Hikmetli Kıssalar-22

İmam Şafi ve Talebesi !

Eğri Minare!

Gayratullah 

Narın Tadı

Edeb ve Çok Konuşuyor.

***

 

İMAM ŞÂFİİ VE TALEBESİ

İmam-ı Şafii talebelerinden biri olan Yunus ile müzakere yaptığı bir meselede ihtilafa düşer. Öyle ki talebesi öfkesinden dolayı dersi terk eder ve evine gider. Akşam olunca Yunus kapısının çalındığını fark eder.

‘Kim o?’ der. Kapıdaki kişi, ‘İmam-ı Şafii’ der. Yunus, kapıyı açar ve İmam Şafii’nin kapıda beklemekte olduğunu görür ve hocasının ayağına kadar gelmesine şaşırır.

İmam Şafii kapıyı açan talebesi Yunusa şunları söylemiştir:

1- Ey Yunus, bizi birleştiren yüzlerce mesele dururken bir mesele mi bizi ayıracak?

2- Ey Yunus, yaptığın ve üzerinden geçtiğin köprüleri yıkma! Bir gün o köprüden geri dönmen gerekebilir!

3- Ey Yunus, hatadan nefret et ama hataya düşenden nefret etme.

4- Bütün kalbinle günaha öfkelen ama günahkara acı, ona merhamet göster.

5- Ey Yunus, sözü eleştir ama sözü söyleyene saygı göster.

6- Ey Yunus Görevimiz, hastalığı tedavi etmektir, hastayı yok etmek değil.

Büyük İmam ALLAH senden razı olsun, toplum olarak bu nasihatlara çok ama çok ihtiyacımız var.. Günümüzde Akrabasını, Arkadaşını,eşini ,Dostunu, Davâ Arkadaşını yaptığı bir hata yada farklı düşündüğü için terk edip yüz çevirenlere bu tarihi kıssayı okumak lazım. Günlerimiz, gecelerimiz, haftalarımız, aylarımız, senelerimiz, ömrümüz bereketli, akıbetimiz hayr olsun.

***

EĞRİ MİNARE!

  Süleymaniye Camiinin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti. O gün gelince İstanbul’un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti. Herkes hayranlıkla bu Sinan şâheserini seyrediyordu. Fakat bunlar arasında bulunan bir çocuk, “Aaa şu minareye bakın nasıl eğri!” diye bağırıyordu. Herkes de bakıyordu ama bir eğrilik görmüyordu.

Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan’a kadar ulaştı. Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona, “Yavrum hangi minare eğri göster bana” dedi. Çocuk da “İşte şu”diye minarelerden birini gösterdi.

Mimar Sinan hemen adamlarını topladı. Uzun halatları birbirine ekletip minareye bağlattı. “Çekin yukarı doğru!” diye çektirmeye başladı. Çocuğa da, “Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver” dedi. Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı. Çocuk bir süre sonra, “Tamam, minare doğruldu”diye bağırdı. İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler. Başından beri olaya tanık olan Sinan’ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan’a yöneltti:

– Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok. O halde niçin düzeltmeye kalkıştın?

Mimar Sinan’ın cevabı inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi:

– Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını. Ama çocuğun kafasındaki “minare eğri” intibâını da öyle bırakamazdım. Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki “eğri” kanaati silinsin. Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı.

***

GAYRETULLAH

Bir zat, çeşmenin başında kovasını doldururken, sonradan gelip atını/katırını sulamak isteyen bir başkası ona haksız yere bir tokat aşk etmiş. Mazlum insan, belki gözyaşları içinde kovasını yarım doldurmuş ve hüzünle Pîrinin yanına gelmiş. Onun hâlini görüp hadiseyi öğrenen Hazret, heyecanla “Aman! Derhâl oraya git ve o zata basit bir mukabelede bulun!” demiş. O ermiş zat, aslında bu tavsiyesiyle şefkatin izâfi ya da negatif diyebileceğimiz bir yanına/çeşidine dikkat çekmiş: Birisi size bir yumruk vurduğunda imkânı varsa, parmağınızın ucuyla hafif dokunun ona. Tâ mesele “gayretullah”a dayanıp da bulacağını Allah’tan bulmasın. Mazlum, bu düşünceye binaen hemen koştura koştura çeşmenin başına varmış fakat bir de ne görsün; tokat vuran adam, kendi bineğinden öyle bir tekme yemiş ki kıvranıp duruyor.

Diğer bir hadise:

Bir deve kervanı yola koyulmuş giderken fakir bir derviş önlerine çıkar ve kervancıbaşına kendisini de aralarına almaları ricasında bulunur.

Kervancıbaşı adamcağızın isteğini kabul eder ve beraberce yola revan olurlar. Bir zaman sonra haramîler kervana saldırır ve gariplerin bütün eşyalarını alırlar. Bir aralık, eşkıyânın reisi, dervişe de malı olup olmadığını sorar.

