42-] Hacc Sûresi [29-78]

ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ (٢٩)

29. Sonra, (saçlarını tıraş ettirip ihramdan çıkarak, gusledip tırnaklarını keserek vb.) temizlensin ve üstlerini-başlarını düzeltsinler. O günler için herhangi bir adakta bulunmuşlarsa bunları ve kalan Hacc görevlerini yerine getirsinler. (Henüz yapmamışlarsa farz tavaf, son olarak da Veda Tavafı için) o pek şerefli ve en kıdemli Ev’in etrafında dönsünler. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, bir kısmı Bakara Sûresi 196–203’üncü âyetlerde anılan bazı Hacc görevlerini zikretmektedir. Mekke dışından gelip de ihrama girme yerlerine (mikat) ulaşan hacı adayları, buralarda tıraş olur, tırnaklarını, varsa fazla kıllarını keser, abdest veya tercihan boy abdesti alır, kokulanır ve adına ihram denilen Hacc elbiselerini giyerler.

İhrama girme, bir bakıma Hacc ibadetine başlama ve bu münasebetle bazı helâllerin artık hacı adayları için haram olması demektir. Kadınlar için hususî bir Hacc elbisesi yoktur. İhramlarını giyen hacı adayları iki rekat namaz kılar, sadece Hacc’a (İfrad) veya arada ihramını çıkarmak kaydıyla Umre ile birlikte Hacc’a (Temettu‛), ya da arada ihramını çıkarmaksızın Umre ile birlikte Hacc’a (Kıran) niyet ederler. İhram ve niyet olmadan Hacc da Umre de makbul değildir. Hacı adayları ihramlı iken eşiyle beşerî münasebette bulunamaz, buna götürecek davranışlardan uzak durur; başkalarıyla tartışamaz, kavga edemez, nikâhlanamaz, dikişli elbise ve bileklerini de örtecek şekilde ayakkabı giyemez; saçlarını, tırnaklarını kesemez, hattâ vücudundan kıl koparamaz, avlanamaz, Mekke hareminin içinde kalan yeşil otları ve ağaçları kesemez, koparamaz.

Zilhicce’nin 9’uncu, yani Arafe günü Arafat’ta öğleden sonra bir müddet durarak Arafat vakfesini, güneş battığında oradan ayrılarak vardığı Müzdelife’de Akşam ve Yatsı Namazlarını birlikte kılıp geceyi orada geçiren ve (Sabah Namazı’ndan) sonra da Müzdelife vakfesini yapan hacılar, gün doğmadan Müzdelife’den ayrılır ve Mina’ya gelirler.

Müzdelife’de toplamış oldukları çakıl taşlarından yedi tanesini güneş doğduktan sonra öğleye kadar herhangi bir vakitte Cemre-i Akabe’ye (büyük şeytan) atarlar. Bundan sonra, Mekke’ye varıp farz olan Ziyaret Tavafı’nı yapmış olsunlar veya olmasınlar, kurbanlarını keser, saçlarını tıraş ettirir, ihramdan çıkar ve eşleriyle münasebet dışında normal hayata dönerler. Ziyaret Tavafı’nı bayramın birinci günü yapmak daha faziletlidir. Fakat bayramın ikinci veya üçüncü günü de yapılabilir. Bu tavaftan sonra eşler arasında münasebet caiz olur. Hacc–ı Temettu‛ yapan hacılar, bu tavaftan sonra sa’y eder. Kıran ve İfrad Haccı’na niyet etmiş olanlar ise, Mekke’ye gelişlerinde kudüm (geliş) tavaf ve sa’yini yapmışlarsa, bu sa’yi yapmalarına gerek yoktur.

Hacılar, Ziyaret Tavafı’ndan sonra tekrar Mina’ya döner ve bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günleri Mina’da kalırlar. Bayramın birinci günü, Cemre-i Akabe’yi önceden taşlamış olduklarından Cemre-i Ûlâ (küçük şeytan) ve Cemre-i Vüsta’yı (orta şeytan), bayramın ikinci ve üçüncü günlerinde ise Cemre-i Ûlâ, Cemre-i Vusta ve Cemre-i Akabe’yi (şeytanı) taşlarlar. Her taş atışta tekbir getirir, ilk iki şeytanı taşladıktan sonra kendileri, anne–babaları, yakınları ve bütün Müslümanlar için dua ederler.

Bayramın dördüncü günü de Mina’da bir miktar kalmak isterlerse, cemreleri öğleden önce yine taşlarlar; dördüncü güne kalmak istemezlerse, üçüncü gün şeytan taşlamayı bitirdikten sonra Mekke’ye dönerler. Artık Mekke’ye dönen ve taşradan gelmiş olup, Mekke’den ayrılmak durumunda olan hacılar Veda Tavafı yaparlar. Bunun ardından Zemzem kuyusuna inip, bol bol su içerler. Sonra, Kâbe’de Mültezem’e varıp yüzlerini ve göğüslerini sürer, Kâbe örtüsüne tutunur, dua ve istiğfar ederler.

ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ۪ۜ وَاُحِلَّتْ لَكُمُ الْاَنْعَامُ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْاَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِۙ (٣٠)

30. Bütün bunlar, (Allah’ın Hacc ile ilgili emirleridir). Kim Allah’ın kendilerine saygı gösterilmesini emrettiği hususlara gereken saygıyı gösterir ve onları yüceltirse bu, onun için Rabbisinin nezdinde bütünüyle hayırdır. Haram oldukları daha önceden size bildirilmiş olanlar dışında (koyun-keçi, sığır ve deve gibi) ehlî hayvanlar size helâl kılınmıştır. Artık, puta tapıcılığın kirinden bütünüyle uzak durun ve her türlü yalan ve bâtıl sözden de kaçının. (Kaçının da, haram ve helâller hakkında vahye dayanmayan hükümler dışında başka söz ve kabullere asla itibar etmeyin.) (*)

~Açıklama~

(*) Haram oldukları daha önce size bildirilmiş olanlar ifadesiyle, En’âm Sûresi 145 ve Nahl Sûresi 115’inci âyetlere atıfta bulunulmaktadır.

Bu âyetlerde, Haram olanlar, ancak leş, (kesimden sonda ciğer, dalak gibi organların damarlarında kalmış olan değil) akmış kan, domuz eti –çünkü o, murdardır– bir de, yoldan çıkma manâsında bir günah olarak Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanlardır (En’âm Sûresi/6: 145) buyurulmuştu.

Şu kadar ki, bu haramlar, koyun–keçi, sığır–deve cinsine ait haramlardır. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, şüphesiz yine vahye dayanarak, başka hangi hayvanların etlerinin de haram olduğunu bize bildirmiştir. Kur’ân’ın yanısıra, Sünnet dediğimiz, Allah Rasûlü’nün hüküm ifade eden sözleri, davranışları ve Ashabı’nda görüp de tasvip buyurduğu ikrarları da, Kur’ân gibi hüküm kaynağıdır. Bu bakımdan, Sünnet de haram ve helâlleri belirleme yetkisine sahiptir. Çünkü unutulmamalıdır ki, o da vahye dayanır: Rasûl, asla hevâsından (arzusuna göre) konuşmaz. Onun konuştuğu, ancak kendisine vahyolunan bir vahiyden ibarettir (Necm Sûresi/53: 4).

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, deniz suyuyla abdest alınıp alınamayacağı konusunda kendisine sorulan bir soruya, “Deniz, suyu temiz, ölüsü helâldir.” buyurarak (Ebû Davud, “Tahare”, 41; Tirmizî, “Tahare”, 52; Nesaî, “Tahare”, 47), pek çok hükme dayanak teşkil eden bir prensip ortaya koymuşlardır. Kur’ân, genel bir kaide olarak İslâmî usule göre kesilmemiş, öldürülmemiş hayvanların ve kendiliğinden ölmüş hayvanın etini yemeyi yasaklarken, Sünnet, söz konusu düsturla bu genel hükmü sınırlamaktadır.

حُنَفَٓاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ۪ۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَٓاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ (٣١)

31. Her türlü nifak şaibesinden uzak dupduru bir Tevhid inancıyla Allah’a bağlanın ve asla O’na şirk koşanlardan olmayın. Her kim Allah’a şirk koşarsa, sanki o, baş aşağı gökten düşerken vahşi kuşlar kendisini kapıp götürmüş de didik didik etmekte veya rüzgâr onu parça parça olacağı derin bir çukura bırakmak üzere uzak, ıssız bir yere savurmaktadır. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, şirki ve müşriki tanıma adına fevkalâde bir benzetme ihtiva etmektedir. Bu benzetmeyi nazara alarak, onu şöyle de çevirebiliriz: Her türlü nifak şaibesinden uzak dupduru bir Tevhid inancıyla Allah’a bağlanın ve asla O’na şirk koşanlardan olmayın. Her kim Allah’a şirk koşarsa, böylesi, gerçek insanlık semasından baş aşağı düşerken vahşi, saptırıcı şeytan ve şeytanî güçler kuşları kendisini kapıp götürmüş ve didik didik etmekte, (her biri, üzerinde kurduğu hakimiyetle onu kullanmakta) veya her türlü (dünyevî arzu, heves, tutku, ayrıca şehvet ve aktüalite) rüzgârları onu parça parça olacağı derin bir çukura bırakmak üzere dalâlet vadilerine savurmaktadır.

ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَٓائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ (٣٢)

32. Budur gerçek. Her kim Allah’ın, (bütün yönleriyle İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya) alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlere (şiar) gereken hürmeti gösterirse, hiç kuşkusuz bu, kalblerin takvasından (Allah’a saygıyla dopdolu oluşundan)dır.

لَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّهَٓا اِلَى الْبَيْتِ الْعَتِيقِ۟ (٣٣)

33. Kurbanlık hayvanlarda onların kurban edilme vaktine kadar sizin için faydalar vardır (ve bu vakte kadar onlardan faydalanmanızda bir vebal yoktur). (Hacc’da) onların kurban edilmek üzere götürüleceği nihaî yer ise, o pek şerefli ve en kıdemli Ev’in çevresi olan harem sahasıdır.

وَلِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكًا لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الْاَنْعَامِۜ فَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَلَهُٓ اَسْلِمُواۜ وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَۙ (٣٤)

34. (Tarihte peygamberinin arkasından giden) her inanmış toplum için kurbanı, belli zaman ve yerde yerine getirilmesi gereken bir ibadet türü kıldık. Böyle yaptık ki, Allah’ın kendilerine rızık olarak bahşettiği (koyun–keçi, sığır ve deve gibi) ehlî hayvanlardan Allah için kurban kessinler ve kesim esnasında Allah’ın adını ansınlar. (İşte, ey bütün mü’minler!) İlâhınız, tek bir ilâhtır; öyleyse yalnızca O’na teslim olun. Ey Rasûlüm, tam bir samimiyet ve mahviyetle Allah’a teslim olmuş müminleri müjdele.

اَلَّذِينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلٰى مَٓا اَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلٰوةِۙ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (٣٥)

35. Onlar ki, yanlarında Allah anıldığı zaman kalbleri derin bir saygıyla ürperir; başlarına ne gelirse gelsin sabırla bütünleşmiş olanlar ve namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve hiç aksatmadan kılanlardır onlar; ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.

وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌۗ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهَا صَوَٓافَّۚ فَاِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّۜ كَذٰلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٣٦)

36. Kurbanlık büyükbaş hayvanları, (bu arada özellikle develeri,) hakkınızda Allah’a ibadet vesilelerinden ve Din’in tatbikinin alâmetlerinden kıldık. Sizin için onlarda dinî–dünyevî menfaatler vardır. O (deve)leri ayakta iken ve üzerlerine Allah’ın adını anarak kurban edin. Yan üstü yere yıkılıp bütünüyle öldüklerinde ise, etlerinden kendiniz yediğiniz gibi, kanaatkâr davranıp istemeyen fakirlere de, boyun büküp isteyen fakirlere de yedirin. O hayvanları böylesi faydalar için hizmetinize verdik ki, (kalben, sözlü ve fiilî olarak) Allah’a şükredesiniz. (*)

~Açıklama~

(*) Âyetler, kurban hakkında kaideler koymakta ve özellikle İslâm öncesi dönemde kurban ve kurbanlık hayvanlarla ilgili bazı yanlış anlayışları izale etmektedir. Burada kurbanla ilgili kaideleri kısaca verebiliriz:

Kur’ân’da en’âm olarak anılan ve En’âm Sûresi 143–144’üncü âyetlerde zikri geçen erkek veya dişi koyun ya da keçi ile, yine erkek veya dişi öküz, inek veya deveyi kurban etmek, yeterli servete sahip bulunan her akıllı ve bülûğ çağına gelmiş Müslüman’a vaciptir. Zekât için gerekli zenginlik miktarıyla kurban için gerekli zenginlik miktarı aynıdır. Aradaki fark, zekât için gerekli miktarın (nisap) üzerinden bir yıl geçmesi gerekirken, böyle bir şart kurban için yoktur.

Ayrıca, zekât malının nâmî (artan) olması şart iken, kurban malı için böyle bir şart da söz konusu değildir. Bir kişi, Kurban Bayramı günü bile gerekli zenginlik seviyesine (nisap) ulaşırsa kurban kesmekle yükümlü olur. Kurban, Kurban Bayramı’nın ilk üç günü kesilir ve kesilmelidir. Hacc-ı Temettu‛ veya Hacc-ı Kıran yapan, bir vacibi yerine getiremeyen veya büyük ihram yasaklarından birini işleyen hacılar da kurban kesmekle mükelleftir. Koyun veya keçiyi bir kişi kurban edebilirken, sığır veya deveyi yedi kişi kurban edebilir. Cünüp veya hayız ya da loğusa halinde tavaf yapan, Arafe vakfesini yapmış olup da, henüz saçını tıraş etmeden önce eşiyle münasebette bulunan veya bir deve kesmeyi adamış bulunan herhangi bir hacı, deve kurban eder. Kurban edilecek hayvan, koyunsa asgarî 1 yaşında veya 1 yaşında gibi gösteren en az 6 aylık, keçi ise en az 1 yaşında, sığır ise en az 2, deve ise en az 5 yaşında, ayrıca sıhhatli ve ayıpsız olmalıdır.

Hacc kurbanı ve Kurban Bayramı’nda kesilen kurban, bayramın ilk üç günü kesilmelidir. Diğer kurbanlar, yılın herhangi bir gününde kesilebilir. Hacc’da hangi münasebetle olursa olsun kesilmesi gereken kurbanlar, Mekke hareminin sınırları dahilinde kesilmelidir. Hayvanı kesecek kişi Müslüman veya Kitap Ehli’nden biri olmalı ve kesmeye başlamadan önce veya başlarken en az Bismillâh demelidir.

Bir ateist, agnostik, mürted, müşrik ve (kasıtlı olarak) besmele çekmeyenin kestiği kurbanın etinden yemek caiz değildir. Müslümanlar, kestikleri kurbanın etinden yiyebilirler, hattâ yemelidirler. Tavsiye edilen, etin üçte birini kesenin yemesi, üçte birinin fakirlere, kalan üçte birinin de eşe–dosta dağıtılmasıdır. Fakat adak kurbanından kurbanın sahibi yiyemez; yiyecek olursa, yediği karşılığında parayı infak etmelidir. Kurbanlık hayvanın derisi tabaklanıp, kesen tarafından seccade olarak kullanılabilir veya İslâmî, en azından İslâm’a ters olmayan bir hayır kurumuna verilebilir; İslâm’a hizmette kullanılır, fakat satılamaz.

