Pırlanta İkliminde Seyahat-36

□Selâm Ruhu

□Dünyada Rıza, Ötede Rıdvan

□Rızaya Talip Olanlar Rıdvana Mazhar Olurlar

□Bir Ömür Boyu Adanmışlık Ruhu 

□Temsil, Tebliğin Önünde Olmalı

SELÂM RUHU

°°°Önsöz°°°

  • Adını bile sulh ve selâmet kelimesinden alan mübarek dinimizin, huysuz, kinci ve cahil kitleler tarafından nasıl bir imaja mahkum edildiği malumdur. Bu dine bundan daha büyük kötülük yapılamazdı, maalesef yapıldı.
  • Kaba bir hesapla sekiz bin yüz altmış beş gün süren yirmi üç senelik Peygamberlik ve tebliğ süresinin, fiilî savaş halinin birgün bile sürmemesine, gidip gelmeler dâhil bütün savaş ve seferlerin toplamının altmış beş günü geçmemesine rağmen, sanki kalan sekiz bin günün tamamı da savaş meydanlarında geçmiş gibi bir algı oluşturulmuş olması, gayr-i müslimlerin bu dine girmelerinin önünde büyük bir engel olarak duruyor.
  • Üstelik çoğu müdafaa savaşı şeklinde cereyan etmiş bulunan bu durumun, İslâm’ın gerçek ruhu ve çehresi olmadığı şöyle açıklanıyor Pırlantada:

°°°

“İslâm’da aslolan barıştır, savaş arızî ve istisnaî bir durumdur. Dinimizde savaşa izin verilmesi din, akıl, mal, can, nesil gibi mutlaka korunması gereken değerlerin müdafaası içindir. Zaten kötülük ve şirretliğe kilitlenmiş insanlar gelip kapınıza dayandıklarında, tehdit edip üzerinize yürüdüklerinde onları güllerle, çiçeklerle karşılama gibi bir lüksünüz olamaz.

Bu tür saldırılara maruz kalındığında yapılması gereken, Çanakkale’de olduğu gibi topyekûn milletçe seferber olmak ve mücadele meydanında ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktır.

Ayrıca, dünyanın neresinde olursa olsun ve kime karşı yapılırsa yapılsın ortaya konan zulmü durdurmak, haksızlığa uğrayan insanlara yardım etmek, düşünce ve ifade hürriyetini engellemek isteyenlere fırsat vermemek de savaşın meşru sebeplerindendir.

Hedef Caydırıcılık Olmalı

Kur’ân-ı Kerim, sulh ve sükûnun temini için öncelikle caydırıcılık esası üzerinde durur. Konuyla alâkalı âyet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:

وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه۪ عَدُوَّ اللهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمُ اللهُ يَعْلَمُهُمْ

“(Ey inananlar!) Onlara karşı, Allah’ın düşmanı ve sizin düş­manlarınızı ve bunların dışında Allah’ın bilip sizin bilmedikle­rinizi korkutup yıldırmak üzere, gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın.” [Enfâl/60]

Görüldüğü üzere Kur’ân-ı Kerim bize, muhtemel tehlikelere karşı her türlü tedbiri alıp caydırıcı bir güç hâline gelmeyi, düşmanın içine korku salıp daha baştan savaşı önlemeyi emretmektedir.

İslâm tarihi boyunca inanan insanlar, savaşı meşru kılacak şartlar oluştuğunda bazı dönemler itibarıyla kılıç kullanma mec­bu­riyetinde kalmışlardır. Fakat büyük çoğunluğu itibarıyla bu hak, saldırgan güç ve kuvvetleri sindirmek, dünyadaki genel ahenk ve huzuru bozan tiranları hizaya getirmek, belli yerlerdeki herc ü mercin (kargaşa) önüne geçmek ve yeryüzünde hakkaniyet ve adaleti ikame etmek maksadını gerçekleştirme istikametinde kullanılmıştır.

  Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir:

İslâm tarihi boyunca bu hassasiyetlere tam olarak riayet edilmiş midir? Ge­nel tabloya bakıldığında çok rahatlıkla diyebiliriz ki, Müslü­man­lar bu mevzuda istikametlerini muhafaza etmişlerdir. Fakat belli fasıllarda, belli dönemlerde içtihat hatasına düşenlerin olduğu da bir vâkıadır. Farklı bir ifadeyle ihkak-ı hak etme (hakkı ger­çek­leştirme) adına yola çıkılmış olsa da, bazı dönemler mutlak adalet yerine izafî adalet tercih edilerek hakkaniyet, kılı kırk yararcasına korunamamış olabilir. Mesela maddî kılıca müracaata gerek olmadan, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın elmas kılıç gibi düsturlarıyla problemlerin halledilebileceği yerlerde bu esasa tam olarak riayet edilememiş olabilir. İşte tarihin değişik dönemlerinde bazı coğrafyalarda daimî kalamayışımızın sebeplerinden biri kanaatimce bu tür içtihat hatalarıdır.

Selâm: İnsanî ve Evrensel Bir Değer

Günümüze gelince, bugün şartlar geçmişe göre daha farklıdır. Umum yeryüzünde belli ölçüde demokratik bir kültür oluşmuş, ilim ve beyanın önemi daha bir artmıştır. Medenîlere galebenin ancak ikna ile mümkün olduğu böyle bir ortamda hak ve hakikati müdafaa ve onu gönüllere duyurmada Kur’ân ve Sünnet’in elmas düsturlarının ayrı bir ehemmiyet ve tesiri vardır. Dolayısıyla, inanan gönüllerin ruhlarının derinliklerinde yoğurup şekillendirdikleri fedakârlık, adanmışlık, başkaları için yaşama gibi evrensel ve insanî değerleri ilim, beyan ve sanat vasıtalarıyla dile getirmeleri çok önemlidir.

…..

Bildiğiniz üzere insan fıtratında yabancıya karşı tepki verme ve reaksiyon gösterme hissi vardır. Hele daha önce başkaları tarafından asimile edilmiş, ezilmiş ve sürgünlere tâbi tutulmuş kişilerin dışarıdan gelmiş insanları kabullenmeleri çok daha zordur.

İşte bu olumsuz faktörlere rağmen Türkiye’den kalkıp farklı ülkelere giden eğitim gönüllülerinin, o insanların gönüllerine girmeleri, farklı toplum ve kültürler arasında sevgi, diyalog ve barış köprüleri kurmaları takdir edilmesi gereken bir davranıştır. [Selâm Ruhu/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

DÜNYADA RIZA, ÖTEDE RIDVAN

°°°Önsöz°°°

  • İnsan için gerçekten değerli olan, ulaşılması istenen bütün hedeflerin birleştiği bir nokta vardır.
  • Allah’ın rızasını kazanmak. Çünkü bunun dışındaki bütün hedeflerin ona göre hem bir kıymet-i harbiyeleri yoktur, hem de, “Onu bulan neyi kaybeder, Onu kaybeden neyi bulur” esprisi içinde bunun kazanılması zaten onların da kazanılmış olması demek olur.
  • Dünyada bu rızanın nasıl elde edileceğini, Allah’ın kulundan, kulun Allah’tan razı olmasının alâmetlerinin neler olduğunu, rızanın âhiretteki karşılığı olan rıdvanın da ne demek olduğunu şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:

°°°

Rıza, insanın Allah’tan (celle celâluhu) ve O’nun gönderdiği din-i mübin-i İslâm’dan hoşnut olması, Cenab-ı Hakk’ın her türlü takdirine gönülden boyun eğmesi, maruz kaldığı bela ve musibetleri de itminan ile karşılaması demektir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),

 رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا

“Rab olarak Allah’tan, din olarak İs­lâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aley­his­salâtü vesselâm) razı olduk.” (Ebû Dâvûd, edeb 100, 101.) sözleriyle böyle bir rıza ufkuna dikkat çekmiştir.

