Pırlanta İkliminde Seyahat-66

  • ️Aşk ve Cesaret, Ortak Aklın Teminatı Altına Alınmalı
  • ️Basiret Yâ Hû!
  • ️Çok Alternatifli Çözüm Projeleri
  • ️Sahabenin Basiret Ufku
  • ️Ah Basiret! Nerdesin?

***

️AŞK VE CESARET, ORTAK AKLIN TEMİNATI ALTINA ALINMALI

°°°°Önsöz°°°

Aşağıdaki başlık öncesinde ele alınan birkaç bölümde, sebepler açısından büyük problemlerin altından kalkabilmek için mutlaka bulunması ve dikkate alınması gereken üç önemli değerden söz edilmişti. Bunlar, aşk, stratejik akıl ve sadâkat olarak ifade edilmişti. Burada ise, yine çok önemli iki hususun altı çiziliyor. Birisi, stratejik aklın tam olarak kullanılabilmesinin ancak istişare ile mümkün olabileceğinin, diğeri ise, bunların bize ait sorumluluklar olup kaderimizde yazılanı asla değiştirmeyeceği gerçeğinin. Ve tabii ki bu durumda da yine yapılması gerekenler olduğunun. Malûm süreç henüz bütün şiddet ve dehşetiyle üstümüze çullanmadan önce yapılmış olan bu değerlendirme, aynen şimdiye kadar yaşadıklarımızı ve bugün olanları resmediyor. Bakın neler söylemiş büyük stratejist:

°°°°°°°°°°°

Aşk u iştiyak, şecaat ve cesaret gibi duygular devâsâ problemlerin hallinde çok önemli olsa da, bu ulvi duyguların daha baştan çok ciddi bir mantıkla stratejik bir zemine oturtulması, yerli yerinde kullanılması ve sağlam bir projeye bağlanması gerekir. Siz, yüreğinizden kopup gelen sımsıcak ve samimi nefesinizle, karşınıza çıkan buzdan dağları bile eritebilecek bir gerilime sahip olabilirsiniz. Fakat problemlerin çözülmesinde sadece bu da yeterli değildir. Bunun yanında karşı tarafı iyi tanımanız, onun sahip olduğu güç ve imkânları hesaba katmanız ve ona göre projeler üretmeniz de gerekir. Aksi takdirde, bütün zihnî, kalbî ve fikrî emeğiniz heba olur gider.

Hele bir de sizin etrafınızda mütedahil daireler şeklinde düşmanlıkla hırlayıp duran insanlar varsa, siz, koskocaman hasım bir cephe ile karşı karşıya bulunuyorsunuz demektir. Her bir düşmanlık cephesinin kendilerine göre çok ciddi hesapları ve size karşı mahvedici projeleri varsa, bunların bazısı bazısıyla anlaşıyor, bu projelerin bir kısmı diğeriyle örtüşüyorsa, sizin çok daha temkinli olmanız ve teyakkuzla hareket etmeniz gerekecektir. Çünkü kendi aralarında bir saff-ı vahid teşkil eden iç içe geçmiş düşmanlık daireleri, siz farkına varmadan hiç beklenmedik şekilde balyoz gibi tepenize inebilir.

Bu açıdan aşk, heyecan, metafizik gerilim, şecaat ve cesaret mutlaka muhakeme-i umumiye ile teminat altına alınmalıdır. Siz bunu bir binanın statiği gibi düşünebilirsiniz. Şayet siz inşa edeceğiniz bir binayı sağlam bir blokaj üzerine oturtmazsanız, çok küçük bir fay kırılması karşısında her şeyiniz altüst olur ve siz de yaptığınız şeylerin altında kalır ezilirsiniz. İşte bütün bu emeklerin zayi olmaması için, heyecan ve dinamizminizi mantık, muhakeme ve en önemlisi ortak akla müracaat ile teminat altına almalısınız. İki, üç veya dört tane mantık ve muhakemeleriyle dünyanın coğrafyasını değiştirecek dâhinin bulunmasındansa, meseleleri beş on kişi ile istişare eden insanların bulunması onun çok daha üstündedir.

