Pırlanta İkliminde Seyahat-43

•Ters Orantı

•Efendimiz’in Kuşatıcı Bir Duası

•İmtihanın Diğer Bir Nevi: Adam Kayırmacılık

•Kamu Hakkı Allah Hakkıdır

•Negatif Çağrışımların Yıkıcı Tesiri

***

TERS ORANTI

°°°Önsöz°°°

  • Kulluk kendi istediğini değil, Allah’ın istediklerini yapmaktır. Böyle olunca çoğu zaman iki istek arasında çatışma kaçınılmaz olur.
  • Üstelik bu çatışmanın tek sebebi sadece nefis ve arzulardan kaynaklanan istek farklarından ibaret değildir.
  • İnsanda bir de, iblisin şeytana dönüşmesinin sebebi olan benlik ve enâniyet duygusu vardır ve çok güçlüdür.
  • Varlık sebebimiz bulunan kulluk vazifesi ile, bunun önündeki en büyük engel olan enâniyet duygusunun mahiyeti ve bununla nasıl başedileceği şöyle anlatılıyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

  Kulluktaki derinleşme ile enaniyet ve benliğin kuvvetlenmesi arasında makûsen mütenasip (ters orantılı) bir durum vardır. Yani bir insan, Allah’a (celle celâluhu) karşı kullukta ne kadar derinleşirse nefis, enaniyet ve bencilliğine karşı o kadar temkinli davranıp içindeki menfi duyguları o ölçüde kontrol altına alabilir. Allah’a ubûdiyetten uzak duran kişi ise kulluktan uzaklaşmanın derecesine göre bencilleşir, egoist ve hatta egosantrist olur. Çünkü o, kendini kendine hatırlatacak kulluk vazifesinden uzak bulunduğundan zamanla kim olduğunu unutur da elde ettiği bütün başarıları kendine mâl eder. Hat­ta başkalarının yaptığı güzel işlerin bile bir yönüyle kendisiyle irtibatlandırılmasını arzu eder. Dolayısıyla başarı, alkış ve takdirler bir girdap gibi sürekli onu kendi içine doğru çeker. Hâlbuki Hak karşısında el pençe divan duran, hayatının her karesini böyle bir şuurla geçiren insan kim olduğunu hiçbir zaman unutmaz. O her zaman, boynu tasmalı, ayağı prangalı, âciz, zayıf, fâni bir varlık olduğu şuuruyla hareket eder; böyle bir acz u fakr duygusu onda ibadet ve ubûdiyet için sürekli “Daha yok mu?” arzusunu tetikler. Ne kadar ibadet yaparsa yapsın, isterse her gün bin rekât namaz kılsın, yine de onun ağzından sürekli “Allah’ım! Sana hakkıyla ibadet yapamadım! Ey her şeyden daha açık, daha seçik bilinen Zât! Seni hakkıyla bilemedim. Bilseydim zaten erir giderdim. Ey şükür hakkı olan Allah’ım! Sana hakkıyla şükredemedim.” cümleleri dökülür. Zira böyle bir kul bilir ki, yapmış olduğu ibadetler, mazhar olduğu nimetlerin yanında bir hiç hükmündedir.

Sınırsız Nimetler Sonsuz Şükür İster

 Hakikaten bir insanın, cansız görülen varlıklar seviyesinde kalmayıp hayata mazhar olması, bitki ve hayvan değil de şuurlu bir varlık mazhariyetine ermesi, bunun da ötesinde Allah’ı (celle celâluhu) bilip tanıması, iman gibi sırlı bir anahtarla ebediyetin kapılarını açma fırsatını elde etmesi ve Cennet’e liyakat yolunu takip etmesi öyle büyük nimetlerdir ki, bunların dünyada bir bedeli yoktur. Bu sonsuz nimetleri ihsan eden ise Cenab-ı Hak’tır. Eğer bir insan bütün bu nimetlerin farkında olur, O’na teveccüh eder, kullukta derinleşir, “Hel min mezîd/Dahası yok mu?” kahramanı kesilir, sürekli mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyakını arttırmaya çalışırsa Allah da lütuf ve keremiyle onu enaniyet ve bencillik girdabından kurtarır. Alvar İmamı’nın ifadeleriyle;

   “Sen Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi?

   Rızasına iven de, Hak rızasın vermez mi?

   Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen,

   Emrince hizmet etsen, Allah ecrin vermez mi?”

Aslında Allah (celle celâluhu), bin bir hâdise ile her an bize Kendini ifade buyuruyor. Buna mukabil biz de bu hâdiseleri sistemli ve disiplinli bir tefekkürle, dikkat ve teyakkuzla takip etmeye çalışır, ayrı ayrı kareleri yan yana getirerek bütününün birden ifade ettiği mânâyı anlamaya çabalar ve farklı farklı yollar araştırarak hep O’na yürüme gayreti içinde olursak, O da bizi yarı yolda bırakmayacaktır. Zira O, bugüne kadar Kendisine yürüyen hiç kimseyi yolda bırakmamıştır. [Kulluktaki Zaafiyet ve Kabaran Enaniyet/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

EFENDİMİZ’İN KUŞATICI BİR DUASI

°°°Önsöz°°°

  • Hiçbir kimse Efendimiz kadar çok ve içten duâ edemeyeceği gibi, Allah’tan neyin ve nasıl istenmesi gerektiğini de O’nun kadar bilemez.
  • Kezâ O’nun duaları, az sözle çok istekte bulunma anlamında câmî, yani kapsayıcı ve kuşatıcı dualardır.
  • Ayrıca her yeni olay, farklı ve yeni her durum O’nun için bir dua vesilesidir.
  • İşte, Mü’minûn suresinin ilk âyetlerinin nazil olması üzerine yapmış bulunduğu mezkûr özellikteki bir duası şöyle: 

°°°°°°°°°°°

 Mü’minûn Sûresi’nin ilk âyetleri nâzil olduktan sonra Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mübarek duayı yapmıştır.

اَللّٰهُمَّ زِدْنَا وَلَا تَنْقُصْنَا وَأَكْرِمْنَا وَلَا تُهِنَّا وَأَعْطِنَا وَلَا تَحْرِمْنَا وَاٰثِرْنَا وَلَا تُؤْثِرْ عَلَيْنَا وَارْضَ عَنَّا وَأَرْضِنَا

“Allah’ım! Bizi arttır, noksanlığa maruz bırakma; ikramlarınla değerimizi yükselt, bizi zillete düşürme; bol bol vererek bize ihsanda bulun, mahrumiyet yüzü gösterme; bizi tercih et, başkalarını üzerimize tercih eyleme; bizden razı ol ve bizi icraat-ı sübhaniyeden razı olan kullarından eyle!” (Tirmizî, tefsir (23) 1; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/34.)

Söz konusu âyet­lerin meâl-i münifi şu şekildedir:

“Muhakkak ki mü’minler felâha erdiler. Onlar namazlarında tam bir huşû, saygı ve tevazu içindedirler. Onlar boş şeylerden uzak dururlar. Onlar zekâtı ifa ederler (hatta zekât vermek için çalışırlar.) Onlar ırzlarını, mahrem yerlerini muhafaza ederler. Yalnız eşleri ve sahip oldukları (cariyeleri) müstesna; çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar! O mü’minler üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar. Onlar namazlarını vaktinde eda edip zayi etmekten korurlar. İşte vâris olanlar, ebedî kalacakları Firdevs cennetine vâris olanlar onlardır onlar!”  (Mü’minûn sûresi, 23/1-11)

Allah’ın (celle celâluhu) Peygamber Efendimiz’e ve O’nun ümmetine bir armağanı olan bu âyet-i kerimeler nâzil olduktan sonra, burada sayılan vasıfları haiz olan mü’minlerin kurtuluşa erecekleri müjdesini bütün derinliğiyle duyan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), değişik zamanlarda vahiy sağanağı karşısında ellerini açıp Cenab-ı Hakk’a hissiyatını ifade ettiği gibi –sahabe efendilerimizin rivayetine göre– yukarıda zikredilen duayı yapmıştır. […]

İlk Talep: Bizi Artır, Noksanlığa Maruz Bırakma!

