Pırlanta İkliminde Seyahat-48

•İthamlar ve Gurbet

•Gizli Ajanda İthamı ve Cinnet Psikolojisi

•Makam Beklentisi Allah’a Karşı En Büyük Vefasızlık

•Kıskançlık ve Hazımsızlıkla Mukabele Görmek Bu Yolun Cilvesi

•Cenâb-ı Hak Biliyor ve Görüyor Ya!…

***

İTHAMLAR VE GURBET

°°°Önsöz°°°

  • Doğru görebilmek için doğru yerden bakmak gerekir. Dürbüne tersinden bakan yakını uzak görür.
  • Kur’an-ı Kerim, geçmiş Peygamberlerin kıssalarını anlatırken aslında geleceğe ışık tutmaktadır.
  • Onun vermek istediği mesaj şudur: “Onlar öyle yaptılar, böyle oldular. Siz de onlar gibi yaparsanız, sonunuz onlarınki gibi olur.”
  • Geleceği okumanın en doğru yolu “sünnetullah”ı bilmekten geçer. Bu da şu demek oluyor: “Ahirette kimlerle beraber olmak isterseniz onların yolundan yürüyün. Tabiî başınıza gelecekleri en baştan kabullenerek.”
  •   İşte bugün başımıza gelenlerin Pırlanta penceresinden okunması:

°°°°°°°°°°°

Ben, bu işin ilk mağduru olmadığım gibi, son mağduru da olmayacağım. İnsanlık tarihi hep bu türlü mağdurlarla doludur. 

•Hazreti Nuh (aleyhisselâm), karalardan sonra denizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış. Arz üzerinde dolaşmaktan men edilince sular üzerinde yoluna devam etmiş, doğup büyüdüğü yerlerden ayrılmış ve takdir-i ilâhîye rıza içinde bir dağın başında ârâm eylemiş.

•Hazreti İbrahim (aleyhisselâm), Babil, Hicaz ve Kenan diyarı deyip, durmadan mukaddes göç nöbetleri yaşamış.

•Hazreti Musa (aleyhisselâm), daha kundaklara sarılıyken anne evinden Firavun’un sarayına göçmüş, daha sonra Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuş.

•Hazreti Mesih (aleyhisselâm), henüz azize annesinin kucağındayken yolculuklarına başlamış, önceki peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden o da geçmiş.

•Hazreti Zekeriya ve Hazreti Yahya (aleyhimesselâm) gibi bazı peygamberler ise göç imkânı bile bulamamış, yakalandıkları yerde haklarındaki idam fermanı infaz edilmiş.

•Peygamber Efendimiz de (aleyhi ekmelüttehâyâ), nebilerin ve velilerin ortak kaderi olan mukaddes göç zamanı gelince Mekke-i Mükerreme’den ayrılmış, Sevr Dağı’ndan bir kere daha köyüne dönüp bakmış, “Ey Mekke, kavmim çıkarmasaydı senden hiç ayrılmazdım.” (Tirmizî, menâkıb 68; İbn Mâce, menâsik 103; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/305.) deyip hicranla hicret diyarına yürümüş…

  Evet, i’lâ-yı kelimetullah yolunun yolcuları, “bir an belâ-yı dertten cüdâ” kalmadı. Ebû Hanife, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim inleyerek yaşadı… Ahmet İbn Hanbel, yıllarca âdi bir insan gibi tartaklandı, bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı… Serahsî, el-Mebsût isimli eserini hapsedildiği kuyu dibinde te’lif etmek zorunda bırakıldı…

