Hikmetli Kıssalar-62

  • Seyir Tesellisi
  • İtimadı sarsmaya kimsenin hakkı yok
  • Adalet Sarayı İhsan Kalesi
  • Marangozun Pişmanlığı
  • Mezar Taşınıza İt Değil Yiğit Yazsınlar

SEYİR TESELLİSİ

İnsan, bedeninden çok ruhunda yaşadığını fark edebilirse, kendini de pencereden bakar gibi dışarıdan seyredebilir. Olayların etkisi altına girerek, onları sahiplenerek, kendini olayların nesnesiymiş gibi düşünerek onlardan aşırı etkilenmek yerine, onları dışarıdan seyrederek, sahiplenmeden, onlara maruz kalan değil de şahit olan biriymiş gibi davranabilir. Olayların içine girmeden, dışarıdan bir gözle, acıyı çeken olarak değil, acı bir sahneyi dışarıdan seyreden biri gibi kendisini algılaya bilir. Yaşadıklarını dışarıdan bir bakış açısıyla seyrederek, onların olumsuz etkilerden kurtulabilir. Acılar içinde kıvranan birinin kendisini dışarıdan seyretmeye, içeriden kurtulmaya ne kadar da ihtiyacı vardır? Çünkü acıyı sahiplenip onun içine girdiğimizde, gerçekte var olandan daha fazla keder saracaktır bizi. Bıçağın kendisini kesememesi ve gözün kendisini görememesi gibi, insan da yaşadığı acıyla özdeşleştiğinde, kendisini onaramamakta ve çıkmaz sokağa girmektedir.

“En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak… Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım?” diyen Tanpınar çözümü ne düşünmekte ne de içine kapanmakta bulamadığını itiraf ediyordu. Çünkü çözüm dışarıdan bakmaktaydı.

Filozof Max Stirner, Eğitimimizin Sahte İlkesi adlı denemesinde kullandığı ‘kafadaki tekerlek‘ metaforuyla günümüzdeki eğitim tarzını eleştirir. Modern eğitimin kafada bir tekerlek olduğunu ve özgür olmayan insanların otoriteye boyun eğmesi için eğitimin kullanıldığını ifade eder. Özgür insana gelince eğitimin onda yapacağı etki bilgide seçme eylemini sağ lamaktır. Stirner, bu noktadan yola çıkarak ‘bireye sahip olan düşünce‘ ve ‘düşünceye sahip olan birey‘ ayrımını ortaya koyar. ‘Düşünceye sahip olan birey‘ düşüncesine hakimdir ve iradesiyle seçer düşüncelerini. Ancak ‘bireye sahip olan düşünce‘ söz konusu olduğunda, kişi tutsaktır ve kendisine hükmeden düşüncelerin etkisinden kurtulup özgürce hareket edemez.

İşte, yaşadığımız kederlerin bize hükmedişinden kurtulabilmenin ve özgür bir biçimde onları kullanmanın ilk adımı duygu ve düşüncelerimizi dışarıdan seyretmeyi öğrenmektir. İkinci adım ise, ‘ben, içinde bulunduğum düşüncenin esiri değilim, o benim esirim‘ diyebilmektir.

  • Marcus Aurelius, Düşünceler adlı eserinde şunu önerir:

“İnsan üzerine akıl yürütürken, dünyevi şeylere, yukarıdan bakıyormuş gibi bak: kalabalıklara, ordulara, tarımsal etkinliklere, evlenmelere, boşanmalara, doğumlara, ölümlere, mahkemelerin uğultusuna, ıssız bölgelere, her çeşit barbar halka, bayramlara, yaslara, kamu yaşamına, her şeyin iç içe geçmişliğine, karşıtlardan doğan uyuma... “