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) duada ilk olarak,

 اَللَّهُمَّ زِدْناَ وَلاَ تَنْقُصْناَ

“Allah’ım! Bizi arttır, noksanlığa maruz bırakma!” demiştir. Akla gelen ilk ihtimal olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ifadeleriyle Cenab-ı Hak’tan ümmet-i Muhammed’in sayısını arttırmasını talep etmiş olabileceğidir. Zira ümmet-i Muhammed’in çokluğu her zaman O’nun gaye-i hayali olmuştur. […]

Sayıca Çokluk Esas Hedef Olmamalı

“Allah’ım! Bizi arttır, noksanlığa maruz bırakma!” talebinde ikinci ihtimal olarak Cenab-ı Hak’tan keyfiyet yönüyle bir artma ve çoğalma isteğinin olduğu söylenebilir. Zira kemmiyete kıymet kazandıran keyfiyettir. Keyfiyet bulunmadıktan sonra tek başına sayıca çokluğun bir önemi yoktur. Nice büyük topluluklar, on bin veya yirmi bin sahabenin yaptığını yapamamıştır. İslâm’ın o ilk ve eşsiz kahramanları, o gün itibarıyla dünyanın iki süper gücü olan Sasani ve Bizans imparatorluklarının oyunlarını alt üst etmiş, onları dize getirmiş ve böylece dünyanın kaderini değiştirmişlerdir. […]

Nimeti Nimet Olarak Bilme En Büyük Nimet

 Duanın devamında وَأَكْرِمْناَ وَلاَ تُهِنَّا buyruluyor ki, bunun mânâsı  “İkramlarınla değerimizi yükselt ve bizi zillete düşürme!” demektir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) burada, dünyevî imkânlar, güç ve kuvvet veya keşf u keramet değil de, ilâhî ikramlara mazhar olmayı istiyor. Demek ki, ikram-ı ilâhî, talip olunması gereken çok önemli bir lütuf. Ayrıca bu ifade “if’âl” babından geldiği için mânâsı şöyle de olabilir: “Allah’ım, bize ikramda bulun ve bu lütufların birer ikram olduğunu da bize her daim hissettir.” […]

Yâ Rab! Bizi Mahrumiyetle Cezalandırma!

 Duanın devamında وَأَعْطِناَ وَلاَ تَحْرِمْناَ kısmı geliyor. Bunun mânâsı da, “Allah’ım! Bize sürekli, bol bol ihsanda bulun ve bize mahrumiyet yaşatma!” demektir. İnsan, kendisini baştan çıkarmayacak dünyevî bazı nimetler isteyebilir. Hatta insanın istediği her şeyi Cenab-ı Hak’tan istemesi çok önemlidir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbisinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin.” buyurmuştur. (Ebû Ya’lâ, el-Müsned 6/130.) Bu açıdan insan, ister cennet köşesi gibi sımsıcak bir yuva, isterse salih bir çocuk, her ne isterse istesin, isteyeceğini Allah’tan (celle celâluhu) istemelidir. […]

Müslümanların Vesayet Altına Girmesi En Büyük Âfet

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) duanın devamında, وَآثِرْناَ وَلاَ تُؤْثِرْ عَلَيْناَ diyor. Bunun mânâsı da, “Allah’ım! Tercih edeceksen bizi tercih buyur ve kimseyi bizim üzerimize tercih etme!” demektir. Bu ifadeyi biraz daha açacak olursak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenab-ı Hak’tan, başkalarının gelip ümmet-i Muhammed’in üzerine hâkim olmasına, onu gütmesine, vesayeti altına almasına fırsat vermemesini istiyor. Allah’ın (celle celâluhu) başkalarını bize tercih etmesi değişik şekillerde olabilir. […]