  • Ve Bediüzzaman Hazretleri’nin, kendisine yapılan eza ve cefayı ifade eden,

– “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller).) sözleri…

 İşte, çile, ızdırap, gurbet… Bunlar tebliğ ve temsil mesleğindeki herkesin ortak kaderidir; benim şu anki mağduriyetim de hemen hemen seleflerimin bütününün uğradığı bir mağduriyettir. Bu noktada, bazı anlayış fukaraları veya çarpıtma ustaları için belirtmekte fayda var: Ben, kendimi burada andığım peygamberler veya velilerin makamında görüyor değilim. Sadece onların adını ve yaşadıklarını hatırlatıyorum. Zira onlar, her mü’min için örnektir, rehberdir. Onların yolunu takip etmek, yaşayışımızı yaşayışlarına benzetmek kurtuluşumuzun vesilesidir. Aczinin ve fakrının farkında olan sıradan bir insanım. Dolayısıyla bazı ithamlar, tabi ki beni çok üzüyor, ruhuma pek ağır geliyor. Fakat bir mü’min, her şeye rağmen Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalıdır. Nasıl ki, Cenâb-ı Hak, isyankâr, günah tutsağı, âsi kullarına bile kulu, mahlûku nazarıyla bakıyor, onları da yedirip içiriyor. Mü’min kul da başkalarına bu zaviyeden yaklaşmalı. Haksızlıklar, zulümler ve zorbalıklar karşısında çok bunaldığı anlarda bile, hasımca davrananları, en fazla, Allah’a havale etmeli. “Allahım, ehl-i imana karşı düşmanca davrananları Sana havale ediyoruz.” demeli.

Şuna-buna takılmadan, zihnini onlarla meşgul etmeden kendi yapması gereken işlere odaklanmalı, doğru bildiği yolda elif gibi dimdik yürümeye devam etmelidir. [İthamlar ve Gurbet/ Yolun Kaderi]

***

GİZLİ AJANDA İTHAMI VE CİNNET PSİKOLOJİSİ

°°°Önsöz°°°

  • En kolay ve en yaygın mücadele yolu suçlamaktır.
  • Özellikle fikir ve bilgi noksanlığının olduğu yerde. Yapılan ithamların doğru olması da gerekmez.
  • Çünkü ne söyleseniz mutlaka alıcısı bulunur.
  • Çünkü insanların çoğu doğru olana değil, inanmak istediklerine inanırlar. Onlarda doğruyu bulmak gibi ne bir istek ne de gayret vardır.
  • Özellikle kurduğu düzenin bozulmasını, alıştığı rahatın kaçmasını, edindiği imkanların kaybolmasını istemeyen insanlar, bunların ellerinden gitmesine yol açabilecek her gelişmeye karşı çıkarlar.
  • Bazen bu karşı çıkış cinnet boyutuna ulaşır. İşte günümüzde de yaşanan bu cinnetin ilk sıradaki muhatabının bu meseleye bakışı:

°°°°°°°°°°°

Esasında sadece Türkiye’de değil, umumi mânâda bütün yeryüzünde çok ciddi seviyede bir paranoya yaşandığı, hemen her şeyden, herkesten şüphe ve endişe duyulduğu görülmektedir. Ancak şu an ülkemizde yaşanan paranoya, tarihte eşine az rastlanır bir seviyede. Bugün ülkemizde, Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla diyecek olursak, çok rahatlıkla imkânât, vukuat yerine konuyor, sonra da bu imkânât üzerinden insanlar hakkında en ağır hükümler kesilip biçiliyor. Hatırlanacağı üzere, Üstad Hazretleri, mahkemede karşısına çıkarılan asılsız isnat ve ithamlara mukabil bu hususa dikkat çekiyor; mahkeme hâkimi ve savcısının da bir cinayet işlemelerinin ihtimal dâhilinde olduğunu ve eğer ihtimallere göre insanlar derdest edilip istintaka tâbi tutulacaklarsa, onların da mahkemeye çıkarılmaları gerektiğini ifade ediyor. (Bkz.: Bediüzzaman, Şuâlar s.376 (On Dördüncü Şuâ).)

İhtimaller üzerine hüküm bina edip insanların geleceklerine dair bir kısım kurgular oluşturmak ve hâlihazırdaki durumları itibarıyla onları potansiyel suçlu gibi göstermek ancak bir cinnet ifadesi olabilir. Fakat neylersiniz ki, bütün dünyada, özellikle de şimdilerde ülkemizde bir cinnet hâli yaşanıyor. Dolayısıyla böylesine cinnet yaşayan insanlara, kendinizi anlatabilmeniz bir hayli zordur. Bu sebeple, öncelikle bu realiteyi kabul etmek gerekir. Daha sonra da ümitsizliğe kapılmadan, bıkkınlık göstermeden hüsnüniyetinizi, ileriye matuf hiçbir hesabınızın ve gizli ajandanızın bulunmadığını söz ve beyanlarınızla, tavır ve davranışlarınızla her fırsatta ifade edip ortaya koymalısınız. Evet, bizim ajandalarımızda ne gizli hesaplarımız ne de ileriye matuf böyle herhangi bir plânımız yoktur, olamaz da. Şuna buna müdahale etme, bir şeyleri değiştirme gibi hevâ ve heves peşinde koşma bizim duygu ve düşünce dünyamızdan fersah fersah uzaktır. Ben öyle zannediyorum ki, değil hayatını bu işe vakfetmiş, onun göbeğinde bulunan insanların rüyalarına, kenarından köşesinden gönüllüler hareketiyle münasebet tesis etmiş bulunan insanların dahi rüyalarına böyle bir arzu misafir olmamıştır. 