Mü’minlere bakan yönüyle, Peygamber Efendimiz’in (sal­lal­lâhu aleyhi ve sellem) bu mübarek beyanı, bir yandan kulun Rabbisiyle olan münasebetini gösterirken diğer yandan da bizim için bir hedef belirlemektedir. Kur’ân-ı Kerim’de muhtelif âyet-i kerimelerde,

 رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ

“Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı oldu.” (Mâide sûresi, 5/119; Tevbe sûresi, 9/100; Mücadele sûresi, 58/22; Beyyine sûresi, 98/8.) buyrulması da rıza ufkunu yakalamanın mü’minler için ulaşılması gereken en büyük gaye olduğunu göstermektedir. Ayrıca bir insan, rızaya kilitlenir, hep rıza deyip oturur kalkar, sürekli rızayı hedefler ve bu konuda ölesiye bir gayret içinde bulunursa bu, aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın da ondan razı olduğunu gösterir. Çünkü Allah (celle celâluhu) bir insandan razı değilse, onun içinde böyle bir rıza duygusu hâsıl etmez. Bu açıdan denilebilir ki, Allah’tan hoşnut olmayan, O’nun kazasına rıza göstermeyen, başına gelen olumsuz hâdiseleri gönül rahatlığıyla karşılamayan bir insan için Allah (celle celâluhu) katında bir rıza söz konusu değildir.

Rıdvan: Ebedî Hoşnutluk Müjdesi

Rıdvan ise, rızayı elde etme adına bu dünyada gösterilen cehd ü gayretlerin ahiretteki karşılığıdır. Zaten bilindiği üzere burada eda edilen ibadet ü taatların her biri, ahirette farklı bir Cennet nimeti olarak insanların karşısına çıkacaktır. Hazreti Pîr’in ifadesiyle burada “Sübhanallah” diyen bir insan, orada bir Cennet meyvesi yiyecektir. (Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf)

Burada oruç tuttuğu için aç susuz kalan bir insan orada Reyyan’a nail olacak, yani insan içtiği zaman artık bir daha susamayacağı bir kaynağın başına ulaşacaktır. (Buhârî, savm 4; Müslim, zekât 85.)

Kısacası insanın buradaki inanç ve davranışları öbür tarafta farklı mânâlara bürünecek; bazen gözle görülür, elle tutulur bir nimet olarak bazen de bir iç inşirahı ya da hoşnutluk esintileri meydana getirecek dalgalar hâlinde onun karşısına çıkacaktır. Dolayısıyla rıdvan bu açıdan rızadan farklıdır.

Rıza, dünyada insanın iradesinin hakkını vermesiyle mazhar olduğu bir lütuf ve ihsan ise; rıdvan öte dünyada Cenab-ı Hakk’ın tecessüm ettirip mü’min kullarına sunduğu sonsuz bir lütuf ve ihsandır.

Başka bir ifadeyle rıdvan, ebedî saadet yurdunda ruhlara işleyip onlarda bir zevk-i ruhanî hâsıl edecek şekilde Cenab-ı Hakk’ın kullarına ihsan edeceği, tasavvurları aşkın bir nimettir. Hem öyle bir nimet ki, ona nail olan mü’minler Cennet nimetlerini dahi unutacak şekilde mânevî bir haz ile dolacaklardır. [Dünyada Rıza, Ötede Rıdvan/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

RIZAYA TALİP OLANLAR RIDVANA MAZHAR OLURLAR

Rıza ve rıdvan, dünya ve ahirete bakan yönleri itibarıyla farklı birer hakikat olsa da birbiriyle irtibatlıdır. Bu irtibat, sebep-sonuç veya illet-malûl irtibatı gibi bir münasebete benzetilebilir. Siz, dünyada cüz’î iradenizin hakkını vererek bu konudaki talebinizi ortaya koyar, gayret gösterirsiniz, Ce­nab-ı Hak da bu gayretinizin mükâfatı olarak sizi rıdvanla şereflendirir. Ancak burada yanlış anlaşılmaması ve gözden kaçırılmaması gereken bir husus vardır: Rıza ve rıdvan arasındaki “sebep-sonuç”, “illet-malûl” münasebeti maddî âlemdeki tenâsüb-ü illiyet yani belli sebeplerin belli sonuçları doğurması prensibine uygun değildir. Zira siz, âdeta burada bir damla atıyorsunuz; daha sonra o damla birdenbire buharlaşıyor, büyüyor, ötede büyük bir derya hâlinde karşınıza çıkıyor. Hâlbuki tenâsüb-ü illiyet açısından bir damla bir deryayı netice vermez. Ancak sonsuz lütuf ve engin rahmetiyle Cenab-ı Hak, sizin burada bir damla mahiyetinde Kendisinden hoşnut olmanızı, ahirette bir okyanus şeklinde karşınıza çıkarmaktadır.

