Meselâ, kendini ciddiyetsizliğe ve lâubalîliğe salmış bir insana, “Bir bilsen, sana karşı ne kadar alâka duyuyordum! Gönlümde derin bir yerin vardı. Fakat, içimde beslediğim o muhabbet ve alâka âbidesini dik tutmaya çalışsam da, elimde değil, onun yıkılmasına mani olamıyorum; çünkü, şu lâubalî tavırların karşısında sarsıntı yaşıyor ve kanaatlerimi koruma hususunda çok zorlanıyorum.” diyerek, içine düştüğü münkeri savmaya çalışmak esas olmalıdır.
İşte, güzel ahlâklı nesiller yetiştirmek ve gençleri mesâvi-i ahlâktan uzak tutmak için de önce dinimizin başkalarını hafife alma, çirkin lakaplar takma, insanlarla alay etme, her fırsatta gülüp durma ve sürekli lâubalî davranma gibi kötü huylara bakışı iyi bilinmeli, hayata hayat kılınmalı ve sonra da bunlar diğer insanlara usûlünce anlatılmalıdır.
El, dil ve gönülle müdahale şeklindeki emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker şartlara göre ve üslûbuna uygun olarak yerine getirilmelidir. Özellikle gençlerimizi, lâkaydîlikten ve yılışıklıktan kurtarıp nefisperestlik ve şahsî haz düşüncesinden uzaklaştırarak birer gaye insanı hâline getirmek ve onlardaki gülme ve eğlenme isteğini biraz olsun çile ve ızdırap duygusuyla dengelemek için onlara her şeyden önce öz değerlerimiz ve kendi kültürümüzün esasları öğretilmelidir.” [Ciddiyetsizlik: İtibar Törpüsü. DİRİLİŞ ÇAĞRISI]
***
VAY HÂLİNE!…
°°°Önsöz°°°
Bütün insanlar, insan olmaları itibarıyla eşit oldukları gibi, Allah’ın mahlûku ve kulu olmaları bakımından da eşittirler. Aralarındaki yaratılış farkları tamamen ilâhî bir takdir olup, öyle olmasında hiç kimsenin zerre kadar müdahalesi veya tercihi söz konusu değildir. Böyle olunca da, bir insanın başka bir insanı, hele hele bir mü’minin bir mü’mini küçük görmesi, onunla alay etmesi, ne insanlıkla, ne de müslümanlıkla bağdaşmaz. Bu konuda, ilgili âyet-i kerimenin ışığında ve asr-ı saadetten örneklerle şunları söylüyor Pırlanta Adam:
* ” İslâm, bazılarını güldürmek veya eğlendirmek kastıyla söylense de diğer insanları rencide eden bütün söz ve hareketleri kul hakkını çiğnemek olarak kabul etmiştir.
- Söz, tavır, davranış, işaret ya da yazı ile insanların kusur ve noksanlarını dile dolayıp onları küçük düşürmeyi haram kılmıştır.
- Başkalarının onur ve haysiyetine dokunan her türlü alay, gıybet, yalan ve iftira gibi sözleri men ettiği gibi, muhatabı tahkir etmek maksadıyla yapılan fiilî ve sözlü şakaları da yasaklamıştır.
- Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerle, iman esaslarıyla ve mü’minlerle alay eden kimselerden de bahsetmiş; onların münafık olduklarını bildirmiş, kötü akıbetlerini nazara vermiş ve inançla alay edilemeyeceğini vurgulamıştır.
Ayrıca, mal-mülk sahibi olmayı her şey sayarak, imkânlarının bolluğundan dolayı gurura ve kibre kapılan, sonra da kendini iyice büyük görmeye başlayarak diğer insanlara tepeden bakıp onları alaya alan kimseleri ve onları bekleyen ateşin dehşetini tasvir etmiştir:
– “Vay hâline her hümeze ve lümeze’nin!..” (Hümeze sûresi, 104/1.) buyurmuştur; yani, insanları arkadan çekiştiren, başkalarını tahkir etmeyi âdet hâline getiren, kiminin gıybetini ederek kimini de yüzüne karşı aşağılayarak insanları küçük düşüren ve kaş göz hareketleri yaparak onlarla eğlenenleri kınamış; “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen kimselerin vay hâline!” dedikten sonra onların dûçar olacağı Cehennem azabını anlatmıştır.
Allah Teâlâ, bir başka âyet-i kerimede de,
– “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın. İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Hucurât sûresi, 49/11.) buyurmuştur.
Bu âyetin esbâb-ı nüzuluyla alâkalı olarak bazı hâdiseler nakledilmiştir.
Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da tefsirinde (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili 6/4468.) yer verdiği rivayetlerin birine göre; Hazreti Safiyye binti Huyey, Resûlullah’a gelerek,-“Bazı kadınlar, ‘Ey Yahudi kızı Yahudi!’ diyerek benimle alay ediyorlar!” diye şikâyette bulununca, Peygamber Efendimiz ona, “Neden babam Harun, amcam Musa, zevcim de Muhammed demedin?” (Tirmizî, menâkıb 63; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 24/75.) buyurmuş ve bu vaka üzerine âyet nazil olmuştur. Diğer bir rivayete göre ise; Ebû Cehil’in oğlu İkrime Hazretleri Müslüman olduğunda, bazı kimseler ona, -“Bu ümmetin firavununun oğlu” demişler; o da çok gücüne giden bu sözü Allah Resûlü’ne şikâyet etmiştir; işte bu hâdise üzerine âyet inmiştir. (İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 41/55-56.)
Evet, her ne kadar bu ve benzeri sebepler nakledilse de, kanaatimce, meseleye “iktiran” nazarıyla bakarak, -“Cenâb-ı Allah, ezelî hikmetiyle inzâl edeceği bu âyeti belli bir hikmete mebni olarak bu sebeplerle de irtibatlandırmış olabilir” demek ve nüzul sebeplerinden ziyade âyetin muhtevası üzerinde durmak daha isabetli olsa gerektir.
Bu zaviyeden, âyet-i kerimede açıkça ifade edildiği ve kullanılan kelimelerle işarette bulunulduğu üzere; dinimize göre, bir insanın yaptıklarını veya sözlerini anlatarak ya da imâda bulunarak onun herhangi bir kusuruyla alay edemezsiniz.. sözle veya hareketle onunla eğlenemez, onu incitemezsiniz. Hiçbir mü’mini ayıplayamaz ve kötüleyemezsiniz.. insanları kötülemek kastıyla onlara çirkin lakaplar takamaz, istemedikleri bir şekilde onları çağıramazsınız.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Mü’minin mü’min kardeşi üzerindeki haklarından biri de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır.”(Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 4/13; el-Mu’cemü’l-evsat 8/192.) buyurmuştur. Haddizatında, Hazreti Ebû Bekir Efendimiz’in “Atîk” ve “Sıddîk”, Hazreti işe validemizin “Atîke” ve “Sıddıka” şeklinde anıldıkları, Hazreti Ömer’e “Fâruk” , Hazreti Osman’a “Zinnûreyn” , Hazreti Ali’ye “Ebû Türâb” lakaplarının verildiği bilinmektedir; fakat, bir insanı razı olmadığı şekilde anmak ve çağırmak dinimizce yasaklanmıştır.
İşte, gençlerimize bu hususların anlatılması lâzımdır. Fakat, anlatanlar ister öğretmen ister anne baba isterse de daha başka büyükler olsun, mesele sadece hakikatleri dille ifade etmekten ibaret değildir. Bu anlatılanların hüsnükabul görmesi, anlatanların samimiyetine ve nazara verdikleri hususları bizzat kendilerinin uygulamalarına bağlıdır. [Ciddiyetsizlik: İtibar Törpüsü. DİRİLİŞ ÇAĞRISI]
***
TASRİF: EVİRİP ÇEVİRİP YENİDEN AMA KENDİ ORİJİNALLİĞİYLE ANLATMA
°°°Önsöz°°°
Kur’ân-ı Kerim’i anlamak istemeyenlerin, hâşâ onun Allah kelâmı olmadığını iddia edenlerin ileri sürdükleri bir bahaneleri de, onda bazı olayların ve ifadelerin çok tekrarlanıyor olmasıdır. Tekrar, konunun önemine göre eğitim ve öğretimde olmazsa olmaz bir metot oluşunun yanında, Kur’ân-ı Kerim’de ayrı bir boyut daha kazanır. İddiaların tam tersine, onun mucizevi bir yönünün de ifadesi olan bu durum, Elmalılı Hamdi Merhumdan da yapılan iktibaslarla şöyle açıklanıyor Diriliş Çağrısında:
* Tasrif, bir şeyi evirip çevirerek değişik şekillere koymak demektir. Arapça dil bilgisi açısından bir kelimenin veya fiilin farklı zamanlara göre söylenişine ve bazı kaideler çerçevesinde kelimenin şeklinin değiştirilmesine de tasrif denmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’in bir üslûbu olarak ise; “tasrif”, ulvî hakikatlerin ve ilâhî emirlerin türlü türlü vesilelerle farklı zaviyelerden ele alınarak güzelce açıklanması; Merhum Elmalılı’nın ifadesiyle, aynı anlayışın, aynı haberin, aynı müşâhedenin bir bediî sanat ile şekilden şekle, sûretten sûrete, nazımdan nazma, çeşitli ve pek çok âyetlerle anlatılması ve bazen de çok çeşitli âyetlerin bir âyete dökülüp kısa ve özlü bir sözle ifade edilmesi.. mânâsına gelmektedir.