Evet, insan, yaşadıklarını bedenindeki merkezi değiştirerek de farklı yorumlayabilir. Mesela, bedenimizin merkezini ayak başparmağımız olarak görürsek, yaşadığımız olumsuz sahnelerden hiç etkilenmeyiz, zira o başparmak yaşadığımız acı boyunca emniyette olmayı sürdürmektedir. Bedenin dışı da hayatın merkezi olarak seçilebilir. İnsanın başından neler geçerse geçsin, hayatın merkezini, etrafında çocukluk hatıralarının geçtiği bir duvar olarak nitelerse, dünyası yıkılsa bile o yerinde sağlam bir şekilde durduğu için, emniyet hali devam ediyor demektir. Bir çiçeğin, bir böceğin gözünden yaşadıklarımızın anlamına baktığımızda, hadiselerin değerleri alt üst olur. Gündem olan, bütün insanların psikolojilerini alt üst eden herkesi ilgilendiren birtakım olayların bir böceği etkileme gücü, bir arının uçma istikametini değiştirme gücü, bir örümceği az dahi olsun hüzünlendirme gücü sıfırdır.

  • Düşünceler’de Aurelius der ki,

“Sana acı veriyormuş gibi gelen şey hakkındaki zihinsel yargıyı ortadan kaldırırsan, acı sona erer. Acıyı neren çekiyor? Zihnin. Ama sen bir zihin değilsin ki. Zihin de durduk yere acı çekmeyiversin. Zihinden başka hiçbir şey, zihne özgü olan hiçbir şeyi engelleyemez. Çünkü ne ateş, ne demir, ne de bir zorba zihni hiçbir biçimde etkilemez. Eğer başka bir parçan acı çekiyorsa, bu konuda yargıyı zihnin değil bırak o parçan versin! Seni öldürürler, parça parça ederler, lanetler yağdırırlar arkandan. Zihninin arı, dengeli, ılımlı ve adil kalmasını engelleyebilir mi bunlar? Fışkıran bir tatlı su kaynağının başında durup, ona lanetler yağdıran bir adam karşısında, suyun tatlılığı ne derece etkilenebilir? Suyun içine çamur ya da gübre atsa, çabucak onu dağıtır, sürükleyerek götürür, geriye hiç kir kalmaz. Bir dış nedenden ötürü üzülüyorsan, aslında canını sıkan bu değil onun hakkındaki yargındır, bu yargıdan her an vazgeçebilirsin. Ama seni üzen kendi karakterinden kaynaklanan bir şeyse, yar gını düzeltmeni kim engelleyebilir?”

Yaşadığı olayları bir böceğin gözünden anlatarak ilginç bir bakış getiren Kafka, Dönüşüm hikayesine şu cümleyle başlar; “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. “Hikaye bir böceğin gözünden sürüp gider. Uzaydaki bir astronotun gözünden dünyada yaşanan olaylara, baktığımızda, dert edilen birçok şeyin anlamsız olduğunu görürüz. Uçaktan yaşadığımız şehir öyle küçük gözükür ki, insanın en büyük problemi dahi bir şey ifade etmez. Değil dünyanın, güneş sisteminin dahi toz tanesi kadar yer kaplamadığı uzay haritalarına baktığımızda, dünyanın tamamı sorundan ibaret olsa bile, bunun bir etkisi ve manası olmadığını düşünürüz. Öyleyse asıl sorun, yaşadıklarımıza içeriden ve sahiplenerek bakmak ve dışarıdan sahiplenmeden şahit olmayı başaramamaktır. Sorun; çözümü bulamıyor olmak değil, problemi göremiyor olmaktır.

