Medine’de Hicrî 6’ncı yılda nazil olmuştur ve 176 âyettir. Kur’ân-ı Kerim’de Ey insanlar! diye başlayan iki sûreden biri olup, Kur’ân sayfa sayısı olarak ikiye bölündüğünde, ilk bölümdeki 4. sûredir. Bu sûrede bu hitap, insanlığın menşeine ve başlangıcına dikkat çeker. Aynı hitapla başlayan diğer sûre, Kur’ân’ın 2. bölümündeki 4. sûre olan Hac Sûresi’dir. Orada ise bu hitapla nazarlar Âhiret’e çevrilir. Nisâ Sûresi, büyük oranda İslâm medenî hukukunu tanzim eden sûredir. Ayrıca savaş kurallarından ve Ehl-i Kitap’la münasebetlerden bahseder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَٓاءًۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذِي تَسَٓاءَلُونَ بِهِ وَالْاَرْحَامَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا (١)
1. Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan (onunla aynı tür ve mahiyetten) de eşini yaratarak, bu ikisinden pek çok erkekler ve kadınlar vücuda getirip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. (“Allah hakkı için”) deyip adını anarak birbirinize karşı istekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık etmekten ve rahimlerin hakkını (anne-baba, aile ve akraba hukukunu) ihlâlden de sakınınız (–gerek yakınlarınızla gerekse bütün insanlarla olan münasebetlerinizde takva esasları üzerinde hareket ediniz). Hiç şüphesiz Allah, üzerinizde her yaptığınızdan haberdar bir gözetleyicidir.(*)
–Açıklama–
(*) Bu âyet son derece önemli ve pek çok manâları muhtevî ise de, bir meal çalışması kapsamında sadece birkaç hususa temas edebileceğiz. Nefsin, varlığın kendisi ve dünyevî hayatın mekanizması gibi başlıca iki anlamı vardır. Kur’ân-ı Kerim’de, Yine O’nun âyetlerindendir ki, sizin için kendilerine ısınasınız diye nefislerinizden (öz varlığınızdan, sizinle aynı mahiyeti paylaşan insan ‘kardeş’lerinizden) eşler var etmiş ve aranıza yakınlık, sevgi ve merhamet koymuştur (Rum Sûresi/30: 21); Allah, nefislerinizden (öz varlığınızdan, sizinle aynı mahiyeti paylaşan insan ‘kardeş’lerinizden) sizin için eşler var etti; eşlerinizden size evlâtlar, torunlar verdi (Nahl Sûresi/16: 72); Gökleri ve yeri yaratıp, onlara sabit bir sistem verendir O. Sizin için kendi nefislerinizden (öz mahiyetlerinizden) eşler var ettiği gibi, hayvanlar için de (kendi cinslerinden eşler) var etmiştir (Şûra Sûresi/42: 11) âyetlerinde de insanlara seslenilirken, bu âyetteki gerçeğe dikkat çekilmektedir. Bütün bu âyetlerde söz konusu edilen husus, her bir varlık türünün kendine has bir özden, bir mahiyetten ve çiftler halinde yaratıldığı, her bir türün aynı varlık mahiyetini taşıyan bir ilk çiftten türediği gerçeğidir ki buna, Üzerinde düşünüp ders alırsınız diye her şeyi çift yarattık (Zariyât Sûresi/51: 49) âyeti doğrudan işaret etmektedir. Bazılarına göre, âyette buyrulan ve kendisiyle aynı tür ve mahiyetten eşinin yaratıldığı tek bir nefisten maksat Hz. Âdem’dir. Esasen bu manâ da, Âdem’in bilhassa yeryüzüne inmeden önce şahs-ı Âdem kadar mahiyet-i insaniyeyi de temsil ettiği nazara alınırsa, bu takdirde nefisten kasıt, mahiyet-i insaniye olur. Şu kadar ki, bu mahiyet-i insaniyenin Âdem olarak takdim buyrulmasında önemli bir nokta vardır. Üremede döllemeyi yapan erkek, döllenmeye maruz kalan kadındır ve erkeğin telkihinden dişi de olmakta, yani babanın telkihiyle erkek çocuk da kız çocuk da meydana gelebilmektedir. Eğer tabiatçı veya materyalistlerin iddia ettiği gibi, tabiatta veya eşyanın “tabiat”ında yaratıcı güç bulunmuş olsa idi, ne su, toprak, hava gibi elementlerden bir canlı meydana gelirdi, ne de erkeğin telkihinden kız çocuğu olur, ne de dişi erkeğe döl yataklığı edebilirdi. Çünkü tabiat, aynı manâ, aynı keyfiyet ve aynı hüviyet üzerinde istisnasız süreklilik (ıttırad) demektir. Halbuki, ne erkek dişi için, ne de dişi erkek için böyle bir süreklilik ifade eder. Erkek ve dişi, bir kaynaktan ayrılmış, bazı noktalarda kendilerine has özellik, vazife ve fonksiyonları bulunan ve birbirini tamamlayan iki eştir, farklı tabiatta bir çifttir. Dolayısıyla, erkeğin ve dişinin yaratılışı, tamamen İlâhî Kudret eseridir ve tabiat, asla bir fail, hele hele yaratıcı bir güç değildir. (Yazır, 2: 1272–1273) Tabiat, bir yazıdır, kendisi için konan “kanun”larla bir model veya bir matbaa, dıştaki şekliyle ‘matbu’ eserdir. Üremede döllemeyi (telkih) yapan erkek, telkihe zemin teşkil eden kadın olduğu için, âyette sözü edilen ve kendisinden eşinin yaratıldığı nefsin mahiyet-i insaniyeyi temsil noktasında nefs-i Âdem olması, bilhassa erkekler için kadınların büyük bir nimet, onların kalblerine karşı bir kalb, bir huzur ve sükûn kaynağı teşkil ettiklerine, bu açıdan, kadın için erkekten çok, erkek için kadının bir nimet olduğuna işaret eder. Daha önce arz olunduğu üzere (Bakara, not 21), Cennet nimetleri içinde yine erkekler için bilhassa kadınların anılmasına bir yönüyle bu noktadan yaklaşmak gerekir. Üremede telkihi yapan olma, toplum hayatında erkeğe kısmen daha hakim bir rol ve bu role uygun vazifeler düşmesinin de önemli sebeplerinden biridir. Nisâ Sûresi, başka hususiyetlerinin yanısıra, Kur’ân’da “medenî hukuk”u tanzim eden bir sûredir. Bu yüzden, Ey insanlar! hitabıyla başlaması çok anlamlıdır. Bu hitapla Kur’ân, insanî hislere, insanlığa, karşılıklı münasebetlerde insanlık ortak paydasına atıfta bulunmakta ve, “Hepiniz, aynı mahiyet temelinde neşet etmiş birer insansınız; aynı anne-babanın çocuklarısınız. Dolayısıyla, münasebetlerinizde bu birliğe dikkat ediniz. Birbirinize karşı renk, dil, ırk gibi hususları gerekçe yaparak üstünlük taslamayınız!” demektedir. Âyetin devamında rahimlerin hakkının gözetilmesinden bahsedilmesi bu manâyı güçlendirdiği gibi, bu hakların Allah haklarıyla birlikte anılmasıyla da, onların önemi kuvvetle vurgulanmaktadır.
وَاٰتُوا الْيَتَامٰٓى اَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَب۪يثَ بِالطَّيِّبِۖ وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَهُمْ اِلٰٓى اَمْوَالِكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَب۪يرًا (٢)
2. Bakım ve gözetiminizde bulunan yetimlerin mallarını tastamam verin ve (hakkınız olmayan mallara tecavüz edip de,) temizi kirli ile (helâl malınızı haramla, yetimlere bakmakla kazandığınız sevabı günahla) değişmeyin. Ayrıca, onların mallarını kendi malınıza katarak yemeyin. (Anılan bu kötülüklerden) herhangi birini yapmanın getireceği vebal çok büyüktür.
وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَعُولُواۜ (٣)
3. Himayenizdeki yetim kızlarla evlendiğinizde eğer haklarını gerektiği ölçüde gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bu takdirde, size helâl olup da arzu ettiğiniz başka kadınlardan iki, üç veya dört tanesiyle evlenebilirsiniz. (*) Eğer, birden fazla hanımınız olur da aralarında (nafakalarını temin ve birlikte geceleme gibi, hukuki açıdan) adalet yapamamaktan korkarsanız, bu durumda bir tanesiyle veya elinizin altında bulunan cariyelerle (**) yetinin. Böyle davranmanız, zulme ve haksızlığa meyletmemeniz için daha uygun, daha elverişlidir.
-Açıklama-
(*) Bazıları bilgi noksanlığından, bazıları da kasıtlı olarak, İslâm’ı 4’e kadar kadınla evlenmeye müsaade ettiği için eleştirmektedirler. Oysa bu eleştiriler, pek çok açıdan haksızdır. Şöyle ki: Birden fazla kadınla evlenme (çok eşlilik), bütün tarih boyu hemen hemen bütün insan topluluklarında görülen bir uygulamadır. Ahd-i Atik, onu yasaklamak şöyle dursun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın çok sayıda hanımları olduğundan bahseder (Samuel 2, 5: 13) İncil’de ise çok evliliği yasaklayan hiçbir ifade yoktur. Peder Eugene Hillman, Polygamy Reconsidered (Çok Eşliliği Yeniden Değerlendirme) adlı eserinde, “Yeni Ahid’in hiçbir yerinde tek evliliği emreden veya çok evliliği yasaklayan herhangi bir ifade yoktur” der. Kaldı ki, kendi zamanında Yahudi toplumunda çok evlilik uygulandığı halde, Hz. İsa buna ses çıkarmamıştır. Roma Kilisesi’nin çok evliliği yasaklaması, Kitab-ı Mukaddes’e dayalı bir yasaklama değil, tek kadınla evlenmeyi öngören, fakat metres ve fuhşa tolerans gösteren Greko-Romen geleneğine dayalı bir yasaklamadır. Kitab-ı Mukaddes, çok eşliliğe sınır getirmezken, Kur’ân bu uygulamayı 4’le sınırlandırmış, bunu emretmemiş, hattâ tavsiye etmemiş, sadece eşler arasında adaleti gözetme şartını da getirerek, bir izin, bir ruhsat olarak vazetmiştir. Her zaman için çok kadınla evlenmenin bilhassa gerekli olduğu şartlar, yerler ve dönemler vardır. İslâm, her şart, her dönem ve her yerde geçerli evrensel bir din olduğu için, böylesi şartların, yerlerin ve dönemlerin gerekliliklerini de göz ardı edemez. Meselâ, savaş zamanlarında kadın nüfus erkek nüfusu daima aşar. Amerika’nın Batılılar tarafından keşfinden sonra, Kızılderili toplumlarda erkek nüfus sürekli azalmış ve kadının çok itibarlı bir yere sahip olduğu bu topluluklarda bu problem, çok eşlilikle çözülmeye çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da evlenme ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 7.300.000 fazla olup, bunların 3.300.000’i dul idi. Bilhassa savaş sonrası şartların ağırlığı altında ezilen kadınlar için en geçerli yol, bir erkeğin bakım ve koruması altına girmekti. Evet, bu şartlarda kadınlar, ya Kızılderili toplumlarında olduğu gibi ikinci veya üçüncü eş olarak nikâhlanacak veya İkinci Dünya Savaşı sonrası modern Batı’da görüldüğü üzere, özellikle galip kuvvetleri tatmin eden birer metres veya fahişe olmaya itilecekti. Sadece savaş şartlarında değil, normal durumlarda da kadın nüfusun erkek nüfusu aştığı dönemler olur. Meselâ, bugün ABD’de evlilik ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 8-10 milyon daha fazladır (Hillman, 88–93). Bu durumda, bekâr kalma, kadınları öldürme, her türlü gayr-ı meşrû münasebeti serbest bırakma veya çok evliliğe müsaade etme dışında herhangi bir çözüm yolu yok ise, bunlardan hangisini tercih etmek daha insanî ve kadının şerefine yakışan bir yoldur? 1987 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesi’nde bir öğrenci gazetesinin yaptığı ankete katılan öğrencilerin hemen hepsi, “Evlenme çağındaki erkek nüfusun az olduğu şartlarda, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi kanunen meşrû olmalı mı?” sorusuna “Evet” cevabı vermiştir. (J. Lung, Struggling to Surrender, 172) Bugün modern toplumlarda görülen bazı problemlerin çözümü yine çok eşlilikte yatmaktadır. Roma Katolikliği’ne bağlı Amerikalı bir antropolog olan Philip Kilbride, Plural Marriage For Our Time (Günümüzde Çok Eşlilik) adlı eserinde, çok kadınla evlenmeyi Amerikan toplumundaki bazı hastalıkların çözüm yolu olarak sunar. Ona göre, çok kadınla evlilik, çocukların çok menfî olarak etkilendiği boşanma hadiselerinin yol açtığı olumsuzluklara alternatif bir çözüm olabilir. (Kilbride, 118) Meselenin psikolojik boyutları da vardır. Meselâ Müslüman, Hıristiyan veya bir başka dinden yeni evlenmiş pek çok Afrikalı hanım, kendisini iyi bir koca olarak ispatlamış bir erkeğe ikinci eş olarak gitmeyi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aynı şekilde pek çok kadın, gerek yalnızlıktan kurtulmak, gerekse işbirliği yapmak için evde ikinci, üçüncü bir eşi kabul etmektedir. (Hillman, 92–97) Meselâ, Nijerya’da 15–59 yaş arası kadınlar arasında yapılan bir ankete katılanların % 60’ı çok eşliliği tasvip ederken, kırsal Kenya’da yapılan bir ankete katılan 27 kadından 25’i, bir erkeğin tek hanımı olmaktansa, birkaç hanımından biri olmayı tercih ettiğini belirtmiştir. (Kilbride, 108–109). Burada ilave edilmelidir ki, günümüz İslâm toplumlarında çok büyük oranda yaygın olan, tek kadınla evliliktir. Bu toplumlarda çok kadınla evlilik vakası, Batı toplumlarında evlilik dışı ilişkilerden çok daha az sayıdadır. Ünlü Amerikalı Hıristiyan vaiz Billy Graham, şöyle yazıyor: “Günümüzde Hıristiyanlığın çok evlilik konusunda uzlaşmaya gitmemesi, aleyhine bir durumdur. İslâm, birtakım sosyal hastalıklara karşı sınırları ve çerçevesi çizilmiş bir çare olarak çok evliliğe izin vermiştir. Hıristiyan ülkeler, tek kadınla evlilik şovu yapıyorlar ama, uygulamada hepsinde çok eşlilik var. Bugün kimse, Batı toplumlarında metreslerin oynadığı rolü bilmiyor. Bu noktada İslâm, temelden iffet, namus ve insanî fazileti koruyan bir dindir. Toplumun ahlâkî bütünlüğünü muhafaza etmek için çok kadınla evliliğe izin vermekle birlikte, her türlü gayr-ı meşrû ilişkiye de kapıları kapamaktadır.” (Abdürrahman Doi, Woman in Shari‘ah, 76) Bütün bunlardan sonra, hepsinden önemli olan şu husus bilhassa belirtilmelidir: “Tabiat”ta bitkiler ve hayvanlar dünyasında da görüldüğü üzere, evlilikten asıl maksat üremedir, çoğalmadır. Evlilik ilişkisinin verdiği lezzet, üremenin gerçekleşmesi adına bir avanstır. Bir kadın, ayın belli günlerinde ve genel olarak 50 yaşından sonra üremeye hizmet etmez. Buna karşılık erkek, ortalama 70 yaşına kadar, hattâ daha da öteye ve yılın her gününde üreme adına müsaittir. Şu halde, evliliği tek kadınla sınırlama, onu asıl maksadına hizmetten alıkoyma demektir. Kaldı ki, yukarıda belirtildiği üzere İslâm, çok kadınla evlenmeyi emretmez, fakat yasaklamaz da. Onu bir izin, bir ruhsat olarak kabul eder ve evliliğin sebep olduğu, ailenin geçimi ve miras gibi konularda hukukî düzenlemeler getirmiş bulunmasının yanısıra, bu ruhsatı uygulamada manevî-ahlâkî kaideler de koymuştur (Şerif Muhammed’den özetle).
