Pırlanta İkliminde Seyahat-26

۝ İstemez misiniz Allah da sizi affetsin!

۝ Hakkımı Helâl Ettim

۝ Kur’ân Talebesine Yakışır mı?

۝ “Hazreti Aişe Anamız!”

۝ Vermeye Doymayanlar

۝ Şeytanî Oklar ve Dahilden Kaynaklanan Zihin Kirliliği

***

İSTEMEZ MİSİNİZ ALLAH DA SİZİ AFFETSİN!

°°°Önsöz°°°

Farklı seviyelerde de olsa genellikle insanlarda intikam duygusu vardır. Bu duygu, bir açıdan doğal olmakla beraber özellikle aşırı gidildiğinde ilkel kabul edilebilecek bir duygudur. Affedicilik ise tam tersine bir olgunluğun ve ruh yüceliğinin ifadesidir. Kişiler, insanlıktan nasipleri oranında affedici ve hoşgörülü olabilirler. Asrın mağdurunun, asrın zalimi için;

– “Dünyada gideceği bir yer kalmasa, kendim yan odaya geçer kaldığım odayı ona veririm” demesi gibi. Bu asil duygunun mantığını, Hz Aişe validemizin maruz kaldığı büyük iftira vesilesiyle ve ilgili Kur’ân âyetleri zaviyesinden şöyle açıklıyor asrın mazlumu:

* “Hazreti Aişe Annemize iftira eden münafıkların dedikodu ve bühtanlarına kendilerini kaptıran üç Müslümandan biri, Hazreti Ebû Bekir’in yardımlarıyla geçinen Mıstah İbn Üsâse idi. Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, kızına yapılan iftiraya karıştığı için Mıstah’a vermekte olduğu yardımı kesmiş ve artık onun ihtiyaçlarını görmeyeceğini söylemişti ki şu mealdeki âyet indirildi:

İçinizden fazilet ve imkân sahibi olanlar, akrabaya, fakirlere, Allah yolunda hicret etmiş olanlara sadaka vermeme hususunda yemin etmesinler.

Affedip müsamaha göstersinler.

Siz de, Allah’ın sizi affedip müsamaha göstermesini arzu etmez misiniz?

Allah gerçekten Gafûr’dur, Rahîm’dir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Nûr/22)

Bu kelâm-ı ilâhî, Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) faziletine vurguda bulunuyor; sonra da, onu afv u safha çağırıyor; onun gibi şânı yüce, nâmı celîl, yâd-ı cemîl olan bir insana affetme ve bağışlamanın daha çok yakışacağını ifade ediyor ve, “İstemez misiniz Allah da sizi affetsin!” cümlesiyle bir kurtuluş yolu gösteriyordu.

Bu soruda çok önemli bir espri vardı. Herkes kendi kusurunun affedilmesini ister; hatalarının hoş görülmesini ve günahlarının yarlıganmasını arzu eder. Bekler ki, kendisine nazar-ı müsamaha ile bakılsın. Diler ki, kusurları görülmesin ve ümit eder ki, ona da, “Hadi geç, sen de affedildin” denilsin. Öyleyse, böyle bir af ve müsamaha bekleyen insanın aynı muameleyi başkaları için de düşünmesi gerekmez mi? Bağışlanma uman bir insanın önce başkalarını bağışlaması icap etmez mi? İşte, bu espriyi kavrayan Hazreti Ebû Bekir, “Allah’ın beni yarlıgamasını elbette arzu ederim. Vallahi, artık Mıstah’tan hiçbir yardımı eksik etmeyeceğim” demiş ve onun nafakasını vermeye o günden sonra da devam etmişti. (Buhârî, tefsîru sûre (24) 6; Müslim, tevbe 56.)

Evet, istemez misiniz Allah da sizi affetsin? Şahsen, hem Allah’ın beni affetmesini diler, O’nun rahmetinden afv u mağfiret dilenirim, hem de insanlar tarafından da bağışlanmayı isterim. Hepimiz insanız, her zaman kusurlarımız olabilir. Otururken kalkarken, yerken içerken, konuşurken hatta susarken, hâl, tavır ve mimiklerimizde bile değişik kabalıklarımız bulunabilir. Arzu ederiz ki, insanlar bunları hoş görsün, affetsin ve beşerî boşluklarımıza versinler. Biz, çoğumuz itibarıyla, boşlukta yetişmiş, üst üste kopuklukların yaşandığı bir dönemin çocuklarıyız. İyi bir insanın yetişmesinin âdeta imkânsız olduğu bir devirde, dikenler arasında gül cilveleri gösterme gayretleriyle büyümüş zavallılarız. İyi insan olmak için şartların hiç el vermediği zor bir dönemi idrak etmiş yarım insanlarız.

Elbette kusurlarımız olacak ve çok sürçeceğiz. Sadece lisan sürçmesine maruz kalmayacağız, elimiz çarpacak, ayağımız tökezleyecek, gözümüz kayacak, kulağımız kirlenecek. Bütün bunlar karşısında çok arzu ederiz Allah bizi yarlıgasın, Resûl-i Ekrem bağışlasın, Kirâmen Kâtibîn “Acı bunlara yâ Rabbi!” deyip hakkımızda mağfiret dilesin ve mü’min kardeşlerimiz de affeylesinler. Hata ve kusurlarımızdan dolayı bizi bütün bütün kara görmesinler; meseleye imanın aydınlığında baksınlar… Baksınlar, dikkatle bir kere daha baksınlar… Arasınlar, mercekle arasınlar ve sonra, “Evet, bu insanın sağı solu hep karanlıkla kaplı ama bir yanında küçük bir iman ışığı var.” deyip gözlerini o ışığa teksif etsinler, nazarlarını orada derinleştirsinler. O küçük parıltıyı gözlerinde büyütsünler; öyle ki, bütün karanlıkları o minnacık ışıkla boğsunlar. Zannediyorum, kendi hakkımızda böyle bir muameleyi hepimiz arzu ederiz. Öyleyse, kendimiz için istediğimiz bu müsamahayı, herkes için de arzu etmeli ve bu mevzuda cimri davranmamalı değil miyiz?