لَنْ يَنَالَ اللّٰهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَٓاؤُ۬هَا وَلٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوٰى مِنْكُمْۜ كَذٰلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْۜ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ (٣٧)

37. (Şurası da bir gerçek ki,) kurban ettiğiniz hayvanların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz; sizden O’na ulaşacak tek şey, takva (Allah’a bağlılık ve O’na ibadet ve itaat şuuru)dur. Allah, o hayvanları sayılan faydalar adına hizmetinize verdi ki, (sizi iman, ibadet ve itaat noktasında) doğru yola ilettiği için Allah’ın büyüklüğünü (hem sözle, hem de davranışlarınızla) ilan edesiniz. (Ey Rasûlüm,) Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın kendilerini sürekli gördüğünün tam şuurunda olarak sürekli iyilik düşünen ve iyi işler yapanları müjdele.

اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ اٰمَنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ۟ (٣٨)

38. Allah, iman edenleri daima koruyup müdafaa eder. Allah, her hain ve nankörü ise hiç sevmez.

اُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُواۜ وَاِنَّ اللّٰهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌۙ (٣٩)

39. Kendilerine savaş açılan mü’minlere, mukabil olarak savaşma izni verildi. Çünkü onlar, pek çok yönden zulme maruz kaldılar. Kuşkusuz Allah, onlara yardım edip zafer bahşetmeye kadirdir.

اَلَّذِينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللّٰهِ كَثِيرًاۜ وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ (٤٠)

40. O mü’minler, tamamen haksız yere ve sadece inançlarından dolayı, “Rabbimiz Allah’tır” diyerek ancak O’na iman ve ibadet ettikleri için öz vatanlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, (insan hayatının, Tevhid’e bağlılık başta olmak üzere temel insanî hak ve hürriyetlerin korunması için) bir kısım insanların zarar ve şerlerini diğer bir kısmıyla savmasaydı, ibadet için insanların içlerinde inzivaya çekildiği zaviyeler, yine manastırlar, kiliseler, sinagoglar ve içlerinde Allah’a çok ibadet edilen ve adının çok anıldığı mescitler yıkılır gider, (neticede Allah’a ibadet edilmez olur ve yeryüzü yaşanır olmaktan çıkardı). Allah’ın dinine yardım edene hiç şüphesiz Allah da yardım eder. Muhakkak ki Allah, mutlak kuvvet sahibidir, her işte üstün ve mutlak galiptir.

اَلَّذِينَ اِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ اَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَلِلّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ (٤١)

41. O mü’minler ki, eğer kendilerine yeryüzünde hakimiyet bahşedersek, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılar, üzerlerine borç olan zekâtı eksiksiz öder, iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin ise önünü almaya çalışırlar. Bütün işler, neticede varıp Allah’ta biter. (*)

~Açıklama~

(*) 39’uncu âyet, müfessirlerin ittifakıyla, Hicret’in birinci yılında inen ve Kur’ân’da mü’minlerin savaşmasından söz eden ilk âyettir. Bu âyetle mü’minlere savunma adına savaşma izni verilmiştir. Bu âyetle birlikte, takip eden 40 ve 41’inci âyetler, bu iznin sebebini, hikmetini ve sonucu beyan buyurur, bu konuda talimat ve ikazlarda bulunur. Hayli ilginçtir ki, bu âyetlerden sonra inen ve savaş konusunda daha ileri açıklamalarda bulunup, mecbur kalındığında ve şartlar oluştuğunda mü’minlere savaşı emreden Bakara Sûresi’nin 190–195’inci âyetlerinden sonra Hacc’la ilgili talimatlara geçildiği gibi, mü’minlere ilk defa savaşma izni veren bu âyetler de, Hacc’la ilgili açıklamalardan sonra gelmektedir. Demek oluyor ki, bu savaş izni ve bilâhare gelen savaş emrinin altında, Bakara Sûresi 193’üncü âyette buyurulan bütün yeryüzünde fitnenin, şirkin, bozgunculuğun kalmayıp, dinin tamamen Allah’a has kılınması gayesinin gerçekleşmesi istikametinde ilk ve en önemli hedef olarak, İslâm’ın merkezi konumundaki Mekke’nin ve Mekke’de bulunan Kâbe’nin şirkten arındırılması yatmaktadır. Hacc da, bu ilk hedefin gerçekleştiğine işaret teşkil ettiği gibi, savaşla bir arada anılmakla da, onun İslâm’daki bütün ibadetleri, belki bir bakıma İslâm’ın tamamını kapsayan bir ibadet ve Allah’ın dininin hakimiyetinin bir sembolü olduğu; ayrıca, Âhiret adına dünya hayatının tanziminin, hattâ Âhiret sahne ve âlemlerinin bir temsili, bir provası olarak manâsı ve önemi ima edilmektedir.

  • Bunun dışında, ilk savaş izni veren bu âyetlerde savaşla ilgili olarak şu hususlara da dikkat çekilmektedir:

İslâm’da aslolan savaş hali değildir. Allah, dinin sadece Kendisi’ne ait kılınmasını, şirkin, inkârın insanlar üzerinde ve yeryüzünde hakim olmamasını diler ve elçilerini bu gerçeği insanlara bütün yönleri ve delilleriyle anlatmaya, açıklamaya çağırır. Ne var ki, hiçbir dönemde zulüm ve tahakküm sistemlerini elden bırakmak istemeyen tağutlar, Allah’a karşı isyankâr kesilip, başka insanları da kendilerine ve sistemlerine boyun eğdirenler, böylece bulundukları yerleri, yeryüzünü zulüm, fitne ve fesada teslim edenler, bu davete müsbet cevap vermedikleri gibi, başkalarının da müsbet cevap vermesinin önüne geçmeye, cevap verenleri de ortadan kaldırmaya çalışmışlardır ve çalışırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve etrafındakiler de aynı muameleye maruz, hattâ doğup büyüdükleri yer olan Mekke’yi terke mecbur bırakıldıkları gibi, inançlarını yaşama adına hicret ettikleri Medine’de de rahat bırakılmamış, ayrıca ziyaret için olsun Mekke’ye ve Kâbe’ye varmalarına mani olunmuştur. İşte bu noktada Kur’ân, onlara kendilerine karşı açılan savaşa mukabelede bulunma izni vermiştir.

İkinci olarak, yeryüzünün herhangi bir yerinde veya tamamında, yukarıda sözünü ettiğimiz zorbaların zulme, şirke, küfre, nifaka dayalı hakimiyeti sürerse onlar, bırakın hayatı Allah’ın emrettiği istikamette tanzime, Allah’a iman ve ibadete, temel insan hak ve hürriyetlerinden olan inanma ve inandığını yaşama hakkından istifadeye bile müsaade etmezler.

Âyet, bu konuda oldukça açıktır: O mü’minler, tamamen haksız yere ve sadece inançlarından dolayı, “Rabbimiz Allah’tır” diyerek ancak O’na iman ve ibadet ettikleri için öz vatanlarından çıkarıldılar. Söz konusu zorbalar bununla kalmaz, evlere varıncaya kadar Allah’a gerçekten ibadet edilen bütün binaları (zaviye, manastır, kilise, sinagog ve cami) yıkar veya ibadete kapatırlar. Tarih, bu gerçeğe olanca açıklığıyla şahittir.