(**) Köle-cariye meselesini değerlendirirken, aşağıdaki noktalar göz önüne alınmalıdır: İslâm, her şeyden önce, kölelik ve/veya cariyeliği getiren bir din olmayıp, kendisini bu uygulamanın uluslararası çapta ve en acımasız şartlarda sürdüğü bir ortamda bulmuştur. Yine her şeyden önce mesele, bir savaş hali ve savaş esirlerine nasıl muamele edileceği meselesidir. Kölelik, hattâ değişik ad ve usullerde cariyelik dünya toplumlarında daha düne kadar görülürken, İslâm, 14 asır öncesinden bu meseleye neşter atmıştır. Tarih içindeki Müslüman toplumlarda görülen ve tasvibi mümkün olmayan bazı uygulamalardan sorumlu olan İslâm değil, kendilerini İslâm’a nisbet eden insanlardır. Modern dünyada uluslararası hukukun tarihi birkaç asır öncesine gitmezken, İslâm, gerek savaş gerekse esirlere muamele ve daha başka uluslararası hukuk alanına giren meselelerde kaideler ve yasalar koymuş, öyle ki, 12 asır önce İmam Muhammed eş-Şeybanî, bu sahada Es-Siyeru’l-Kebîr adlı eserini kaleme almıştır. İslâm, esir edilmiş kadınların da öldürülmesini yasaklarken, onları Müslüman aileler arasında dağıtmış, eğitilmeleri ve kendileriyle evlenme veya başkalarıyla evlendirilmeleri üzerinde hassasiyetle durmuş ve evlenip de veya efendilerinden çocuk sahibi olanlara hür kadın statüsü tanımıştır. Ayrıca, hürriyetlerine kavuşturulmalarını şiddetle tavsiye etmiş, o kadar ki, Din’i uygulamada yapılan pek çok hatanın karşısına kefaret, yani o hatayı giderici ceza olarak köle veya cariye azad etmeyi koymuş, bunun büyük sevap getiren bir davranış olduğunu beyan buyurmuştur. İslâm, kadın olsun erkek olsun hiçbir ayırım yapmadan insana çok büyük değer ve şeref bahşetmiştir. Bu sebeple o, kadınları değerlendirirken, eğitimi, şahsiyeti ve karakteriyle gerçek insanî mertebeye yükselmiş kadınları muhsan(a) (korunmuş) kadınlar olarak ele almıştır. Manevî-ahlâkî, dolayısıyla gerçek insanî değerlerden yoksun ve kendisini tamamen fizikî bir nesne olarak gören ve takdim eden bir kadın, muhsan(a) bir kadın değildir. İslâm, her insanın, her kadının kâmil insan olmasını hedeflerken, bu seviyeye ulaşmaya öncelikle bir eğitim meselesi olarak bakmış ve bu eğitimin her kademesi için ayrı kaideler koymuştur. Kısaca, kölelik-cariyelik konusunun eğitime ait ve psikolojik bir yönü de vardır. İslâm, hukuk alanında, hakim olduğu toplumdaki eski ve kendisine ters düşmeyen yasaları yerinde bırakır; bu yasalardaki yanlışlıkları tashih eder veya yeni yasalar koyar ve bütün bunları yaparken tedricî bir yol takip eder. O kadar ki, bazı kötülüklerin giderilmesi ve güzelliklerin yerleştirilmesi uzun bir zaman, eğer mesele bir toplumun değil, bütün toplumların meselesi, yani uluslarası bir mesele ise asırlar alabilir. İşte İslâm, kölelik ve/veya cariyelik meselesinin kökten çözümünü, meselenin bilhassa beynelmilel hukuka ve münasebetlere ait yönü olması itibariyle, zamana ve insanlığın olgunlaşmasına bırakmıştır.
وَاٰتُوا النِّسَٓاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةًۜ فَاِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِ۪ٓيـًٔا مَرِ۪ٓيـًٔا (٤)
4. Evleneceğiniz kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer mehrin bir kısmını gönül rızası ile size bağışlarlarsa, onu içinize sine sine ve afiyetle yiyebilirsiniz.
وَلَا تُؤْتُوا السُّفَهَٓاءَ اَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ قِيَامًا وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا (٥)
5. Hayatınızı sürdürebilmeniz için Allah’ın bir vesile kıldığı ve gerek mülkünüz, gerekse emanet olarak ellerinizde bulunan malları aklı ermez, nereye ve nasıl harcanacağını bilmez ve israfçı kişilere vermeyiniz. Bunun yerine, o mallarla (özellikle o malları işleterek elde edeceğiniz gelirle) böylelerinin yeme-içme ihtiyaçlarını sağlayınız, onları giydiriniz ve (kendilerine karşı kaba ve kırıcı olmaktan kaçınıp), onlara güzel ve yerinde söz söyleyiniz, usulünce tavsiyelerde bulununuz.
وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ وَلَا تَأْكُلُوهَٓا اِسْرَافًا وَبِدَارًا اَنْ يَكْبَرُواۜ وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْۚ وَمَنْ كَانَ فَق۪يرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَسِيبًا (٦)
6. Evlenme çağına ulaşıncaya kadar yetimleri gözetip deneyin. Eğer akılca olgunlaştıklarına ve sorumluluk şuuruna ulaştıklarına kanaat getirirseniz, mallarını kendilerine hemen devrediniz. O malları gereksiz yere ve büyüyünce ellerine geçecek diye aceleden harcamalarla tüketmeyiniz. Kim, kendisini (ve ailesini) geçindirecek derecede zengin ise, (himayesinde bulunan) yetimin malından almaya tenezzül etmesin. Kim de fakir ve muhtaç olursa, bu takdirde, baktığı yetim(ler)in malından meşrû dairede, emeği ve ihtiyacı ölçüsünde yararlanabilir. Mallarını kendilerine devrettiğinizde, bunu şahitlerle tesbit edin. Hesap soran ve hesap gören olarak Allah yeter.
لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۖ وَلِلنِّسَٓاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ اَوْ كَثُرَۜ نَصِيبًا مَفْرُوضًا (٧)
7.Anne-babanın ve yakın akrabanın vefatla geride bıraktıkları mallarda erkek mirasçılar için pay vardır; anne-babanın ve yakın akrabanın vefatla geride bıraktıkları mallarda –o mallar az olsun çok olsun– kadın mirasçılar için de pay vardır. Bunlar, Allah tarafından takdir edilmiş ve mirasçıya mutlaka verilmesi gereken paylardır. (*)
-Açıklama-
(*) Bu âyet, Kur’ân’ın tesbit buyurduğu İslâm miras hukukuna giriş mahiyetindeki birkaç temel esası ihtiva etmekte ve çok önemli bir ikazda bulunmaktadır. İhtiva ettiği esaslar şunlardır: Erkek gibi, kadın da mirastan pay alır. Kişi vefat etmekle, geride bıraktığı mallar mirasa konu olur. Mirasa konu mallarda azlığa ve çokluğa bakılmaz. Mirasa konu malın taşınabilir veya taşınamaz olması önemli değildir. Yakın akraba varken, uzak akrabaya mirastan pay düşmez. Mirasçı, (Sünnet’le tesbit buyrulan, katilin öldürdüğü mal sahibine mirasçı olamayacağı gibi istisnaî durumlar dışında) mirastan mahrum bırakılamaz. (Suat Yıldırım, ilgili âyetin yorumunda.) Âyette yer alan çok önemli ikaz ise şudur: İslâm öncesi dönemde kadına mirastan pay verilmezdi. Âyet, kadını ayrıca belirtmekle ve onu andığı yerde mirasa konu mal için az olsun çok olsun ifadesini kullanmakla, mirasa konu mal azdır gibi bahanelerle kadının asla mirastan mahrum bırakılamayacağını ve erkekler gibi kadınların da mirasta pay sahibi olduklarını bilhassa vurgulamaktadır.
وَاِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ اُو۬لُوا الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا (٨)
8. Miras taksim edilirken mirasçı olmayan akrabadan, yetimlerden ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlerden hazır bulunanlar olursa, onlara da o mirastan bir şeyler verin ve kendilerine gönül alıcı, güzel söz söyleyin.
وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا خَافُوا عَلَيْهِمْۖ فَلْيَتَّقُوا اللّٰهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا (٩)
9. Arkalarında eli ermez, gücü yetmez küçük çocuklar bıraktıkları takdirde onların hali nice olur diye endişe edenler, yetimlerin hukuku hususunda da öylece korkup ürpersinler. Ürpersinler de, Allah’ın (bu konudaki emirlerine karşı gelerek O’nun cezasına maruz kalmaktan) sakınsınlar ve (gerek miras paylaşımında, gerekse yetimlere muamelelerinde) sözün güzelini ve doğrusunu söylesinler.
اِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ اَمْوَالَ الْيَتَامٰى ظُلْمًا اِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًاۜ وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا۟ (١٠)
10. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarında ancak (niteliğini şu anda bilmedikleri çok dehşetli bir) ateş yerler. Onlar, yakın bir gelecekte, (dünyadaki ateşlerden hiçbirine benzemeyen ve şiddetinin derecesini Allah’tan başka kimsenin bilmediği) kaynar ve alevli bir Ateş’e girip kavrulacaklardır.
يُوصِيكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚ فَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُۜ وَلِاَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ اِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌۚ فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ فَاِنْ كَانَ لَهُٓ اِخْوَةٌ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ي بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْۚ لَا تَدْرُونَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًاۚ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا (١١)
11. Allah, çocuklarınız hakkındaki miras hükümlerini size şöyle emrediyor: erkek çocuğun payı, kız çocuğunun hissesinin iki katıdır; eğer (mirasçı olarak erkek çocuk yok da, sadece) iki ve daha fazla kız çocuk varsa, terikenin üçte ikisi onlarındır; eğer tek bir kız çocuğu varsa, bu durumda o, (terikenin) yarısını alır. Vefat edenin çocuğu var, (anne-babası da geriye kalmışsa), anne-babanın her birine altıda bir pay verilir. Vefat edenin çocuğu yok da, kendisine sadece anne-babası vâris oluyorsa, bu defa anne için üçte bir hisse vardır. Vefat edenin (çocuğu yok,) annesiyle birlikte, (kız kardeşi olsun olmasın) iki veya daha fazla erkek kardeşi varsa, bu durumda altıda bir anne alır: mirasla ilgili bütün bu işlemler, vefat edenin yaptığı (Şer’an geçerli) vasiyetin ifasından ve varsa bıraktığı borcun muhakkak ödenmesinden sonra uygulanır (–önce borç ödenir, sonra vasiyet yerine getirilir, sonra da miras taksim edilir). Anne-babanız ve çocuklarınız: faydaları itibariyle hangisinin size daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz. Bu bakımdan, bütün bu taksimat, Allah’ın takdir buyurup yerine getirilmelerini kesinlikle farz kıldığı hükümlerdir. Şüphesiz ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir; her yaptığında çok önemli hikmetler bulunandır.
وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ اَزْوَاجُكُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ينَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَاَةٌ وَلَهُٓ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُۚ فَاِنْ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَهُمْ شُرَكَٓاءُ فِي الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصٰى بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۙ غَيْرَ مُضَٓارٍّۚ وَصِيَّةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَلِيمٌۜ (١٢)
12. Vefat eden eşlerinizin bıraktıkları malın, eğer çocukları yoksa, yarısı siz (kocalarındır); çocukları varsa, bu takdirde dörtte biri sizindir: fakat bu, vasiyetlerinin ifasından ve varsa borçlarının ödenmesinden sonradır. Sizin bıraktığınız terikenin ise, eğer çocuğunuz yoksa, dörtte biri, eğer çocuğunuz varsa bu durumda sekizde biri onlarındır: yine bu da, vasiyetinizin yerine getirilmesi ve varsa borcunuzun ödenmesinden sonradır. Eğer vefat eden erkek veya kadın, geriye çocuk(lar) veya anne-baba bırakmayıp, sadece (aynı anneden) bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, bu durumda, geriye kalan kardeşe altıda bir hisse verilir. Şayet bu (anne bir kardeşler) daha fazla sayıda olursa, bu takdirde üçte bir hisseye ortak olurlar. Bu hüküm de, yapılan vasiyet ve varsa borcun ifasından sonrası içindir: vasiyetin yerine getirilip borcun ödenmesinde, (malın üçte birden fazlasını vasiyet etmek, vefat edenin borcu olmadığı halde borç iddia etmek veya borcu fazla göstermek gibi yollarla) mirasçılar zarara uğratılmamalıdır. Bütün bu miras hükümleri, Allah’ın birer emridir. Allah, (herkesin neyi, nasıl ve niçin yaptığını) hakkıyla bilendir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır. (*)
~Açıklama~
(*) Bu son iki âyette, İslâm miras hukukunun tesbit buyurduğu taksimatta temel birimler verilmektedir. Miras paylaşımında söz konusu olabilecek bütün ihtimaller, bu temel birimlerle birlikte, Sünnet’e dayalı olarak hesap edilir. İslâm miras hukukunda, hiç de az olmayan bazı istisnalar dışında, kadına erkeğin yarısı pay verilmesi çok haksız eleştirilere sebep olmuştur. Önce hemen şu hususu belirtelim ki, İslâm’a yöneltilen eleştirilerin hiçbiri, cevabı gerektiren bir eleştiri değildir; bir başka ifade ile İslâm, cevap verme konumunda olmayıp, başka her türlü din, sistem ve düşünce, kendini İslâm’a göre ayarlama, ona göre değerlendirme mevkiindedir. Bu bakımdan, bu meal çalışmasında eleştirilere cevap vermekten çok, eleştirilen konulardaki hikmetlerden bilebildiklerimizi, samimi zihin ve kalblere anlatma gayesi güdülmektedir. İkinci olarak, Kur’ân-ı Kerim, İslâm miras hukukunun hükümlerini, Allah’ın tesbit ve emrettiği mutlaka uyulması gereken hükümler olarak takdim buyurmaktadır. Önceki âyet, bu hükümleri Allah’ın İlim ve Hikmet sıfatlarına bağlarken, bu âyet, İlim ve Hilim sıfatlarına bağlamaktadır. Şu halde bu hükümler, her şeyi hakkıyla bilen Allah’ın İlmine ve asla manâsız ve abes işlerle alâkası olmayan Hikmeti’ne dayanmaktadır. Dolayısıyla bize düşen, bu hükümlerdeki hikmetleri araştırmaktır. Bu hükümleri yerine getirmeme, önceki âyette de açıkça ifade buyurulduğu üzere, Allah’a ve Rasûlü’ne isyan, onları –haşa– beğenmeyip tenkit etmek ise İslâm dairesinden çıkmak demektir. İslâm, her şeyden önce, önceki notta belirtildiği gibi, kadına mirasta hak vermekle bir inkılâp yapmıştır. İkinci olarak, İslâm evrenseldir; fıtrata, her zamana, her şarta, her psikolojiye ve her topluma hitap eder; gelip geçici, belli döneme ve belli medeniyet veya kültüre has değerleri