Haddizatında, mü’minlerin ruhunda iyilik duygusu hâkimdir; dolayısıyla, onlar, güzel düşünür, iyi görür, doğru konuşur ve kötülükleri iyilikle savarlar. Hatta birilerini tutarken ve onların haklarını savunurken bile dengeyi kaçırıp meseleyi başkalarına düşmanlık şekline çevirmezler. Hiç kimseye kin ve nefret duymazlar; şahıslara değil, sadece kötü sıfat ve fiillere karşı hasmâne tavır alırlar. Onlar, nezih ve güzel ahlâklı insanlardır; nezihlere ince tavırların, hoş davranışların ve temiz sözlerin yakıştığını bilir, bütün düşüncelerini o nezâhete uygun olarak ortaya koyarlar. Kötü düşünce, çirkin söz ve kaba davranışlarla hiç kimseyi rencide etmezler. Rencide etmezler; çünkü, onlar birer afv u safh insanıdırlar.” [Affet ki Affedilesin!… İKİNDİ YAĞMURLARI]

***

HAKKIMI HELÂL ETTİM

°°°Önsöz°°°

İnsanların negatif yönleri diğer insanların daha çok dikkatini çeker ve daha çok konuşulur. Büyük zatlarda bu durum tam tersine, yani müsbet mânâda tersinedir. Onlar insanlardaki olumlu yönleri nazara verir, olumsuz gördüklerini, bildiklerini hep gizlerler. Bunun elbetteki çok faydası vardır. En başta insanların hatalarını herkese duyurmak, onları afişe etmek, onları arsızlaştırır, hatadan dönmelerini zorlaştırır. Ayrıca affetmek hakkını helâl etmeyi de içine alır. İşte bu konu, Bediüzzaman Hazretleri örneği üzerinden şöyle ele alınıyor Pırlantada:

* “Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatına bakarsanız, bir müddet ona talebe olma nimetini yakalamış kimselerden Üstad’ı bırakarak ayrılıp giden insanlar görürsünüz. Fakat Üstad, o insanları kötüleme mânâsına gelebilecek tek kelime söylemez; siz onun sözlerinde sadece müjdeleri duyarsınız. Birisi Nurlar’ı yazmayı terk etse ve çekip gitse; o kat’iyen “Falan ayrıldı, gitti” demez. Eğer, o gidenlerden biri sonra tekrar dönüp gelir ve kalemini yeniden eline alırsa, işte o zaman, “Şu kardeşimiz Haşir Risalesi’ni okumuş, çok beğenmiş ve on nüsha teksir etmiş; beni çok sevindirdi, âdeta bütün dünyalar benim oldu; binlerce maşaallah, barekâllah!” der, onu takdir ve tebcil eder. Siz de düşünmeden edemez; kendi kendinize, “O ne zaman ayrılmıştı ki?” dersiniz.

Negatif noktaları görme yoktur Üstad’ın hayatında; o bütün mülâhazalarını pozitif hususlara bağlamıştır. Öyle ki, gözünün menfi hâdiseleri gören yanına perde çekmiştir âdeta. İnsanlarda çok küçük de olsa bir parıltı aramış; karanlıklara hiç bakmamış. Bütün görüş ufkunu o ışıkçığa bağlamış.

Sadece mü’minleri, dost ve yakınlarını değil, hasımlarını bile affetme ufkunda yaşamış ve şu sözleriyle bize de o ufku göstermiş;

-“Mademki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar, mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.” (Emirdağ Lâhikası-2 s.75.)

Ayrıca, muhatabımız kâfir bile olsa, ona veryansın etme, sınır tanımadan saldırma ve acımasızca sövüp sayma bir ibadet ve fazilet değildir. Peygamber Efendimiz, kendisine sürekli hakaret eden ve hep saygısızlıkta bulunan Ebû Cehil hakkında bile kötü söz söylemeyi tavsiye etmemiş; meselâ, “Ebû Cehil’e on defa lânet okursanız, benim şefaatimi haketmiş olursunuz!” gibi bir söz söylememiştir.

 Yani, Peygamber’e hakaret eden ve saygısız davranan insanlara bile lânet okumak ve gidip her yerde onların kötülüğünü anlatmak gibi bir ibadet olduğuna dair dinde herhangi bir kayıt göstermek mümkün değildir. Bir insan selim kalb taşıyorsa, çirkin sözler ne maksatla söylenirse söylensin onun ruhunda yara yapar. İnanmış bir gönül, fenalık hangi zaviyeden gelirse gelsin, kötü duygu ve tutkular hangi enstrümanla seslendirilirse seslendirilsin onlardan rahatsız olur ve o türlü şeylere karşı hep kapalı kalır.

Kur’ân-ı Kerim’in talim ettiği ahlâk çerçevesi içinde Resûl-i Ekrem Efendimiz öyle davranmıştır. Ebû Cehil öldüğü zaman, bir rivayete göre, sadece “Bu ümmetin firavunu öldü” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/403, 444; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 3/488.) demiş ama Mekke’nin fethinden bir müddet sonra Müslüman olan Ebû Cehil’in oğlu Hazreti İkrime’nin de bulunduğu bir mecliste, Ebû Cehil aleyhinde bazı sözler söylenince, “Babalarını kınamak ve haklarında kötü söz söylemek suretiyle çocuklarını rencide etmeyin!” (İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 41/55-56.) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz bu beyanıyla, hem mü’minlere lüzumsuz sözler sarfetmemeleri tembihinde bulunmuş hem de yanında babasına hakaret etmek suretiyle oğuldaki cibilli duyguları harekete geçirmemeleri hususunda ashabını ikaz etmiştir.

Allah Resûlü’nün afv u safh ve müsamahasına bir misal de Abdullah İbn Übeyy İbn Selül’e karşı olan tavır ve davranışlarıdır. Bildiğiniz gibi, o bir münafıktı, hatta münafıkların başıydı. İfk hâdisesi gibi pek çok fitnede onun parmağı vardı. Fakat oğlu Abdullah çok güzel bir mü’mindi. Bir gün bu nezih oğul, Peygamber Efendimiz’e gelerek; “Ey Allah’ın Resûlü, kulağıma geldiğine göre, babam Abdullah İbn Übeyy’i öldürtecekmişsiniz. Allah’a yemin ederim, Hazrec kabilesi içinde benden daha fazla babasına hürmet eden bir kişi yoktur. Eğer kararınızı vermişseniz, bana emredin de, onu ben öldüreyim. Çünkü korkarım ki, babamı başkası öldürürse, babamın katili halkın arasında gezerken nefsim beni rahat bırakmaz ve onu öldürmem hususunda benimle uğraşır. Böylece bir mü’mini bir kâfir yerine öldürmüş olurum ve Cehennem’e müstahak hâle gelirim!” demişti. Peygamber Efendimiz de ona, “Hayır, biz babana merhamet ederiz. Bizimle beraber kaldığı müddetçe ona ihsanda bulunuruz.” (İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/255-256; et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/110.) buyurmuştu.

