36-] İsrâ Sûresi [65-111]

اِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ وَكِيلًا (٦٥)

65. “Fakat Benim (has ve samimî) kullarım üzerinde senin asla bir hakimiyetin olamayacaktır.” Onların koruyucusu ve işlerine vekil olarak Rabbin yeter.

رَبُّكُمُ الَّذِي يُزْجِي لَكُمُ الْفُلْكَ فِي الْبَحْرِ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّهُ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا (٦٦)

66. O Rabbiniz ki, O’nun lütfundan nasibinizi arayasınız diye sizin için denizde gemileri yüzdürür. Gerçekten O, size karşı pek merhametlidir. (*)

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Allah (c.c.), denizi hem bir rızık hazinesi, hem de denizaşırı rızık hazinelerine bir yol yapmıştır. Ondan faydalanmak için de insana gemi yapma kabiliyeti vermiş, ilk gemiyi de, insanlara manevî sahada olduğu gibi, ilim ve teknoloji sahalarında da rehber kıldığı peygamberlerinden Hz. Nuh’a yaptırmıştır. Eğer O, denizi üzerinde gemilerin gidebileceği şekilde yaratmasa, meselâ suya kaldırma kuvveti vermese idi, denizde seyahat edemez ve ondan faydalanamazdık.

وَاِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ اِلَّٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا نَجّٰيكُمْ اِلَى الْبَرِّ اَعْرَضْتُمْۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ كَفُورًا (٦٧)

67. Denizde herhangi bir musibete maruz kaldığınızda yardımınıza sadece Allah yetişir de, ilâhlaştırarak kendilerine yalvarıp yakardığınız varlıklar ortada görünmez olur. Ne var ki, Allah sizi kurtarıp selâmetle karaya çıkarınca da O’na sırt çevirirsiniz. İşte insan, böylesine nankördür.

اَفَاَمِنْتُمْ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ اَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ وَكِيلًاۙ (٦٨)

68. Öyle de, Allah’ın sizi karada yerin dibine geçirmesinden veya üzerinize kum fırtınaları, taş yağdıracak kasırgalar göndermesinden emin mi oldunuz? Bu durumda kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.

اَمْ اَمِنْتُمْ اَنْ يُعِيدَكُمْ فِيهِ تَارَةً اُخْرٰى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفًا مِنَ الرِّيحِ فَيُغْرِقَكُمْ بِمَا كَفَرْتُمْۙ ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ عَلَيْنَا بِهِ تَبِيعًا (٦٩)

69. Yoksa sizi bir münasebetle tekrar denize yöneltip, üzerinize kasırgalar göndererek bunca nankörlük ve küfrünüz sebebiyle sizi boğmayacağından mı emin oldunuz? Sonra, Bize karşı size arka çıkacak bir kuvvet de bulamazsınız.

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِ۪ٓي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَثِيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلًا۟ (٧٠)

70. Gerçekte Biz, Âdem evlâtlarını (akıl, irade, benlik, yeri imar etme, ilim, icat ve terakkî gibi) pek çok şeref ve ikramlarla (bütün varlıklar içinde) seçkin kıldık: onlara karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar lütfettik, imkânlar verdik; ayrıca onları temiz, hoş ve sağlıklı yiyeceklerle rızıklandırdık ve kendilerine (başka varlıklarla paylaştığı pekçok diğer sıfat ve kabiliyetlerde ise) yarattıklarımızın çoğunun üstünde çok büyük bir mevki bahşettik.

يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْۚ فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَتِيلًا (٧١)

71. Ama bir gün de gelir ki, o gün bütün insanları peşlerinden gittikleri önderleriyle çağırırız. (Kim dünyada Allah’ın ikram ve nimetlerini doğru yolda kullanır ve gerçeğe götüren bir önderin arkasından gider de, Âhiret’te) hesap defteri sağından verilirse, işte o kutlu insanlar defterlerini mutluluk içinde okurlar ve güzel davranışlarının karşılığını görmede kıl kadar olsun haksızlığa uğratılmazlar.

وَمَنْ كَانَ فِي هٰذِه۪ٓ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَبِيلًا (٧٢)

72. Ama kim de bu dünyada gerçeklere kör olur (ve gerçeğe götüren bir önderin izinden gitmezse), böylesi Âhiret’te de kör olacaktır ve (İlâhî af, mağfiret ve rahmet) yoluna çok daha fazla uzaklıktadır. (*)