Evet, Kur’ân-ı Kerim, bazen değişik tenbih ve ihtarlarla gönüllere havf ve haşyet duygusu salar; bazen de iltifat ve müjdelerle kalblere reca hissi doldurur; kimi zaman insanı uzayın enginliklerinde gezdirir, kimi zaman da onun nazarını kendi gönlüne ve vicdanına çevirir; akla ve mantığa seslendiği aynı anda kalbe ve hissiyata da hitap eder. Meselâ, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) hayatına dair bazı hâdiseleri defalarca hatırlatır; fakat, her hâdiseyi hemen her zaman farklı bir üslûpla aktarır; surelerin umumi havasına ve o hâdisenin ele alındığı yerdeki diğer âyetlerin muhtevasına göre değişik bir dil kullanır. yetin siyak ve sibakını (öncesini ve sonrasını) nazar-ı itibara alarak meseleleri başka başka kelimelerle dile getirir. Böylece, aynı mânâ ve muhtevaları farklı şekillerde ifade ederek, hem akla hem de kalbe sözünü dinletir; hem mü’mini hem de kâfiri dize getirir; hem çok okumuş bir alime hem de mektep yüzü görmemiş bir kimseye derslerini verir.
Cenâb-ı Allah mealen,
– “Biz bu Kur’ân’da, insanlar için her türlü misal ve öğüdü, farklı üslûplarla tekrar tekrar ifade ettik. Fakat pek çoğu bunları anlamadı.” (Kehf sûresi, 18/54) buyurarak böyle bir tasrife dikkat çekmektedir. Yağmurun, değişik mevsimlerde farklı yerlere çeşit çeşit şekillerde yağması; bazen ince ince çiselemesi, bazen de kar ve dolu hâlinde düşmesi, kimi zaman toprağı sulayıp bereket kaynağı olması, kimi zaman da sele dönüşüp her şeyi yıkıp geçmesi gibi, Kur’ân’ın hakikatleri de muhatabın durumuna, yer aldığı surenin genel atmosferine ve öncesine-sonrasına göre farklı şekillerde seslendirilmektedir; bazen bir meltem gibi ruhları okşamakta, bazen de yıldırım ve gök gürültüsü olup kalblere ürperti salmaktadır. Zaten, yağmurun o değişik hâlleri “tasrif” kelimesiyle dile getirildiği gibi, Kur’ân’ın bu farklı üslûbu da aynı kelimeyle ifade edilmiştir.
Evet, Kur’ân, hak ve hakikati farklı şekillerde ve değişik kalıplarda sunarak insanlarda her zaman yeni bir heyecan uyarmaktadır. Beyan-ı ilâhînin bu üslûbuna sık sık vurguda bulunan Merhum Allâme Hamdi Yazır’ın yaklaşımıyla, Kur’ân’da her mânâ, kâh bir ses olup kulaklarda çınlar, kâh bir nakış olup gözlerde parıldar. Bu ses, bu nakış, kâh geçmişleri çekip getirir, kâh geleceklere alıp götürür; kâh bir nimetin cazibesi ile insanın iştihasını kabartıp iradeleri kamçılar ve kâh bir nikmet endişesiyle onun içine korkular saçarak kötülüklerden uzaklaştırır; bir ses nağmeden nağmeye, duraktan durağa çeşitli keyfiyetler içinde dizilir, kulaklara dökülür; çeşitli şekiller kazanıp göz önüne konulur.
Daha sonra bütün bunlar aynı mânâ ile bir şuur, bir idrak, bir nur olup kalblere iner; derken o şuur ve idrak o kalbden yine aynı mânâ ile hareket eder, nefis ve beden tezgâhından geçerek birbirine benzer şekillerde ve çeşitli keyfiyetlerde birer fiil olarak ortaya çıkar. İlm-i ilâhîde mazmun ve mefhum itibarıyla aynı olan hakikatler, yine ilm-i ilâhîde tercihi yapılan kalıplar içinde arz-ı endâm eder.
Bu suretle, anlatılan hâdisenin hem siyak ve sibak açısından ifade ettiği mânâ derinlemesine ruhlara duyurulmuş hem de aynı kıssayı bir kere daha okuyan ve dinleyen insanların bıkkınlık hissetmemeleri sağlanmış olur. Böylece Kur’ân, tasrifin hâsıl ettiği tazelik ve yenilik sayesinde muhataplarını her defasında daha farklı iklimlere alır, götürür. [Kur’ân Bahçesinin Rengârenk Çiçekleri. DİRİLİŞ ÇAĞRISI]
***
NECV VE “BİRR Ü TAKV”YA BAĞLI GİZLİ GÖRÜŞMELER
°°°Önsöz°°°
Kur’ân-ı Kerim sadece ibadetlerle ilgili sorumluluk ve vazifelerimizi değil, insanî, ahlakî ve edebi yönden gerekli olan hususları da bize öğretiyor. Meselâ, toplum içinde iki kişinin gizlice konuşmaması gerektiği konusu bu tarz edebî kurallardan birisidir. Bazı durumlarda ise, Türkçemizde kulis dediğimiz, bazı kişilerle bir araya gelerek gizli görürüşmeler yapmak da gerekebilir. Aşağıda, ilgili âyet-i kerime çerçevesinde bu konu şöyle açıklanıyor:
* Kur’ân-ı Kerim’de, necvâ tabiriyle dile getirilen fısıldaşmalar ve gizli konuşmalar mutlak surette yasaklanmamıştır; ne var ki, bu türlü görüşmeler bazı şartlara bağlanmıştır. Öncelikle, göklerde ve yerde bulunan her şeyi, meydana gelen her hâdiseyi Allah’ın bildiğine, bir araya gelip fısıldaşan, gizlice konuşan üç kişinin dördüncülerinin muhakkak Allah olduğuna ve O’nun, gerek bundan az gerekse daha çok sayıdaki insanın konuşmalarını da mutlaka görüp duyduğuna dikkat çekilmiştir. Böylece, ister açık ister gizli bütün sözlerin işitilip kaydedildiğine ve mü’minlerin bu hakikate bağlı olarak konuşup görüşmeleri gerektiğine imada bulunulmuştur.