 Ve Allah Resûlü, Abdullah İbn Übeyy’in münafık olduğunu bildiği hâlde onun cenazesine iştirak etmiş; oğlu Abdullah’ın ısrarı üzerine kabri başında onun için mağfiret talebinde bulunacağı sırada,

– “Kâfir olarak ölüp Cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, Peygamberin de, mü’minlerin de yapacağı bir iş değildir.” (Tevbe sûresi, 9/113.) mealindeki âyet-i kerime nazil olmuş ve ondan sonra Peygamber Efendimiz müşrik ve münafıkların cenaze namazlarını kılmadığı gibi onlar için istiğfarda da bulunmamıştır. Bununla beraber, o gün sırtındaki temiz gömleğini çıkarıp Abdullah İbn Übeyy’in oğluna vermiş ve, “Bunu babana kefen olarak giydir” demiştir.” (Buhârî, cenâiz 23; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 25.)

  • Allah Düşmanını Affedemezsin!

°°°Önsöz°°°

  İnsan kendi yakınlarını daha kolay affeder. Çünkü onları daha çok sever. Bu sevginin sebebi de, o insanların aslında en çok kendilerini seviyor olmalarından kaynaklanır. Yani bu durum bir mânâda bencillikten kaynaklanır. Esas fazilet ise, kendisine en uzak olanları, yani düşmanlarını bile affedebilmektir. Böyle bir durum ise, kişinin sadece kendi haklarının söz konusu olduğu yerlerde geçerlidir. Kul hakları ve Allah hakları dediğimiz hususlar bizi hiç ilgilendirmez. Aşağıda, işte bu ayrımın açıklaması şöyle yapılıyor:

* “Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu davranışında da başka bir nükte vardır:

Allah Teâlâ, “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme.” (A’râf sûresi, 7/199) gibi âyet-i kerimelerle afv u safhı emir buyurmaktadır; dolayısıyla, mü’minler, hataları büyütmemeli, elden geldiğince kusurları örtmeli ve en affedilmeyecek kabahatları bile bağışlamalıdırlar.

Fakat hiçbir mü’min, Allah’a ait hukukun söz konusu olduğu yerde, dine ve dindara düşmanlık edenler hakkında, “Ben her şeyi affettim; Allahım, Sen de affet” diyemez. Ömür boyu Allah’ı inkâr etmiş, dine hakarette bulunmuş, İnsanlığın İftihar Tablosu aleyhinde ağza alınamayacak sözler söylemiş, Kur’ân’a dil uzatmış bir insanın affını dilemek kimsenin haddi değildir; öyle bir istek, her şeyden önce Allah’a karşı saygısızlıktır. Bu konuda mü’minler sadece, “Ben diğer hakları hak sahiplerine havale ederek kendi hakkımdan vaz geçiyorum” diyebilirler. Nitekim Allah Resûlü de Abdullah İbn Übeyy’e karşı kendi hakkından vazgeçmiş ama onun için istiğfarda bulunmamıştır.

Affetmek, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahlâkıdır. O hayatı boyunca bu ahlâkın gereğini ortaya koymuş; Mekke’de kendisine eziyet edenleri ve Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında Müslümanlara saldırıp onları yok etmek isteyenleri bile sonradan İslâm’a girince affetmiştir. Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’in bu güzel huyunu sena sadedinde, “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.( Al-i İmrân sûresi, 3/159.) buyurmuştur.

 Evet, Allah Resûlü ve selef-i salihîn efendilerimiz afv u safh yörüngeli bir ömür sürmüşlerdir ama güzel ahlâklı olmak, kusurları görmemek, hataları affetmek ve insanları bağışlamak bazen çok zordur. Öyle ki, biri gelir, size arkadan bir tekme vurur. Sonra hıncını alamaz, karnınıza da bir yumruk atar. Bakar ki, siz mukabele etmiyorsunuz, bu defa da yüzünüze bir tokat aşk eder. Bütün bu saldırılara bedel, adalet ve ruhsat aynıyla karşılık vermeye müsaade ediyorken, insanın af ve müsamaha yolunu tutması ve azimeti tercih etmesi ancak kulun kendisini unutması, enaniyeti terk ufkunda yaşaması ve bütün ağyar mülâhazalarından kalbini arındırmış olmasıyla mümkündür.” [Affet ki Affedilesin!.. İKİNDİ YAĞMURLARI]

***

KUR’ÂN TALEBESİNE YAKIŞIR MI?

°°°Önsöz°°°

Kalbin balans ayarı bozulduğunda içinde fitne fücur kaynamaya başlar. Bunların en başında da suizan ve gıybet gelir. Nefis ise hiç vakit kaybetmeden bunlara gerekçeler uydurmaya başlar. Zaten müzminleşmiş bulunan bu hastalıklarımızı iyice normalleştirmeye! çalışır. Pırlantada Müellifi burada da bu meselenin çok önemli bir noktasına dikkat çekerek şunları söylüyor:

* “…Günümüzün en büyük dertlerindendir suizan ve gıybet. Öyle ki, bugün imana ve Kur’ân’a hizmet dairesi içinde Müslümanlara ait pek çok problem halledilmiştir. Meselâ, şöyle-böyle bir kardeşlik ruhu teessüs etmiştir; müşterek hareket, paylaşma, yardımlaşma, bir gaye-i hayale bağlı yaşama ve fikir işçiliği peşinde olma gibi çok önemli hasletler, Allah’ın izniyle, herkesin benimseyip kendi hayatında tatbik etmeğe çalıştığı esaslar hâline gelmiştir. Fakat kötü ahlâkın birer parçası olan bazı mezmum fiiller vardır ki, maalesef, onların üstesinden hâlâ gelinememiştir.