°°°Önsöz°°°

  • Her hedefe yürümenin bir yol ve yöntemi, başarıya giden her yolun riayet edilmesi gereken bir takım kural ve şartları olduğu gibi, rıza mertebesine ulaşmanın da elbette bir yolu, usûlü ve âdâbı vardır.
  • Bu ulaşma vesilelerinden bazıları bazılarından daha etkilidir ve daha çabuk hedefe ulaştırır.
  • Bunlardan biri de, özellikle zamanımızda büyük ölçüde ihmale uğramış bir değer olan i’lâ-yı kelimetullah gerçeğidir.
  • İnsanın, kendine rağmen kendisini aşması demek olan i’lâ-yı kelimetullah ruhu, cehdi ve gayreti, bir taraftan yaratılış gayemizin insanlık ölçeğinde tahakkukuna vesile olurken, bir taraftan da rızayı ilahiyi kazanmanın en kısa vesilesidir.
  • Tabii ki ihlâslı ve samimi olmak şartıyla. Bu iki değeri iki kanada benzeten ve kendisi de (hüsn-ü zannımızca) tam bir ihlâs kahramanı olan Pırlanta Müellifi , rıdvan yolunun olmazsa olmazı olan bu iki vesileyi şöyle açıklıyor:

°°°

Rıdvana Ulaştıracak İki Kanat: İ’lâ-yı Kelimetullah ve İhlâs

Rıza ve rıdvanı elde etmenin vesilelerine gelince, insanı bu hedefe ulaştıran en kestirme yollardan, en büyük vesileler­den biri i’lâ-yı kelimetullahtır. Evet, Nâm-ı Celîl-i İlâhî’yi dünyanın bütün karanlık noktalarına kadar götürüp duyurma, ruh-ı revân-ı Mu­ham­medî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde yorulma bilmeden küheylan gibi koşma, insanı Ce­nab-ı Hakk’ın rızasına en hızlı götüren vesilelerden biridir. Bu açıdan esasında her ne kadar i’lâ-yı kelimetullah (Allah’ın adının yüceltilmesi), rızaya erme adına bir vesile olarak tarif edilse de, onun gaye ölçüsünde bir vesile olduğu da söylenebilir. Öyleyse insan, hep yaşatma duygusuyla oturup kalkmalı, insanlığın yeni bir âdâb u erkân öğrenmesine vesile olma adına cehd ü gayrette bulunmalı, bunun için de çevresini her fırsatta Allah’a (celle celâluhu) yönlendirmeye çalışmalıdır. İnsan, bu vazifeye öylesine dilbeste olmalıdır ki onu yapamadığı takdirde yaşadığı hayatı kendisi için abes görmelidir.

Tabi, i’lâ-yı kelimetullah vazifesini yerine getirirken insanın muhlis olması gerekir ki, kazanma kuşağında kayıplar yaşamasın.

MUHLİS, ihlâsı temsil eden kişi demektir. Fakat insan bu konuda ihlâs şuuruna öyle bir kilitlenmelidir ki, ihlâsa ermeyi bile az görerek “muhlasîn”den olma peşinde koşmalıdır.