Başımızdaki musibete benlik penceresinden baktığımızda onun adı gam, tasa ve kederdir. Ancak bir başka insanın gözünden kendi musibetimize baktığımızda onun adı nasihat ve ibrettir. Melekler gözüyle baktığımızda yaşadıklarımız bir zikir, Rabbimiz açısından düşündüğümüzdeyse bu ancak bir tecellidir. Merkezden uzaklaşıldıkça başımıza gelenler bir felaket olmaktan çıkıp, bir hizmet ve bir ödül olmaya doğru yol almaktadır. [-Dervişin Teselli Koleksiyonu- adlı eserden alınmıştır]


İTİMADI SARSMAYA KİMSENİN HAKKI YOK

Avcılar, zavallı kuşu yaralamışlar, o da can havliyle kaçmaya başlamıştı. Yaralı kuş uçuyor, avcılar aman vermeden kovalıyordu. Nereye saklandı ise buldu, hangi dala kondu ise gördüler. Kuşun küçük kalbi pır pır çarpıyor, birazcık nefeslenmek istese üzerine bir namlu doğruluyordu. Avcılar, onu ellerinden kaçırmak istemiyor, bu koşuşturma hırslarını tahrik ediyordu. Merhamet kalkmıştı yüreklerinden… Kuşun zayıflığı, acizliği, çaresizliği, medet ister hali hiç ; umurlarında değildi. Acımayacak, öldürene kadar saldıracaklardı. Zemin ölüm kusuyor, kurşunlar patlıyor, barut kokusu etrafa yayılıyordu.

Zavallı kuşun uçacak hali kalmamıştı. Son bir kez havalandı ve uzaktaki bir topluluğu gördü. Şeyh Efendi, ortaya oturmuş, müridleri etrafında halelenmiş, zikrediyorlardı. Onların meclisine kadar zorla uçtu. Bir anda, korkunun tesiriyle İçinden geleni yaptı ve yaydan boşanmış ok gibi Şeyh Efendinin kaftanının altına saklandı. Güvenmiş, kendince emin bir yer bulmuştu.

Şeyh Efendi, göğsünün altındaki ani kıpırdanmadan irkildi, ne olduğunu anlayamadı ve elini oraya attı. Zaten, canı dudağına gelen kuş, bu darbeyle öldü. Ötede, mahkeme-i kübra kurulduğunda kuş, Şeyh Efendi‘den davacı oldu. Şeyh, bilerek ve isteyerek yapmamış olduğu için mesul tutulmadı. Zaten o da kuşun öldüğünü görünce çok üzülmüştü. Kuşa, son sözünü sordular.

– Bir arzum var, dedi. Ben, o kaftana, o sarığa güvendiğim için altına sığındım. Bundan sonra o güveni boşa çıkaracak hiç kimsenin o kaftanı giymemesini İstiyorum. Ki başıma gelenler başkalarının başına gelmesin.

Neslimiz, kendisine insafsızca kasdeden avcıların tuzaklarından sığınacak bir yer arıyor. Koca bir insanlık günah batağına düşmüş, çırpınıyor, ağlıyor. El uzatılamadığı için eroin komasında ölen her bir gençten, iffetini kaybeden her bir çocuktan insanlık mesuldür. Nerede, hangi ülkede, hangi milletten ve renkten olursa olsun... Hapishaneler, hastaneler, sokaklar, mezarlıklar feryad ediyor. Vazife ağır ve mesuliyet büyüktür. Ve bu ateşten kaçanların, güvenip gelenlerin, elini uzatanların itimadını sarsmaya kimsenin hakkı yoktur. İman urbası çıkarılamayacağına göre, kaftanın hakkını vermeye azamî gayret gösterilmelidir. [Mesel denizi]


ADALET SARAYI İHSAN KALESİ

Sultan Alâeddin, bir gün Sultânü’L-Ulemâ‘ya şehrin etrafına yaptırdığı kaleyi gezdirir, beğenip beğenmediklerini sorar. Zamanı gelince ikaz ve irşad vazifesini ihmal etmeyen Baha Veled:
“Sellere ve düşman askerlerine karşı ciddi bir engel, ama mazlumların ve mahrumların bedduasına karşı hiç engel yeri yok… Bence asıl onların duasının arşa çıkmasını önlemek için kale yapmak gerek… Sen adâlet sarayı inşa etmeli, yoksullara ihsan kalesi yapmalısın ki, harici tehlikenin yanında dahili yıkıntıyı da önlemiş olasın” der. Alâeddin Keykubat bu sözlerden büyük ders alır ve son derece memnun olur. [Memba-3]