İnsanların hatalarını arama, gizli hâllerini araştırma, kabahatlerin izini sürme, kulağı olumsuz sözler için kullanma, gözü faydasız resim kareleriyle yorma, dili gıybetle, iftirayla kirletme ve bütün bu menfilikleri kalb mutfağında, fuad tezgâhında kesme, doğrama, pişirme.. böylece çok küçük meseleleri büyütme; bazen bir sözle bir insanı ademe mahkûm etme, bazen de bir başkasının bir anlık hâline bakıp onu defterden silme.. gibi öyle çirkin günahlar vardır ki, herkes için olmasa bile bazılarımız için bunlar hâlâ bertaraf edilememiştir ve bu günahlar, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı mü’minlerin gönül hayatına zehir akıtmaya devam etmektedir.

Bu meselenin önemli bir yanı da şudur: 

Bazı insanlar, kendileri aleyhinde konuşulmasından ve gıybetlerinin yapılmasından dolayı mukabele hakkına sahip olduklarını zannediyorlar; birisi onları çekiştirip gıybet edince, onlar da başkalarının gıybetini yapmayı ve kendilerini çekiştirenler hakkında ileri geri konuşmayı mübah gibi görüyorlar. Sanki gıybeti yapılan insanın gıybet etme hakkı varmış gibi hatalı bir yoruma giriyor ve meseleyi çok yanlış algılıyorlar. Oysaki, günahlar zatında günahtır; insanların çoğunun bir günahı işlemesi onu günah olmaktan çıkarmaz ve o cürme mazeret olamaz.

Meselâ, Allah korusun, komşu bir ülkenin askerleri ülkenizi işgal etseler; ırz payimal olsa, namus çiğnense; kirli eller anaların, bacıların iffetine dokunsa; yaşlı-genç, kadın-erkek, çoluk-çocuk ayırımı yapılmadan insanlar bir bir öldürülse… bütün bunlar çok büyük günahlardır ve birer zulümdür. Zulüm devam etmez; Allah onları bir gün mutlaka cezalandırır. Başka bir zalimi onlara musallat eder, onları da ezdirir. Fakat, siz kesinlikle onlara karşı aynı şekilde mukabelede bulunamaz, zatında günah olan hiçbir fiili irtikap edemezsiniz. Karşınızdakiler düşman da olsa, siz çocukları öldüremez, hiç kimsenin namusuna yan gözle bile bakamaz, hiçbir kadına el süremezsiniz. Düşmanlarınızın, o günahların hepsini işlemiş olmaları sizin günahınızı tahfif etmez, onları size mübah kılmaz.

 Aynen öyle de, biri sizin gıybetinizi etse, aleyhinizde konuşsa, meselâ, size “insan şeklinde yaratılmış bir yılan” dese ve siz de onun hakaretine karşılık meseleyi biraz da hafifleterek, “gibi” şeklinde bir benzetme edatı da ekleyerek “yılan gibi bir adam” sözüyle mukabele etseniz, yine büyük bir günah işlemiş olursunuz. Ahirette, dilinizin ve o gıybetin hesabını da vermek zorunda kalırsınız. Çünkü, başkasının sizin hakkınızda o günahı işlemesi, sizin de aynı günahı işlemenizi mübah kılmaz. Kur’ân-ı Kerim’de, farklı bir üslûpla bu hususa dikkat çekilmiş ve, “Bir topluluğun size karşı zalimâne tavrı, kini, nefreti ve sizin de onlara karşı içinizde büyüttüğünüz öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. dil davranın, takvaya en uygun hareket budur.” (Mâide sûresi, 5/8.) buyurulmuştur.

 Aslında, bir insan büyük bir gayeye kilitlenmişse, hep onunla oturup kalkar ve davasına ait meseleler onu öyle meşgul eder ki, başkalarıyla alâkalı dedikodulara, suizanlara ve gıybetlere ayıracak zaman bulamaz; zaten onun gönlünde kötü şeylere karşı meyil hiç yer tutamaz. Bir noktayı hedefleyen ya da bir uçağa kilitlenen bir füze, onu vuracağı âna kadar sürekli takip eder, hedeflediği uçak eğri büğrü yol alsa, zikzaklar yapsa bile füze onun peşinden ayrılmaz. İşte, yüce bir mefkureye kilitlenen insan da hedefine götürecek vesilelerden başka hiçbir meseleyle meşgul olma ihtiyacı duymaz. O davası adına yapabileceği vazifeleri düşünür, onları eda etmeye çalışır ve sadece gaye-i hayaliyle alâkalı konularla uğraşır.

Bir kitapta okuduğuma göre, bir grup insan, çağımızın önemli bir simasıyla konuşurken, Marmara Kahvehanesi’ndeki insanların akşama kadar onlarca devlet yıkıp yerine ütopyalar inşa ettikleri gibi, milletin kurtuluşundan, nizamdan ve siyasetle alâkalı değişik mevzulardan bahsediyorlar. Bir müddet onları dinleyen o muzdarip insan, sonunda dayanamıyor ve söz istiyor:

– “Efendiler, efendiler! Çok güzel şeyler söylediniz, mühim meseleleri şerh ettiniz. Fakat, Allah aşkına, davam adına benim yapmam gerekli olan şey nedir, bana onu söyleyin!” diyor. Aslında, O’nun bu sözü ve çıkışı mefkure insanları için güzel bir ölçüdür. Şayet, siz Allah rızası hedefine kilitlenmiş bir insansanız her anınızı o istikamette değerlendirmelisiniz. Yanınıza gelen biri, “aldık, açtık, yaptık” deyince, üslûbunca, “Arkadaş, senin şu bahsettiklerin i’lâ-yı kelimetullah yolunda ve Allah’ın rızasını kazanma uğrunda ne ifade ediyor? Şu anlattığın şeyler, ne ölçüde i’lâ-yı kelimetullah’a vesile olacak, kaç yerde ruh-u revân-ı Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlayacak ve bizi Allah’ın hoşnutluğuna ne kadar yaklaştıracak?” demeli ve vazifenizle alâkalı olmayan laflara karşı tamamen kapanmalısınız.” [Bozuk Kalblerin Hırıltıları. İKİNDİ YAĞMURLARI]

***

“HAZRETİ AİŞE ANAMIZ!”