MUHLAS ise Allah (celle celâluhu) tarafından safvete ulaştırılma ve böylece mahz-ı ihlâs kesilme, ihlâslaşma, tamamen durulma, berraklaşma demektir. Bu, başta Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Haz­re­ti İdris (aleyhimüsselâm) gibi “mustafeyne’l-ahyâr”a mahsus bir mazhariyettir. Fakat asliyet plânında olmasa bile zılliyet plânında bu hedefe ulaşmak için peygamberlerin dışındaki mü’minler de gözlerini bu yüce ufka dikmeli, sürekli murad-ı ilâhîyi takip etmeli, bütün ibadetlerini sadece emredildiği için yapmalı, ubûdiyetlerini/kulluklarını dünyevî hiçbir gayeye bağlamamalı, hatta rıdvan dışındaki uhrevî beklentilerden sıyrılmalı, neticeyi de Cenab-ı Hakk’a bırakmalıdırlar. Böyle bir şuura ulaşan insanın tabiatı, ihlâsın dışında kalan her şeye tepki vermeye başlayacaktır.

Mesela böyle birisi, göz kamaştırıcı bir başarıya imza attığında, söylediği sözlerle kalblerde bir heyecan meydana getirdiğinde veya kalemini oynatmasıyla etkileyici mısralar döktürdüğünde, asla başkalarından takdir ve istihsan gibi bir beklentiye girmez. Sadece tasavvur veya taakkulüne değil, hayaline bile Allah’tan başka bir mülâhaza geldiğinde o hemen bir kenara çekilip “Estağfirullah yâ Rabbi, şirke girdim!” der, kendini yerden yere vurur, tevbe, inâbe ve evbe kurnalarıyla onu tertemiz hâle getirir.

Ahirette rıdvana nail olmanın en önemli yollarından biri de işte bu ölçüdeki bir ihlâs mülâhazasıdır. Bu açıdan denilebilir ki, insan ihlas ve samimiyette ne kadar derinleşirse, rıdvana da o ölçüde hızlı ulaşacaktır. Belki de böyle biri, kabrin dehşetini hiç görmeyecek, berzah zahmetini hiç çekmeyecektir. O, kendisi için açılmış çukura konulduğu andan itibaren “vücud-u mevhibe-i rabbâniye”si ile dikey bir sıçrayışla yükselecek, o ufukta salına salına gezinmeye başlayacaktır.

O hâlde her mü’min, hem i’lâ-yı kelimetullah vazifesine talip olmalı hem de bu vazifeyi yerine getirirken ihlâsı yakalama ve onu muhafaza adına olabildiğince hassas davranmalıdır. [Dünyada Rıza, Ötede Rıdvan/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

BİR ÖMÜR BOYU ADANMIŞLIK RUHU 

°°°Önsöz°°°

  • Kendi sınırlarını aşmayan insanlar başkalarına faydalı olamazlar.
  • Bu aşmışlık durumu da kişiden kişiye değişir.
  • Geleceğin yeniden şekillenmesinde rol almaya namzet insanlar ise, hep yaşatmak için yaşayan, büyük ölçüde kendi istek ve arzularından vazgeçmiş, yani adanmış insanlar olmuş ve olmaya devam edecektir.
  • Adanmışlık sadece kendinden vazgeçmek demek değildir.
  • Onların, kendilerini adadıkları ideallerine zarar verebilecek her türlü şaibeli veya yanlış anlaşılmaya müsait tavır ve durumlardan da uzak kalmaları gerekir.
  • Bu önemli konudaki hassasiyetlerimizden bazılarının neler olması gerektiği şöyle açıklanıyor Ümit Atlasımızda:

°°°

Her şeyden evvel adanmış gönüllerin güven kredilerini zedeleyebilecek her türlü tavır ve davranıştan uzak durmaları gerekir. Samimi hislerle, herhangi bir beklenti içine girmeksizin bir mefkûreye gönül vermiş, bir davaya kendini vakfetmiş insanların, içinde bulundukları daireye bilerek zarar vereceklerini, beraber oldukları insanların lekelenmesine yol açacak davranışlar sergileyeceklerini zannetmiyorum.