nazara almaz. Bunun yerine, meselelere küllî (bütüncül) bakar ve cüz’î hükümleri bu küllî prensipler çerçevesinde değerlendirir. Bu bakımdan, miras taksimatının tesbitinde, mirasın mahiyeti ve ondan pay alacaklarla ilgili olarak hayata katılım ve hayatta üstlendikleri rol, ailedeki mevkileri, aile bütçesine katkıları, aile ve toplumun diğer fertleriyle münasebetleri gibi her türlü sosyolojik ve ayrıca psikolojik faktörlerin tamamını nazara alır. Mesele, bir kadın-erkek eşitliği ve münasebeti meselesi değil, miras ve miras taksim meselesidir. Her mesele, kendi konumunda değerlendirilir ve değerlendirilmelidir. İslâm, ailenin geçimini erkeğe yükler; kadın ise, mal sahibi olma, malını kullanma ve onu nemalandırma hakkına sahip olmasına rağmen, aile içinde kendisini bile geçindirmekle yükümlü değildir. Şu halde, ailesini geçindirmekle sorumlu olan erkeğin kadın karşısında ekonomik bir fazlalığı bulunmalıdır. İkinci olarak, erkek, evlenme esnasında kadına önemli miktarda mehir verir ve bunu kadının rızası olmadan asla geri alamaz. Üçüncü olarak, kadın, kendi evinde olduğu gibi, baba evinde de ekonomiye erkek nisbetinde katkıda bulunmaz; İslâm, bunu ona yüklemez. Dolayısıyla, mirasta erkek kardeşleri oranında pay alması açık bir haksızlık olacaktır. Evlenip yuva kurduğunda ise, kendi yarım hissesini eşinin fazladan hissesiyle zaten tamamlayacak, bunun da ötesinde, erkek, hissesini eşiyle ve çocuklarıyla paylaşmak zorunda kalırken, kadın kendi hissesini sadece kendisi için kullanma hakkını elinde bulunduracaktır. Dördüncü olarak, günümüzde medenî denilen toplumlar da dahil olmak üzere, kız çocuğu evlenirken, daha çok erkeğin evine gider. Bu bakımdan, onun baba evinin malından erkek kardeşleri nisbetinde miras alması, sevgiye, şefkate ve hürmete muhtaç kadını, babası ve erkek kardeşleri gözünde kendi mallarını yabancıya taşıyan bir unsur olma derekesine düşürecek ve onu, baba ve kardeş şefkat ve merhametinden mahrum bırakacaktır. Nitekim, günümüzde bu, çok karşılaşılan bir durumdur. İnsana verilen değer, ona bırakılan mal veya onun sahip olduğu madde ile ölçülmez. Dolayısıyla, kadına mirasta erkeğin yarısı pay vermek, asla kadını erkekten aşağı görmek demek değildir. Böyle düşünenler, bütün değer ölçüleri maddeden ve maddî vasıtalardan ibaret olanlardır. İslâm, miras taksiminde, terikenin sadece vefat edene ait bir mal olmadığını, onda Cenab-ı Allah’ın fazlından verdiği miktar ve bereketin de payı bulunduğunu nazara alarak, mirastan uzak akrabayı, kimsesizleri ve yoksulları da faydalandırdığı gibi, terike sahibinin kendi adına yapacağı vasiyete de yer vermektedir. Kısaca İslâm, “malın belli ellerde dolaşan bir devlet olması”nın önünü almaktadır.
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَاۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (١٣)
13. Bütün bunlar, Allah’ın çizmiş olduğu sınırlardır. Kim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder (ve bu sınırlar içinde kalırsa), Allah onu içlerinde sonsuzca kalmak üzere, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı.
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَاۖ وَلَهُ عَذَابٌ مُهِينٌ۟ (١٤)
14. Buna karşılık, kim de Allah’a ve Rasûlü’ne isyan eder ve O’nun (koymuş olduğu) sınırları aşarsa, Allah da onu, içinde sonsuzca kalmak üzere (çok korkunç bir) Ateş’e koyar. Onun hakkı, alçaltıcı bir azaptır.
وَالّٰتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَبِيلًا (١٥)
15. Kadınlarınızdan çirkin bir fiilde (zina) bulunanlarla ilgili olarak, (hadisenin üzerinden şehirlerde bir ayı, köylerde azamî altı ayı geçmemek üzere), içinizden dört erkek şahidin (hadiseyi bizzat gördüğüne dair) şahitlikte bulunması gerekir. Eğer dört kişi şahitlik ederse, bu takdirde ölüm kendilerini alıp götürünceye veya Allah haklarında bir yol tayin buyuruncaya kadar onları evlerde tutun.
وَالَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَوَّابًا رَحِيمًا (١٦)
16. İçinizde eğer bir çift o çirkin fiili işlemiş olursa, onlara kınama, azarlama, dövme tarzında ceza verin. Bununla birlikte, tam bir pişmanlıkla yaptıklarından vazgeçer ve artık hallerini ıslah ederlerse, bu takdirde onları daha fazla cezalandırmaktan vazgeçin. (*) Şüphesiz Allah, kullarına tevbe nasip eden ve onların tevbesini fazlasıyla kabul buyurandır; inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
-Açıklama-
(*) Haksız yere cana kıymak, zina etmek, hırsızlık ve soygunculuk yapmak, herhangi bir şekilde anarşi ve terör çıkarmak gibi fiiller ve bunlara ek olarak, toplumda düzeni bozucu, inancı sarsıcı ve yaygınlaştırılan açık irtidat, iftira atmak ve sarhoş edici içkiler (ve uyuşturucu) kullanmak, haklarında İslâm’ın en ağır cezaları öngördüğü suçlardır. Çünkü İslâm fıkhı, Din’i koruma, aklı koruma, canı koruma, malı koruma ve nesli (üreme) korumayı esas alır ve aksi ispat edilmedikçe kişilerin masumiyetini kabul eder. Bu iki âyet hakkında farklı yorumlar olmakla birlikte, en çok kabul gören görüş, onların birbirini tamamlayıcı olduğudur. 15’inci âyet sadece kadınlarla ilgili iken, 16’ncı âyet, zina fiilini işleyen çiftin her ikisinin de bilindiği durumlarla alâkalıdır. Yani, zina eden erkek ve kadının ikisi de belli olduğunda, onlar dövülüp azarlanacak ve kadınlar ayrıca evlerde tutulacaktır. Kur’ân’ın böyle bir anlatımı benimsemesi, yani kadınları önce ve ayrıca zikredip, sonra suçun taraflarını ayrıca ve birlikte anarak cezanın bir diğer boyutundan bahsetmesi şundan olsa gerektir: Nasıl günümüzde modern cemiyetlerde randevu evleri ve genelevler var ise, İslâm öncesi Cahiliye döneminde de fuhuş yapan kadınlar bilinirdi ve evlerine bayrak asarlardı. Dolayısıyla İslâm, 15’inci âyetle artık Müslüman olmuş kadınları çirkin fiillerden sakındırmakta ve zinanın, fuhşun önüne geçici ilk cezaî tedbiri koymaktadır. 16’ncı âyet ise, daha çok her nasılsa nefse uyup zina halinde yakalanmış Müslüman kadın ve erkekle ilgilidir. İslâm, çok meselede olduğu gibi, zinayı ortadan kaldırma ve onu işleyenlere ceza verme konusunda da belli bir tedricîlik takip etmiş, önce bu âyetlerle, fuhuş yaptıkları dört erkek şahit tarafından bizzat tesbit olunmuş kadınların ömür boyu ev hapsinde tutulmaları, zina ettikleri tespit olunan iki Müslüman’ın ise dövülüp azarlanması, kadınların ayrıca ömür boyu ev hapsine alınmaları hükmünü getirmiştir. Bu da, zikrettiğimiz gibi, öncelikle fuhşun ve ayrıca zinanın mümkün olan en azamî derecede önüne geçmede önemli bir ön tedbir içindir. 15’inci âyette geçen, Allah, haklarında bir yol tayin buyuruncaya kadar ifadesi, evliler için Sünnet’le sabit recm şeklinde tecelli etmiştir. Evli olmayanlar için ise, cilde tesir edecek, fakat ete geçmeyecek bir şekilde 100 değnek cezası konmuş (Nur Sûresi/24: 2) ve mesele nihaî şeklini almıştır. Bakara Sûresi’nde geçen kısas âyetiyle ilgili açıklamada (not 131), İslâm Ceza Hukuku’nun dayandığı temel prensipler kısaca özetlenmişti.