Bir kere Cenâb-ı Hak, insanlara olan teveccühünü istişareye bağlamışsa, bunu değiştirmeye sizin gücünüz yetmez. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), istişare eden insanın pişmanlık yaşamayacağını ifade buyurmuştur (et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 2/7.) Kaldı ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, belki de istişare etmediği hiçbir vak’a yoktur. Öyle ki gökteki meleklerden bile daha nezîh ve daha afif olan Hazreti Âişe Validemiz’e bir kısım şom ağızlar tarafından iftira atıldığında, İnsanlığın İftihar Tablosu bu meseleyi bile ashabından bazı kimselerle istişare etmiştir. Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşiyle alâkalı mahrem bir meseleyi bile, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ve daha başkalarıyla görüşmüştü. Onların tamamı da iffet ve ismet âbidesi Validemiz hakkında Allah Resûlü’nün temiz ve nezih mülâhazalarını takviye edici güzel beyanlarda bulunmuşlardı.

Aslında vahiyle müeyyet olan Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyük küçük hiçbir meseleyi başkaları ile istişare etmesine ihtiyacı yoktu. Eğer bunun aksini düşünürseniz, O’na karşı saygısızlık yapmış ve vahiy esprisini kavrayamadığınızı göstermiş olursunuz. Allah (celle celâluhu), hayatı boyunca hiçbir zaman O’na boşluk yaşatmamıştı. Hâşâ ve kellâ, fiyasko diyebileceğimiz bir duruma hiçbir zaman O’nu maruz bırakmamış, sürekli O’nun yanında olmuştu.

لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe sûresi, 9/40.) âyetinden de anlaşılacağı üzere Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürekli bir teminat atmosferi içinde hayatını sürdürdü –O hayata canlarımız kurban olsun–. Buna rağmen O, en küçük meselelerini bile, hep istişare ederek çözmüş ve ümmetine de nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda rehberlik yapmıştır. Bu açıdan diyoruz ki, özellikle umumu alâkadar eden meseleleri ortak akla müracaat ederek çözüme bağlamak, dâhi olmanın kat kat üstündedir.

    Bazen de siz üzerinize düşen her şeyi yaparsınız. Bir tek problem karşısında bile A’dan Z’ye her şeyi hesaba katarak alternatif plânlar geliştirirsiniz. Fakat bütün bu tedbirlere rağmen Z’nin ötesinde hiç hesaba katmadığınız problemler karşınıza çıkabilir ve kısmen kırılmalar yaşanabilir. İşte böyle bir durumda da asla ye’se düşülmemelidir. Şu an itibarıyla Müslümanların yaşadığı coğrafyada, maalesef hazımsızlık ve çekememezlikten kaynaklanan, her an kırılmaya müheyya bulunan faylar bulunmaktadır. Bu açıdan bazı durumlarda siz hesabınızı ne kadar sağlam yaparsanız yapın, yine de bir kısım beklenmedik olumsuzluklarla karşılaşabilirsiniz. İşte bu durumlarda asla ye’se düşmemeli, “Bundan öte yapılacak bir şey yok. Biz bittik artık.” gibi iradeyi felç eden menfi mülâhazalara girilmemelidir. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle ye’s, mâni-i her kemaldir. (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54 (İlk Hayatı))

Mehmet Âkif de;

“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar,

Lâ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez…

En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!” ifadeleriyle bu hakikate dikkatleri çektiği şiirinin başında ümitsizliğe düşene şöyle hitap ediyor:

“Ey dipdiri meyyit! ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”

Hâsılı, başı dönmüş, bakışı bulanmış bazı kimseler sizin en masumane hizmetlerinize engel olmak isteyebilir ve tekerleğe çomak sokabilirler. Fakat elli türlü komplo kurulsa da, Allah’ın izni ve inayetiyle, kat’iyen ümitsizlik yaşamamalı, sarsılmamalı ve hep elif gibi dimdik durmalıdır. Uhud’u, Huneyn’i yeniden zafere çevirmenin yolları aranmalı ve fevç fevç dehâletlere vesile olabilecek inanç Kâbe’sine, inanç Mekke’sine doğru yürümeye devam edilmelidir. Maruz kalınan komplolar karşısında yılmamalı; çıkan engeller, tıkanan yollar karşısında “Vira bismillâh!” deyip meselenin farklı alternatifleri aranmalıdır.