Bundan dolayıdır ki adanmış ruhlara, kendilerine isnat edilen şeyleri söylediğinizde,

– “Allah Allah! Siz neden bahsediyorsunuz ki!?” deyip, şaşkınlıkla yüzünüze bakacaklardır. Evet, onların hayal ve rüyalarında dahi bu tür kurgular söz konusu değildir. [Gizli Ajanda İthamı ve Cinnet Psikolojisi/ Yolun Kaderi]

***

MAKAM BEKLENTİSİ ALLAH’A KARŞI EN BÜYÜK VEFASIZLIK

°°°Önsöz°°°

  • Bir işin sonunda elde edilecek kazanım ne kadar büyükse, o iş o kadar büyük ve önemlidir.
  • Cenâb-ı Hakk’ın, insanı onun için yarattığı kulluk vazifesini yapmaya çalışmak bizim varlık sebebimiz olduğuna göre, bir de bunu unutanlara hatırlatmaya çalışmak çok daha önemli ve anlamlı bir yaşama sebebidir.
  • Allah (cc) Peygamberleri de bunun için göndermiştir.
  • Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’dan sonra başka Peygamber gelmeyeceğine göre, onun davasını kendisine bırakılmış en büyük miras kabul ederek, bu yolda çalışmayı bir hayat felsefesi edinenlerin yapmaya çalıştıkları vazifeden daha önemli bir işin olmayacağı aşikardır.
  • Hayatının tamamı bu çizgide cereyan etmiş ve etmekte olan büyük adanmışın şu sözleri meseleyi ne güzel anlatıyor:

°°°°°°°°°°°

  Hakk’ın rızasını en büyük hedef bilenler daha başta dünyanın en pahalı payesine talip olmuşlardır. Onlar bu gaye-i hayali peyleme istikametinde bütün ömürlerini tüketseler yine de bunu az görürler. Bu gaye-i hayale ulaşabilmek için de i’lâ-yı kelimetullah yolunda koşturup durmayı, Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasını sağlama istikametinde çalışıp çabalamayı en büyük bir vesile bilirler.

Bilhassa günümüzde dinin doğru şekilde anlaşılmasını sağlama, yanlış ve çarpık yorumların önüne geçme, onları tashih etme, ayrı bir önem arz etmektedir. Din adına hayırlı bir iş yaptığını zannedip de şiddete başvuran ve kan döken insanların tavır ve davranışlarının yanlış olduğunu anlatma, silm u selâmet kökünden gelen İslâm’ın gerçek hüviyetini ortaya koyma Allah rızasını tahsil etmenin en uygun, en kestirme yollarından biridir. İşte günümüzde inanan gönüller olarak bizler, Rabbimizin rızasına ulaşmak için karınca kararınca böyle bir güzergâhı kullanma niyet ve gayretinde bulunuyoruz. Doğruluk emriyle gelen ve doğruluğu telkin eden İslâmiyet’in doğru anlaşılması istikametinde gayret sarf ediyor; onun evrenselliğini, bütün insanlığı kucaklayıcılığını gönüllere duyurmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda, değişik anlayış, dünya görüşü ve hayat felsefesine sahip insanlar arasında bir uzlaşı ortamı oluşturma, farklı kültür ve anlayıştaki insanlarla da paylaşabileceğimiz müşterek hususların bulunduğunu ortaya koyma gayreti içindeyiz.

  Şimdi siz ifade etmeye çalıştığımız bu yüce hakikatlere teşne iseniz, hayatınızı buna vakfetmişseniz, bunu bir adanmışlık şeklinde yerine getiriyorsanız, “şuna talipler, buna talipler” diye ileri sürülen iddialar karşısında şaşırır kalır ve onların dediklerine talip olmayı tenezzül sayarsınız. Hatta kanaatimce günümüzde, adanmış ruhların samimi gayretlerle –Allah’ın inayetiyle– ortaya koydukları bu kıymetli hizmet, doğrudan doğruya iman hizmeti olması ve gönüllerin Allah’la buluşmasını hedeflemesi itibarıyla beldelerin fethinin dahi on katı üstünde bir vazifedir. 