Eğer Allah kendilerine bir yerde hakimiyet verecek olursa, mü’minler asla zorbalar gibi davranmazlar. Onlar, hakkıyla namazı kılar, Allah’a ibadet ve şükür görevini yerine getirir; namaz, onları bütün kötülüklerden, çirkin işlerden alıkoyar; böylece namazla şahsî olgunluğa, insanî faziletlere ulaşırlar. Bunun yanısıra, insanlar arasında bir köprü olan, toplumda sınıflar oluşmasına, gelir dağılımı uçurumlarına meydan vermeyen, ayrıca kalbleri servet ve servet biriktirme tutkusundan temizleyen zekâtı eksiksiz öderler; böylece içtimaî sahada da gereken dengeyi, adaleti ve barışı temin ederler. Bunun dışında, her türlü iyilik ve güzelliği destekler, onları yaymaya, buna karşılık her türlü kötülüğün önünü almaya çalışırlar. Demek ki, savaşla varılacak hedef asla dünyevî, şahsî, sınıfî değildir; toprak kazanma, ülkeler fethetme, insanlara hakim olup, onlar üzerinde taht kurma da değildir ve olamaz.

وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُۙ (٤٢)

42. (Ey Rasûlüm,) eğer seni yalanlıyorlarsa, biliyorsun ki onlardan önce gelen Nuh kavmi ve Âd da, Semûd da, (kendilerine gönderilen peygamberleri) yalanlamıştı.

وَقَوْمُ اِبْرٰهِيمَ وَقَوْمُ لُوطٍۙ (٤٣)

43. İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de.

وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِرِينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (٤٤)

44. Medyen halkı da. Musa da (Firavun ve taraftarlarınca) yalanlandı. Fakat Ben, her seferinde inkârcılara süre verdim; sonra da (kendilerine yapılan onca ikaza aldırmayıp inkârla birlikte zulümlerinde ısrar edince) kendilerini yakalayıverdim. Beni tanımamalarına karşılık Benim onları tanımamam nasılmış, işte ortada!

فَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَشِيدٍ (٤٥)

45. Halkı büsbütün zalim olan nice memleketi helâk ettik. Bir zamanlar pek ma’mur görünen o memleketlerin hepsinin yerinde yeller esiyor: üstü altına gelmiş binalar, kendilerine uğranılmaz olmuş kuyular, çeşmeler ve bomboş duran saraylar, köşkler.

اَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۚ فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ (٤٦)

46. O inkârcılar, yeryüzünde gezip de (bütün bu tarihî levhalara ibret gözüyle bakmazlar mı): belki böylece kendileriyle akledip gerçeği idrak edecekleri kalblere veya (kendileriyle vahyin ve gerçeğin sesini) işitecekleri kulaklara sahip olurlar. Gerçek şu ki, kör olan gözler değildir; gerçekte kör olan, sînelerdeki kalblerdir. (*)

~Açıklama~

(*) Akıl, kelime olarak ‘sığınmak, tutmak, tutunmak, korumak’ manâlarına gelen AKaLe fiilinden isimdir. Buradan hareketle kendisi için, “ilimle insanı koruyan, kale içine alan ve helâk edici yollara sürüklenmekten muhafaza eden kalbî-ruhî bir kuvvet” tarifi yapılmıştır. Şu kadar ki, Kur’ân’da akıl bir melekenin adı olarak değil, “akletme” şeklinde kalbin bir ameli ve fonksiyonu olarak geçer. Kalb, sebeple netice, müessirle eser arasındaki münasebet üzerinde düşünür; eserden müessire, müessirden esere, iki eserin birinden diğerine, aynı şekilden sebepten sonuca, sonuçtan sebebe, iki sonucun birinden diğerine yürüyerek (tümevarım, tümdengelim, kıyas) bir hükme varır. Ayrıca, insanı yanlıştan, günahtan ve zararlıdan sakınıp doğruya, sevaba ve faydalıya yönelmesi için ikaz eder; ortaya çıkan yeni durumlar, şartlar ve meseleler üzerinde İlâhî hükümler ve temel İslâmî düsturlar çerçevesinde çalışır ve bu yeni durum, şart ve meselelerin hayır mı şer mi, faydalı mı zararlı mı olduğu konusunda istidlâllerde (çıkarsama) bulunur. Eşya ve hadiselerdeki, İlâhî ahkâm ve İslâmî düsturlardaki illetleri ve hikmetleri kavramaya gayret eder. İşte, kalbin bütün bu fiillerine “akletme” denir. Akletmeyi gerçek anlamda gerçekleştirebilecek olan kalb, iman etmiş ve iman ışığında çalışan kalbdir. Kalb, imanda ne kadar mesafe almışsa, akletmede de o ölçüde mesafe alır. Netice olarak, Kur’ân’da akıl, bir fiildir, kalbin bir amelidir. Kalb ise, insanda gerçek veya mutlak bilginin yansıma yeridir, onun ışığında yeni bilgilere ulaşma melekesidir, ruhun merkezidir. İmanın, inkârın, ilmin, her türlü manevî faaliyetin merkezi kalbdir. Modern anlayışta kalbin tam karşılığı yoktur; o ‘dimağ’dan ibaret değildir; ‘dimağ’, belki onun merkezlerinden biridir. Kalb, günahlarla, zulümle, yanlış bakış açısıyla ve kibir gibi kötü sıfatlarla kararır, katılaşır, mühürlenir, ölür. Nasıl ölülerin artık tekrar dünyaya gelmesi mümkün değildir, bunun gibi, bütünüyle ölmüş ve mühürlenmiş kalblerin dirilmesi de artık mümkün değildir. İman, öldürücü fiil ve sıfatlarla tam olarak kirlenmemiş ve henüz diriliği olan kalblere girer. Tefekkür, akletme, tezekkür, teemmül, tedebbür, tefekkür gibi fiiller, canlı bir kalbin ve kalbi canlı tutan, daha da canlandıran amelleridir, fonksiyonlarıdır.

Kalbin bir merkezi, bir de sem‘a ve basar adlarıyla dışa açılan iki penceresi vardır. Vahyi, kâinatın sesini, gerçeği duymak sem‘ın, görmek de basarın işidir. Bunlardan birincisinin elbette maddî kulak, diğerinin ise gözle münasebeti söz konusudur. Fakat, kalbin bu iki duyusu veya dışa açılan penceresi kapandığında, maddî göz ve kulak ne kadar görür ve duyar da olsa, artık kalb kör hale gelir; körelmiş kalbin bu iki duyusu da çalışmaz. Duymak ve görmek ayrı, duyulanı ve görüleni anlamak ayrıdır. İşte körelmiş kalbler ve onların sem‘a ve basar adlı duyuları, maddî kulağın duyduğunu, maddî gözün de gördüğünü idrak edip de iman adına kullanamazlar. Ayrıca bkn. Bakara Sûresi/2: 7, not 7; En’âm Sûresi/6: 36, not 6; 46, not 11; Yunus Sûresi/10: 100, not 20; ve Kalbin Zümrüt Tepeleri 1: 44–52 (Kalb), 186–189 (Firaset, Basiret).

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُۜ وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ (٤٧)

47. Onlar, senden kendisiyle tehdit edildikleri azabı hemen getirivermeni istiyorlar. (Şunu bilsinler ki, azapla onları tehdit eden) Allah, asla va’dinden dönmez. Ama şurası da bir gerçek ki, Rabbinin katında öyle bir gün vardır ki, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, hem astrofizik açısından, hem de tarih sosyolojisi açısından son derece önemli gerçeklere parmak basmaktadır. Bir defa âyet, gün ve zaman kavramlarının izafîliğine dikkat çekmektedir. İnsanların uzak gördüğü Allah katında yakındır. Ayrıca Allah, hadiseleri de zamanı da insanlara göre değerlendirmez. O, zaman ve mekânla sınırlı olmadığı gibi, O’nun eşya ve hadiseleri idare eden hikmeti de, hem her bir şey ve hadiseye ferdî olarak, hem eşya ve hadiseler bütününün onların tamamıyla içten alâkalı bir parçası olarak bakar ve ona göre hükmeder. Bu bakımdan, kâinattaki her bir şeyin kâinatın bütünüyle ve bütün parçalarıyla münasebeti olduğu gibi, tarihteki her bir hadisenin de tarihin bütünüyle ve başka her bir hadiseyle münasebeti vardır. İnsan, bu münasebeti kavrayamaz; o, ne dünü tam bilebilir, ne bugünü tam kavrayabilir, ne de geleceği tam kestirebilir. Kâinatın ve hadiselerin çarkı, insanların, özellikle fertlerin arzularına göre de dönmez.