°°°Önsöz°°°

 Türkçemizdeki, “dostun dostu dosttur” sözü bir gerçeğin ifadesidir. İnsan sevdiğini seveni de, sevdiğinin sevdiğini de sever. Peygamber sevgisinin bir tezahürü de onun sevdiklerini sevmektir. Efendimiz’in Hazreti işe anamızı ne kadar sevdiği herkesin malumudur. Fakat bu sevginin, Onun cemâline ya da gençliğine duyulan bir sevgi olmadığını, Kendisi de gerçek bir Peygamber âşığı olan Muhterem Zât yine onun hayatından kesitlerle şöyle açıklıyor:

* “Hazreti Sıddık’ın sıddıka kerimesi Aişe Validemiz de babası gibi îsar ufkunda cömertlik ortaya koyan bir insandı. Kendisine, Hayber ve Fedek arazilerinin gelirlerinden verilen bir miktar para vardı. Ayrıca, Hazreti Ömer, Ezvâc-ı Tâhirât’ı ilk saftakiler arasında mütalâa etmiş ve onlara ayrılan miktarı yükseltmişti. O sevgili annemiz eline binlerce dinar geçmesine rağmen vefat ederken arkada dünya adına hiçbir şey bırakmamıştı; çünkü, eline geçen her şeyi Allah yolunda infak etmişti. Diğer yönleriyle ne kadar derinse, cömertlikte de o kadar derindi. İlim alanında o denli ileriydi ki, Hazreti Urve onun hakkında, “Hem fıkıh hem tıp ve hem de şiir sahasında Hazreti Aişe’den daha bilgilisini görmedim.” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/67; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/49-50.) demişti. Ebû Musa el-Eş’arî Hazretleri de, “Ne zaman bir meseleyi ya da hadisi anlamakta zorlanıp Hazreti Aişe’ye sorsak mutlaka onda bir cevap bulur ve müşkilimizi hallederdik” (Tirmizî, menâkıb 62.) itirafında bulunmuştu.

O muallâ annemiz söz söylemesini öyle güzel becerirdi ki; Ahnef İbn Kays,

– “Ben Hazreti Ebû Bekir’in, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın ve Hazreti Ali’nin (Allah hepsinden razı olsun) hutbelerini dinledim. Fakat, Hazreti Aişe’nin dudaklarından dökülen sözler kadar güzel ve anlaşılır olanlarını ondan başkasından duymadım.” (İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 24/352; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/123.) şeklinde takdirlerini dile getirmişti. Adını her anışımda “Anam!..” deyip,

– “Öz anama bu kadar tatlı ‘anam’ demedim o da darılmasın.” düşüncesiyle yâd ettiğim muallâ validemiz, ibadet ü taatinde o kadar engindi ki; Kasım İbn Muhammed, “Hazreti işe, Ramazan ve Kurban bayramları hariç senenin bütün günlerini oruçlu geçirirdi.” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/47) haberini vermişti.

Bir gün yanaklarından süzülen yaşları görünce,

– “ Aişe, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye soran Resûl-i Ekrem Efendimiz’e, “Cehennem ateşini hatırladım; ötede ailenizi tanır, beni de hatırlar mısınız yâ Resûlallah?(Ebû Dâvûd, sünnet 24, 25; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/110.) şeklinde cevap veren gözü yaşlı anamızın kalbi de o kadar ince idi ki; Urve Hazretleri, “Sabahları evden çıkınca Hazreti Aişe’nin evine uğrar ve ona selâm verirdim. Yine bir gün erkenden ona uğradım. Baktım ki, namaz kılıyor, Cenâb-ı Hakk’ı tesbih u tazimde bulunuyor; sürekli;

– “Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.” (Tûr sûresi, 52/26-27.) mealindeki âyetleri okuyor; bu âyetleri durmadan tekrar ediyor, Rabbine dua dua yalvarıyor ve ağlıyor. Onu o hâlde görünce, ben de kalkıp namaza durdum. Fakat o okumasını bir türlü bitirmeyince ben biraz sıkıldım ve daha fazla dayanamayıp bir ihtiyacımı görmek için çarşıya gittim. Geri döndüğümde ne göreyim; Hazreti Aişe yine namazda ve kıyamdaydı; aynı âyetleri tekrar ediyor, ağlıyor ağlıyordu.” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/49.)

 İşte, bütün yönleriyle bir derinlik ve enginlik abidesi olan Aişe-i Sıddıka Annemiz cömertlikte de benzersizdi. Rivayet edildiğine göre; bir gün yetmiş bin dinarı halka paylaştırmış, sonra da oturup elbiselerini yamamış ve o yamalı elbiseleri giymişti. (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/47.)

 Bir başka gün, payına düşen bir malı yüz bin dinara satmış, eline geçen parayı muhtaçlara dağıtmış ve o günün akşamında da, kendisine ayırdığı arpa ekmeğiyle ancak iftar edebilmişti. (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/48.)

 Allah’la münasebetlerinde o kadar derin olan anamız, insanları düşünme ve cömertlikte de o denli engindi. Dini anlama arzu ve iştiyakı zaviyesinden eşsiz olduğu gibi, Allah’a, Resûlü Ekrem’e, salih kimselere ve Cennet’e yakın olma, Cehennem’den de fersah fersah uzak bulunma vesilelerini kavramadaki basireti açısından da benzersizdi. Bunları yaptığı dönemde o henüz yirmili yıllarını yaşıyordu. O genç yaşına rağmen bilinmesi gereken mevzuları çok iyi kavramıştı. Kendisine bir husus sorulduğunda dinin objektifliği içerisinde cevaplar veriyor; hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemiyordu. Fakat, şahsî hayatı adına sadakat ve vefasına yakışır bir duruş ortaya koyuyor; hep sika ufkunda ve îsar burcunda seyahat ediyordu.” [Çocuklarına Ne Bıraktın?. İKİNDİ YAĞMURLARI]

***

VERMEYE DOYMAYANLAR

°°°Önsöz°°°

Allah bize hep veriyor. O bakımdan vermek Allah ahlâkıdır diyebiliriz. Allah Kendisi cömert (Cevâd-Kerîm) olduğu gibi cömertleri ve cömertliği sever. Hele bir de sadece O’nun rızasını gözeterek, O’nun verdiklerini yine O’nun istediği yerlere/kişilere verenleri. Dinî sorumlulukların şeklî ibadetlere indirgendiği, infakın âdeta yüzde kırka fikslendiği zamanımızda, bol bol vermenin de (infak) bu sorumluluklarımızın en başında gelenlerinden olduğunu bize öğreten Muhterem Hocamız, kendisinin her zaman örnek aldığı sahabelerden ve onlardan sonra gelen infak kahramanlarından bazılarını şöyle anlatıyor:

* “Hazreti Osman Efendimiz çok kazanmıştı ama bir emanetçi olduğunun farkındaydı. Ne zaman “yardım” denilse önce o koşuyor; elinde ne varsa hepsini infak ediyor ve Peygamber Efendimiz’i sevindiriyordu. (Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/231; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 39/63.)