Hak dostu, “Benim hiç param yok, ama kervancıbaşının bürümcek bir gömleği vardı, onu almayı unutmuşsunuz.” der. Haramîler hemen koşar, kervancıbaşının heybesini yeniden arar ve pek değerli gömleğine de el koyarlar. Uzun süre hiçbir şey söylemese de dervişe karşı kervancıbaşının gönlü çok kırılır. Öyle ya onca iyiliğine mukabil maruz kaldığı tavır kolay kolay kabul edilebilecek cinsten değildir.

Bütün sermayelerini kaybeden mazlumlar, çaresiz bir hâlde bekleşirlerken devletin askerleri çıkagelir ve haramîlerin hepsi derdest edilir. Nihayet, gasbedilen mallar sahiplerine geri verilir. İşte o zaman kervancıbaşı dervişe yaklaşır ve der ki, “Baba aşkolsun! Ben sana o kadar iyilik yaptım, sen de tuttun, benim biricik gömleğimi de şakîlere haber verdin.”

Hak dostunun cevabı düşündürücüdür: “Oğul, niyetim sana kötülük yapmak değildi; bu haramzadeler halka o kadar gadretmişlerdi ki, baktım zulümlerinin gayretullaha dokunmasına dört parmak kalmış. Senin gömleğinin işte o dört parmak yerine geçmesiydi muradım.”

***

NARIN TADI

Eski hükümdarlarından Nûşirevan, bir gün ve­zirlerinden biriyle giderken yol kenarında gördüğü bir bahçeye girer, bekçilik yapan çocuktan su ister. Çocuk bahçede suyun bulunmadığını söyleyince:

-Öyle ise bir nar ver de, susuzluğumu gidereyim, der.

Çocuk koşarak gider, olgunlaşmış bir nar koparıp hü­kümdara uzatır. Narı çok tatlı bulan hükümdar, bir tane daha ister ve nar gelinceye kadar bu bahçeye el koymayı tasarlar. O sırada çocuk ikinci narı getirir. Alıp da tadına bakınca bu defa ki narı hükümdar çok ekşi ve acı bulur. Çocuğa sorar:

-Evlâdım, bu nar da evvelki ağaçtan değil mi?

-Evet, ondandır efendim.

-O halde evvelki nar tatlı olduğu halde bu neden acı?

-Efendimiz, aynı ağacın narının biri tatlı, diğeri acı olmaz. Şayet olmuşsa bir hikmeti vardır. Sakın hüküm­darımız niyetini değiştirip de iyi niyetli iken iyi tad, kötü niyetli iken de kötü tad tatmış olmasın?

Çocuğun bu ikazına hayran kalan hükümdar:

-Sen haklısın küçük bekçi, der. Ben baştan iyi ni­yetli idim, nar da iyi tadla geldi. Sonra niyetimi değiştir­dim, böyle güzel nar yetiştiren bahçeye el koyma fikrine saptım, narın tadı değişti. Bana ekşi ve acı geldi. Şimdi niyetimi düzeltiyorum. Bahçeniz sizin malınızdır, kimse el koyamaz. Bir nar daha ver.

  Küçük bekçinin üçüncü defa getirdiği nar da, ilki gibi tatlı ve lezzetli olur. Hükümdar kendi kendini suçlayarak uzaklaşıp giderken “Niyeti güzel olan güzel neticeye lâyık olur” diye düşünür. [Kaynak: Ahmed Şahin, Dini Hikâyeler, Cihan Yayınları, İstanbul 2006, s. 130]

***

EDEB VE Çok KONUŞUYOR

Hak dostlarından birisinin yanından talebelerinden biri at üzerinde geçer. Bu saygısızlığının cezasını, tam üç ay feyz-i ilâhîden mahrumiyetle çeker.

Hacca giden bir veliye, başka bir zât refakatçı olarak evlâdından birini tahsis eder.

Hacc dönüşü,“Evlâdımızı nasıl buldunuz efendim.” dediğinde,

“Kesret-ü kelâm” (ÇOK KONUŞUYOR) buyurur.

Evlâdına,“Ne konuştunuz hazretle?” der.

O da, “Hiç konuşmaya fırsat olmadı. Çünkü Efendi Hazretleri hep tâatle meşguldü. Sadece ilk vardığımda İSMİMİ sordu, ben de “Ali oğlu Veli.” dedim.

Üstadı der ki: “Bak yavrum! Sana adını sormuş,sen babanın adını da eklemişsin.

Demek ki konuştursa, çok kelâm edecekmişsin!” buyurur.

Eser: Edeb Yâ Hû/ Sayfa : 179/Rehber Yayınları

Bu yazı 55 kez okundu