İkinci olarak, insanlar için gün, bilindiği gibi, yerin kendi etrafındaki bir defalık dönüşünden ibarettir. Yerkürenin güneşin etrafındaki bir dönüşü ise onun ayrı bir günüdür ki, insanlarınkine göre 365 gündür. Bunun gibi, diğer gezegenlerin her birinin kendine göre günü, güneş sistemi ve başka sistemlerin de yine kendine göre günü vardır.

Üçüncü olarak, yukarıda arz olunduğu gibi, Allah toplumların hayatı hakkında da yine hikmeti açısından belli kanunlar vazetmiştir. O, bir toplum hakkında hükmederken toplum geneline, o toplumun inancı, dünya görüşü ve davranışlarıyla bir bütün olarak nerede durduğuna bakar. Bu noktada, tarihte devirler, toplum ve medeniyetler için kuruluş, yükseliş, duraklama ve gerileme gibi dönemler vardır. Bir medeniyetin, bir toplumun, bir devletin hayatına bir ‘gün’ olarak bakılabileceği gibi, tarihte veya insanlığın hayatındaki çok önemli ve büyük değişiklikler, genellikle 1000 yılda bir meydana gelir. Âyet, bu gerçeği de ima etmektedir.

وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ اَخَذْتُهَاۚ وَاِلَيَّ الْمَصِيرُ۟ (٤٨)

48. (Onlar, azabın gelmesinde acele etmesinler.) Halkı büsbütün zalim nice memleket vardı ki, Ben onlara süre tanıdım ve sonra da (kendilerine yapılan onca ikaza aldırmayıp, inkârla birlikte zulümlerinde ısrar edince) kendilerini yakalayıverdim. Zaten Banadır nihaî varış.

قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَٓا اَنَا۬ لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌۚ (٤٩)

49. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Ey insanlar! Ben, (dilediği gibi davranıp dilediğini veya sizin istediklerinizi yapacak, yapabilecek bir insan değil), sadece görevi sizi uyarmak olan apaçık bir uyarıcıyım.”

فَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٥٠)

50. Bu durumda, iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (Âhiret’te sürpriz neticelerle yüklü) bir mağfiret ve pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır bir rızık vardır.

وَالَّذِينَ سَعَوْا فِ۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَحِيمِ (٥١)

51. Âyetlerimizi akılları sıra etkisiz bırakmak ve söndürmek için uğraşıp duranlar ise, öyleleri Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdır.

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ اِلَّٓا اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ فِ۪ٓي اُمْنِيَّتِهِ۪ۚ فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌۙ (٥٢)

52. (Ey Rasûlüm!) Senden önce hiçbir rasûl veya nebî (*) göndermedik ki, Allah’ın âyetlerini halka okurken şeytan, (onların manâsı hakkında halkı yanıltmak ve vahiy gerçeği üzerine şüphe ekmek için) şerareler yayıp, (rasûlün veya nebînin okumasının muhatapları tarafından tam olarak işitilip algılanmasına) müdahale teşebbüsünde bulunmamış olsun. Ama Allah, şeytanın bütün teşebbüslerini akim bırakır; sonra da Kendi âyetlerini pekiştirir, sabitleştirir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır. (*)

~Açıklama~

(*) Rasûl ve nebî için bkn. Bakara, not 106, 145; Âl-i İmran, not 16.

(*) Bu âyetle ve onunla bağlantılı görülen Necm Sûresi/53: 19–20’nci âyetleriyle ilgili olarak müfessirler, birtakım farklı görüşler ileri sürmüş, farklı yorumlarda bulunmuşlardır. Siyer ve tefsirlere Garanik hadisesi olarak da geçen bu konu hakkında gerçek, Allahü a’lem aşağıdaki gibi olsa gerektir: Sâffât Sûresi’nin ilk âyetlerinde ifade buyrulduğu üzere, Cenab-ı Allah (c.c.), vahyi Hz. Cebrail’e tevdi buyurup, vahiy O’nun vasıtasıyla Allah Rasûlü’ne ulaşıncaya kadar, tabir yerindeyse bütün “yol boyunca” melekler dizer. Pek çok melek de Rasûl’ün etrafını alır. Aynı durum, Allah Rasûlü (s.a.s.) vahyi insanlara okurken de geçerlidir. Çünkü şeytanlar, vahye müdahale edebilmek, onun bilhassa Rasûl vasıtasıyla insanlara aktarılması sırasında aynı frekansta şerareler yaymak ve insanların yanlış anlamalarına sebep olmak için sürekli fırsat kollarlar. Melekler ise, vahyin gerek Rasûl’e gerekse insanlara en küçük bir şeytanî müdahaleye maruz kalmadan ulaşması adına şeytanları ona müdahaleden sürekli men ederler. Fakat bu arada şeytanlar, vahyin peygamber tarafından insanlara aktarılması esnasında peygamberin okuduğunu her peygamberin hayatında bir veya iki defa kâfirlerin yanlış duymasına sebep olabilecek küçük bir–iki şerare yaymaya muvaffak olabilirler. Ama Allah (c.c.), neticede bu şerareyi de yok eder ve dolayısıyla şeytanların vahye müdahale adına bütün teşebbüslerini akim bırakır. Bunun hikmetini, gelecek âyetler, bir imtihan, gerçekten iman edenlerle münafıkların tam ayrışması, vahiy gerçeğinde en küçük bir şüphenin bulunmadığını tam ortaya koyma, bu konuda mü’minlerin kalblerini tam pekiştirme olarak beyan buyurmaktadır.

Âyete tercih ettiğimiz ve doğruya çok daha yakın olduğuna inandığımız bu yaklaşım dışında bir yaklaşımda daha bulunulmuştur ki, açıklaması için büyük müfessir, merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın izahlarına bakılabilir. Söz konusu yorum çerçevesinde âyete verilebilecek manâ ise şudur: (Ey Rasûlüm!) Senden önce hiçbir rasûl veya nebî göndermedik ki, (misyonu çerçevesinde) temennilerde bulunduğunda şeytan, (halka vahiy gerçeğiyle ilgili vesveseler vermek için) O’nun temennilerine müdahaleye yeltenmemiş olsun. Ama Allah, şeytanın bütün teşebbüslerini akim bırakır; sonra da Kendi âyetlerini pekiştirir, sabitleştirir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır. Aciz kanaatimce, büyük müfessir, merhum Elmalılı’nın tefsirindeki güzel açıklamalara rağmen, bu yorum ve manâ, âyetin ve âyetle ilgili olarak rivayet edilen hadisenin, ayrıca peygamberlik ve vahiy gerçeğinin manâsı ve önemi ölçüsünde bir anlam ve hakikat ifade etmemektedir. Ayrıca, Kur’ ân’ın bir başka yerinde onu destekleyici ifadeler bulmak da zor görünmektedir. (Gerçeği ve doğruyu tam olarak bilen, Allah’tır.)

لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍۙ (٥٣)

53. O, şeytanın vesvese ve şerarelerini, kalblerinin merkezinde (idraklerini söndüren ve karakterlerini çürüten) bir hastalık bulunanlar ve kalbleri kaskatı kesilmişler için bir imtihan vesilesi yapar. Gerçekten zalimler, gerçeğin pek uzağında ve hakka karşı derin bir düşmanlık ve muhalefet içindedirler.

وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِهِ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهَادِ الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٥٤)

54. Yine O, (şeytanın bu tür teşebbüslerine müsaade eder ki,) kendilerine ilim verilmiş olanlar, senin Rabbinden gelen her bir vahyin hakikatin ta kendisi olduğunu daha bir kesinlikle bilsinler de, Kur’ân’a daha bir gönülden inanıp teslim olsun ve bağlansınlar. Gerçek şu ki Allah, iman etmiş bulunanları her meselede dosdoğru bir yol ve isabetli bir tavra yöneltir.

وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً اَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ (٥٥)

55. Buna karşılık, küfre saplanıp kalmış olanlar, Kıyamet ansızın başlarına gelinceye veya (her ümidin tam bir ümitsizlikle noktalanacağı ve ertesinde dinlenmek için hiçbir gecenin olmayacağı) kısır bir günün azabı onları buluncaya kadar, Kur’ân (ve vahiy) hakkında şüpheler içinde bocalamaktan bir türlü kurtulamazlar.

اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِۜ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْۜ فَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٥٦)

56. O gün, bütün hüküm ve hakimiyet yalnızca Allah’ındır. O, insanlar hakkındaki nihaî hükmünü verir. İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, içlerinde bütün nimetlerin kaynadığı cennetlerdedirler.

وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ (٥٧)

57. Küfür içinde yaşayan, âyetlerimizi yalanlayan (ve neticede kâfir olarak ölenler) ise, öyleleri için alçaltıcı bir azap vardır.

وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ ثُمَّ قُتِلُٓوا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقًا حَسَنًاۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (٥٨)

58. (Mü’min olup da, gerektiğinde) Allah yolunda hicret eden, sonra hicret esnasında bir şekilde öldürülen veya ölenleri Allah, hiç şüphesiz pek güzel bir tarzda rızıklandıracaktır. Doğrusu Allah, O’dur en hayırlı rızkı veren, Kendisinden hayırlı rızkın beklenmesi gereken ve rızık vermede nihaî mertebede hayır sahibi olan.

لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلًا يَرْضَوْنَهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَلِيمٌ حَلِيمٌ (٥٩)

59. O, onları memnun olacakları bir yere mutlaka yerleştirecektir. Gerçekten Allah, her şeyi hakkıyla bilendir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalı olandır.

ذٰلِكَۚ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهِ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ (٦٠)

60. Evet, budur gerçek. Kim kendisine yapılan haksızlık ve tecavüze karşı (kısas kaideleri içinde) misilleme ile mukabele eder, ardından tekrar tecavüze maruz kalırsa, hiç şüphesiz Allah ona yardım edecektir. Allah, elbette affı bek bol olandır, çok bağışlayıcıdır. (*)

~Açıklama~

(*) İslâm, bir hukuk düsturu olarak, bir insanın kendisine yapılan haksızlığa karşı şartları içinde kısasa izin verir; çünkü adalet, karşılıklı korunması ve saygı duyulması gereken değerlerin karşılıklığını gerektirir (Bakara Sûresi/2: 94). Şu kadar ki, kısası mahkeme uygular. Ayrıca, şüphesiz kötülüğe aynıyla mukabele etmek bir emir değildir ve Kur’ân, pek çok âyetinde şahısların kendilerine yapılan kötülükleri affetmelerini faziletli bir davranış tarzı olarak tavsiye buyurur.

Meselâ:

  • Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir. (Bakara Sûresi/2: 237)
  • İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, kötülüğü en güzel karşılıkla savmaya bak. (Fussılet Sûresi/41: 34)
  • Maruz kalınan bir kötülüğün karşılığı, ancak yapılan o kötülük ölçüsündedir. Bununla birlikte, kim (kendisine yapılan bir kötülüğü) affeder ve (meseleyi düşmanlık boyutuna vardırmayıp,) kötülüğü yapanla sulh olma yoluna giderse, onun mükâfatını vermeyi Allah üzerine almıştır. (Şûrâ Sûresi/42: 40)
  • Yine de bir insan dişini sıkar, sabreder ve kendisine haksızlıkta bulunanı bağışlarsa, böyle davranmak, hiç kuşkusuz nefse hakimiyet ve kararlılık isteyen büyük bir fazilettir. (Şûrâ Sûresi/42: 43)
  • İslâm, yapılan haksızlıklara karşılık vermede haddi aşmaya karşı da uyarır (İsrâ Sûresi/17: 33).

Burada şunu da belirtmeliyiz ki fertler, kendilerine, şahıslarına yapılan kötülükleri affetmeye teşvik edilmelidirler. Fakat kimse, topluma ve Allah’ın koyduğu değerlere ve mukaddeslere karşı yapılan tecavüzleri affetme salâhiyetine sahip değildir. Toplum veya devlet, fert adına ona yapılan kötülüğü affedemeyeceği gibi, fert de toplum adına affetme yetkisi kullanamaz. Kur’ân, cezalandırma hususunda toplumu da uyarır ve onu takva sınırları içinde kalmaya çağırır: Her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Bununla birlikte, Allah’tan sakının ve takva dairesi içinde hareket edin. Bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir. (Bakara Sûresi/2: 194)

Ele aldığımız âyet-i kerimede (Hacc Sûresi/22: 60) geçen Allah ona yardım edecektir cümlesiyle kastedilen manâ, Kim zulmen öldürülürse, onun velisine (mirasçısına) gereken meşrû işlemin yapılması konusunda yetki vermişizdir. Şu kadar ki, mirasçı eğer kısas talep edecek olursa, bu konuda aşırı gitmemeli, (hukukun kendisine verdiği yetkiyi aşmamalıdır). (Hukuken) ona gereken yardım yapılmıştır (İsrâ Sûresi/17: 33) âyetindeki gibidir. Bir toplumun saldırıya uğraması halinde, Allah saldırgan karşısında o topluma Bedir’de İslâm ordusuna yaptığı yardımlar gibi (Enfal Sûresi/8: 9–12) veya daha başka şekillerde de yardım edebilir.

Âyetin fezlekesi olan Allah, elbette affı pek bol olandır, çok bağışlayıcıdır cümlesiyle kastedilen ise, Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalır da, (zaruret miktarını aşmak veya bir başka aç insanın payına tecavüz etmek gibi yollarla) günaha meyletmeksizin (haram edilen bu yiyeceklerden yerse), hiç şüphesiz Allah, pek bağışlayıcıdır, rahmet ve merhameti pek bol olandır (Mâide Sûresi/5: 3) âyetindeki manâ gibidir. Yani, aynıyla mukabele için yapılan iş zatında bir kötülük olmakla birlikte, adalet bunu gerektiriyorsa, şu halde Allah, meşrû sınırlar dahilindeki böyle bir kötülüğü elbette affeder.

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَاَنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ (٦١)

61. Böyledir, çünkü Allah, geceyi gündüze katar ve gündüzü de geceye katar; (*) yine Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.