MARANGOZUN PİŞMANLIĞI

“Yapabileceğinden daha fazlasını yapamayacak biç kimse yoktur.”
(Henry Ford)

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. Yanında çalıştığı müteahhite; yapmış olduğu ahşap ev inşa işini bırakmak, eşi ve çocukları ile birlikte daha rahat, daha huzurlu bir hayat sürme isteğinden bahsetti. Müteahhit, yıllardır birlikte çalıştığı emektar marangozunun işi bırakma isteğine oldukça üzüldü. Fakat ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti.

Marangoz, bu son olsun diye istemeye istemeye teklifi kabul etti ve işe girişti. Ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığı her halinden belliydi. Bundan dolayı baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Ömrünü verdiği mesleğine böyle bir eserle son vermek ne büyük talihsizlikti!..
Marangoz, ev bittiğinde müteahhite teslim etmek üzere kendisini çağırttı, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Şöyle bir baktıktan sonra dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “Bu ev senin.” dedi, “Yıllardır süren emeklerinin karşılığı sana benden hediye.” Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı!

Unutmayın! Herkes kendi hayatının marangozudur. Herkes gün be gün kendi hayatını inşa eder; bir çivi çakarak, bir tahta koyarak veya duvar dikerek… Evet bugün aldığınız kararlar, ortaya koyduğunuz davranışlar, sarfettiğiniz sözler, yaptığınız tercihler yarın yaşayacağınız evin malzemeleridir. Elinizden gelenin azını değil, fazlasını yapın ki o evin içinde uzun yıllar huzurla yaşayabilesiniz. [İbrahim Refik “Hayatın Renkleri” s:151]


MEZAR TAŞINIZA İT DEĞİL YİĞİT YAZSINLAR.

RİVAYET EDİLİR Kİ Köpek bir gün aslanın huzuruna çıkarak “Ey dağlar kralı ne olur ismimi değiştir. İsmim beni rencide ediyor.” diye yakınır.
–Aslan; “sana bu isimden başkası gitmez, ancak ona layıksın.” deyince Köpek, kararlı bir şekilde “ ne olur, beni dene” diye ısrar etmeye devam eder.
–Aslan köpeğe tamam diyerek bir parça et verir ve “al bunu koru, sende emanet olarak kalsın” der. Ben senden istediğim zaman bana getir diye de sıkı sıkı tembih eder.
–Aradan bir süre geçince Köpek acıkır. Bir ete bakar bir de emaneti düşünür. Dayanamayınca; “isim de ne oluyormuş, köpek olmak benim için en büyük şeref deyip et parçasını bir seferde yutar.

Gönül ehli bilir ki BU kıssada geçen et, insana teslim edilen emanet bir bilgiyi, bir görevi temsil ediyor. Azim ve iradeleri zayıf olanlar geçici zevkleri kalıcı olan izzet ve şerefe tercih ederler. Ta çocuklarından başlarlar anlatmaya… Onlar için başkasının ailesinin çocuğunun önemi yoktur varsa yoksa kendilerini düşünürler. KENDİ makamlarını kurtarmak için itina ile iftira bile atarlar. Şimdi bir düşünün İmam Azam, Mansur’un, İbn Teymmiye de, Gazan’ın teklifine “evet” deseydi, bu gün başka konumlarda olup, tarihin karanlıklarına gömülüp gideceklerdi. Malik bin Dinar’a “dünyayı seven alimin cezası nedir?” diye sorulunca, “kalbin ölmesidir,” der.

VE sözün özü… Siz siz olun ezenin köpeği olmayın ezilenin aslanı olun ki mezar taşınıza İT değil YİĞİT yazsınlar.

Bu yazı 166 kez okundu