Daha sonra da, Cenâb-ı Hak yasakladığı hâlde günah, zulüm ve Peygamber’e isyan hususunda kulis yapan ve Müslümanların aleyhinde fısıldaşan münafıklar kınanmış; onların ikiyüzlü oldukları, inanmadıkları şeyleri söyledikleri, iman esaslarıyla alay ettikleri ve işte bu fena tavırlarından, kötü davranışlarından dolayı Cehennem’e atılacakları belirtilmiştir. (Bkz. Mücadele sûresi, 58/7-8.)
Evet, münafıklar asıl duygu ve düşüncelerini sürekli gizliyor ve hep gerçekten inanıyorlarmış gibi davranıyorlardı. Onlar, konuşurken yalan söylüyor; bugün söz verdikleri bir konuda ertesi gün vefasızlık edip sözden dönüyor ve hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostluk tavırları içinde icra ediyorlardı. Sürekli şartlara göre hareket edip ikiyüzlü davranıyor ve Müslümanlara karşı hep açık kapalı kötülük düşünüyorlardı; içten içe kin, nefret ve düşmanlık hislerini besliyor ve mevhum hasımları olan mü’minler için türlü türlü komplolar plânlıyorlardı.
Diğer dinlerin mensuplarıyla gizli gizli biraraya gelerek Müslümanlar aleyhine çirkin çirkin oyunlar tezgâhlıyor; Peygamber Efendimiz’in tebliğine mani olmak, İslâm’a yakınlaşmakta olanları çeşit çeşit hilelerle inananlardan uzaklaştırmak, samimi Müslümanların aralarını bozmak ve toplumun fertleri arasına düşmanlık tohumları atarak fesat çıkarmak için birtakım karanlık plânlar yapıyorlardı. Müslümanlarla beraber oldukları anlarda onların hoşuna gidecek sözler söyleyen, duygu ve düşüncelerini açıkça ifade etmeyip hep olduklarından farklı görünen ve inananlarla aynı mülâhazaları paylaşıyormuş gibi davranan münafıklar, ancak kendi yandaşlarıyla baş başa kaldıklarında gerçek yüzlerini açığa vuruyor; Allah’a isyan, düşmanlık, haksızlık ve Allah Resûlü’ne karşı husûmet içeren sözler söylerek fısıldaşıp duruyor ve sadece şer etrafında dönen kulisler yapıyorlardı.
İşte, Cenâb-ı Allah, onların bu kötü tabiatlarını ve genel tavırlarını anlattıktan sonra, münafıkların yaptıkları şekilde kötülük üzere fısıldaşmamaları hususunda mü’minleri ikaz etmiş; -“Ey iman edenler! Şayet siz gizlice konuşacak olursanız sakın günah, zulüm ve Peygamber’e isyan hususlarında kulis yapmayın. Bunu hayır ve takva hususunda yapın. Dirilip huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı gelmekten sakının” (Mücadele sûresi, 58/9.) buyurmuştur.
Demek ki, günaha girme, suç işleme ya da düşmanlık, haksızlık ve zulüm irtikap etme gibi hususların konuşulduğu, bu türlü meseleler hakkında plânların yapıldığı bir meclis mü’minlere göre değildir. İnananlar ancak iyilik yapmak, salih ameller ortaya koymak ve dinin yasak ettiği şeylerden uzak durmak gibi “birr ü takva” ile alâkalı meselelerde dar dairede istişareler yapabilir, birkaç kişi özel olarak görüşebilirler. Bu görüşmelerin başından sonuna kadar da takva mülâhazasına bağlı kalmaya çalışır ve Cenâb-ı Allah’ın her zaman onlarla beraber olduğunu hep hatırda tutar; Allah’ı görüyormuşçasına ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma duygusuyla temkinli konuşurlar. Dolayısıyla, mü’minlerin gizli konuşmalarında suizanlara, gıybetlere, yalan ve iftiralara yer olmaz. Onlar, hayır düşüncesiyle bir araya geldikleri gibi hayır ve hasenat hesabına kararlar almış olarak ayrılırlar.