~Açıklama~

(*) Bu ifadenin benzeri, Âl-i İmran Sûresi 26’ncı âyette geçmişti. Buradaki manâsı ve ondan kasıt da, söz konusu âyetteki gibidir. O âyetin öncesinde, “De ki: ‘Allah’ım, ey mülk ve hakimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü ve hakimiyeti dilediğine verir ve mülkü ve hakimiyeti dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil edersin! Senin elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.” buyurulmuştu. Mülkün, ayrıca izzet ve zilletin el değiştirmesi, gece ile gündüzün deveranı gibidir. Bu manâyı, Böylesi (tarihî ve önemli) günler ki, Biz onları, Allah gerçekten iman etmiş bulunanları ortaya çıkarsın ve sizden (hakka ve imanın hakikatine) birtakım şahitler edinsin diye insanlar arasında döndürür dururuz (Âl-i İmran Sûresi/3:140) âyetiyle irtibatlandırmak da mümkündür. Allah (c.c.), kâinat üzerinde mutlak hakimiyet ve tasarruf sahibidir. Gece ile gündüzü, karanlık ile aydınlığı birbiri peşisıra getirdiği gibi, mazlumların karanlık günlerini de onlar için aydınlık güne çevirmeye elbette kadirdir. “Her gecenin bir gündüzü, her kışın da bir baharı vardır.”

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ هُوَ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ (٦٢)

62. Böyledir, çünkü Allah, hakkın ta kendisidir; buna karşılık, müşriklerin O’ndan başka tapınıp yalvardıkları her ne olursa olsun, bâtılın ta kendisidir. Ve Allah, evet O’dur Aliyy (mutlak Yüce) ve Kebîr (mutlak Büyük).

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۘ فَتُصْبِحُ الْاَرْضُ مُخْضَرَّةًۜ اِنَّ اللّٰهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌۚ (٦٣)

63. Görmez misin ki Allah, gök tarafından bir tür su indirir de, yer yemyeşil oluverir? Kuşkusuz Allah, en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden ve lütufta bulunandır; (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ۟ (٦٤)

64. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nundur. Ve Allah, evet O’dur Ğaniyy (mutlak servet sahibi ve her türlü ihtiyaçtan mutlak müstağnî); Hamîd (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak hakkıyla hamde ve övgüye lâyık). (*)

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Allah’ın (c.c.) insanlık âlemi ve diğer varlıkların âlemlerindeki icraatlarını ve onlarla münasebetini anması ve bunların bazı manâları için bkn. A’râf Sûresi/7: 57–58, not 12.

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِهِ۪ۜ وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِهِ۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ (٦٥)

65. Görmez misin ki Allah, yerde her ne varsa sizin hizmetinize verdi; emir ve tasarrufu altında denizlerde akıp giden gemileri de? Kendi izni olmadan yerin üzerine düşmesin diye göğü de O tutuyor. Kuşkusuz Allah, insanlara pek çok acıyandır, hususî merhameti pek bol olandır.

وَهُوَ الَّذِ۪ٓي اَحْيَاكُمْۘ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ (٦٦)

66. O Allah ki, (vücudunuzu oluşturacak bütün o cansız zerreler havada, suda ve toprakta dağılmış halde iken) sizi hayata mazhar kıldı. Zamanı gelince size ölümü verecek ve sonra da sizi diriltecektir. Ama insan, gerçekten çok nankördür.

لِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكًا هُمْ نَاسِكُوهُ فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْاَمْرِ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَۜ اِنَّكَ لَعَلٰى هُدًى مُسْتَقِيمٍ (٦٧)

67. Her bir ümmete, (kendi dönemlerinde) uyguladıkları belli bir ibadet sistemi tayin ve tahsis buyurduk. Bu sebeple başkaları, dininizi tatbikte sana muhalefet edip de seni bir tartışmanın içine çekmesinler. Sen, insanları Rabbine çağırmaya devam et. Hiç kuşkusuz sen, hakka götüren kusursuz ve dosdoğru bir yol üzerindesin. (*)

~Açıklama~

(*) Bütün peygamberlerin getirip tebliğ ettikleri Din iman, ibadet, ahlâk ve temel hukukî meselelerde aynı esaslar üzerinde tek bir dindir. Fakat zamana ve şartlara bağlı, içtihada konu ikinci–üçüncü derecedeki meselelerde aralarında elbette farklılıklar olacaktı. Bu husus, bir başka âyette şöyle ifade edilmektedir: (Tarih sürecinde kendilerine ayrı rasûl gelen ve Kitap verilen) her bir ümmet için, günlük hayatlarında üzerinde yürüyecekleri ve saadete götüren apaçık bir yol (Şeriat) ve onun dayandığı temel esaslardan oluşan bir ana cadde (Minhac) tayin buyurduk. Eğer Allah dilemiş olsaydı, hepinizi (tarih boyu aynı Şeriat ve Minhac üzerinde) tek bir ümmet kılardı (ve aynı hayat şartlarında kalırdınız); fakat O (sizi, değişik ve gelişen şartlarda ilmî tekâmül kanununa tâbi tutarak,) her birinizi kendisine verdiği (Kitap’la) imtihan etmek için böyle ümmetlere ayırdı. Öyleyse (ey mü’minler,) durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Neticede Allah’adır hepinizin dönüşü ve O, nefsaniyete kapılarak ihtilâf edegeldiğiniz bütün hususları size tek tek bildirecek ve bu hususlarda aranızdaki hükmünü verecektir. (Mâide Sûresi/5: 48)

Allah’ın insanlar için tayin buyurduğu Din tektir ve adı İslâm’dır. Ama tarih boyu her rasûl onu, misyonu çerçevesinde ve kendi ümmetine has yanlarıyla tebliğ etmiştir. Dolayısıyla, nasıl birtakım hukukî meselelerde her ümmet birtakım farklı yasalara muhatap kılınmışsa, ibadetlerin birtakım ayrıntılarında ve ifa şekillerinde de farklılıklar olmuştur. Allah’ın son nebîsi ve rasûlü Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, İslâm’ı her bakımdan Kıyamet’e kadar bütün insanlar için geçerli olacak kâmil haliyle tebliğ buyurmuştur (Mâide Sûresi/5: 3). Şimdi de seni Din’den kaynaklanan bir şeriat üzerine yerleştirdik, dolayısıyla sen ona tâbi ol ve (İlâhî hidayet nedir) bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma! (Câsiye Sûresi/45: 18) âyeti, bu gerçeği ifade etmektedir. Çünkü Şeriat, Din’in pratikteki adıdır ve ahkâm gibi, ibadetleri de, ahlâk kaidelerini de içine alır. Dolayısıyla Müslümanlar, Din’le ilgili hiçbir konuda başkalarının kendilerini tartışma içine çekmesine müsaade etmemeli ve böyle tartışmalara da girmemeli, İslâm’ı tatbik ve başkalarını Allah’a davetle meşgul olmalıdırlar.

وَاِنْ جَادَلُوكَ فَقُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ (٦٨)

68. Eğer başkaları seninle mücadeleye girişecek olurlarsa sen, “Allah, yapıp ettiklerinizi çok daha iyi biliyor; (benim hesabım bana, sizinki size)!” de.

اَللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ (٦٩)

69. Allah, üzerinde ihtilâf edegeldiğiniz konularda Kıyamet Günü aranızdaki hükmünü verecektir.

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّ ذٰلِكَ فِي كِتَابٍۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرٌ (٧٠)

70. Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde her ne varsa ve her ne olup bitiyorsa hepsini bilmektedir. Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Her şeyi bilmek ve kayıtlı olarak bir kitapta tutmak, Allah için pek kolaydır.

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًا وَمَا لَيْسَ لَهُمْ بِهِ عِلْمٌۜ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ نَصِيرٍ (٧١)

71. Ne var ki pek çokları, Allah’tan başka, (ilâh ve ma’bud edinilebileceklerine dair) haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, (indirmesinin asla söz konusu olmadığı,) kendilerinin de hiçbir gerçek bilgiye sahip bulunmadıkları birtakım nesnelere ibadet etmektedirler. Doğrusu, zalimlerin (Allah’ın azabı karşısında) hiçbir yardımcıları yoktur ve olmayacaktır.