~Açıklama~

(*)Kur’ân’ın açıkça ifade buyurduğu gibi (En’âm Sûresi/6: 38), bütün canlılar bir toplum halinde yaşar ve arıyı beysiz, karıncayı rehbersiz bırakmayan Allah (c.c.), beşeri de hiçbir zaman gerçek liderlerden mahrum etmemiştir ve etmez. Dolayısıyla O, her millete rasûl ve ardından rasûlün yolunu devam ettirmek üzere, hem de bazen peşpeşe peygamberler göndermiş, rasûller içinde büyüklere Kitap veya Sahifeler vermiştir. Tarih bu çizgide devam ederken, son olarak da bütün insanlığa Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ı göndermiş, O’na verdiği Kur’ân’ı, O’nun sünnetiyle birlikte Kıyamet’e kadar koruma altına almıştır. Allah, insana seçkin hususiyetler ve çok büyük kabiliyetler bahşetmiştir. İlâhî Kitap da bir rehber, bir önder olduğu halde (Hûd Sûresi/11: 17), her insanın onu tam manâsıyla anlaması ve hayatı için gerekli kaideleri ondan çıkarması mümkün olmadığından Allah, Kitap’la birlikte peygamber de var etmiştir. Son peygamber olan Efendimiz Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’dan sonra ise, peygamberlik dışında O’nun misyonuna her çağın ihtiyaç duyduğu açılardan vâris kıldığı yol gösterici âlimler yaratmıştır. O, bizi günde beş vakit namazların her bir rekatında Doğru Yol’a iletmesi için dua etmemizi emrederken, bu Yol’un da peygamberlerin ve onların peşinden giden ve her bakımdan özü–sözü doğru olanların, bizim inandığımız gaybî gerçekleri müşahede ve hayatlarıyla Yol’un doğruluğuna şahadet edenlerin ve salihlerin yolu olduğunu bildirmiştir. Bu Yol’da yürüyebilmek ve rehber insanları bulmak, kendimizi art niyet, şartlanmışlık, kibir, zulüm ve yanlış bakış açısı gibi menfiliklerle kör etmemeye ve Allah için gerekli gayreti göstermeye bağlıdır. Kur’ân, bu maksatla O’nun yolunda gayret gösterenleri Cenab-ı Allah’ın Kendisi’ne iletecek bir yola mutlaka ulaştıracağını va’detmektedir (Ankebut Sûresi/29: 69).

وَاِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذِ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُۗ وَاِذًا لَاتَّخَذُوكَ خَلِيلًا (٧٣)

73. Akılları sıra seni, sana vahyettiğimizi bıraktırıp, onun yerine Bize ait olduğu iftirasıyla başka bir söz uydurman için kandıracak ve o zaman dost edineceklerdi.

وَلَوْلَٓا اَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْـًٔا قَلِيلًاۗ (٧٤)

74. Biz sana tam sebat vermemiş olsaydık (ve sen tarafımızdan teyit gören bir rasûl olmamış olsaydın), onlara çok küçük de olsa bir meyil gösterebilirdin.

اِذًا لَاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيٰوةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيرًا (٧٥)

75. Bu takdirde sana kat kat yaşama acısı ve kat kat ölüm ve sonrasının acısını tattırırdık; sonra Bize karşı herhangi bir yardımcı da bulamazdın. (*)

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Allah’a bütünüyle teslim olmuştu ve görevini en mükemmel şekilde yerine getirdi. Başarılı olmak gibi bir duygu ile iman noktasında müşriklere hiçbir taviz vermedi, onların tekliflerine asla meyil göstermedi. Mesajını tebliğe başladığı andan itibaren farklı türlerde ve derecelerde karşısına çıkan muhalefete daima göğüs gerdi. Hiçbir baskıya, tehdide, işkencelere boyun eğmedi. Nihayet Kureyş, yeni bir teklifle karşısına çıktı: “Servet istiyorsan, seni en zenginimiz yapalım; şeref ve güç istiyorsan, hepimiz kralımız olarak sana biat edelim. Güzelliğe düşkünlüğün varsa, seni en güzel kızımızla everelim.” Kureyş’in dünyevî açıdan bu çok cazip tekliflerinden gaye Peygamber Efendimiz’in tebliğinden vazgeçmesi, en azından putlara tapma aleyhinde bir şey söylememesiydi. Efendimiz, bu tekliflere en küçük bir tereddüt göstermeden şu cevabı verdi: Ne servette gözüm var, ne iktidarda. Ben, insanları uyarmam için Allah’ın görevlendirdiği bir elçiyim. Size O’nun mesajını aktarıyorum. Eğer bu mesajı kabul ederseniz, dünyada da Âhiret’te de saadete erersiniz; yok kabûl etmezseniz, şüphesiz ki Allah, aramızdaki hükmünü verecektir. Kureyş, bir başka defa, yeğenini tebliğden vazgeçirmesi için Ebû Talib’e başvurdu. Peygamber Efendimiz’in amcasına cevabı da şöyle oldu: “Amca! Tebliğimden vazgeçmem karşılığında güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, yine de vazgeçmem. Ya Allah bu işi neticeye ulaştırır, ya da ben bu yolda ölür giderim.” (İbn Hişam, 2: 285)

  • Peygamberimiz döneminin kâfirleri, bütün zamanların en şiddetli, en inatçı kâfirleri, münafıkları da, yine bütün zamanların en sinsi, en tehlikeli münafıklarıydı. Fakat Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, hepsinin karşısında dimdik durdu.