Nitekim, Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerimede, “Onların kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerin, fısıldaşmaların çoğunda hayır yoktur. Bu görüşmelerde hayır olması için onların muhtaçlara yardımı, güzel bir davranışı yahut dargın insanların arasını bulmayı gözetmeleri gerekir. Kim Allah’ın rızasını arzulayarak bunu yaparsa, Biz de ona çok büyük mükâfat veririz.” (Nisâ/114) buyurmuştur.
Evet, gıybeti adet hâline getirenlerin, sürekli koğuculuk edenlerin, yalan ve iftiradan çekinmeyen kimselerin meclisi hayır adına kısırdır. Bir araya gelen üç-beş kişinin konuşmalarında bir hayır olabilmesi için, bu insanların, muhtaçların ihtiyaçlarını giderme, dertlilerin derdine derman olma, bazılarına iyilik ve ihsanda bulunma ya da dargınların arasını bulma gibi maksatlar etrafında toplanmaları şarttır.
İşte, başka bir maksatla değil, sadece rıza-yı ilâhîyi tahsil etmek kastıyla bu türlü salih ameller için toplantı düzenleyip gizlice konuşmak, insanların problemlerini çözme düşüncesiyle istişare yapmak caizdir, hatta mendubdur (dinin yasaklamadığı veya emretmediği bir iş olmakla beraber yapıldığında sevap kazanılan bir ameldir).
Aksine, böyle bir hayra esas teşkil etmeyen bir araya gelmeler, şununla-bununla alâkalı fiskos etmeler ve hele gizli cemiyetler kurup karanlık plânlar yapmalar mü’minlerden fersah fersah uzaktır.
Evet, necvânın hayra vesile olabilmesi için “birr ü takva”ya bağlı olarak gerçekleşmesi gerekmektedir.
- “Birr” kelimesi, genel itibarıyla iyilik mânâsında kullanılır.
- Hadis mecmualarında “Kitabu’l-birri ve’t-takva” unvanıyla fasıllar yer almaktadır.
- Kitap müellifleri ve hadis râvîleri bu fasıllarda iyiliğe dair ne kadar mesele varsa hepsini bir bir saymış; anne-babanın haklarını gözetmekten başkalarına iyilikte bulunmaya, çocukların bakımı ve görümünden komşuları koruyup kollamaya, muhtaçlara yardım etmekten güzel ahlâklı olmaya kadar.. imanın şubeleri içinde anlatılan yetmiş küsur iyilikle alâkalı hadisleri zikretmişlerdir.
- Dolayısıyla, geniş, bol ve sürekli olan her türlü hayırlı iş ve salih amel “birr” kategorisinde mütalâa edilmiştir.
- Takvaya gelince; o, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma ve rızasına erme gayretidir.
- Şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyet etmek, sosyal münasebetlerde dikkat edilmesi gereken esasları gözetmek ve duygu-düşüncede, yeme-içmede, hayat tarzında başkalarına benzemekten sakınmak da takvanın çerçevesine dahil edilmiştir. [Şeytanî Fısıldaşmalar ve Kulis Faaliyetleri. DİRİLİŞ ÇAĞRISI]
***
İMAN DAVASININ BİR KURBANI
°°°Önsöz°°°
Musibetler, belâlar ve her türlü sıkıntı, özelde kişiler için, genelde ise cemaatler, hattâ bütün ümmet için hata ve günahlara keffâret mânâsı taşıyabilirler. Bu belâ ve musibetler ne kadar büyük ve acı verici olursa olsun, sonuç itibariyle rahmettirler. Allah dostu, – ‘onun için ölünceye kadar ağlayacağım’ dediği, hizmet için yolculuk yaparken trafik kazasında (inşâAllah) şehid olan rahmetli Mehmed Özyurt Hocamızın vefatı üzerinden, hem onu hem de konuyu şöyle değerlendiriyor.
* “..Bir âlimin ölümü âlemin ölümü demektir.” (el-Leknevî, el- sâru’l-merfûa s. 147) sözü hadis olarak rivayet edilmektedir.
Kur’ân-ı Kerim başta olmak üzere Peygamberimizin hadislerini ve bütün sünnetini bilen, diğer İslâmî ilimlerden de haberdar olup ileri seviyede bir bilgi birikimine ulaşan; diğer bir ifadeyle, hakikat bilgisiyle donanmış, mârifete açık ve bilinmesi gerekli olan şeyi olduğu gibi bilen birisine “âlim” denir.
Arap dilinde, bildiğiyle amel etmeyene âlim denmez; çok şey biliyor olsa da, o insana câhil denir. İlim, bilim olmadığı gibi, bilgin de, âlim değildir; bunlar birbirinden farklıdır. İşte, hakiki bir âlimin ölümü, âlemin ölümü olarak görülmüştür ve insanlar için büyük bir musibet kabul edilmiştir.