Fakat bazen düşünülmeden atılan adımlar, iyi hesap edilmeden girişilen işler, bir kısım falsoların yaşanmasına, dolayısıyla itibar yıpranmasına yol açabilir. Böyle bir durumda yapılması gereken, aynı duygu ve düşünceye sahip insanların ortak akıl ve müşterek hareketle hemen o yanlışlık ve falsoyu telafi edecek bir ceht ve gayret ortaya koymalarıdır. Böyle yapıldığı takdirde hata yapan insan mahcubiyetten kurtarılmış olacağı gibi, içinde bulunulan daire adına da bazı olumsuz düşüncelerin zihinlerde yer etmesine fırsat verilmemiş olur.

– “Allah’ım, arkadaşlarımı benimle mahcup etme!”

Mevlâna Halid Bağdâdî’nin dikkatli yaşama konusundaki hassasiyeti bizim için çok güzel bir örnek teşkil eder. O, kendi döneminde, olumsuz bir kısım mülâhazaların önüne geçme adına talebe ve müritlerine daha baştan şu mânâda ikazlarda bulunur:

-“Sakın zenginlerle, hükümdarlarla, idarecilerle senli benli olmayın. Onlar yemek yedirmeyi, iltifat-ı şahanede bulunmayı, hatta tebessümlerini bile rüşvet vasıtası olarak kullanmak isteyebilir. Eğer onların tesiri altına girerseniz ömür boyu diyet ödeme mecburiyetinde kalırsınız. Bu itibarla elinizdeki imkânlarla yetinin, hiç kimseye el açmayın. Şayet evliyseniz, ikinci evliliğinizi yapmayın. Unutmayın, hükümdar ve idareciler elinize ve kolunuza vuracakları prangalarla sizi kontrol altında tutmak ister.”

Bu açıdan, hayatını hizmet önceliğine bağlamış insanlar bence haklarında suizan oluşmasına sebebiyet verebilecek her türlü muameleden uzak durmalı ve töhmet mahallerine hiç mi hiç yaklaşmamalıdır.

Mesela “Acaba oradan mı çıktı?” dedirtmemek için bir meyhanenin önünden bile geçmemeye dikkat etmelidir. Hususiyle birisinin ayıbının başkalarına mâl edilmesi söz konusuysa, fevkalâde hassas hareket edilmelidir. Fakat ne kadar hassas davranılırsa davranılsın, her zaman eleştiri ve tenkit oklarına maruz kalınabileceği de unutulmamalıdır. Hep birlik ve beraberlik solukladığınız, hep sevgi deyip inlediğiniz, herkese bağrınızı açtığınız ve kimseyi karşı cephe kabul etmediğiniz hâlde şayet hınçla gerilmiş, gayzla köpüren insanlar varsa, onlar size el uzatmayacak, bağrını açmayacak, tebessümünüze yüz ekşiterek karşılık vereceklerdir. Bu takdirde hâlinizi Allah’a arz etmekten, el açıp O’na dua dua yalvarmaktan başka yapacağınız bir şey yoktur. Unutulmamalı ki, Hazreti dem’den (aleyhisselâm) bugüne bütün bunlar hep olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Burada önemli olan, hak erlerinin gerek şahsî, gerek ailevî, gerekse içtimaî hayatlarında içinde bulundukları hareketi mahcup edecek hâl ve hareketten uzak durmalarıdır. İrademizin hakkını vermekle beraber dualarımızda her zaman,

-“Allah’ım, bizimle arkadaşlarımızı, arkadaşlarımızla da bizi mahcup etme!” demeli, Allah’ın himayesine sığınıp inayetinden yardım istemeliyiz. Yoksa insan için her zaman bir yerde nefsine yenik düşme ihtimali vardır. Çünkü mühlikât denilen ve neticede insanı helâke götürebilecek heva ve heves kaynaklı yüzlerce zaaf ve günah vardır.