Kullukta Zirve: Rıza Ufku

 Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) duasının sonunda ise وَارْضَ عَنَّا وَأَرْضِناَ  “Bizden razı ol ve bizi Senden razı olan kul­la­rından eyle!” ifadeleriyle, Cenab-ı Hak’tan razı olmayı ve O’nun da bizden razı olmasını istiyor. Bu ikisi birbirinden hiç ayrı düşmemiştir. Zira Allah (celle celâluhu) , bir insandan razı ise insan da O’ndan razı olur. Aynı şekilde kulun, Rabbisinden gelen şeylere karşı rıza göstermesi, Rabbisinin de ondan razı olması demektir. Bun­lar­dan hangisinin sebep, hangisinin sonuç olduğu hakkında eh­lul­lahın farklı mütalâaları vardır. Bazıları insanın iradesinin hakkını verip rıza yoluna talip olmasının rıza-i ilâ­hi­ye vesile olacağını söylemiş ve bunu Efendimiz’in şu hadis-i şerifleriyle irtibatlandırmışlardır: “Cenab-ı Hakk’ın nezdin­de­ki yerinizi bilmek istiyorsanız, Allah’ın nezdinizdeki yerine ba­kın!” (el-Hâkim, el-Müstedrek 1/671; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 6/130; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 11/43) Yani siz O’na ne kadar değer veriyorsanız, nezd-i ulû­hi­yet­teki değeriniz de odur. O’nu her şeyden daha çok seviyor, dünya ve içindeki her şeyden daha çok O’na değer veriyorsanız, nezd-i ulûhiyette ve mele-i âlânın sakinleri nezdinde de o ölçüde değer görürsünüz. Bazıları ise Allah (celle celâluhu) razı olmayınca kulların da O’ndan razı olamayacağını ifade etmiş ve bunu âyet-i kerimelerde “Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı oldu.” (Mâide sûresi, 5/119; Tevbe sûresi, 9/100; Mücadele sûresi, 58/22; Beyyine sûresi, 98/8.) denilerek önce Allah’ın hoşnutluğunun zikredilmiş olmasıyla açıklamışlardır.

   İmam Kuşeyrî’nin de içinde bulunduğu diğer bir kısım kimseler ise onun, başlangıç itibarıyla iradî ve kulun kesbine bağlı olduğunu, nihayeti itibarıyla da bir tecelli ve hâlden ibaret bulunduğunu söylemişlerdir. [Efendimiz’in Kuşatıcı Bir Duası/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

İMTİHANIN DİĞER BİR NEV-İ: ADAM KAYIRMACILIK

°°°Önsöz°°°

  • Siyasetin en kirli ve çirkin yönlerinden birisi de, eline fırsat geçince idarecilerin eş, dost ve akrabaları, ehil olmadıkları halde önemli işlerin başına getirmeleridir.
  • Böylece, her seviyedeki âdil yönetimin üç şartından (adalet, liyakat ve istişare) birisi olan liyakat ortadan kalkmış olmaktadır.
  • Günümüz terminolojisinde buna nepotizm denmektedir.
  • Bunu yapanlar açısından, bütün bir milletin hukukunu ilgilendiren bu meselenin manevî vebali çok büyüktür.
  • Bir hadis-i şerif zımnında, böyle bir muameleye maruz kalanların ise ne yapması gerektiği aşağıda kısaca şöyle açıklanıyor :

°°°°°°°°°°°

 Adam kayırma hakkında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إنَّكُمْ سَتَلْقَوْنَ بَعْدِي أَثَرَةً فَاصْبِرُوا حَتَّى تَلْقَوْنِي علَى الْحَوْضِ

“Sizler benden sonra adam kayırmalara rastlayacaksınız. (Ka­bul­lenmesi çok zor olan bu tür tavırlar karşısında) sabredin ki Cennet’te havzımın başında bana kavuşabilesiniz.” (Buhârî, fezâil 38, megâzî 53; Müslim, zekât 139, imâre 48.) buyurduğu gibi farklı bir hakikate dikkatlerimizi çekmiştir.

Nitekim O’nun ruhunun ufkuna yürümesinden sonra bu tür hâdiseler ortaya çıkmıştır. Kur’ân-ı Kerim “sâbikûn-u evvelûn” yani “önden giden ilkler”den olan sahabe-i kiram hakkında âdeta başlarımızı döndürecek ölçüde takdirler üstü takdirlerde bulundu­ğu (Bkz.: Tevbe sûresi, 9/100.) hâlde, arkadan gelen insanlardan bazıları bunu anlayamamış; anlayamamış ve Allah ve Peygamber nezdinde çok kıymetli olan bu kahramanlardan bazılarına apaçık zulmetmiş, haksızlıkta bulunmuştur.

Mesela Hariciler, Damad-ı Nebî, Şah-ı Mer­dan ve Haydar-i Kerrar unvanlarına layık olan Seyyidina Haz­re­ti Ali’nin kıymetini bilememişlerdir. Aynı şekilde yaşadıkları dönem itibarıyla çokları tarafından Hazreti Hasan ve Hazreti Hü­se­yin’in kıymeti takdir edilememiştir. Daha sonra gelen yöneticilerden bazıları da Râşit Halifeler dönemindeki adaleti muhafaza edememiş ve adam kayırmışlardır.