Hak yolunda bulunuyor olsa ve samimiyetle talep etse de, insanın her istediği, her arzuladığı kendisine hemen verilmeyebilir. Yaşanan sıkıntıların hikmetini bilemeyiz. Fakat kim bilir belki de çekilen bu sıkıntılar neticesinde, Cenâb-ı Hak, bu necip Anadolu milletine daha önce lütfettiği güzelliklerin kat katını lütfedecektir. Gün doğmadan gecenin bereketli döl yatağında neler doğar, aktif sabır içinde bekleyip görelim! [Aşk, Cesaret ve Stratejik Akıl/ Yolun Kaderi]

***

️BASİRET YÂ HÛ!

°°°Önsöz°°°

Daha çok kalb gözü demek olan basiretin iki yönü vardır. Birisi, bunun bir Allah vergisi olması, her isteyenin buna sahip olamayacağı yönü, diğeri de, herkeste bir ölçüde bulunan bu özelliğin kullanılıp kullanılmaması meselesidir. Aşırı istekler, kin ve nefret duyguları, ideolojik saplantılar, önyargılar vs. bu meziyetin kullanılmasının önündeki en büyük engellerdir. Aslında zeki olan pek çok insanın, çok önemli konularda bile oldukça basiretsiz davranmalarının altında yatan en büyük sebepler bunlardır. Kâfir basiretsiz davrandığı için Allah’ın ayetlerini (yaratılış mucizelerini) okuyamaz, mü’min basiretsiz davrandığı için olayları ve varlıkları doğru okuyamaz. Bunları doğru okumanın reçetesi kısaca şöyle veriliyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

Basiret; ilim ve tecrübe yanında meseleleri kalbin kadirşinas kıstaslarıyla ele alma, analiz ve senteze tâbi tutma ve böylece onları başı ve sonuyla, önü ve arkasıyla değerlendirebilecek idrak genişliğine ulaşma demektir. Basar, maddî gözle eşya ve hâdiseleri okumak ise, basiret kalb gözüyle eşya ve hâdiseleri kavrayıştır.

Bu açıdan basiret, insanın hem hak ve hakikati bulmasında hem de başkalarını hak ve hakikatle buluşturmasında ışıktan bir rehber konumundadır. Onun nurundan mahrum olan bir insanın, sağlıklı bir şekilde eşya ve hâdiseleri değerlendirebilmesi, terkip ve tahlillerde bulunması ve onlar hakkında doğru kararlara varabilmesi mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle böylelerinin kalbleri vardır ama onlarla idrak edemezler, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır ama onlarla duyamazlar. (Bkz.: A’râf sûresi, 7/179.)

Hâlbuki her uzuv “mâ hulika leh”inde (ne için yaratılmışsa o istikamette) kullanılmalıdır. Göz, görmesi gerekli olan şeyleri görmesi, kulak işitmesi gerekli olan şeyleri işitmesi ve akıl da idrak etmesi gerekli olan şeyleri anlaması için yaratılmıştır. Fakat basireti olmayan insanlar kalb kapılarını vahiy nuruna ve peygamber mesajına kapattıklarından dolayı varlık içinde yokluk yaşarlar. Evet, onların gözleri, ağızları, kulakları, akılları, elleri, ayakları vardır fakat bunları yaratıldıkları istikamette kullanamazlar.

Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet, varlığın bağrındaki muammaları çözebilecek sırlı birer anahtardır. Fakat onlar, bu iki anahtarı ellerinde bulundurmadıklarından, ne kâinatın sırlı kapılarını açabilir ne de fert ve toplum hayatındaki problemleri çözebilirler. [Basiret Yâ Hû!/ Yolun Kaderi]

***

️ÇOK ALTERNATİFLİ ÇÖZÜM PROJELERİ

°°°Önsöz°°°

Aklı başında ve ergenlik çağına ulaşmış bulunan her insanın bir takım sorumlulukları vardır. İnsan, bizzat kendisine karşı olanından Allah’a karşı sorumluluklarına kadar geniş bir yelpazede pek çok sorumlulukla kuşatılmış bir varlıktır. Fakat sorumluluğun bir de subjektif tarafı vardır. Güç, imkân, kabiliyet ve konum itibariyle daha fazlasına sahip bulunanların sorumlulukları da o ölçüde fazladır. En başta problem çıkarmama, kendisi problem olmamanın yanında çıkmış olanları çözmede böyle insanların sorumlulukları arttığı gibi hassasiyetlerinin de artması gerekiyor. Böylesine bir sorumluluğu taşıyanların, yukarıda sayılan özelliklere ilaveten kalb ve vicdanlarını da devreye sokmaları gerektiğini de işte şöyle açıklıyor Muhterem müellifimiz:

°°°°°°°°°°°

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerindeki,

كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ

“Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakinden sorumlusunuz.” ( Buhârî, cum’a 11, istikrâz 20, ıtk 17, 19, vesâyâ 9, nikâh 81, 90, ahkâm 1; Müslim, imâret 20.) sözleriyle, insanların sorumluluklarına dikkat çekmiştir.

Herkesin, şahsî, ailevî ve içtimaî hayatı itibarıyla farklı farklı vazifeleri vardır. Birisi aile, birisi mahalle, birisi nahiye, birisi şehir, bir diğeri de kocaman bir ülke genişliğinde sorumluluğa sahip olabilir. Bu açıdan her bir fert, derecesine göre farklı alanlarda sorumlu olduğu insanları idare etme, yönlendirme, onlara rehberlikte bulunma vazifesiyle karşı karşıyadır. Üstlenilen mesuliyetin hakkıyla yerine getirilmesi ise yukarıda bir nebze izah etmeye çalıştığımız basiret ışığını yanına alarak hareket etmeye bağlıdır.

Biraz daha açacak olursak, belli bir konumda bulunan insanlar, sahip oldukları bu konumun hakkını vermek ve işlerinde başarılı olmak istiyorlarsa, aldıkları bütün kararları akıl, mantık ve muhakemenin yanında, kalb ve vicdan süzgecinden geçirmelidirler. Onlar, düşüncenin hakkını vermekle beraber çevrelerine merhamet ve muhabbet nazarıyla bakmalı, hiçbir canlıyı şefkatten mahrum bırakmamalı, hiç kimsenin hakkını yememeli, insaf ve adaletten de asla ayrılmamalıdırlar. Bizim için numune-i imtisal olan Allah Resûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) hayat-ı seniyyeleri gözden geçirilecek olursa, O’nun tavır ve davranışlarında basar ve basirete aykırı hiçbir hususun bulunmadığı görülecektir. Hem bu hakikati bize bildirme hem de bizim O Rehber-i Ekmel’i örnek almamız adına Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle demesini emrediyor:

قُلْ هٰذِهِ سَبِيلِۤي أَدْعُۤو إلَى اللهِ عَلٰى بَصِيرَةٍ أَنَاۨ وَمَنِ اتَّبَعَنِي

“De ki: İşte benim yolum! Ben, Allah’a –körü körüne değil– basiret üzere davet ediyorum.. bana tâbi olanlar da öyle…” (Yûsuf sûresi, 12/108.)

Burada Allah (celle celâluhu), hem Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), hem de adım adım O’nun yolunu takip edenlerin davetlerini basiret üzerine yaptıklarını/yapmaları gerektiğini ifade buyurmuştur.Bunun anlamı ise, yapılacak çağrının bilerek, görerek, duyarak yapılması ve karşılaşılması ihtimal dâhilinde olan problemlerin hesaba katılarak bunların her birisi için alternatif çözümler oluşturulması demektir. Öyle ki ortaya çıkan bir problem için sadece bir çözüm üretmekle iktifa edilmemeli, duruma göre iki, üç, dört ve daha fazla alternatif çözümler bulunmalıdır. Zira çözüm yolları ne kadar çoğaltılırsa, mesele o ölçüde selâmetle ele alınmış, yani akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-u selim ve hiss-i selimin gereğine göre hareket edilmiş olur. [Basiret Yâ Hû!/ Yolun Kaderi]

***

️SAHABENİN BASİRET UFKU

°°°Önsöz°°°

Peygamberlerin en birinci vazifeleri tebliğdir. Dolayısıyla Onlara ittibanın, yani sünneti seniyyeye uymanın en önemli olduğu yer de bu vazifeyi, Onların yaptığı yol ve yöntemlerle yerine getirmeye çalışmaktır. Kılık ve kıyafette Efendimiz’e benzemeye çalışıp da tebliğ konusunda duyarsız kalmak, hele hele tebliğ adına hata üstüne hatalar yaparak insanların dinden soğumalarına sebep olmak, surette benzemeye çalışırken siret ve ahlâk açısından Ondan uzaklaşmak demek olur ki bu durum dinin ruhuna taban tabana zıttır. Bu açıdan bakıldığında, bu ittibanın da yine ancak basiretle mümkün olacağı aşağıda şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle demesini emrediyor:

قُلْ هٰذِهِ سَبِيلِۤي أَدْعُۤو إلَى اللهِ عَلٰى بَصِيرَةٍ أَنَاۨ وَمَنِ اتَّبَعَنِي

“De ki: İşte benim yolum! Ben, Allah’a –körü körüne değil– basiret üzere davet ediyorum.. bana tâbi olanlar da öyle…” (Yûsuf sûresi, 12/108.) Bu âyet-i kerime, Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanı sıra O’na ittiba edenlerin de, çağrısını basiret üzere yaptığını, yapması gerektiğini ifade buyurmaktadır. İttiba, birine uyma, adım adım onu izleme ve takip etme demektir. Efendimiz’e hakkıyla tâbi olanların başında ise Hulefa-i Râşidin efendilerimiz gelir. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların bu müstesna konumuna dikkat çekme adına şöyle buyurmuştur:

فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ عَضُّوا عَلَيْهَا بالنَّوَاجِذِ

“Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” (Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6.) Ancak şunu da ifade edelim ki, yaşadıkları hayat itibarıyla Hulefa-i Râşidin ile diğer sahabe-i kiram arasında ciddi bir benzerlik vardır. Zaten onlar arasında uyum olmayacak şekilde ciddi bir farklılık olsaydı, içinde yaşadıkları heyet-i umumiye bünyesi Hulefa-i Râşidin’i hazmedemezdi. Demek ki, Hulefa-i Râşidin’le, aşere-i mübeşşere arasında olsun, onlarla ilk safı teşkil edenler arasında olsun ve sırasıyla diğer sahabe-i kiram arasında olsun ciddi bir mânevî gen uyumu söz konusuydu. Bu uyum da temelde, Allah’la irtibata, O’nun Peygamberini kabule, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’in emirlerini içe sindirmeye dayanıyordu. Bu açıdan bakıldığında başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere daha sonra ona ittiba eden sahabe-i kiram efendilerimizin hayatlarını ciddi bir basiret içinde geçirdiklerini söyleyebiliriz. Öyle olmasaydı gerek Asr-ı Saadet’te gerekse Hulefa-i Râşidin’in hilâfetleri döneminde ortaya çıkan onca problemin üstesinden gelmek mümkün olmazdı.

Basiretle Üstesinden Gelinen 11 İrtidat Hâdisesi

O dönemde ortaya çıkan problemlerin büyüklüğünü ve bunlarla nasıl başa çıkıldığını anlayabilmek için, günümüzle mukayeseler yapmak gerekir. Biz, bugün yılların ihmal ve gafletiyle ortaya çıkan bir terör hâdisesinin üstesinden gelemiyoruz. Fakat o gün, üç tanesi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında, sekiz tanesi de Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) döneminde olmak üzere tam on bir tane irtidat hâdisesinin üstesinden gelinmiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde yüz bin sahabinin hayatta olduğu ifade ediliyor. Fakat bunların da bir kısmını, çocuklar, hastalar, yaşlılar ve henüz İslâm’la yeni tanışmış insanlar oluşturuyordu. Nitekim en çok sahabî ismi zikredilen İbn Hacer’in el-İsâbe’sinde, on bin sahabîden bahsedilmektedir. O dönemin insanları, günümüzün terör problemi gibi tam on bir tane büyük problemi halletmişlerdir. Bu hakikati göremeyen kör gözler, işitemeyen sağır kulaklar, meselenin analiz ve sentezini yapamayan kalbsizler kendi idraksizliklerine yansınlar!

Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) ortaya koyduğu işlere bakıldığında, bunların yapılmasının en azından on beş, yirmi sene isteyeceği muhakkaktır. Fakat onun hilâfeti iki seneden biraz fazla sürmüş, bütün bu işleri de bu kısa zamana sıkıştırmıştır. Bu ne firasettir, bu ne basirettir ve bu ne kiyasettir Allah aşkına!