Aslında çok küçük musibetler bile birer ikazdır. Hatta çay içerken düşürüp kırdığınız bir bardak da bir musibettir ve bir sinyaldir. O türlü meselelerde teşe’üme (olayı uğursuzluğa bağlama) girmemeli; onları ölümcül bir hâdisenin sinyali görerek paniğe kapılmamalı; fakat, hiçbir hâdisenin başıboş olmadığı da hatırdan dur edilmemelidir. Sizi de, sizin davranışlarınızı da yaratan Allah’tır ve her hâdisenin bir sinyal yanı gerçekten vardır. İnsan o ikazı anlayabilir, Allah’a teveccüh eder, bir tasaddukta bulunur ve o belâya keffaret olabilecek bir hayır ortaya koyarsa, bunlar, Allah’ın inayetiyle daha büyük kaza ve belâların def’ edilmesine vesile olur.
Evet, o türlü musibetler hem birer sinyaldir, hem de aynı zamanda birer keffarettir. Kırılan bir bardak, bir belâ ve musibet zincirini kırmış ve günahları da temizlemiş olabilir. Nitekim, bir hadis-i şerifte,
– “Müslümanın başına gelen hiçbir yorgunluk, hastalık, keder, üzüntü, eziyet, gam ve hatta ayağına batan diken yoktur ki Allah onunla günahlarından bir kısmını bağışlamasın.” (Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 51; Tirmizî, cenâiz 1.) denmekte; hadis diye meşhur olmuş bir sözde de miktarı az bile olsa sadakanın belâları def’ edeceği söylenmektedir. (es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.419; Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-merfûa s.232; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/20.)
Bir Hak dostunun ve bir Kur’ân hâdiminin Allah yolunda vefat etmesi meselesi de bu zaviyeden değerlendirilegelmiştir. Öyle ki, bir dönemde hizmet-i imaniye ve Kur’âniye aleyhine plânlanan bir komplo ya da mefkûre kahramanlarının başına gelecek bir büyük musibet vardır.. Cenâb-ı Allah, Hak dostlarından bir tanesini almak suretiyle, hem diğerlerini teyakkuza sevk eder, hem de geride kalanların gönüllerini yumuşatır, gözlerini yaşartır ve Kendisine teveccüh etmelerini temin eder. Geride kalanlar, incelmiş ve yumuşamış gönüller olarak Allah’a teveccüh eder ve yalvarırlar: “Allahım, Sen bütün ihtiyaçları giderme ve belâları defetme kudretine sahip Rabbimizsin; bizim ihtiyaçlarımızı da karşıla ve başımızda dönüp duran belâları def’ eyle!” derler. Böylece, çok büyük zararlara sebebiyet verebilecek kocaman musibetleri bir kurban vermekle aşmış olurlar.
Takdir-i ilâhî olarak, bir davaya kurban olacak başyüce insanlar zaten belli seviyenin kahramanlarından seçilir.- “Allahım, bu iman ve Kur’ân hizmetine bir tevakkuf gelecekse ve kutsîler bir belâya maruz kalacaksa, öyle bir musibetin def’i için ben kurban olmaya hazırım; canımı al ama Kur’ân davasını ve o davanın temsilcilerini muhafaza buyur” diyerek Hazreti İsmail gibi boynunu uzatan fedakâr ruhlar, canlarını bu uğurda vermeye âmâdedirler.
Şu kadar var ki, onlar iradî olarak asla kendi canlarına kıyamayacakları gibi, –değil başka insanların– bir karıncanın bile yaşama hakkına müdahale etmekten de uzaktırlar; onların dünyasında intihar komandoluğuna, canlı bombalığa, toplu infazlara ve kan dökmelere kat’iyen yer yoktur. Fakat, bazen bir vesileyle, Cenâb-ı Allah, -“Rabbim, yeter ki davam bakî kalsın; istersen bedel olarak beni her gün elli defa öldürebilirsin!” diyerek kurbanlık bir koç gibi sırasının gelmesini bekleyen bu hasbîlerden birinin canını alır.. alır ve bir kurban karşılığında Hazreti İsmail’i bağışladığı gibi onu da belâ ve musibetlerin selâmetle savılması için fidye ya da keffaret olarak kabul eder. İşte, Mehmet Hoca da –Allahu a’lem– böyle bir kurbanlık gibi gitmiştir ötelere.. gidişiyle de pek çok musibete keffaret olmuştur.. hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’nin bir kurbanı olarak Allah’a yürümüştür.
Merhum Mehmet Özyurt’un uçup gidişinin ardından çok ağladım. Efendimiz’in Hazreti Hamza’ya ya da Hazreti Cafer’e ağladığı gibi ağladım. O kadar ki, ağlamaktan gözümde yaş kalmadı, desem sezâdır. Onun firkatinin ağırlığından belim kırıldı zannettim, çok acı çektim. Yanılmıyorsam, bir hafta sonraydı; rüyama misafir oldu. Rüyada, onun öbür âlemden geldiğinin farkındaydım.