Hz. Bediüzzaman’ın değerlendirmesiyle, tebliğinde (insanları Allah’ın yoluna çağırmada) öylesine bir sebat, sabır, cesaret ve şecaat ortaya koydu ki, döneminin büyük güçlerinin, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi büyük dinlerin mensuplarının, kendi kavminin, hattâ kendi kabilesinden Ebû Leheb gibi amcasının en sert muhalefetine rağmen en küçük bir tereddüt, korku ve endişe eseri göstermedi. Tek başına bütün dünyaya meydan okudu ve neticede İslâm, tamamlandı, yerleşti, zafere ulaştı ve yayıldı. Bu, tebliğde ve görev ifasında da O’nun emsalsiz olduğunu gösterir. Getirdiği mesajın doğruluğuna imanı öylesine sağlam, misyonuna itimadı öylesine sarsılmazdı ki, zamanının filozoflarının, başka dinler mensuplarının, kâhinlerinin, şairlerinin, dinî rehberlerinin düşüncelerinden, inançlarından en küçük derecede olsun etkilenmedi. Bunlar, O’nun kalbinde ve zihninde en ufak bir tesir yapmadı, en küçük bir şüpheye ve tereddüde yol açmadı. Tam tersine O, onların hepsini etkiledi; her dinden, her milletten insanlar O’na ve dinine koştu. (19. Mektup) Âyet, inanmayanların bütün plan ve tuzaklarını aşmak için peygamberler dahil herkesin, Allah’ın yardım ve desteğine mutlak manâda muhtaç olduğunu, aksi halde başarının imkânsızlığını da ifade etmektedir.

وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْاَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَاِذًا لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ اِلَّا قَلِيلًا (٧٦)

76. Seni yurdundan çıkarmak için sürekli olarak tedirgin edip duruyorlar. Eğer sen oradan çıkarsan, seni tedirgin edip duranlar, orada senden sonra pek az kalır ve sonra yok olur giderler.

سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا۟ (٧٧)

77. Senden önce gönderdiğimiz rasûllerimiz hakkında da uyguladığımız kanun budur: Bizim yolumuzda, câri kanunlarımızda bir değişiklik bulmayacaksın. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) Mekke’den ayrılacağını ima etmektedir. Hicret, rasûllerin hayatlarında çok önemlidir ve onlardan sonra takipçileri arasında da devam etmiştir. Hicret, bir milletin olduğu kadar, insanlığın tarihinde de daima dönüm noktası teşkil etmiş bir hadisedir. İman, hicret ve Allah yolunda durmadan gayret (cihad), bir gerçeğin üç sütunudur; hakikat erlerinin içtiği âb-ı hayat çeşmesinin üç kurnasıdır. Bir yerde zulme dayalı statükoya ters bir hak ve adalet hareketi başladığında, statükonun sahipleri bu harekete karşı cephe alır ve onu durdurmak için ellerinden geleni yaparlar. Artık o hareketi orada sürdürmek imkânsız hale gelirse, elbette haktan ve adaletten vazgeçilemez. Bu takdirde, hak ve adalet savunucuları, mesajları için bir başka diyar ararlar. Peygamber Efendimiz’in Mekke’den Medine’ye hicreti İslâm ve insanlık tarihi açısından o kadar önemlidir ki, Mekkeli olup da hicret eden Müslümanların hayatlarında onlara unvan olacak daha pek çok hadiseler, kahramanlıklar var iken, onlar muhacir (hicret eden) unvanıyla, onları Medine’de barındıran Müslümanlar ise ensar (yardım edenler) unvanıyla anılır olmuştur. Ayrıca, Hz. Ömer (r.a.) zamanında İslâmî takvim için başlangıç tarihi arandığında, Allah Rasûlü’nün hayatındaki o kadar önemli hadisenin içinden yine hicret seçilmiş ve hicret, İslâmî takvime başlangıç teşkil etmiştir. Hicret, cihadın ikiz kardeşidir. Mekke’nin fethinden sonra, Allah Rasûlü’nün hayat-ı seniyyeleri döneminde çok önemli olan Mekke’den Medine’ye hicret artık son bulmuşsa da, şüphesiz o, cihadla birlikte Kıyamet’e kadar devam edecektir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, şöyle buyururlar: “Müslüman, dilinden ve elinden bütün Müslümanların selâmette olduğu kimse, muhacir ise, Allah’ın yasaklarından kaçan kimsedir.” (Buharî, “İman”, 4) Bu hadis, hicrete çok önemli bir açılım getirmekte ve onun çok önemli bir boyutunu ifade buyurmaktadır. Allah yolunda evi, barkı, yurdu, malı terkedip başka diyarlara göçebilmek, bizzat insanın içinde nefisten kalbe, dünyevî yönelişlerden uhrevîliğe göçmeye ve sürekli olarak günahlardan uzak durabilmeye bağlıdır. Nasıl hicret İlâhî Mesaj’ı tebliğde çok önemli bir yere sahipse, bir peygamberi yurdundan çıkmaya zorlayanlar da, onun çıkışından sonra o yurtta fazla kalamamışlardır. Nitekim, Allah Rasûlü’nün Mekke’deki en azılı düşmanları O’nun Mekke’den ayrılışından 2 yıl sonra Bedir Savaşı’nda katledilmiş, bundan 6 yıl sonra da Mekke tamamıyla fetholunmuştur. Allah’ın peygamberler için geçerli olan bu kanunu, elbette onlardan sonra onların yolunu takip edenler, misyonlarına vâris olanlar ve onların düşmanları için de geçerlidir.