Hazreti Abdurrahman İbn Avf çok zengindi; fakat, servetin kendisinde emanet olarak durduğunun şuuruyla hareket ediyor ve rivayetlere göre üzeri erzak yüklü beş yüz deveyi bir defada tasadduk ediyordu. (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/115; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/129)

Ömer İbn Abdülaziz devletin başında bir emanetçi memur gibi duruyor, hazinenin dolup taştığı bir dönemde kendisi zeytin yağına ekmek bandırarak iftar ve sahur yapıyordu. (Bkz.: Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 5/315.) 

 Leys İbn Sa’d Hazretleri’nin yıllık geliri seksen bin dinarı geçiyordu ama kendisine hiçbir zaman zekât farz olmamıştı. Çünkü, eline ne geçerse geçsin, hepsini Allah yolunda harcıyor, istikbal endişesine kapılmadan malını infak ediyordu. (Bkz.: ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 8/149.)

 Bir gün İmam Mâlik Hazretleri bir sini hurma hediye gönderince İmam Leys o siniyi altınla dolu olarak iade ediyordu. (ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 8/154.)

Hafızanızı azıcık zorlasanız bu konuda daha yüzlerce misal bulabilirsiniz ve görürsünüz ki, seleflerimiz başkalarıyla alâkalı hüküm verirken dinin değişmeyen kurallarını uygulamış, insanları bütün boşlukları ve zaaflarıyla kabul etmiş, zorlaştırmamış kolaylaştırmışlardır; fakat, kendileri söz konusu olunca da bütün salih amellerini kendi ufukları açısından ele almışlardır. Kendi tatbikatlarının birer kural olarak benimsenmesine mani olmuş, İslâm dininin bir ruhbâniyet şeklinde anlaşılmasını engellemiş ve dinin özündeki kolaylığa, müsamahaya ve kuşatıcılığa dikkat çekmişlerdir.

 

Kur’ân’da ve Sünnet’te insanların değişik kategoriler içinde değerlendirilmesine uygun şekilde, onlar da bir realitenin gereği olarak kiminin bir damla sadaka vermesini, kiminin de malının içinde başkalarının hakkı bulunduğu şuuruyla biraz daha çok tasadduk etmesini normal görmüş; fakat, kendileri son kuruşlarına kadar bütün mallarını infak etmişlerdir.

Bunu yaparken de, hayır ve iyilikleri hiç kimseye duyurmamak, hissettirmemek, riya ve süm’adan uzak kalmak hususlarında da azamî hassas davranmışlar; hatta tasadduklarının Kirâmen Kâtibîn tarafından bilinmesini dahi istememişlerdir. Nitekim,

– “Kendileri de ihtiyaç duydukları hâldeyiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler. Ve derler ki: ‘Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz.” (Dehr sûresi, 76/8-9.) mealindeki âyetler onların ruh hâlini tasvir etmektedir. Evet, onlar öyle hasbî ve muhlis kullardır ki, hayır ve hasenât karşılığında bir teşekkür bile beklememektedirler.

 İman ve Kur’ân hizmetine adanmış kimseler de, çalışıp alınlarının teriyle iaşelerini temin etmelidirler. Kazançlarının üzerinde hep meşruiyet mührü aramalı ve mallarının her zerresinin hesabını Allah’a vermeye hazır bulunmalıdırlar. Onlar da birer emanetçi olduklarının farkında iseler, meşru dairede kazanmaya ve işin içine zerre kadar haram karıştırmamaya dikkat ederek ne kadar kazanabilirlerse kazanmalı ve ellerinden geliyorsa çok zengin olmalıdırlar.

Bir gün, Süfyan-ı Sevri Hazretleri’nin elinde bir sürü dinar gören bir adam, “Seni Hak dostu olarak biliriz, elindeki bu paralar da neyin nesi?” deyince, Hazreti Süfyan, “Öyle deme; eğer bu kadarcık bir mala sahip olmasaydık, idareciler bizi kapılarında dilenci yapar, eşiklerine mendil serdirirlerdi” (ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 7/241.) der.

İşte, başkalarına el açmamak ve onun bunun kapısında mendil sermemek için her mü’min çalışıp çabalamalı, alın teriyle kendi geçimini sağlamalı ve aynı zamanda, kazancında ihtiyaç sahiplerinin de hakkı olduğunu düşünerek malının şükrünü de kendi cinsinden eda etmelidir.”

  • Bu Devrin Sıddıkları

°°°Önsöz°°°

 Bütün dinî emirlerde olduğu gibi, infakın da bir alt ve üst limiti vardır. Alt limit, zekâtın tahakkuk ettiği şartlar, yani kırkta birdir. Üst sınırı ise, Bakara suresi 219 âyette ifade edilen şu sınırdır:

– “..Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını (infak) sorarlar. ‘İhtiyaç fazlasını’ de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz.”

  İnfak anlayışları arasında bu kadar büyük bir farkın olmasının hikmetini ise, Pırlanta Adam şöyle açıklıyor:

* “Bu şükrün yerine getirilmesi mevzuunda, ısrarla üzerinde durulması gereken nokta, herkese kendi gücü kadar yük yüklenmesi ve dinin objektif yanının nazara verilmesi hususudur. Bu konuda, insanları haklarından mahrum etmemeye, kimseyi gadre uğratmamaya ve onların çoluk çocuklarının bulunduğunu da hesaba katmaya özen gösterilmelidir. Bir insan bir anlık coşup şahlanmayla hissî bir karar verebilir; diğerlerine düşen vazife, ona bir kere daha düşünme fırsatı tanımak ve hayatın realitelerini de göz önünde bulundurmaktır.