– “Seni çok özlüyorum; ara sıra ziyaret etsen olmaz mı?” dedim.
– “Tamam, yine gelirim.” deyip ayrıldı. Aynı gün, belki de aynı anda yakaza hâlinde kendi evine de gitmiş, ailesini de ziyaret etmişti. Kısa bir süre sonra da, söz verdiği gibi yine rüyama misafir olmuş, hasretime su serpmişti. Belli ki, o büyük bir mertebenin insanıydı; Allah nezdinde bir hususiyeti vardı. O bizim bildiğimiz usullerle değil, fakat başka bir yolla “bekâbillâh maallah” ufkuna ulaşmıştı.
Gelecek nesillerin Mehmet Özyurt Hoca gibi hasbî ruhları tanıması ve onların izinden yürümesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü, onlar, ömürlerinin her anına bir örnek hâl, tavır ve davranış sığdırmış insanlardır. Onların sergüzeşt-i hayatları yarının hasbîlerine yol gösterecek işaret taşlarıyla doludur. Dolayısıyla, hem onları birer yâd-ı cemîl olarak anmak hem haklarında duaya vesile olmak ve hem de geleceğin fedakâr ruhlarına hüsnümisaller göstermek için Mehmet Hoca gibi kahramanların hayat hikâyelerinin yazılması lâzımdır. [Bir Yiğit Vardı!.. DİRİLİŞ ÇAĞRISI]
***
İMAN HİZMETİ TEENNÎ İSTER
°°°Önsöz°°°
Acelenin de elbette bir yeri vardır. Olmasaydı böyle bir duygu insana zaten verilmezdi. Fakat bazı işler vardır ki hiç aceleye gelmez. Aceleye getirilmemesi gereken çok önemli konulardan birisi de hizmetle ilgili meselelerdir. Bu durum, konunun önemsizliğinden değil, bilakis öneminden kaynaklanır. Çünkü acele edilmesi durumunda sonuç alamama, hattâ kaybetme ihtimali vardır. Tebliğ işi, aktivite olarak hiç geciktirlmemesi gereken bir sorumluluk olmakla beraber, muhatabın durumuna ve ondaki gelişmeye paralel olarak bir sabır ve teenni işidir aynı zamanda. Hele bir de bu konu sadece bizim içinde bulunduğumuz kuşağı değil, gelecek nesilleri de ilgilendiriyorsa, atacağımız her adım gelecek açısından da bize bir sorumluluk yükler. İşte bu önemli konuda da Pırlanta Müellifi şunları söylüyor:
* İman ve Kur’ân hizmetinin asla acûliyete tahammülü yoktur. Çünkü bu vazife, insan tabiatına bağlı bir iştir; potansiyel olarak tekâmül ve terakkîye istidadlı şekilde yaratılan insanı hakiki insanlığa yönlendirmeye ve onu insan-ı kâmil ufkuna ulaştırmaya mâtuf bir harekettir. Dolayısıyla, hizmet-i imaniyeden beklenen netice birden bire hâsıl olmaz; vatan, millet, din ve iman adına ortaya konan böyle bir hizmetin semere vermesi ancak birkaç neslin ömrüne vâbestedir.
Cenâb-ı Allah, bir yumurtanın civcive dönüşmesini bile haftalara yaymış ve bize bu konudaki ilâhî ahlâkı talim etmiştir. Şayet bu tedricîliği ve zaman faktörünü hesaba katmaz, kuluçkaya yatmış tavuğu yumurtaların üzerinden vakitsiz kaldırırsanız sağlıklı civcivler elde edemezsiniz; dahası, yumurtaların da cılkını çıkartmış olursunuz. Aynen öyle de, bir milletin özüne dönmesi, yığınların insanî değerlere yönelmesi, ideal insanın, ideal neslin ve ideal toplumun yetişmesi birkaç ayda, birkaç senede olabilecek şey değildir.
Beşerin En Mükemmeli’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) eliyle şekillenen ve Kur’ân’ın mucizesi olan ısmarlama bir cemaatle bile yeni tip bir insanlığın oluşması ve huzur toplumunun olgunlaşması ancak yirmiüç senede gerçekleşebilmiştir. Eğer böyle bir meselenin doğumu bile yirmiüç senede olmuşsa, onun “ba’sü ba’de’l-mevt”i de bu zaviyeden değerlendirilmeli ve bu mevzuda kat’iyen acûliyete girilmemelidir.