Mesela onlar, bir yere bir idareci tayini veya ganimet taksimi söz konusu olduğunda hemen kendi yakınlarını tercih etmişlerdir. Hâlbuki Râşid Halifelerden hiçbirisi sırf kendilerine yakın oldukları gerekçesiyle akrabalarını belli makamlara getirmemiş, çevrelerine ayrıcalık tanımamış ve adam kayırmaya gitmemişlerdir. Çünkü bir ümmet içinde emanet, ehline verilmediği ve yakınlara iltimas geçilmeye başlandığında o ümmetin işi bitmiş demektir.

Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisinden son­ra kayırmaların olacağını ifade ediyor ve ümmetine kendisine kavuşuncaya kadar sabretmelerini tavsiye buyuruyor. Çünkü sab­rın sonu selâmettir. Böyle bir tavsiye çağımız mü’minleri için de çok önemli bir mesajdır. Zira bugün de zimamı elinde tutan ve işe vaziyet edenler değişik engellemelerle işin ehli insanlara hak­sız­lıkta bulunabilirler. Varsın onlar zulmetsin! Önemli olan sizin bütün bunlara aldırmadan hak bildiğiniz istikamette, Allah yolunda hizmetinize devam etmenizdir.

Evet, adanmış ruhlar günü­müz­de­ki bu tür adam kayırmalar karşısında istiğna felsefelerini ko­rumalı, Cenab-ı Hakk’ın bu mevzudaki takdirini intizar etmelidirler. Çünkü O, bugüne kadar hep güzel şeyler eyledi. Eyle­dik­leri, eyleyeceklerinin en inandırıcı referansı olduğuna göre, bundan sonra da güzel şeyler eyleyecek demektir. Yeter ki biz, O’na karşı sadakat, emniyet ve bağlılıkta kusur göstermeyelim. [Efendimiz’in Kuşatıcı Bir Duası/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

KAMU HAKKI ALLAH HAKKIDIR

°°°Önsöz°°°

  • Akıllı ve ergen her bir Müslümanın üzerinde iki çeşit hak vardır.
  • Birisi Allah hakları dediğimiz iman ve ibadetle ilgili sorumluluklar, diğeri de kul hakları.
  • Allah hakları alanına giren her günahın affı doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın o kulunu affedip etmemesine bağlıdır.
  • Diğerlerinin ise mağdurun da affetmesine ve helalleşmeye.
  • Bazı haklar ise bu iki hak çeşidinin her ikisinin de konusu olabilir. İşte kamu hakları bu çeşit haklardandır.
  • Kendi içinde de çok çeşitleri bulunan bu hak ihlali, haksızlığı yapanlar ve buna maruz kalanlar açısından şöyle ele alınıyor Ümit Atlasımızda:

°°°°°°°°°°°

  İster geniş, isterse dar dairede şöyle böyle topluma zarar verebilecek fuhşiyat ve münkerata karşı ciddi tavır alınması ve böylece onun izalesine çalışılması millî ve dinî bir vazife olduğu gibi aynı zamanda Allah hakkına saygının bir gereğidir. Zira bilindiği üzere İslâm’da kamu hakları aynı zamanda Allah hakkı kabul edilmiştir. Yani verdiği zarar ve neticesi itibarıyla bir güve gibi içten içe toplumu çürütecek fenalıklar, ferdin kendisiyle sınırlı kalan günahlar gibi değildir. Dolayısıyla bu tür fenalıklara göz yumulamaz ve onlar karşısında sükût geçilemez. Kanun gücünü uygulamakla vazifeli kişiler kendilerine verilen yetkiyle kötülükleri önlemeye çalışmalı, mü’minler de yerinde ilgili mercilere müracaat ederek, yerinde bu mevzuda yetkilileri yüreklendirerek, kimi zaman da şahitlik hakkını kullanarak onlara yardımcı olmalıdır.