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ فِي وُجُوهِ الَّذِينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَۜ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذِينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۜ قُلْ اَفَاُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكُمْۜ اَلنَّارُۜ وَعَدَهَا اللّٰهُ الَّذِينَ كَفَرُواۜ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ۟ (٧٢)

72. Âyetlerimiz, apaçık deliller halinde insanlara okunup tebliğ edildiğinde küfre saplanıp kalmışların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu ve o inkârcı tavrı hemen fark edersin. Âyetlerimizi kendilerine okuyanların üzerine neredeyse çullanıverecekler. De ki: “(Hakkınızda şer telâkki ettiğiniz bu gerçeklerden ve onlar karşısındaki) şu halinizden sizin için daha kötü bir şeyi size bildireyim mi? Ateş! Allah, onu küfürde saplanıp kalanlara va’detmiştir. Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!”

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُۜ اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْـًٔا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُۜ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ (٧٣)

73. Ey insanlar! İşte size bir temsil, dikkatlerinizi ona çevirin: Allah’tan başka ilâh yerine koyup taptığınız ve kendilerine yalvardığınız her ne varsa, bütün imkânlarını birleştirip bir araya gelseler tek bir sineği olsun yaratamazlar. Bundan da öte, eğer sinek onlardan bir şey kapıp götürse onu bile kurtarıp geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, kendisinden bir şey istenilen de!

مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ (٧٤)

74. Allah’ı Allah oluşunun gerektirdiği şekilde tanıyıp takdir etmediler. Muhakkak ki Allah, mutlak güçlüdür, her işte üstün ve mutlak galiptir.

اَللّٰهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌۚ (٧٥)

75. Gerçek şu ki Allah, meleklerden elçiler seçtiği gibi insanlardan da seçer; (onlar da yaratılmıştır ve Ulûhiyet’te hiçbir ortaklıkları yoktur). Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ (٧٦)

76. O, onların önlerinde ne var arkalarında ne varsa, (yapacaklarını da yaptıklarını da, onlara malûm olanı da meçhûl olanı da) bilir. Bütün işler neticede varır Allah’ta biter ve O, neye hükmederse o olur.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ (٧٧)

77. Ey iman edenler! Rükûa varın, secde edin: (böylece namazınızı kılın); ve Rabbinize karşı daha başka bütün kulluk vazifelerinizi yerine getirin; ayrıca, dininizin hepsi de hayır olan bütün diğer hükümlerini de yerine getirin. Ki, neticede kurtuluşa eresiniz. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, bilhassa Âhiret’te kurtuluşa ermenin yegâne yolunu tarif buyurmaktadır. Burada şu noktayı belirtmeliyiz ki, Din’in tamamı Allah’a üzerimizde olan nimetlerinden dolayı şükretmek için tatbik edilir; yoksa gelecekte yeni bir ücret ve mükâfat istemek için değil. “Kulluk, zaten verilmiş bulunan nimetlerin şükrünü ifa içindir; yoksa gelecekte verilmesi beklenen mükâfatlar için değildir.” Ama Allah (c.c.), mü’minlere olan hususî rahmetinden, Rahimiyeti’nden dolayı, kulluğu bizi affetmek ve Cennetine koymak için sebep kılmıştır. Yoksa biz, hayatımızın her salisesini O’na ibadetle geçirsek, yine de, diyelim ki sadece göz nimetinin şükrünü yerine getirmiş olmayız. Sonra, nimet deyince yalnız azalarımızı veya dünyada sahip kılındığımız şeyleri düşünmemeliyiz. Baştanbaşa “tabiat”, hayat, bir aile ve toplum içinde olma, sevgi ve merhamet gibi duygular, iman, ibadet ve daha başka pek çok şey, yine nimetlere dahildir. Hava ve su gibi temel ihtiyaçlarımız bize bedava bahşedildiği gibi, diğerleri de bizden az bir emek karşılığı, yine bedava denebilecek bir tarzda temin edilmektedir. Dolayısıyla, ne kadar ibadet de etsek, kimse Allah’ın hususî rahmeti olmadan kurtulamaz ve Cennet’e giremez. Fakat Allah (c.c.), iman ve salih ameli, bu hususî rahmeti için bir sebep kılmıştır.

وَجَاهِدُوا فِي اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِهِ۪ۜ هُوَ اجْتَبٰيكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍۜ مِلَّةَ اَبِيكُمْ اِبْرٰهِيمَۜ هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِمِينَ مِنْ قَبْلُ وَفِي هٰذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِۚ فَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللّٰهِۜ هُوَ مَوْلٰيكُمْۚ فَنِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصِيرُ (٧٨)

78. Allah yolunda, hakkını vererek ve bütün imkânlarınızla cihad edin. (*) İnsanlar içinde O sizi, (bilhassa bu misyon için) (**) seçti ve Din’i yaşama konusunda üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. (***) Bu, babanız İbrahim’in yoludur. Allah, bundan önce de (****) ve bu Kitap’ta da sizi Müslümanlar olarak adlandırdı ki, (risaletin en büyük temsilcisi o yüce) Rasûl, (İslâm’a bağlılığınız konusunda) size şahit olsun; siz de bütün insanlar hakkında şahitler olasınız. Öyleyse, bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın, zekâtı tastamam verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin Mevlânızdır, (sahibinizdir, efendinizdir). Ne güzel Mevlâ’dır O, ne güzel Yardımcı’dır.

~Açıklama~

(*) Cihad, manâsı ve çeşitleri için bkn. Bakara Sûresi, not 148.

 

(**) Allâme merhum Mevdûdî, kaydeder: Bütün insanlar içinde mü’minler, bilhassa âyette anılan misyon için seçilmişlerdir. Aynı husus, Kur’ân’da başka yerlerde de vurgulanır. Meselâ: (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sırat-ı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. (Âyetle ilgili açıklamalar için bkn. Bakara Sûresi/2: 143, not 113)

(Ey Ümmet-i Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; çünkü siz Allah’a inanıyor (ve bunu inancınızdan dolayı yapıyorsunuz). (Âl-i İmran Sûresi/3: 110) Burada şu noktayı da belirtmek yerinde olur ki, bu âyet, Ashab-ı Kiram’ın büyüklüğünü tesbit ve ifade eden çok sayıda âyetten biridir de. Âyet, Ashab’a dil uzatmaya yeltenenlerin ne büyük yanlış yaptıklarını da ortaya koymaktadır. Çünkü, açıkça onların Allah tarafından seçildiklerini belirtmektedir. Bu sebeple, Muhammed Ümmeti’nin diğer mensuplarına da dolaylı bir övgü söz konusudur. (Mevdûdî, 6: 71, not 129)

(***) İslâm’da kültür ve medeniyetin meşrû çizgide gelişmesini engelleyecek, insan hayatını gereksiz bir çember içine alacak ve zihnî–ilmî terakkiye mani olacak hiçbir şey yoktur. İslâm, önceki dinlere maalesef sokulduğu gibi, birtakım teologların, din adamlarının, hukukçuların ürettiği/üreteceği zincirlerden de âzâdedir. Onun iman esasları gayet açık ve nettir; ibadete ve hayata yönelik getirdiği kaideler bellidir, anlamlıdır ve rahat uygulanabilir özelliktedir. O, geçerli mazeretleri olanlar için de fazladan gerekli kolaylık yollarını göstermiştir. İbadet ve diğer hususlarda insan hayatını dar kalıplar arasına hapseden gereksiz sınırlamaların hiç biri İslâm’da kendilerine yer bulamamıştır.

 

(****) Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Beyt’i inşaya koyulup da temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak İşiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak Bilen)sin Sen. Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et.” (Bakara Sûresi/2: 127–128)

(Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte torunu) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimiyet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.” (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un nesli olarak, hem de O’na bağlılık iddiası içinde İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları, şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.” (Bakara Sûresi/2: 132–133)

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 62 kez okundu