Bana deseler, “Eğer bu arkadaşlar içinde bugünkü hizmet anlayışından, duygu ve düşüncelerinden sıyrılırsan, sana Kanuni Sultan Süleyman’ın bile gidip geriye döndüğü Viyana’nın anahtarlarını vereceğiz.” ben onlara karşı, “Allah aşkına siz, bende Rabbime karşı ne vefasızlık gördünüz ki beni böyle bir tenezzüle çağırıyorsunuz?” derim. Evet, biz Allah’ın rızasına talip olmuşuz. Bundandır ki, bizim için önemli birer sermaye olan aklımızı, fikrimizi, düşüncelerimizi, hissiyatımızı, muhakememizi, mantığımızı Allah’ın bir kereliğine vermiş olduğu hayatı değerlendirme mevzuunda kullanmaya çalışıyoruz. Sadece bir kereliğine verilmiş olan ve her şeyiyle hesabı sorulacak olan bu değerli sermayelerimizi yersiz ithamlarda dile getirilen değersiz ve abes şeylere sarf etmeyi Rabbimize karşı bir saygısızlık sayıyoruz.

İşte bu düşünceler, kanaat-i âcizanemce, bu yola gönül koymuş herkesin vird-i zebanı olmalıdır. Bize düşen, her fırsatta, her yerde kapalı bir yanımızın olmadığını vurgulamak, tavır ve davranışlarımızla bunu ortaya koymak, elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce samimi bir şekilde bu konuları sorup öğrenmek isteyenlere izahını yapmaktır.

Kalblerin sahibi Allah (celle celâluhu) olduğu gibi, hakikatin kalblere girmesini temin edecek olan da O’dur. Biz vazifemizi yapar, neticeyi O’na havale ederiz. [Gizli Ajanda İthamı ve Cinnet Psikolojisi/ Yolun Kaderi]

***

KISKANÇLIK VE HAZIMSIZLIKLA MUKABELE GÖRMEK BU YOLUN CİLVESİ

°°°Önsöz°°°

  • Gökyüzünde ilk isyan şeytanın Hz. Adem’i, yeryüzündeki ilk günah da Kâbil’in Hâbil’i kıskanması sebebiyle işlenmiştir.
  • Kıskançlık duygusu, kötülük yaptırma konusunda nefsimizin ve şeytanın bize karşı kullandığı en zorlu kozlardan birisidir.
  • Kur’an-ı Kerim’de bunların bize anlatılıyor olması, kıyamete kadar bu konuda dikkatli olmamız için de bir uyarıdır. Fakat bazen dikkat etmek de yetmiyor.
  • Nitekim Hz. Adem şeytanı, Habil de Kâbil’i kızdıracak olumsuz hiçbir şey yapmamışlardı.
  • Aşağıdaki satırların, henüz bu süreç bu noktalara gelmeden önce yazıldığı düşünülürse, Cenâb-ı Hakk’ın bir takım hikmetleri gereği olarak takdirin olduğu yerde tedbirin her zaman işe yaramadığı anlaşılmış olur.
  • İşte henüz bugünleri hayal bile edemediğimiz günlerde bizlere yapılan ikazlar ve bugün maruz kaldığımız muameleler:

°°°°°°°°°°°

  Önemli bir husus da, insan tabiatını nazar-ı itibara alarak bazılarının kıskançlık ve hazımsızlığını normal karşılamaktır. Unutulmamalıdır ki, Cenâb-ı Hak, Anadolu’nun bağrından çıkmış bu gönüllüler hareketine tarihte eşine az rastlanır pek çok lütuf ve ihsanda bulundu. Tarihimizde en güçlü olduğumuz dönem, Osmanlı dönemi içerisindeki hususiyle ilk üç asırlık dönemdir. Bu zaman dilimi içinde Devlet-i Âliye, yeryüzü muvazenesinde tam bir hâkim unsur olmuştur. Şu an ise, ülkemizin ekonomik imkân ve şartları ortadadır. Fakat Rabbimize hamdolsun ki, o dönemde dahi ulaşılamayan coğrafyalara gidilmiş, Allah’ın izniyle, dünyanın yüz yetmiş ülkesinde, bu ülkelerin farklı şehirlerinde eğitim faaliyetlerinde bulunulmuştur. Böyle bir netice, yüz yetmiş küsur yerde Türkiye’nin güzel bir şekilde tanıtılıp anlatılması demektir. Medyaya da yansıdığı üzere bu eğitim müesseselerinden mezun olanlar, birer Türkiye dostu olarak, üniversite ve daha sonraki kariyerlerini ülkemizde yapmayı tercih etmektedirler. Bütün bunlara Allah’ın hususi teveccühü nazarıyla bakılmalı, bir kısım hazımsızlıkların olabileceği tabiî ve normal kabul edilmelidir.