Bir kez daha ifade edelim ki, bütün bunlardan maksat kötülüğe düşmüş bir insanı mahcup etmek değildir. Bilakis bu, toplumu içten içe yiyip bitirecek fenalıklara karşı tavır alma, toplumu bu fenalıklardan sıyanet etme ceht ve gayretidir. Konumuzla irtibatlı olarak, Benî İsrâil’den bir grupla alâkalı kınama makamında inen fakat bizim için de önemli bir disiplin olan şu âyet-i kerimeyi hatırlayabilirsiniz. Allah (celle celâluhu) buyuruyor ki:

كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

“Onlar kötülük yaptıkları zaman, birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları!” (Mâide sûresi, 5/79)

  • Burada geçen لَا يَتَنَاهَوْنَ fiil kipinin ifade ettiği mânâyı biraz daha açacak olursak şunları söyleyebiliriz:

Bu âyete konu olan insanlar, işlenen kötülüklere engel olacak müşterek bir akıl geliştirmemişlerdi. Bu konuda kolektif şuura müracaat edilmiyordu. Aralarında bir koordinasyon yoktu. Bu yüzden kötülükten nehyetmeyen bu kişiler lânetlenmiş, meshe maruz kalmışlardı. O hâlde kötülüğe şahit olan insanın vazifesinin ne olduğu, gücü elinde bulunduranların bu konuda ne yapması gerektiği ve bu mevzuda umumi olarak topluma ne gibi sorumlulukların düştüğü konularında ortak bir aklın geliştirilmesine ihtiyaç vardır.

Hâsılı insan, kendisine karşı söylenen ve sadece kendisini alâkadar eden uygunsuz ve incitici sözleri affetmeye çalışmalıdır. Nasıl ki bir insanın mide ve bağırsaklarında, yenilen gıdaları sindiren sıvılar ve asitler varsa mü’minlerin de kalb ve ruh dünyasında bu tür mesâvileri, kötülük ve haksızlıkları hazmedip eritebilecek sistemleri olmalı ve böylece onlar kendilerine yapılan kötü muameleleri rahatlıkla hazmedebilmelidir. Fakat bir kişinin şahsında bir grup veya bir cemaat hedef alınıyor ve onlar karalanıyorsa, mesele ferdî olmaktan çıkmış demektir. Böyle bir zulüm karşısında kişinin hazm-ı nefs etmesi doğru değildir. Bilakis orada yapılması gereken, tavzih, tashih ve tekzip gibi yollarla zulmü savmaya çalışmaktır. Hatta zulüm ve haksızlıkta temerrüdün devam etmesi durumunda mütecavizlerin seslerini kesme ve zulümlerine engel olma adına daha başka hukukî yollara başvurulmalı, tazminat davaları açılmalıdır. 

  Nitekim Hazreti Pîr de kendisini hapishane hapishane gezdiren, tecrid-i mutlaklara mahkûm eden, zindan zindan dolaştıran, defalarca zehirleyen insanlara hakkını helâl ettiğini söylemesine rağmen, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye söz konusu olduğunda asla susmuyor, gürül gürül konuşmalarıyla zalimlerin sesini kesiyor ve böylece hakkın, Kur’ân’ın ve umumun hukukunun müdafaasını yapıyor. [Kötülüklerden Sakındırmada Denge/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

NEGATİF ÇAĞRIŞIMLARIN YIKICI TESİRİ

°°°Önsöz°°°

  • İnsanda, her an uyanmaya hazır ve müsiad, hem olumlu hem de olumsuz çeşit çeşit duygular var.
  • Bunların uyanıp harekete geçmesi genellikle dışarıdan bir uyarıcı ile meydana gelir.
  • İyi duyguların uyandırılması, kötü duyguların tahrik edilmemesi konusunda üslûp ve tavır çok önemlidir.
  • İnsan bir şeyi kötülerken bile, kullandığı üslup ve ifade, takındığı tavır sebebiyle onu tahrik etmiş ve harekete geçirmiş olabilir.
  • Herkesin kolay kolay fark edemeyeceği bu ince, hassas ve çok önemli meselede, ömrünü bunun pratiğiyle geçirmiş büyük irşad üstadı Pırlanta Müellifi , Bediüzzaman Hazretleri’nin bâtılı tasvir etmeme esprisi ve bir hadis-i şerif ışığında konuyu şöyle açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

  Bilindiği üzere şeytan, insanı günaha sürükleme adına ondaki bazı negatif duyguları çok iyi değerlendirir. Dolayısıyla bu duyguların uyanmaması ve uyarılmaması çok önemlidir. Bâtılı tasvir adına ifade edilen şeyler ise, bu duyguların uyanması adına birer sevk edici saik ve çağrışım gibidir. Bunlar insandaki bu potansiyel duyguları harekete geçirir. Şeytan da bu durumu fırsat bilir, negatif çağrışımları kullanarak insanları tesiri altına almaya çalışır ve onları fenalıklara sevk eder.