Evet sahabe efendilerimiz, yüksek basiret erbabı olduklarından, hâdiseleri doğru görmüş, doğru değerlendirmiş ve –Allah’ın izniyle– onlar hakkında doğru karar vermişlerdir. Muhtemel bir problem karşısında bile on tane alternatif çözüm yolu oluşturmuşlardır. Dolayısıyla da sorumlu oldukları vazifelerini arızasız kusursuz yerine getirmişlerdir. [Basiret Yâ Hû!/ Yolun Kaderi]

***

️AH BASİRET! NERDESİN?

°°°Önsöz°°°

Günümüzde, gerek kendi içlerinde, gerekse diğer dünya milletleri arasında problem yaşamayan bir İslâm ülkesi yok gibidir. Hâlbuki Efendimiz ve Hulefa-i Râşidin dönemlerinde ortaya çıkan problemler bizimkilerden daha az ve daha basit değildi. Tam tersine, ilk defa İslâm’la tanıştırılmaları ve kabul etmelerinin sağlanması gereken insanlarla, islâmiyetin yayılmasını ve gelişmesini engellemeye çalışanların çıkardıkları nice problemler  söz konusuydu. O zamanki imkanlarla pek çok bâdirenin basiretle nasıl atlatıldığı da son olarak şöyle açıklanıyor Yolun Kaderinde:

°°°°°°°°°°°

Elbette ki Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tâbi olanlar sadece sahabe ile sınırlı olmadığından, arkadan gelen ümmet-i Muhammed’in de, –âyet-i kerimede (Yûsuf sûresi, 12/108.) ifade buyrulduğu üzere– insanları basiretle Allah yoluna çağırmaları ve bütün işlerini basiretle ele almaları gerekmektedir. Zira meseleler, akl-ı selim, kalb-i selim ve hiss-i selim ile ele alınmadığı takdirde, problemlerin üstesinden gelmek mümkün değildir.

Nitekim günümüzde, pek çoğumuz basiret nurundan mahrum bulunduğundan, çoğu zaman karşı karşıya kaldığımız problemlerin üstesinden gelemiyoruz. Çözüm diye yola çıkıyoruz fakat ele aldığımız meseleleri problemler yumağı hâline getiriyor ve âdeta çok bilinmezli bir denkleme dönüştürüyoruz. Mesela, fitne ve kaos ateşinin düştüğü bir bölgede, problemin üzerine balyoz gibi indiğimiz zaman insanları hizaya getireceğimizi zannetmiş ve aldanmışız. Zira biz onları balyozladıkça onlar daha da sertleşmiş. Bugün de iç içe girmiş, giriftleşmiş pek çok mesele, üstesinden gelinmez, altından kalkılmaz noktaya doğru kaymaktadır.

Evet, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk ittiba edenler, bu ittibayı hakiki mânâsıyla realize etmişlerdir. Arkadan gelen bizlere de aynı hedef gösterildiğine göre, ferdî, ailevî, içtimaî problemleri halletmek istiyorsak, mutlaka basiretle hareket etmek zorundayız. Eğer biz, mütemadi basirete, mütemadi hassasiyete ve mütemadi teyakkuza sahip olursak, karşımıza çıkan problemler granitten bile olsa, Allah’ın izni ve inayetiyle, bunları yumuşatıp çözer ve yolumuza devam ederiz.

Hâsılı, Kur’ân-ı Kerim, bizi her bir hâdisede basiretle harekete davet ettiğine göre, bizler insanların tabiatlarını okuyarak, karakterlerinin tahlilini yaparak, her yönüyle onların durumlarını iyi tespit ederek otuz sene sonra zuhur edebilecek hâdiseleri şimdiden görmeye çalışmalıyız. Gerekirse meseleleri think tank kuruluşlarında, strateji merkezlerinde analiz ettirmeli ve onların bu mevzuda ortaya koydukları neticeleri mukayeseli okumaya tâbi tutmalıyız. Eğer biz, bu konuda beyin sancısıyla şakaklarımızı zonk zonk zonklatırsak, Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle öz beynimizi burnumuzdan kusarsak, Allah da bizim bu gayretlerimizi karşılıksız bırakmayacak, bize en isabetli ve en doğru yolu gösterecektir. [Basiret Yâ Hû!/ YolunKaderi]

Bu yazı 91 kez okundu