   Şeytan, Hazreti Adem’i (aleyhisselâm) kıskandığından dolayı mahvolup gitmiştir. Tabiatına hâkim olan düşmanlıktan ve tabiatı tamamen kıskançlık ve hasede kilitlendiğinden dolayı o, gördüğü güzellikleri artık duyamaz ve değerlendiremez hâle gelmiştir. Şeytanın bu hâli, tıpkı kin ve düşmanlığa kilitlenip yumruk yumruğa birbirine girmiş veya bıçaklarını çekip birbirinin üzerlerine yürümüş insanların o kavga ortamındaki hâlet-i ruhiyelerine benzer. Siz, kendini kaybetmiş bu insanların yanına varıp, “Yahu siz Allah’ın kullarısınız; birbirinizin kardeşisiniz; kardeş kardeşe böyle yapar mı?” diye ikazda bulunsanız, dönüp bir bıçak da size saplayabilirler. Dolayısıyla o esnada o insanlara laf anlatabilmeniz mümkün değildir.

   İşte her şeye karşı çıkan bazı kesimlerin ruh hâli bundan farklı değildir. Bu sebeple olumsuz ve negatif bir hissiyatla böylesine gerilmiş ve vücudunun kimyası bozulmuş insanların sizi hazmedemeyeceğini kabul etmelisiniz. Alabildiğine şeffafiyet içinde hareket etmenin yanında, elden geldiğince gıpta ve haset damarlarını tahrik edebilecek tavır ve davranışlardan uzak durmalısınız. Zaten temelde cüz’i iradeye bakan yönüyle yapılanlar küçücük şeylerdir. Fakat biz, o küçücük şeyleri dahi başkalarına mâl etmenin yollarını aramalıyız.

  • Mesela Cenâb-ı Hakk’ın sizi muvaffak kıldığı bir hizmet karşısında, 

– “Bu, demokrasinin bir sonucudur.” diyerek yapılan o işi, zemin ve şartlara vermelisiniz. Başka bir muvaffakiyet karşısında da, “Cenâb-ı Hak, herkesin gösterdiği faaliyetlere semere ihsan ediyor. Eğer böyle bir hoşgörü ortamı olmasaydı ve umumi atmosfer bu şekilde muhafaza edilmeseydi biz bu faaliyetlerde bulunamazdık.” demelisiniz. Ayrıca bilinmesi gerekir ki, Allah yolunda koşturanlar için bu üslup ve tavır, kendilerini şirk ve kibir uçurumuna düşmekten koruyacak en selâmetli bir yoldur. [Gizli Ajanda İthamı ve Cinnet Psikolojisi/ Yolun Kaderi]

***

CENÂB-I HAK BİLİYOR VE GÖRÜYOR YA!…

°°°Önsöz°°°

  • Bize zulmedenler imtihanı kaybettikleri gibi, bizim için de her an kaybetme ihtimali söz konusudur.
  • Bize yapılan zulümler, haksızlıklar ve yanlışlara mukabil, biz doğru tavrımızı ortaya koyamazsak, hafizanallah kazanma kuşağında kaybedenlerden olabiliriz.
  • Büyüğümüzün aşağıdaki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere bugün olması gereken doğru tavır Hz. Ebû Bekir tavırdır. Fıtraten Ömerî bile olsak meşreben Ebû Bekrî olmak zorundayız.
  • Taşıdığımız sorumluluk, nefsin değil hakkın müdafaası adına nasıl olmamız gerekiyorsa bize öyle olmak sorumluluğunu yüklüyor.
  • Zor ama doğru olan tavrın bu olduğuna inanarak, hem meşrebimizin gereği, hem de geleceğimiz adına dişimizi sıkarak böyle olmak zorundayız.
  • Çünkü, bu bahsin ele alındığı kitabın adından da anlaşılacağı üzere bu “Yolun Kaderi” budur:

°°°°°°°°°°°

Utanma, arlanma duygularını ve hayâ hislerini bütün bütün yitirdiklerinden sabah-akşam size sürekli iftira, bühtan ve hakaretlerde bulunanların yaptıklarından elbette ki bir insan olarak müteessir olup üzülürsünüz. Ama ne gam! Her şeye nigehbân, her şeyi gören, her şeyi bilen Allah var! Hem bu dünyanın bir de ahireti var. Mahşer var, hesap var, kitap var, mizan var!

Aslında baştan beri mü’min karakterinin bir gereği olarak elimden geldiği kadar Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) yol ve usûlünü takip etmeye çalışıyorum. Hani hatırlarsınız, bir gün adamın biri Hazreti Ebû Bekir’e gelip bir sürü itham ve hakaretler savurmuş. Hazreti Ebû Bekir sükût etmiş, uzun bir süre hiçbir şey söylememiş, karşılık vermemiş. İftiraların sonu gelmeyince dayanamayıp kendisini savunacak birkaç söz söylemiş. Onları seyreden Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ebû Bekir! O adamın sana söylediği her kötü sözde sen sabrederken, bir melek seni müdafaa ediyordu. Sen söze başlayınca artık melek ayrıldı.” buyurmuştu. (Ebû Dâvûd, edeb 96.)

Bundandır ki, sükûtun çığlıkları hep sesimin önünde uğulduyor…

Bundandır ki, derûnî bir sükût murakabesine dalarak âdeta kendi his dünyamın dışına kaçıyorum…

Bundandır ki çığlıklarımı içime gömüyor ve duygularımı sükûtun nevhalarıyla dillendiriyorum…

  Allah her şeyin aslını biliyor ve insanlar da olup bitenleri, gerçekleri görüyor ya… Öyleyse ehl-i insaf kararını verir ve zaten veriyor da… Bakın bütün tehditlere, baskılara rağmen doğru bildiği yolda halkımız yürümeye, dur durak demeden Allah yolunda koşmaya, koşturmaya devam ediyor. Kendilerini ifade edebilecek imkân ve fırsatları bulan entelektüellerimiz de bütün engellemelere rağmen hak ve hakikate tercüman olmaya çalışıyor.

Vâkıa, doğruları yazan, Hizmet Hareketi’nin yolunu, yöntemini, duruşunu müdafaa eden insanları hemen ademe mahkûm etmek için elli türlü yola başvuruyorlar. Bir yazar, fakir hakkında veya Hareket hakkında iyi ve lehte bir yazı yazsa hemen hışımla üzerine gidiliyor ve yeni bir yalanla o şahıs da bana nispet ediliyor; hatta o şahıs suç işlemiş kabul edilip, istintaka tâbi tutuluyor ve tutuklanıyor da. Dahası, nerede dürüst ve milliyetperver bir insan varsa onu da harcamak için hemen bana nispet ediyor, “bu da ondan” deyip bir yaygara koparıyorlar. Çalmamak, çırpmamak, ahlâklı olmak suçmuş, cürümmüş gibi muameleye tâbi tutuyor; namaz kılan, cumaya giden, infakta bulunan, sadaka ve zekât veren, fakir talebelere burs temin eden insanı bile benimle irtibatlandırıp bir teşkilat, bir örgüt yapısı arıyorlar.

Bir kez daha ifade edeyim ki, her türlü despotluğa, baskıya, zulme rağmen yine de insanımız bu güzelliklere sahip çıkıyor; kanun ve kurallar çerçevesinde kendilerini ülkesine, ülküsüne, insanlığa adamış ruhlar hak bildiği yolda dimdik yürümeye devam ediyorlar. Onlar, başlarına gelen belâ ve musibetleri hak yolunun bir cilvesi kabul ediyor, bütün bunları birer imtihan olarak görüyor, inanç ve ümitle dopdolu bir hâlde neticesi şeker şerbet böyle bir imtihanın hakkını vermeye çalışıyorlar. [Gizli Ajanda İthamı ve Cinnet Psikolojisi/ Yolun Kaderi].

Bu yazı 91 kez okundu