Bâtılı tasvir dediğimizde daha çok beşerî garizeleri harekete geçirecek mevzular akla gelir. Fakat meseleyi sadece şehevanî hislere bağlamak da doğru değildir. Anlatıldığında insanlarda onu yapmaya karşı bir arzu ve istek oluşturabilecek her türlü kötülük için aynı husus geçerlidir.

Mesela siz ikiyüzlülüğün nasıl bir kötülük olduğunu anlatmak istiyorsunuz. Şayet siz meseleyi detaylandırırken onu artistik bir maharet olarak algılanacak şekilde insanlara takdim ederseniz, bazı zihinlerde o kötü sıfata karşı bir beğeni duygusunun oluşmasına sebebiyet verirsiniz. O hâlde mesâvi çerçevesi içinde yer alan bütün tavır ve davranışlarda terhip (korkutma) edalı bir üslup takip edilmeli ve bunları işleyen insanların hesap gününde nasıl bir cezayla karşı karşıya kalacakları anlatılmalıdır.

  • Hatta şirki tasvir ederken bile çok hassas davranılmalıdır.

Me­se­la, Cenab-ı Hakk’a şerik koşulan ve –hâşâ ve kellâ– sanki birer mâ­bud ve maksutmuş gibi kendilerine teveccüh edilen bir kı­sım cisim ve objelerin isimlerini tekrar edip durmaya, hatta herhangi bir zaruret yoksa tasrih etmeye gerek yoktur. Bu tür şey­ler ic­mal edilmeli ve daha çok Allah’a (celle celâluhu) şirk koşan bir insanın ebedî saadet yurdunu kaybedeceği, ebedî bir Ce­hen­nem ha­yatıyla karşı karşıya kalacağı üzerinde durulmalıdır.

  • Aynı şekilde anne-babaya karşı gelme, yalan yere şahitlikte bulunma, hırsızlık yapma, iftira etme, gıybet yapma gibi meseleler arz edilirken,

bu günahlara karşı muhataplarda imrenme duygusu hâsıl edecek tafsilattan kaçınılmalı, icmalî bir üslup takip edilmeli ve asıl olarak bütün bu günahların âkıbetlerine dikkatler çekilerek insanlarda bunları işlemeye karşı bir mukavemet hissi oluşturulmalıdır. Aslında bu metot, peygamber üslubudur.

Mesela Resûl-i Ek­rem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil âfetlerinden ve zi­na­dan uzak durmanın insan için nasıl bir kazanç vesilesi olduğunu anlatma adına şöyle buyurmuştur: “İki çene arasını ve apış arasını koruma hususunda bana teminat verin, Cennet’e gire­ce­ğinize teminat vereyim.” Görüldüğü üzere burada mesele muğlak ve müphem bir şekilde icmalen muhataplara sunulmuş, bu iki hususta sağlam durulduğu takdirde elde edilecek mü­kâ­fat nazara verilmiştir.

Ayrıca bilinmesi gerekir ki, bâtılı tasvire maruz kalan insanın zihin kirliliği günlerce belki haftalarca devam edebilir. Hatta olumsuz bir kısım şeyler ibadet ü taat esnasında bile onun zihnini meşgul edebilir. Bu açıdan insan bu tür menfiliklere karşı mesafeli durma hususunda daha başta güçlü ve kararlı olmalıdır. Bütün bunlardan uzak durup kaçınmanın yanında, aynı zamanda o, sürekli zihnini iyi ve güzel şeylerle doldurmaya çalışmalıdır.

Öyle ki insan, korteksindeki hangi dosyaya el atarsa atsın karşısına hep güzel sözler, güzel düşünceler ve güzel tablolar çıkmalıdır.

Ezkaza bir şekilde gözü, kulağı, zihni kirlendiğinde veya kalbine olumsuz bir şey girdiğinde ise ona uzun ömür tanımadan, hiç vakit kaybetmeksizin hemen en yakın seccadeye koşmalı ve o arınma kurnasının altında kirlerinden temizlenmeye çalışmalıdır. [Kötülüklerden Sakındırma ve Bâtılı Tasvir/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

Bu yazı 117 kez okundu