اَقِمِ الصَّلٰوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا (٧٨)

78. Gündüz güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerinde) bütün şartlarına riayet ederek namazı hakkıyla kıl ve özellikle Sabah Namazı’nı. Çünkü Sabah Namazı’nın bilhassa kıraatinde melekler hazır olur (ve o vakit, dünyanın yeni bir güne uyandığı vakittir). (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, vakitleriyle beraber 5 vakit namaza işaret etmektedir.

  • Gündüz güneşin dönmesi, onun zeval vaktinden batıya doğru meyletmesi demektir ve bu vakit, Öğle Namazı’nın vaktidir.
  • Gündüz, Öğle Namazı’ndan sonra İkindi Namazı gelir. Güneşin batışından hemen sonra ve ondan da bir müddet sonra ise Akşam ve Yatsı Namazları kılınır.

Âyet, öneminden dolayı Sabah Namazı’na ve ondaki kıraate dikkat çekmektedir. Bu kıraatin o vakitte insanda yaptığı tesir anılmaya değer. Ayrıca Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Sabah Namazı’nın kıraatini uzun yapardı. Namaz, İslâm’ın ilk günlerinden itibaren kılınıyor idiyse de, onun bütün Müslümanlara farz bir ibadet olarak beş vakit halinde kılınmaya başlaması Miraç’tan sonra olmuştur. Bu sûre de, Miraç hadisesini anarak başlamıştı. Kur’ân, rükû, secde ve kıraat gibi namazın bazı şartlarını ansa da, namazın nasıl ve kaç rekat kılınacağını açıklamaz. Bütün bunlar, Efendimiz’in uygulamasıyla, Sünnet’le sabittir ve Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsunuz, siz de öyle kılın!” buyurmuşlardır (Buharî, “Salât”, 70; Müslim, “Nikâh”, 5).

وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَۗ عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا (٧٩)

79. Üzerine (farz ölçüsünde) borç bir namaz olmak üzere de, gecenin bir vaktinde uykudan kalkıp Kur’ân oku, teheccüd kıl. (*) Böylece Rabbinin seni, (çok yüksek, O’na en büyük yakınlık ve en kapsamlı şefaat makamı olan) Övülme Makamı’na eriştireceğini umabilirsin.

~Açıklama~

(*) Her bir namaz vakti gün içinde ve insanın günlük hayatında bir dönüm noktası olduğu gibi, Cenab-ı Allah’ın kudret ve rahmet tecellilerine de ayna olan vakittir. Dolayısıyla, bu vakitlerin arasında biriken İlâhî nimetlere karşı daha fazla şükredebilmek için beş vakit namazla emredilmiş bulunuyoruz. Gece ve gündüzün vakitlere, zamanın günlere, aylara, yıllara, asırlara bölünmesi ve insan ömründeki doğuş, çocukluk, gençlik, olgunluk, ihtiyarlık ve ölüm gibi devreler, ayrıca toplumların hayatındaki kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve yıkılma dönemleri, sanki çok büyük bir saatin saniyeleri, dakikaları ve saatleri sayan milleri gibidir ve bunlar arasında tam bir mutabakat görmek mümkündür.

Sabah Namazı’nın vakti, baharın başlangıcı, insanın anne karnına düşmesi ânı, bir toplumun, bir medeniyetin kuruluş safhası ve kâinatın yaratılışının ilk ‘gün’ü hep birbirine benzer ve Allah’ın bu dönemlerdeki, bu hadiselerdeki kudret ve rahmet tecellilerini hatırlatır.

Öğle Namazı’nın vakti ile gençlik döneminin tamamlanması, yazın ortası, medeniyetlerin zirvesi ve yaratılış sürecinde insanın yaratıldığı zaman dilimi arasında benzerlik vardır. Bu vakitler ve bu vakıalar, yine Allah’ın onlardaki tasarruflarını çağrıştırır.

İkindi Namazı’nın vakti, yaşlılığı, sonbaharı, bir toplum veya medeniyetin ihtiyarlayıp çöküş dönemine girmesini ve insanlık tarihinin kemal devri olarak Allah Rasûlü’nün dönemini ve bu zamanlardaki İlâhî nimetleri akla getirir.

Akşam Namazı’nın vakti, içindeki varlıklarla birlikte “tabiat”ın sonbahardan kışa girişini, ferdin ve ömrünün sonunda dünyanın ölüşünü, medeniyetlerin yıkılışını hatırlatır ve böylece ölüm, Âhiret, Cennet, Cehennem konusunda insanı ikazla, gaflet uykusundan uyanmaya çağırır.

Yatsı Namazı’nın vakti, günün yerini artık tamamen geceye bıraktığı zaman olup, “tabiat”ın kışla kaplı halini, kabri ve dünyanın nihaî ölümüyle mahşer sabahı arasındaki dönemi çağrıştırır ve insana gece olsun gündüz olsun, dünyada olsun sonrasında olsun, her şey kudret elinde bulunan Rabbine ne kadar muhtaç olduğunu duyurur.

Gecenin ikinci ve en derin vaktinde Teheccüd ise kabir karanlığı için ışık olup, böyle bir karanlıkta insanın bir ışığa ne kadar muhtaç bulunacağını hissettirir.