Evet, iman hizmeti vesilesiyle insanlığın imdadına yetişmek, asırlardan beri rahnedâr olmuş, bütün surlarında gedikler açılmış ve burçları yıkılmış bir kaleyi tamir etmek gibi de değildir; ondan daha zordur. Çünkü, bugün Allah’a iman meselesinde pek çok insanın problemi vardır; Peygamberlere iman ve saygı temelden sarsılmıştır. Haşr ü neşre inananların sayısı azlardan az; inananlar arasında da haşr ü neşre göre hayatını tanzim eden insanların adedi çok daha azdır.. ahirete inandığını söyleyen kimseler bile, yapıp ettiklerinin hesabını verecek gibi davranmamakta; rahatlıkla yalan söylemekte, hırsızlık yapmakta, haram yemekte ve daha bir sürü ahlâksızlık sergilemektedirler.
Bu durumdaki insanları vicdanlarındaki güzellik nüvelerine uyarma, onları yeniden özlerine ulaştırma, kalblerini imanla nurlandırıp imanda derinlik kazandırma, hayatlarını dini ihyaya vakfetmelerini sağlama ve hepsini birer hakikat eri, birer adanmış insan hâline getirme… zorlardan zor bir meseledir. Zordur; zira, bu mesele kalble alâkalı bir mevzuudur. Kalbe müteallik konularda delillerin ve aklî-mantıkî argümanların tesiri bir yere kadardır. Siz bütün delilleri bir bir serdetseniz ve akılları hayrette bırakacak mucizeler sergileseniz dahi, muhataplarınızın onları birer “göz bağcılık” ve “illüzyon” olarak algılamaları söz konusudur; nitekim tarih, Peygamberlere –hâşâ– “büyücü” diyen, onların mucizelerini sihir olarak gören ve bu bakış inhirafından dolayı da inanmaya hiç yanaşmayan insanlarla doludur.
Ayrıca, Sa’d-ı Teftâzânî’nin anlayışıyla konuya yaklaşacak olursak; iman, Cenâb-ı Hakk’ın, istediği bir kulunun kalbine, onun cüz’î irade ve ihtiyarının hakkını vermesinden sonra, ilka ettiği bir nurdur. Kul, bazı delilleri görse, aklını işletse, enfüsî ve afakî tefekkür neticesinde bir kısım neticelere ulaşsa bile, iman denen hakikatin vicdanda duyulması Allah’ın kalbe atacağı nura bağlıdır. Demek ki, bir insanın gönlünde iman nurunu yaratan ve o büyük nimetin vaktini tayin eden Allah’tır; dolayısıyla, böyle bir hususun asla acûliyete tahammülü yoktur.
İman ve Kur’ân hizmetinde fiîlen acûliyete yer olmadığı gibi, bu vazifeyi eda edenlerin mülâhaza ve söz açısından aceleciliğe düşmeleri de çok mahzurludur. Bir gün bütün insanlık sizinle aynı çizgide birleşebilir; herkes Allah’a inanabilir ve Peygamber Efendimiz’e saygı duymaya başlayabilir; siz de bu neticeyi gönülden isteyebilirsiniz. Fakat, şayet, elâlem sizin böyle masum bir dileği seslendirmenizi bile başka türlü yorumlayacaksa, o zaman sözlerinize çok dikkat etmelisiniz.
Meselâ, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Habbâb İbn Eret’e hitaben,
– “Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Bir gün gelecek, bir kadın Hîre’den Hadramût’a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek” (Buhârî, menâkıb 25; menâkıbü’l-ensar 29; ikrâh 1; Ebû Dâvûd, cihad 97.) dediğini nakledecek olsanız, eğer muhataplarınız, mü’minleri sabra davet eden bu sözleri, dinin hâkim olacağı günleri intizar şeklinde anlayacaksa, hiç konuşmamalı, yarınlara ait mülâhazaları dillendirmemeli ve hatta o türlü düşüncelere hiç girmemelisiniz. Yarınların nelere gebe olduğu sizi alâkadar etmez.
Bugün vefat etseniz Allah Teâlâ size elli sene sonra nasıl bir dünya düzeninin olacağını sormaz. Hayatta olduğunuz sürece rıza-yı ilâhî için ne yaptığınızı, i’lâ-yı kelimetullah yolunda nasıl bir hizmette bulunduğunuzu, ne kadar samimi ve ne ölçüde ihlâslı olduğunuzu sorar.
- Siz, hesaba çekileceğiniz meselelerle ve sorumlu bulunduğunuz alanla meşgul olmalısınız.
- Sorumluluğunuz dışında kalan hususların dedikodusunu yapmamalısınız.
- Hele hele kat’iyen istikbale ait ahkâm kesip durmamalısınız.
- Gelecek nesiller kendi dönemlerinin gereklerini yaparlar; siz de bu zamanın gereklerini yapma durumundasınız.
Size düşen vazife: Allah’ın rızasına tâlib olmak, onu elde etmek için gaye ölçüsünde bir vesile olan i’lâ-yı kelimetullaha sarılmak ve bunu yaparken de fikrî, kavlî ve fiilî acelecilikten fersah fersah uzak durmaktır. [Bu Ne Acele!.. DİRİLİŞ ÇAĞRISI]