Zina suçuyla ilgili olarak yeri gelmişken, bunlara şu hususları ilave edebiliriz:
Mekke’de Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın risaletinin 11’inci yılında inen İsra Sûresi’nde (17: 26, 31–35, 39) geçen, “Akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını vermek; çocuklar dahil, haksız yere cana kıymamak; zinaya yaklaşmamak; yetimin malına el uzatmamak; ölçüde ve tartıda hile yapmamak” gibi fiiller o sûrede, yerine getirilmedikleri veya işlendikleri takdirde haklarında herhangi bir cezanın öngörülmediği “hikmet düsturları” olarak zikredilirken, Medine’de birer kanun maddesi haline gelmişlerdir. Bu da gösteriyor ki, İslâm Ceza Hukuku, itikad, düşünce, ibadet, davranış, muamelât, sosyal ve ekonomik yapı ve ahlâk kaideleriyle tamamen İslâmî esaslar üzerine oturmuş bir sistemin bir parçasıdır. Dolayısıyla, onu bütün İslâmî bünye içinde değerlendirmek gerekir. İslâm, zina gibi, sarhoş edici meşrubat kullanmak gibi, artık Medine’de cezayı gerektiren birer suç halini alan fiillere verilen cezalarda bir tedricîlik takip etmiş, hattâ tedrîciliği ifade eden hükümler, en azından artık Medine İslâm toplumu ve İslâm’ın bütünüyle hakim olduğu sonraki dönemler için mensuh olmalarına rağmen, Kur’ân’da lafızlarıyla yer almıştır. Bu hususun da ortaya koyduğu üzere İslâm toplumu, gittikçe ve İslâm’ı hayata hakim kıldıkça saflaşan, mükemmelleşen bir toplumdur. Benzetme yerindeyse, her bakımdan sağlıklı bir bünye gibidir o. Böyle bir bünyede işlenen her suç, mahiyetine göre bünyeyi tehdit eden hastalıklar mesabesindedir. İslâm, getirdiği bütün kaideleriyle, inanç, ibadet, ahlâk, sosyal ve ekonomik düsturlarıyla, kişileri suç ve günah işlemekten alıkoyar; günahın önünü, denebilir ki %95 nisbetinde kapar ve kalan %5’i, yeryüzünde imtihana tâbi tutulan insanın iradesine bırakır. İşte böyle bir toplumda açıkça işlenen, ilan edilen ve topluma, onun inancına başkaldırmaya yönelik irtidat, cana kıyma, anarşi ve terör çıkarma, zina, sarhoş edici meşrubat kullanma, iftira, hırsızlık ve soygun gibi fiiller, toplum bünyesi için en tehlikeli hastalıklardır. Bunun gibi, İslâm, suçların ve günahların önünü onları işlemeyi âdeta imkânsızlaştıracak derecede kapamasının yanısıra, İslâm toplumunda, karşılığında bilhassa ağır cezalar öngörülen suçları işleyenler de, o toplumda ancak birer ağır hasta unsur olabilirler. Dolayısıyla, nasıl hastalıkların bazısı istirahatla, bazısı ilaçla, bazısı radyoterapi ile, bazısı ameliyatla tedavi ediliyorsa, aynen onun gibi, sağlıklı toplum bünyesine musallat olan hastalıklar mesabesindeki suçlar ve bu hastalıklara yakalanmış hastalar da, mahiyet ve derecelerine göre aynı türde müdahale ister. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) zamanında vuku bulan bir zina hadisesinde kimse haberdar olmadığı halde tarafların her biri, işlenen günahın ağırlığı altında dayanamamış ve Allah Rasûlüne baş vurarak, “temizlenmeleri”ni istemişlerdir. Allah Rasûlü (s.a.s.), “Yapmamışsınızdır, bir daha düşünün gelin!”, “Acaba sarhoş mu bunlar da böyle söylüyorlar!” gibi tepkilerle kendilerini birkaç defa geri çevirmiş, fakat gerek kadın, gerek erkek tekrar tekrar müracaatla “temizlenme” isteğinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine erkeğe gereken ceza verilmiş, hamile kalmış bulunan kadın önce çocuğunu doğurması, sonra çocuğunu sütten kesinceye kadar emzirmesi için geri çevrilmiş, fakat aradan geçen 3 yıla rağmen kadın en sonunda gelerek, yine “temizlenme”de ısrar etmiştir. İşte, İslâm’ın ahkâmı değerlendirilirken, onun oluşturduğu ve suçtan, günahtan böylesine rahatsız olan bu tertemiz vicdanlara bakmak gerekir. Ayrıca İslâm, zina gibi suçların tesbitini ve bu tür ağır suçlar karşısında öngörülen cezaların uygulanma şartlarını da alabildiğine zorlaştırmıştır. Evet, milâdî 7’nci ve 20’nci yüzyıllar arasında geçen 13 asırlık İslâm tarihinde zina, hırsızlık gibi suçları işleyen, işledikleri tesbit olunan ve dolayısıyla cezaya çarptırılan insan sayısı yok denecek kadar az olduğu gibi, bu suçlar da en asgarî seviyede işlenmiştir. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bugün meselâ herhangi modern bir ülkede bir yılda tesbit olunan zina ve hırsızlık hadiseleriyle, bunların yol açtığı boşanma, ailelerin yıkılması, cana kıyma ve maddî-manevî depresyon gibi komplikasyonların sayısı, tüm İslâm diyarında 13 asırlık dönemde işlendiği tesbit olunan ve cezalandırılan zina ve hırsızlık suçlarından kat kat fazladır. Kitab-ı Mukaddes’te zina suçları çok çeşitlidir ve hepsinin karşısında ya yakılarak, ya taşlanarak, kısaca değişik şekillerde öldürme cezası vardır. Hattâ bu suçlar sadece zina ile sınırlı kalmamakta, meselâ bir kişi, bir anne ile kızını birlikte nikâhına alırsa üçü için de yakılarak öldürülme cezası verilmektedir (Levililer, 20: 10–21). İncillerde de bunları ortadan kaldıran farklı bir hüküm yoktur. Sadece, Yuhanna’da (8: 3–11), Hz. İsa’ya getirilen zina etmiş bir kadını Hz. İsa’nın recmetmediği anlatılır. Bunun sebebi, hadisenin anlatıldığı yerde açıktır: “Yazıcılar ve Ferisîler … dediler: ‘Bu gibilerin taşlanmasını Musa Şeriat’ta bize emretmiştir; sen ise, ne dersin?’ İsa’yı suçlu çıkarmak için kendisini deneyerek bunu dediler.” Hz. İsa (a.s.), kadını kendisine getirenlerin maksadını biliyordu. Taşlanmasına hükmetse, “Hani sen merhameti emrediyordun?”; taşlanmasına hükmetmese, “Hani Musa’nın Şeriatı’nı kabul ediyordun?” diyeceklerdi. Hz. İsa, yere bir şeyler yazarak, “Taşları günahsız olan atsın” dedi. Bu şekilde bir ders vermişti. O dönemde toplum günahlara bulaşmıştı; Din’in bir hükmünü Hz. İsa’ya (a.s.) uygulatmak isteyen ve Din’i koruyup uygulamakla yükümlü olanlar, ona uymamada başı çekiyorlardı. Din’in bilhassa ceza hükümlerinin uygulanacağı bir ortam olmadığı gibi, Hz. İsa da onu uygulayacak konumda değildi. Dolayısıyla bu hadise, İncillerde zinanın karşılığında herhangi bir cezanın olmadığını gösteren değil, İslâm fıkhının, yukarıda ve daha önce izahına çalıştığımız ana prensiplerini ve ana esprisini ortaya koymaya yeten bir hadise olma özelliğine sahiptir. Kaldı ki Hz. İsa (a.s.), zina gibi fiillere karşı çok daha sert denebilecek ahlâkî-manevî yaptırımlar getirmiştir:“‘Zina etmeyeceksin’ denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Bir kadına şehvetle bakan her adam, zaten yüreğinde onunla zina etmiştir. Ve eğer sağ gözün sürçmene sebep oluyorsa, onu çıkar ve kendinden at; çünkü senin için azandan birinin yok olması, bütün bedeninin Cehennem’e atılmasından iyidir.” (Matta, 5: 27–29) İslâm, maddeci ve tamamen dünyevî medeniyetlerde olduğu gibi insanın behimî arzularının her halükârda tatminini değil, ruhu insanî kemalâta yöneltmekle, gerçek insaniyeti, insanî faziletleri ve bu faziletlerle, güzel ahlâkla bezenmiş, zihinleri ilimle, kalbleri maneviyatla doygun fertleri yetiştirmeyi hedef alır.