 Unutulmamalıdır ki, Allah’ın dininin i’lâ edilmesi vazifesini kim vicdanında ne kadar duyuyorsa, o meseleye de o kadar sahip çıkar. Bazıları, ortaya konan hayırlı faaliyetleri sadece uzaktan seyreder; takdirlerini dile getirir. Onlar o hâlleriyle kabul edilmeli ve muhalif olmamaları da bir kazanç bilinmelidir. Bazıları, işin ucundan tutuyor gibi görünür, kendileri hiçbir şey yapmaz ama iyi işler yapanlarla beraber bulunurlar. Onların durumu da yadırganmamalı ve o kadarcık bir yakınlık da kâr sayılmalıdır.

Güzel insanlar içinde bulunma, güzel sözlere ve faydalı işlere iştirak etme,

– “Ne güzel şeyler yapıyorsunuz; Allah nasip etse, biz de yapsak!” deme de çok önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir. Bazıları da bir damla ile katkıda bulunur; o bir damlayı verirken bile yüreğini vermiş gibi olur ama o kadarcık bir infak da öpülüp başa konmalıdır. Çünkü, vermeye alışma damla damla vermekle başlar. Çoğu zaman, bir damla, coşkun bir kaynağın emaresidir ve o kaynak kazıldıkça mutlaka daha gür su gelecektir.

Bazı insanlar da vardır ki, onlar,

– “Allah, karşılık olarak Cennet’i verip mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır” (Tevbe sûresi, 9/111.) mealindeki âyetle yatıp kalkar ve tenezzülât-ı ilâhiyenin bir neticesi olarak kendileriyle pazarlık yapıldığını hiç akıldan çıkarmazlar. Malları ve gerekirse canları karşılığında, Cennet’i, Cemalullah’ı ve rıdvanı satın alma şeklindeki bir anlaşmaya “evet” derler. Fâni şeyleri verip bâkî bir hayatı kazanmaya talip olurlar. Hele bir de, içinde bulundukları zaman dilimi umumi bir seferberliği gerektiriyorsa, iman ve Kur’ân davasına sahip çıkan ilkler gibi bütün mallarını tasadduk etmeye amâde bulunur, evlerinin ve arabalarının anahtarlarını bile bir zarfın içine koyar ve infakta sınır tanımazlar.

Sözün özü; meseleye dinin objektifliği açısından bakmak ve umum insanları nazar-ı itibara alarak değişmeyen kurallarla hüküm vermek esastır. Bu zaviyeden, beş lira veren de, elli lira tasadduk eden de, dinî vecibelerini yerine getirdikten sonra, evlâd u iyalini ve evini-barkını düşünen insan da makbuldür. Bu arada, her devrin Ebû Bekir’leri ve işe-i Sıddıka’ları da mutlaka olacak; onlar sadâkat, vefa ve îsar hasletleri gereği belki mallarının hepsini Allah yolunda vereceklerdir. Dolayısıyla, bu meselede hüküm kanaat-i vicdaniyeye göre belirlenecek ve hiç kimse gadre uğratılmayacaktır.” [Çocuklarına Ne Bıraktın? İKİNDİ YAĞMURLARI]

***

ŞEYTANÎ OKLAR VE DAHİLDEN KAYNAKLANAN ZİHİN KİRLİLİĞİ

°°°Önsöz°°°

 En çok kirlenen yerlerimiz, ellerimiz, ayaklarımız, üstümüz, başımız değil, bilakis kalbimiz, zihnimiz, duygularımız ve düşüncelerimizdir. Bunların kirlenmesi için bizim dışımızda pek çok sebep mevcut olduğu gibi, biz bizzat kendimiz bile bunları kirletmeye yeteriz. Çünkü içimizde bunu sağlayacak olan ve kendisiyle devamlı mücadele edilmesi gereken bir mekanizma ve bir güç var. Ruhumuzun penceresi diyebileceğimiz gözlerimiz ise, dışarıdan sızan kirlerin içimize aktığı en önemli boşluklardır. Tabii kontrol edilmediği takdirde. Bu kirlenme kanalları ve bu konuda yapılması gerekenler şöyle anlatılıyor Pırlantada:

* “Zihin, öncelikle günahlar, hatalar, yanlışlıklar ve kötülüklerle kirlenir. Her günah, her hata ve her kötülük onda mutlaka bir iz bırakır. İnsan çok defa böyle bir zihin kirlenmesinin farkına varmasa da zamanla onun tezahürlerini kendi gönlünde ve duygularında hissedebilir. Böyle bir kirlenme, hayırlı işlere devam etme arzusunu kırar, salih amellerde süreklilik isteğini azaltır ve fenalıklara meyil gücünü artırır.

Evet, günümüzün insanları zihin kirliliği gibi bir âfete mâruzlar ve bu yönüyle de tâli’siz sayılırlar. Bugün, çarşıya ve sokağa her çıkışlarında gözler yoluyla bir takım haramlara girmeleri neredeyse muhakkak. Ruh dünyâlarında bulantı hâsıl edecek manzaralar âdiyattan. Kulaklar âdeta kir taşıyor, diller kir üretiyor. Uygunsuz sözler dinleniyor, çirkin laflar ediliyor, sürekli şunun-bunun aleyhinde atılıp tutuluyor; konuşmalar gıybetlerle başlıyor, yalanlarla devam ediyor ve sonunda iftiralarla noktalanıyor. Konuşanlar kirletiyor; onlara müsamaha gösterip dinleyenler de onların vebaline ortak olup kirleniyorlar. Böylece, çok ciddi bir zihin kirliliği yaşanıyor.

Bu kötü durum şeytanın müdahalesine de bir ortam hazırlıyor ve kirli zihinleri şeytan kendi hesabına kullanıyor. Dolayısıyla, insanlar dupduru bir gönülle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme imkânını asla bulamıyorlar. Dahası, birer pas, birer leke olan o günahlar, tevbe ve istiğfarla temizlenmez ve arttıkça artarsa, o zaman üst üste yığılan kirler bir perde hâlini alıyor; Allah’tan gelen tecellilerin önünü kesiyor, rahmet esintilerine ve ilâhî inayete mani oluyor ve artık himayesiz kalan kalbler şeytandan gelecek küfür oklarına bile açık birer hedefe dönüşüyor.

  Bundan dolayıdır ki, böyle bir musibete karşı ümmetini ikaz eden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),

– “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur” buyuruyor ve Cenâb-ı Hakk’ın şu iltifatkâr beyanını naklediyor: “Kim Benim korkumdan dolayı harama bakmayı terkederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/173; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/349.)