Ayrıca şeytan, sürekli bunları süsleyip püsleyip insanın karşısına çıkarmakta, her zaman günahları insan için cazip göstermektedir. Bütün bu tehlikelere karşı uyanık ve teyakkuz hâlinde olmayan bir insan hiç farkına varmadan kendini bu tür felâketlerden birisinin içine salarak –hafizanallah– bir yüz karası hâline gelebilir. Bu sebepledir ki, milyonların gözünün içine baktığı bir harekete mensup olan insanlar, iffet ve ismetine dokunacak şeylerden fevkalâde uzak kalmalı, şeytan ve nefsin zorlamalarına karşı sağlam durmalı, sadakat ve emanetinden de asla ödün vermemelidir. Beraber yürüdükleri arkadaşlarının hukuklarına tecavüz etmiş olmaktan öyle korkmalıdır ki, çok rahatlıkla ellerini kaldırıp,

-“Allah’ım, ben arkadaşlarımın yüzünü yere baktıracaksam, bin can ile yerin dibine batmayı arzu ederim.” diyebilmelidir. İşte bu, davaya vefanın ve sadakatin ifadesidir. Aleyhte bir söz söyletmemek ve en küçük bir yanlışlığa meydan vermemek için adanmış her ruh daima birer güven, sadakat ve ismet memuru gibi gayret göstermelidir. Evet, her zaman müstağni olmalı, kimseye el açmamalı, yüzsuyu dökmemeli, açgözlü olmamalı, Allah’ın (celle celâluhu) verdiğine kanaat etmeli ve itibara dokunacak her türlü işten uzak durulmalıdır. [Bir Ömür Boyu Adanmışlık Ruhu/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

TEMSİL, TEBLİĞİN ÖNÜNDE OLMALI

°°°Önsöz°°°

  • Tebliğde iki türlü anlatma vardır.
  • Ağız diliyle ve hâl diliyle anlatma.
  • Efendimiz risaletle tebliğe memur kılınmadan önce de, hâl diliyle henüz ahkâmını hattâ adını bile bilmediği islâmın bütün güzelliklerini ifade ediyor, yani anlatıyordu.
  • Peygamberler hariç, dil yalan söyleyebilir, fakat hâl yalan söylemez.
  • Yapmacık tavırlar zaten hâl sayılamayacağı için, hâl gibi görünen artistlikler konumuzun içine girmez.
  • Onun için insan, inandığı değerleri önce sindirmeli, yaşamalı, sonra anlatmalıdır.
  • Bu, onları hazmedip sindirinceye, hayatının bir derinliği haline getirinceye kadar kimseye birşey anlatmasın demek de değildir.
  • Burada söz konusu olan husus aralarındaki önceliği anlatmaya çalışmaktır.
  • Bir başka ifadeyle, insan başkalarına anlatmak istediği her hakikatı önce kendi nefsine kabul ettirmeli, bir taraftan bunu yapmaya çalışırken bir taraftan da başkalarına anlatmalıdır. Tıpkı aşağıda İfade edildiği gibi:

°°°

“Hak ve hakikatin sesi olmaya çalışan bir insan, söylenilen sözlerden ziyade samimi tavır ve davranışlarıyla inandırıcı olabileceğini unutmamalıdır. Zira hakikatin ifadesi olmayan veya maksadı aşan, mübalağaya giren bir sözün geçici bir süre muhatabı büyüleme ihtimali vardır. Fakat bu türden şeyler kalblerde kalıcı bir tesir bırakma bir yana, neticesi itibarıyla inandırıcılığın önüne geçen engellerdir.

Mütemadi davranışlarda ise yalan olmaz. Onlar sürekli doğru bir mecrada akıp durur. Daima sadakat sergileyen, her zaman vefalı davranan, asla iffetinden taviz vermeyen, sürekli çevresine emniyet ve güven vaat eden bir insan inandırıcı olur.

Bu açıdan rahatlıkla diyebiliriz ki Müslümanlıkta temsil, tebliğin önündedir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) pey­gam­berlik vasıflarından birisi de başımızın tacı olan tebliğdir; yani Allah’tan (celle celâluhu) aldığı mesajı ümmetine bildirmektir. Fakat Allah’ın bir vahyi olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Be­yan’ın Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi bir temsilcisi olmasaydı o, asrımıza kadar kulaklarımızda gürül gürül kendisini hissettiren bir beyan olmaz ve bu ölçüde gönüllerde mâkes bulmazdı. Dolayısıyla evlerimizde, yatak odalarımızın başucunda asılı bulunan ve kadife kaplamalar içinde muhafaza edilen Kur’ân-ı Kerim’in müessiriyeti onu temsil eden insanlarla olmuştur/olacaktır. Bu açıdan Efendimiz’in temsil derinliği, tebliğ derinliğinin önündedir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadece Kur’ân’ı tebliğ ettiği için değil, aynı zamanda onu hakkıyla temsil ettiği için miraç unvanıyla semalara bir davet edilmiştir.”