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَرِيبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (١٧)
17. Allah’ın kabulünü va’d buyurduğu tevbe, kötülüğü bir an nefsine (öfkesine, şehvetine) mağlûp olarak veya yaptığının günah olduğunu henüz bilmeden işleyip, sonra da çabucak (veya yaptığının günah olduğunu öğrenir öğrenmez) hemen vazgeçerek Allah’a yönelenlerin tevbesidir. İşte tevbelerini Allah’ın kabul buyuracağı kimseler bunlardır. Allah, herkesin (niyetini, neyi niçin yaptığını) hakkıyla bilendir; tam hüküm ve hikmet sahibidir.
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنِّي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا اَلِيمًا (١٨)
18. Yoksa makbul tevbe, (hayatları boyu) kötülükleri işleyip de onlardan birine tam da ölüm gelip çattığında, “Artık ben tevbe ettim!” diyenlerin tevbesi olmadığı gibi, (*) küfür içinde bir hayat geçirip, (ölüm anında tevbeye yeltenen, ama o andaki tevbe makbul olmadığı için) kâfir olarak ölüp gidenlerin tevbesi de değildir. Evet, böyleleri için çok acı bir azap hazırladık.
-Açıklama-
(*) Bu âyette, çok manâlı bir üslûp görülmektedir. Âyet, Yoksa makbûl tevbe, (hayatları boyu) kötülükleri işleyip de ifadesiyle, birtakım insanlardan bahsetmekte, fakat onlardan birine ifadesiyle ise, sanki tek bir şahsa yönelmektedir. Böyle bir üslûp, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm zamanında, bu türden, günah içinde ölüp giden insanlardan birine, belki bir münafığa umum içinde hususî bir işarette bulunmaktadır denebilir. Bu ve bundan sonraki âyet, bir an nefsine mağlûp olarak, kastî olmadan ve bir de günah olduğunu bilmeden, bilme imkânı bulunmadan işlenen günahların arkasından da hemen tevbe etmek gerektiğini ve bu tevbenin kabul buyrulacağını, buna karşılık, kesin ölüm alâmetleri belirince yapılan tevbenin ise makbul olmadığını belirtmektedir. Şu kadar ki, Fahr-i Razî’nin parmak bastığı üzere, çok defa insanlar, günah olduğunu bile bile de günah işlerler. Razî, bu günahlardan yapılan tevbenin kabul edilip edilmemesinin Cenab-ı Allah’ın Meşieti’ne bağlı olduğunu, yani Allah’ın günah olduğu bilerek işlenen günahlardan yapılan tevbeyi dilerse kabul edeceğini, dilerse etmeyeceğini belirtir. Bu hususta Fahr-i Razî, bir başka yerde Allah, Kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz; bunun altındaki günahları ise dilediği kimse hakkında bağışlar (Nisâ Sûresi/4: 48) âyetini nazara verir. Günahların affı için yapılacak nasuh tevbeyi Cenab-ı Allah’ın bağışlayacağını umarız.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهًاۜ وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَيَجْعَلَ اللّٰهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا (١٩)
19. Ey iman edenler! (Yakınlarınızdan vefat edenlerin) eşlerini, (sanki miras malmışlar gibi) zorla sahiplenip, (kendilerine mehir ödemeden nikâhlamanız veya mehirlerini alarak başkalarıyla evlenmeye zorlamanız) helâl olmaz; zina gibi aranızı bütün bütün açacak bir suç işlemedikleri takdirde, kendi eşlerinizi de onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını geri almak için sıkıştırmanız (ve boşanmaya zorlamanız) da helâl değildir. Eşlerinizle güzelce ve iyi geçinin. (Başlangıçta ve bazı yönleriyle) onlardan hoşlanmayabilirsiniz; fakat bir şey sizin hoşunuza gitmez de, bakarsınız Allah onda pek çok hayırlar takdir etmiştir.
وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍۙ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَارًا فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْـًٔاۜ اَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُبِينًا (٢٠)
20. (Her şeye rağmen), bir eşinizden ayrılıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yük yük mehir vermiş de olsanız içinden en küçük bir şey almayın. Yoksa onu almayı mümkün kılacak (bir boşanma yoluna başvurup) iftirada bulunacak ve göz göre göre çok büyük bir günaha mı gireceksiniz?
وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا (٢١)
21. Hem nasıl alabilirsiniz ki, birbirinize karılıp katıldınız; aynı yastığa baş koydunuz ve (eşleriniz) sizden haklarını gözetme konusunda sağlam bir teminat da almışlardı!?
وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتًاۜ وَسَٓاءَ سَبِيلًا۟ (٢٢)
22. Daha önce olup bitenler(in hukukî neticelerinin sabit bulunması ve onlardan dolayı artık üzerinizde vebal olmaması) bir tarafa, bundan böyle babalarınızın (ve dedelerinizin) nikâhladığı (ve onlardan geriye kalan) kadınları nikâhınıza almayın; (nikâhlı bulunduklarınızdan da ayrılın). Hiç şüphe yok ki bu, Allah’ın gazabına sebep olan büyük bir hayasızlıktır. Ve ne iğrenç bir yoldur o!
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّٰتِ۪ٓي اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَاُمَّهَاتُ نِسَٓائِكُمْ وَرَبَٓائِبُكُمُ الّٰتِي فِي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَٓائِكُمُ الّٰتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ فَاِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْۘ وَحَلَٓائِلُ اَبْنَٓائِكُمُ الَّذِينَ مِنْ اَصْلَابِكُمْۙ وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًاۙ (٢٣)
23. (Ey mü’min erkekler! Şunlarla nikâhlanmanız) size haram kılınmıştır: (Öz veya üvey) anneleriniz, kızlarınız (ve torunlarınız), (öz veya üvey) kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz (–aranızda haramlığa sebep olan kan yakınlığı mukabili süt yakınlığı bulunanlar), kayınvalideleriniz ve kendileriyle gerdeğe girdiğiniz eşlerinizden olup da yanınızda kalan (veya kalmayan) üvey kızlarınız –kendileriyle gerdeğe girmeyerek evlilik tamamlanmadan ayrıldığınız eşlerinizin kızlarını nikâhlamanızda ise beis yoktur. Keza, öz oğullarınızın eşleri ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi (ve hala veya teyze ile yeğenini) nikâhınız altında birleştirmeniz de (*) haram kılındı. Ancak daha önce geçen geçmiştir. Çünkü Allah, kullarının günahlarını çok bağışlayandır; bilhassa mü’min kullarına karşı hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
-Açıklama-
(*) Kan yakınlığı mukabilinde süt yakınlığı olan herkesle evlenmek ve hala veya teyze ile yeğenini aynı anda nikâh altında bulundurmak, şüphesiz vahye dayanarak veya bizzat âyette haram kılınmadaki illetten istinbatla Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm tarafından, yani Sünnet’le haram kılınmıştır ve dolayısıyla âyetin manâ ve şümulüne dahildir.