Dışarıdan gelecek günah hücumlarına karşı ümmetini koruma mevzuunda çok hassas davranan Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de Hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Hazreti Abbas’ın oğlu) Fazl’ın başını sağa sola çeviriyor ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı oluyordu. Asır saadet asrı, mevsim Hac mevsimi, terkisine binilen Zat Allah Resûlü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazl idi. Öyle bir şeyin âdeta imkânsız olduğu bir durumda, nazarına başka hayaller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Efendimiz’in bu konudaki hassasiyetini gösteriyor ve ümmetine misal teşkil ediyordu. (Bkz.: Buhârî, hac 1, sayd 24; Müslim, hac 407.)

  Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir başka zaman da, Hazreti Ali’ye,

– “Yâ Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” (Tirmizî, edeb 28; Ebû Dâvûd, nikâh 42; Dârimî, rikak 3.) buyurmuş; bir kasde iktiran etmediği için ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceğini ama ikinci defa dönüp bakmak iradî olduğundan, onun günah hanesine yazılacağını vurgulamış; harama götüren yolu tâ baştan keserek günahlara geçit vermemek gerektiğine dikkat çekmişti.

  Hariçten gelen bu leke ve kirlerin yanında, bir de dış dünyanın içe yansımalarından ve onların hâsıl ettiği yakışıksız düşüncelerden kalan izler oluyor.

– “Falan neden şöyle dedi, filân niye bunu yaptı?” şeklindeki bulanık fikirler hayalinizi delip geçiyor, bir kıymık gibi tasavvurlarınıza saplanıyor, hislerinizi yaralıyor. Hatta, içinize dert olan o söz ve davranışların muhatabı siz olmasanız bile, onlara maruz kalanların ahvâlini müzakere etmek sizin vazifenizmiş ve sanki üzerinize lâzımmış gibi, o meseleyi giderme imkânınız da olmadığı hâlde, beyhude suizanlara giriyor, içinizdeki kuşkuları büyütüyor, kendi kendinizi yiyip bitiriyor ve böylece farklı bir zihin kirliliğiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Şahsen, böyle bir zihnî kirliliği daha geniş alanlı görüyor, çoğu insanların bu derde müptela olduğunu müşâhede ediyor ve çok üzülüyorum.

İnsan çarşı pazardan, kötülüklere açık mahallerden ve günaha girme ihtimali olan yerlerden uzak durarak dışarıdan bulaşabilecek günah lekelerine karşı tedbir alabilir ve onlardan korunabilir. Fakat hayal ve tasavvurlardan kaçmak çok zordur. Otururken kalkarken, yerken içerken onlar hep sizinle beraberdir. Onlardan uzaklaşmak için uykuya sığınacak olsanız, daha gözlerinizi yummadan şeytan hemen inci-boncuk gibi saçıverir onları önünüze. Bu defa, uykuyu da unutur, başlarsınız çocukların bilye oynamaları gibi hayal ve tasavvurlarla oynamaya.

– “Falan neden bu kadar vefasız, filân niye bu denli duygusuz, öbürünün Allah’la münasebeti niçin o kadar sığ?” sorgulamalarıyla zihninizi meşgul edersiniz. Aslında, o mevzularda yapılması gereken şeyler Kur’ân ve Sünnet tarafından ortaya konmuş; o problemleri halletme sistemleri vaz’ edilmiş; meselelerin, usûlüne uygun olarak anlatılması ve insanların irşad edilmesi için gereken hususlar belirlenmiştir. Belirlenen o esaslara göre tavır almak ve hareket etmek dururken, hiçbir faydası olmadığı hâlde o türlü mülâhazalara dalmak, hayallerin ve tasavvurların suizanlara bağlanmasına ve dolayısıyla zihin kirliliğine sebep olmaktadır.

Belki bazılarına günde yüz defa “estağfirullah” dedirten de böyle bir zihin kirliliğidir. Siz, öyle bir kirlenmeye karşı ciddi tavır alsanız da, makinalı tüfekten boşalan mermiler gibi peşi peşine gelip en hassas duygularınıza çarpan ses, söz ve görüntüler tasavvur ve tahayyüllerinizi bir şekilde yakalar. Kimi zaman tuhaf bakışlar, bazen garip duruşlar, bir başka zaman sakat anlayışlar, bazen de kendinden kaçışlar gelip onlara çarpar. Siz ne kadar sineye çekici olsanız ve görüp duyduklarınızı realitelerle dengelemeye çalışsanız da hayal ve tasavvurlarınız, parçalayıcı bir canavardan kaçan çaresiz av gibi koşamaz; kalbiniz, şuurunuz ve mantığınız ölçüsünde mukavemet gösteremez. Mantık ve güç sınırı tanımayan, zaman ve mekân kaydına girmeyen hayal, çok süratli olsa da, çoğu zaman, fena duygulara paçayı kaptırır, kötü düşüncelere yakalanır. Neticede, çok kıymetli dakikalar faydasız hayallerle eriyip gider; zihin ise, yararsız düşüncelerin istilasına uğrayarak bir çeşit esarete düşer.

Kalble kafanın irtibatı sebebiyle zihindeki bu kirler zamanla kalbe de akar ve orada “reyn” meydana getirir. Reyn, bir şeyin üzerinin pasla kaplanması, her tarafının paslanması demektir.

Cenâb-ı Hak, “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)” (Mutaffifîn sûresi, 83/14.) buyurmuş; Allah Resûlü de,

– “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur.” (Tirmizî, tefsîru sûre (83) 1; İbn Mâce, zühd 29.) sözleriyle bu ilâhî beyanı ve onda yer alan رَانَ (pas tuttu) kelimesini şerh etmiştir.

Evet, pas tutan bir kalbin bütün ufukları kararır; artık o iyiyi kötüden ayırma kabiliyetini kaybeder; beyazı siyah, siyahı da beyaz görmeye başlar; başlar ve bir daha da kendine gelmesi, fıtrî safvetini elde etmesi çok zor olur. Hatta bazen yeniden özüne ermesi bütün bütün imkânsızlaşır. Gafleti ve fenalıkları yüzünden deformasyon geçiren bir insanın artık üst üste kaymalar yaşaması da kaçınılmazdır.” [Kirli Zihinler ve Dağınık Kalbler. İKİNDİ YAĞMURLARI]

Bu yazı 51 kez okundu