Alçakgönüllülük ve Gıpta Damarını Tahrik Etmeme

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ha­dis-i şeriflerinde,

سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ

“Bir kavmin efendisi, onların hizmetçisidir.” (ed-Deylemî, el-Müsned, 2/324; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/561-562.) buyurmuştur. Bu ruhun önemli bir temsilcisi, İs­lâm kahramanı Selahaddin Eyyûbî, “Hâdimü’l-Ha­ra­meyn” yani “Mekke ve Medine’nin Hizmetkârı” unvanını ilk kullanan hü­küm­dar olmuştur. Aynı ruhla Yavuz Selim Haz­ret­leri (cennet-mekân aleyhi’r-rahmetü ve’l-gufran) hutbede, kendisi için Hâkimu’l-Harameyn denilmesinden rahatsızlık duymuş ve hemen dizleri üzerine doğrularak, “Hayır hayır, Hâdimü’l-Ha­ra­meyn” demiştir. Daha sonra arkadan gelenler de kendilerine Hâdimü’l-Harameyn demişlerdir. Bu açıdan adanmış ruhlar, toplumun hangi kademesinde bulunurlarsa bulunsunlar, başkalarına hizmet etmeyi en büyük pâye bilmelidirler. Onlar, gerektiğinde “Bir işe gönül vermiş, belli bir düşünce, mefkûre ve mantık birliği etrafında bir araya gelmiş insanlara bir de su dağıtan, hizmet eden insan lazımdı.” demeli ve başkalarına hizmetkârlıkta hep önde koşmalıdırlar.

Öte yandan insanların belli alanlardaki başarıları, başkalarını gıptaya sevk edebilir. Hatta bazı zayıf karakterler rekabet duygusuna kapılıp hasede girebilirler. İşte bu konuda da İslâm’ın nefisleri terbiye adına getirdiği ilâhî prensiplere riayet edilmelidir. O prensipler ışığında bir düstur ortaya koyan Üstad Bediüzzaman, hakiki Kur’ân talebelerinin, kardeşlerinin gıpta hislerini tahrik etmemeleri gerektiğini ifade etmiştir. (Yirmi Birinci Lem’a, İkinci Düstur)

Oysaki gıpta, İslâm’a göre mahzuru olmayan bir duygudur. Fakat gıptanın hasetle hemhudut olduğu nazara alınacak olursa, gıpta hislerine sahip olan bir insan hiç farkına varmadan sınırın öbür tarafına geçebilir. İşte bu sebepledir ki Hazreti Pîr, gıpta damarını tahrik etmemeyi Kur’ân talebelerinin bir sorumluluğu olarak ifade etmiştir. Bunun yolu ise, hizmet eden herkesi alkışlamak ve yerinde başkalarını kendisine tercih etmektir. Ayrıca insanlarda takdir edilme, alkışlanma, beğenilme, makam mansıp arzusu gibi değişik zaaflar olabilir. Bu açıdan herkese kendisine göre bir alan tahsis edilmeli, geniş dairede hareket etme zeminleri oluşturulmalı ve bu alan farklılığı içinde fertlerin verimli hizmet etmeleri ve aynı zamanda yaptıkları işle tatmin olmaları sağlanmalıdır.

Bunun yanında insanların iman ve ahlâkla mücehhez olmaları temin edilmeli, Allah’la irtibatları güçlü tutulmalı ve sahip olunan her şey Allah’tan (celle celâluhu) bilinmelidir. [Bir Ömür Boyu Adanmışlık Ruhu/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

Bu yazı 77 kez okundu