Ertesi sabah, artık haşir sabahını akla getirir. Kısaca, namaz vakitleri, hem insan ömründe, hem “tabiat”ta, hem toplumların ömründe, hem bütün insanlığın hayatında en önemli değişim, dönüşüm kavşaklarını, hattâ Âhiret âlemlerini çağrıştıran vakitlerdir ve Allah (c.c.), bu vakitlerde insanı huzuruna çağırır ve ona tesbih, hamd, tekbir, istiğfar ve tefekkür fırsatı tanır. (Sözler, “9. Söz”den.)

وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ لِي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَانًا نَصِيرًا (٨٠)

80. (Ve bir beldeye girerken, dolayısıyla Medine’ye yaklaştığın şu dakikada) şöyle dua et: “Rabbim, gireceğim yere hak uğruna, samimî olarak, en iyi niyetle ve Sana sadakat içinde girmemi, oradan çıkacağım zaman da yine hak uğruna, samimî olarak, en iyi niyetle ve Sana sadakat içinde çıkmamı nasip buyur; ve Kendi katından bana sağlam bir destek, kuvvetli bir delil bahşet.” (*)

~Açıklama~

(*) Bu dua, Peygamberimiz’e Medine’ye hicreti esnasında öğretilmiştir ve bize de, bir yere girerken nasıl dua etmemiz ve oraya nasıl girmemiz gerektiğini anlatmaktadır.

وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا (٨١)

81. Şunu da ilan et: “Hak geldi ve bâtıl yok olup gitti; zaten bâtıl, bizzat mahiyeti gereği yok olup gitmeye mahkûmdur.”

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَۙ وَلَا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ اِلَّا خَسَارًا (٨٢)

82. Biz, Kur’ân’a dahil olarak mü’minler için şifa ve rahmet kaynağı âyetler indiriyoruz; ama bunlar, zalimlerin ise ancak kayıplarını arttırmaktadır.

وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِهِ۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُ۫سًا (٨٣)

83. (Bilhassa o zalim) insana kendisini hiç sıkıntıya uğratmadan sürekli nimet verip dursak, kibir ve çalım içinde Allah’ı anmaktan yan çizer ve hiç umursamaz olur; başına bir musibet gelince de hemen ümitsizliğe kapılır.

قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ۜ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَبِيلًا۟ (٨٤)

84. (Rasûlüm, insanların farklı farklı tutumları karşısında sen şu gerçeği) beyan et: “Herkes, (inanç ve dünya görüşünden kaynaklanan, kendine göre doğru ölçülerin şekillendirdiği) seciye ve karakterine göre davranır. Fakat kimin yolunun gerçekten doğru olduğunu ise en iyi Rabbiniz bilir.

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّي وَمَٓا اُو۫تِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَلِيلًا (٨٥)

85. Bu arada, sana bir de ruhtan soruyorlar. Onlara de ki: “Ruh, Rabbimin bir emri, emir âleminden bir tecellisidir ve bu konuda size pek sınırlı bir bilgi (ve bilgi edinme imkânı) verilmiştir.” (*)

~Açıklama~

(*) Ruh konusunda bkn. Ek 13.

وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّذِ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِهِ عَلَيْنَا وَكِيلًاۙ (٨٦)

86. (Kur’ân’ı yazan da, iddia ettikleri gibi sen değilsin; nasıl ruh Bizim bir nefhamızsa, Kur’ân’ı da benzer şekilde Biz vahyediyoruz.) Eğer dilesek, sana vahyettiğimiz Kur’ân’ı hafızalardan ve yazıldığı sayfalardan sileriz; sileriz de sen, Bize karşı onu yeniden elde etmene yardımcı olacak bir destekçi bulamazsın.

اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَبِيرًا (٨٧)

87. Ama Rabbin sana karşı çok merhametlidir; doğrusu, O’nun senin üzerindeki lütf u nimeti pek büyüktür.

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا (٨٨)

88. De ki: “Andolsun, eğer bütün insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın benzerini meydana getirmek için bir araya toplansalar, hattâ birbirlerine destek ve yardımcı da olsalar, yine de onun gibi bir kitap meydana getiremezler.”

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا (٨٩)

89. Biz, insanlar için bu Kur’ân’da farklı farklı yönleriyle her türden delil getirdik; misaller verdik, benzetme ve temsillerde bulunduk. Ne var ki, insanların çoğu yine yüz çevirmekte, nankörce inkârlarında ısrar etmektedirler.

وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعًاۙ (٩٠)

90. Kalkmış, “Biz” diyorlar, “sana asla inanmayız, ta ki şu (kupkuru, çorak) yerden bize bir kaynak fışkırtmadıkça;

اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْجِيرًاۙ (٩١)

91. “Veya kendin için (bir mucize olarak hemen) hurmalar ve üzümlerle dolu bir bahçe meydana getirip, hurma ağaçları ve bağ sıraları arasında gürül gürül ırmaklar akıtmadıkça;

اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَبِيلًاۙ (٩٢)

92. “Yahut bir zaman gelip de olacağını iddia ettiğin şekilde gökyüzünü bölüm bölüm üzerimize düşürmedikçe veya peygamberliğine şahit olarak Allah’ı ve melekleri getirip karşımıza dikmedikçe;

اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبِّي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا۟ (٩٣)

93. “Veyahut altından bir evin olmadıkça ya da kendin bizzat göğe çıkmadıkça. Ama unutma! Gökte iken, oradan kısım kısım bizim okuyacağımız bir kitap indirmezsen, oraya çıktığına da inanmayız ha!” (Rasûlüm,) de ki: “Ey şanı yüce, hakkında şunların düşündüklerinden münezzeh olan Rabbim! Ben, elçilik vazifesi ile gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki!”

وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَرًا رَسُولًا (٩٤)

94. Zaten, kendilerine dupduru hidayet kaynağı (bir rasûl, bir kitap) geldiğinde insanları iman etmekten alıkoyan (başlıca sebeplerden biri), “Allah, elçi olarak göndere göndere bir insanı mı gönderdi?” diye itiraz etmeleridir.

قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكًا رَسُولًا (٩٥)

95. (Rasûlüm,) sen onlara şöyle (buyurduğumu) söyle: “Eğer yeryüzünde oranın mukim sakinleri olarak hareket eden melekler bulunsaydı, bu takdirde onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”

قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا (٩٦)

96. De ki: “Aramızda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz O, kullarının her halinden hakkıyla haberdardır; onları her ne yapıyorlarsa hakkıyla görmektedir.”

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِهِ۪ۜ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّاۜ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا (٩٧)

97. Allah kimi doğru yola iletirse, doğru yolda olan sadece odur. Kimi de (o kişi öyle dilediği ve hak ettiği için) saptırırsa, artık böyleleri için (onları doğru yola iletecek veya O’na karşı koruyup sahiplenebilecek) başka dost, yardımcı ve koruyucu bulamazsın. Kıyamet Günü onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzleri üzerinde sürüm sürüm haşrederiz. Nihaî barınakları da Cehennem’dir. Ne zaman onun ateşi hafifleyecek olsa, onlar için onun alevini körükleriz.

ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا (٩٨)

98. Budur onların cezası! Çünkü âyetlerimizi, serdettiğimiz onca delilleri (bile bile ve nefsaniyetlerine mağlûp olarak) inkâr ediyorlar ve “Kupkuru kemik yığını ve toz zerrecikleri haline geldiğimiz zaman mı, yani biz o halde iken mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz?” diye, inkârlarına güya gerekçe ileri sürüyorlardı.

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلًا لَا رَيْبَ فِيهِۜ فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُورًا (٩٩)

99. (Önlerinde haşre delil olan onca hadiseler cereyan edip dururken,) hiç görmüyor ve düşünmüyorlar mı ki, gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerlerini yaratmaya (ölümlerinden sonra onlara yeniden hayat vermeye) kadirdir? O, onlar için asla şüphe götürmeyecek bir vade belirlemiştir. Ama zalimler, yine de inkârlarında diretmektedirler.

قُلْ لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبِّ۪ٓي اِذًا لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ قَتُورًا۟ (١٠٠)

100. De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olmuş olsaydınız, harcamakla tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Gerçekten insan, çok cimridir.”

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَسْـَٔلْ بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ اِذْ جَٓاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُورًا (١٠١)

101. Musa’ya apaçık dokuz âyet (mucize) vermiştik. (*) Buna rağmen ne değişti, İsrail Oğulları’na sor: Musa kendilerine geldiğinde, onları salması için Firavun’a vardı ve gösterdiği bu dokuz mucizeye rağmen Firavun’un tepkisi, “Eminim ki Musa, sen büyülenmiş birisin!” demek oldu.

~Açıklama~

(*) Bu âyet, Mekkelilerin Peygamber Efendimiz’den mucizeler istemelerine bir diğer cevaptır. Cenab-ı Allah (c.c.), Firavun karşısında Hz. Musa’ya apaçık mucizeler verdi; fakat Firavun ve aristokrasisi, inkârda ve İsrail Oğulları’nı salmamakta direttiler.

  • Bu mucizelerin bazıları, A’râf Sûresi 133’üncü âyette anılmıştır:

Sel, salgın hastalıklar, ekinleri mahveden çekirgeler, evlerdeki yiyeceklere, hattâ halkın bedenlerine üşüşen haşereler, kurbağalar ve bütün suların kana çevrilmesi. Diğer üçü, Hz. Musa’nın asâsı, ışıklı gibi parlayan sağ eli ve sihirbazların büyülerinin bozulmasıdır. Hz. Musa’nın, kayadan asâsını vurarak su fışkırtması ve öldürülmüş bir insanın cesedine Allah’ın kesilmesini emrettiği bir ineğin bir parçasıyla vurulduğunda cesedin katilini söylemesi gibi, daha başka mucizeleri de olmuş, fakat bunlar, İsrail Oğulları’na gösterilmiştir. Ne var ki, ne bu mucizeler İsrail Oğulları üzerinde fazla tesir göstermiş, ne de Firavun ve ekibine gösterilen mucizeler, onlar üzerinde olumlu bir etki yapmıştır. Bu da, aslında peygamberlerden mucize istenmesinin altında yatan asıl sebebin, onların peygamber olduklarına inanma niyeti ve gayesi değil, onların önlerine zorluk çıkarmak olduğunu göstermektedir. Onlar iyi biliyorlardı ki, peygamberler iddialarında samimi idiler. Meselâ, hayranlık verici karakterleri, doğrulukları, güvenilirlikleri ve masumiyetleri gibi, onların peygamberliğini gün gibi gösteren reddedilemez deliller vardı. Ama mucize istemede diretenler, kendilerine mucize gösterildikten sonra da yollarında ısrar ettikleri zaman artık müstahak oldukları cezayı görmüşler ve değişik şekillerde helâk edilmişlerdir. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Medine’de insanların inanması adına olmaktan çok, daha başka sebep ve vesilelerle pek çok mucize göstermişse de (bkn. Mektubat, “19. Mektup”), Mekke’de ayın yarılması gibi, bazılarına gösterilen bir-iki mucize dışında fazla mucize göstermemiştir. Bunun birinci sebebi, Kur’ân-ı Kerim’in O’nun en büyük mucizesi olması, diğer sebebi de, Cenab-ı Allah’ın Mekkelilerin büyük çoğunluğunun ileride İslâmiyet’e sahip çıkacağını bilmesi idi. İnsanlığın ilme ve akla döküleceği bir zaman diliminde Kıyamet’e kadar geçerli bir kitap olan Kur’ân-ı Kerim, insanları ısrarla düşünmeye, aklı kullanmaya, bakıp görmeye, incelemeye, muhakemeye ve öğrenmeye çağırır. O, kâinatta olup biten her şeyin aslında bir mucize olduğunu ortaya koyar. Bu mucizeler üzerinde hiç düşünmeyen insanlara başka mucizeler de tesir etmeyecektir. Önemli olan, insanın kâinatı ve hadiseleri okumasıdır ve daha ilk inen âyetinde Kur’ân’ın emrettiği budur.

قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنِّي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُورًا (١٠٢)

102. Musa ise şöyle cevap verdi: “Sen de biliyor, hem gayet iyi biliyorsun ki, bu mucizeleri gözleri açacak aydınlatıcı birer delil olmak üzere indiren, göklerin ve yerin Rabbinden başkası değildir. Ben de düşünüyorum ki, ey Firavun, sen mahvolmaya mahkûmsun.”

فَاَرَادَ اَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَمِيعًاۙ (١٠٣)

103. Sonunda Firavun, İsrail Oğulları’nı ülkeden söküp atmak ve yok etmek istedi; fakat Biz, onu ve beraberindeki bütün ordusunu suda boğduk. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim, Romalıların Sasanileri yeneceği (Rum Sûresi/30: 2–3) ve Mekke’nin fethi (Feth Sûresi/48: 27) gibi bir çok gelecek hadiseyi açıkça, pek çoğunu da ima ve işaret yoluyla haber vermiştir.

  • Daha önce geçen 76’ncı âyette şöyle buyuruluyordu:

Seni yurdundan çıkarmak için sürekli olarak tedirgin edip duruyorlar. Eğer sen oradan çıkarsan, seni tedirgin edip duranlar orada senden sonra pek az kalır ve sonra yok olur giderler. Bu tehdit, peygamberlerini yurtlarından çıkaran topluluklar için Allah’ın hükmünün bu yolda olduğunu ifade ile te’kit edilmişti. Hz. Musa ve Firavun’la ilgili bu âyet de, Allah Rasûlü’nü Mekke’den çıkmaya zorlayanların çok geçmeden helâk edilecekleri imasında bulunmaktadır. Daha önce 33. notta ifade edildiği gibi, bu ima, Hicret’ten 2 yıl sonra Bedir Savaşı’nda Kureyş müşriklerinin en azılılarından 70 tanesinin Bedir Savaşı’nda öldürülmesi ve bunun üzerinden 6 yıl geçtikten sonra da Mekke’nin fethiyle gerçekleşmiştir.

وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِهِ لِبَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ اسْكُنُوا الْاَرْضَ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَفِيفًاۜ (١٠٤)

104. Bu hadiseden sonra da İsrail Oğulları hakkında şöyle hükmettik: Şimdi, size gösterilen yerde yerleşin. Ne zaman ki hakkınızdaki iki vadeden ikincisinin vakti gelir, o zaman sizi (değişik milletler içinden) grup grup toplar ve hakkınızdaki hükmümüzü veririz. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette “hakkınızdaki iki vadeden ikincisinin vakti gelir” şeklinde çevrilen ifade, Sûre’nin başında İsrail Oğulları’nın yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaklarına ve bunların neticelerine temas eden âyetlerden 7’nci âyette geçen ve “ikinci defaki bozgunculuk ve büyüklenmenizin karşılığını görme vakti gelince” şeklinde çevirdiğimiz ifadenin aynısıdır. Dolayısıyla bu âyet, İsrail Oğulları’nın ikinci bozgunculuklarına ceza olarak yeryüzüne dağıtılacaklarına ve sonra da yeniden bir araya geleceklerine işaret etmektedir denebilir. Nitekim bu toplanma, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bir noktaya varmış olup, ileride daha da devam edebilir. Cenab-ı Allah’ın (c.c.) onlara bundan sonraki hükmünü ise gelecek gösterecektir. Gerçi büyük müfessir merhum Elmalılı Hamdi Yazır Hocaefendi, böyle bir tevcihin, Olur ki, artık şimdi tevbe edersiniz de, Rabbiniz size merhamet buyurur. Ama, tekrar (bozgunculuk ve büyüklenmeye) dönecek olursanız, Biz de (sizi yine cezalandırmaya) döneriz (âyet no: 8) âyeti karşısında tekrar olacağını ifade buyurmakta ise de, herhalde bu âyet (104), onların yeniden bozgunculuğa döneceklerini de ima buyurmakta ve 8’inci âyette şart cümlesi şeklinde ifade edilen iki alternatiften hangisinin gerçekleşeceğini haber vermektedir diyebiliriz. Bununla birlikte, âyette geçen ve “sonraki” de demek olduğu için “iki vadeden ikincisi” olarak çevirdiğimiz âhiret kelimesi, bilindiği gibi, “öbür dünya” manâsına da geldiğinden pek çok müfessir âyetin İsrail Oğulları hakkında Âhiret’le ilgili olduğu görüşündedir. Şu kadar ki, âyette İsrail Oğulları arasındaki bozguncular için hem dünyada hem de Âhiret’te hiç de iyi olmayacak bir sonun ima edildiğini söylemek de mümkündür.

وَبِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَۜ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًاۢ (١٠٥)

105. Biz, Kur’ân’ı hak bir gaye için ve kendisine en küçük bir şüphe ve bâtıl karışmayacak bir yolla indirmekteyiz; ve o, hakkın ta kendisi olarak inmektedir. (Ey Rasûlüm,) seni de başka değil, sadece (iman edip salih işler yapanları af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici ve (her türlü dalâlet yollarına karşı ve bu dalâlet yollarında gidenleri ise) uyarıcı olarak gönderdik.

وَقُرْاٰنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَاَهُ۫ عَلَى النَّاسِ عَلٰى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْزِيلًا (١٠٦)

106. Ve o Kur’ân’ı, insanların zihinlerine ve kalblerine sindire sindire okuman için ders ders bölerek belli şartlara, hadiselere ve ihtiyaca göre kısım kısım indirmekteyiz.

قُلْ اٰمِنُوا بِهِ۪ٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواۜ اِنَّ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهِ۪ٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّدًاۙ (١٠٧)

107. De ki: “Siz ona ister inanın, ister inanmayın. Daha önce kendilerine İlim verilmiş olan öyleleri var ki, kendilerine Kur’ân okunduğunda derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.

وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولًا (١٠٨)

108. Ve şöyle derler: “Ey her türlü noksanlıktan, ortakları olmaktan münezzeh yüce Rabbimiz! Eğer Rabbimiz bir şey va’detmişse, o mutlaka gerçekleşir.”

وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَزِيدُهُمْ خُشُوعًا ۩ (١٠٩)

109. Yine ağlayarak çeneleri üstünde yere kapanır ve kendilerine ne zaman Kur’ân okunsa, bu, onların Allah karşısındaki saygılarını arttırır.

قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَۜ اَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۚ وَلَا تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذٰلِكَ سَبِيلًا (١١٠)

110. (Rasûlüm,) de ki: “O’na ister Allah diyerek dua edin, ister Rahmân diyerek dua edin. Hangi ismiyle dua ederseniz edin, en güzel isimler O’nundur ve O, her ismin nihayetsiz güzel mertebelerinde tecelli eder. (*) Namazında ise sesini çok yükseltme ve bütün bütün de kısma; bu ikisi ortasında bir yol takip et. (**)

~Açıklama~

(*) Allah’ın Esmâü’l-Hüsnâ denilen pek çok güzel isimleri, yani O’nun kendileriyle anıldığı pek çok ve hepsi de güzelliğin sonsuz mertebesinde isimleri vardır. Bu isimlerin pek çoğu Kur’ân’da geçmekte, daha başka pek çoğu de hadis-i şeriflerde anılmaktadır. Allah ve Rahmân, sadece O’na aittir ve Allah, O’nun bütün isimlerini içine alan has ismi olmasına mukabil, Rahmân da bir sıfat–isimdir ve yine O’na hastır. Bu bakımdan, bir başka varlık bu iki ismi asla kullanamaz.

(**) Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın içten ve yalvararak, tam bir tevazu ve mahviyet içinde anılmasını emreder (A’râf Sûresi/7: 205). Namazda ise ses ne çok yükseltilmeli, ne de kişinin kendisinin işitemeyeceği kadar kısılmalıdır. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu emri bir başka yönüyle, (Sabah Namazı dahil) gece namazlarında sesli okuma, gündüz (öğle ve ikindi) namazlarında ise sessiz, ama şüphesiz kendi duyacağı ölçüde okuma şeklinde tatbik buyurmuşlardır. Bununla birlikte âyet, namazda sesli kıraatte de sesi çok yükseltmeme, sessiz kıraatte ise okuyanın duyamayacağı ölçüde kısmamayı da emretmektedir.

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا (١١١)

111. Ve “Bütün hamd Allah’a mahsustur ki, O ne bir çocuk edinmiştir, ne bütün varlık üzerindeki hakimiyetinde bir ortağı vardır ve ne de zayıflık ve âcizlikten dolayı bir yardımcıya muhtaçtır.” de ve tekbir getirerek O’nun sonsuz büyüklüğünü ilan et.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 51 kez okundu