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۚ كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۘ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَٓاءَ ذٰلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَۜ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِهِ مِنْهُنَّ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَرِيضَةًۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُمْ بِهِ مِنْ بَعْدِ الْفَرِيضَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا (٢٤)
24. Harp esiri olarak elinizin altında bulunan ve kocalarıyla münasebetleri fiilen kopmuş olan cariyeler müstesna, başkalarının nikâhı altındaki kadınlarla evlenmeniz de haramdır. Bütün bunlar, sizin için Allah’ın takdir buyurduğu ve mutlaka uymanız gereken hükümlerdir. Bu sayılanlardan başkalarını, iffet ve meşruiyet çerçevesinde, zina gibi sefahat yollarına sapmadan, evliliğin hikmet ve sorumluluklarına uygun bir hayat sürmek üzere ve mehirlerini vererek nikâhlamanız helâldır. Bu şartlar altında onlardan hangisiyle bir arada bulunup beraberliklerinden yararlanmak istiyorsanız (ve yararlandı iseniz), üzerinizde bir borç olarak belirlenmiş olan mehirlerini ödeyin. Fakat mehri belirledikten sonra üzerinde karşılıklı rıza ile anlaştığınız bir ödeme şekli veya miktarı konusunda sizin için herhangi bir vebal söz konusu değildir. Şüphesiz Allah, (her neyi ve her ne maksatla yaparsanız onu) hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلًا اَنْ يَنْكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاِيمَانِكُمْۜ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ وَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلَا مُتَّخِذَاتِ اَخْدَانٍۚ فَاِذَٓا اُحْصِنَّ فَاِنْ اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْۜ وَاَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ۟ (٢٥)
25. İçinizde hür mü’min kadınlarla evlenecek servet ve imkânı bulunmayanlar, ellerinizin altında bulunan mü’min cariyelerle evlenebilirler. (Böyle mü’min cariyelerle evlenmeyi zül saymayın. Evlenmeyip zina gibi haram yollara yönelmek, asıl zillettir. Zaten) Allah da sizi imanlarınızla değerlendirir ve her birinizin imanının keyfiyet ve derecesini çok iyi bilmektedir. (Hür olsun cariye olsun,) hepiniz aynı kökten birer insan (ve mü’minler olarak da) aynı Din’in, aynı toplumun mensuplarısınız. Öyleyse o cariyeleri, zinaya, fuhşa sapmadan ve gizli dost da edinmeden iffet ve namuslarını koruyan, evliliğin hikmet ve sorumluluklarını bilen kadınlar olarak (*) sahiplerinin izniyle nikâhlayın ve mehirlerini de güzellikle ve Din’in, örfün ilgili kaidelerini nazara alarak verin. Bu şekilde evlenip iffetleri de korumaya alındıktan sonra eğer zina gibi çirkin bir fiil irtikap edecek olurlarsa, bu takdirde onlara uygulanacak ceza, (bekâr) hür kadınlara uygulananın yarısıdır. Cariyelerle evlenme (emri), içinizden kötü yola sapmaktan korkanlar içindir. Bu konuda önü alınamaz bir endişeniz yok da, eğer sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, günahları, hataları çok bağışlayandır; (bilhassa mü’min ve haşyet sahibi kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
-Açıklama-
(*) Bu iki âyette Kur’ân, çok önemli bir içtimaî realiteye parmak basmakta ve cariye konusuna da ayrı bir açıklık getirmektedir. Önceki âyette, hür ve mü’min kadınlarla evlenecek erkeklerin zina gibi sefahat yollarına sapmamaları uyarısında bulunulurken, bu âyette cariyelerin aynı yollara sapmamaları ikaz buyurulmaktadır. Yine, cariyelerle evlenme hususu, gayr-ı meşrû yollara sapmaktan korkan mü’min erkekler için söz konusu edilmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki, erkekler, kadınlardan daha çok gayr-ı meşrû yollara sapma eğilimindedirler. İkinci olarak, hür ve mü’min bir kadın, böylesi kötü yollardan, bu yollar kendisi hakkında düşünülemeyecek derecede uzaktır ve iffetine düşkündür. Buna karşılık, cariyelerin kötü yollara sapma ihtimali söz konusudur. Demek oluyor ki, İslâm’ın nazarında gerçek ve her bakımdan hürmete lâyık kadın, hür, iffetli ve mü’min kadındır. Buna karşılık, mü’min de olsalar, iffet düşüncesi çok gelişmemiş kadınlar için aynı itibar söz konusu değildir. Dolayısıyla, zina gibi sefahat yolları ve bir kadının kendisini dişiliğiyle nazara vermesi, gerçek insaniyetten uzaklaşma demektir ve böyle kadınlar, hiçbir zaman mü’min ve iffetli kadınlar değerinde olamaz ve onlarla aynı kategoride değerlendirilemezler. Aynı şekilde, kadına bir cinsellik nesnesi olarak bakma da yine insaniyetten sükut etme demek olup, ona bu nazarla bakanlar da, nezih İslâm toplumunun saygıya lâyık üyesi olamazlar. Buradan, İslâm nazarında zina ve fuhşun, insanı hayvanlardan bile daha sefil bir vaziyete düşüren nasıl bir rezalet olduğunu da anlıyoruz. Çünkü hayvanlar âleminde de şehvet, üremeye yönelik olup, hiçbir zaman her halükârda ve herhangi bir şekilde tatmini gereken bir arzu değildir; yani, bu âlemdeki cinsî muamelelerde sefahat mahiyeti yoktur. Meselâ develer, dişilerinin idrarını döllenmiş olup olmadıklarını anlamak için koklar ve döllenmiş olanlara dokunmazlar.
يُرِيدُ اللّٰهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٢٦)
26. Allah, (haramları ve helâlleri, doğruları ve yanlışları) size bu şekilde apaçık bildirerek yolunuzu aydınlatmak, sizi daha önce geçen (salih ümmetlerin gerçek kurtuluş ve mutluluk) yollarına iletmek ve sizi günahlardan, yanlış yollara gitmekten alıkoyup affına, rahmetine ve her bakımdan hakka yöneltmek diliyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُرِيدُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَمِيلُوا مَيْلًا عَظِيمًا (٢٧)
27. Allah, (haramları ve helâlleri size açıklayarak) sizi günahlardan, yanlış yollara gitmekten alıkoyup affına, rahmetine ve her bakımdan hakka yöneltmek diliyor; buna karşılık, (kadın, çocuk, mal, para, makam, şöhret, ekin gibi) şehvetlere (birer şehvet haline getirdikleri dünya geçimliğine) tâbi olanlar ise, sizin büsbütün yoldan çıkıp uçurumlara sürüklenmeniz dileğindedirler.
يُرِيدُ اللّٰهُ اَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْۚ وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَعِيفًا (٢٨)
28. Allah, yükünüzü hafifletmek (Din’i ve hayatı sizin için yaşanılır kılmak) diliyor. Çünkü insan, yaratılışça zayıftır ve zaafları olan bir varlıktır. (*)
-Açıklama-
(*) İnsan, gerçekten pek çok zaaflarla adeta delik-deşik bir varlıktır. Dolayısıyla bu zaaflar terbiye edilmeli ve onun varlığındaki bu delikler kapatılmalıdır. Bu ise, helâl dairesini ölçülü genişlikte tutmak ve birtakım haramlar getirmekle olabilir. Haramlar, dinî yükümlülükler, insan için asla yük değil, bilakis, onlarsız insanın omuzuna binecek ve altında ezileceği çok büyük yükleri insandan kaldırmak içindir. İslâm’da helâl dairesi keyfe kâfi gelecek genişliktedir. Onun dışında aranan keyif ve tatmin, insanın kalbi ve ruhu için kaldırılamaz bir yük, azap üstüne azap, aile ve toplum hayatı için de felâket üstüne felâket ve ızdırap üstüne ızdıraptır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا (٢٩)
29. Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda, ticaret gibi karşılıklı rızaya ve anlaşmaya dayanan meşrû bir yolla olması dışında (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar, rüşvet gibi ve benzeri) bâtıl yollarla yemeyin ve (meşrû dairede kazanmayı bırakıp, sözde zühd adına nefsinizi aşırı sıkıntıya sokarak ve toplumunuzu yoksulluğa iterek, ayrıca bâtıl yollarla hem kendinizi, hem toplumunuzu helâke sürükleyerek) ölümünüze sebep olmayın. Unutmayın ki Allah, (bilhassa mü’minler olmanız hasebiyle) size karşı çok merhametlidir.
وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ عُدْوَانًا وَظُلْمًا فَسَوْفَ نُصْلِيهِ نَارًاۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرًا (٣٠)
30. Buna rağmen her kim, (bilmeyerek, hataen veya unutarak değil de,) herhangi bir tür düşmanlık, (Allah’ın koyduğu) sınırları bile bile aşma ve hem başkalarına, hem de kendisine haksızlıkta bulunma manâsında ve ölçüsünde bu yasakları işlerse, o zaman Biz onu yanıp kavrulmak üzere (burada niteliğini bilmeniz mümkün olmayan) bir Ateş’e koyarız. Allah için çok kolaydır bu.
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli- Ali Ünal