44-] Nûr Suresi [1-34]

  • 24. Nûr Sûresi :

64 âyetten oluşan Sûre, Hicret’in 6’ncı yılında Mustalik Oğulları Gazası’ndan sonra inmiştir. Hz. Aişe vâlidemize atılan iftira ve O’nun paklığının ilânı vesilesiyle zina ve iftiranın cezalarını vazetmekte ve ailede eşler ve bütün aile üyeleri arasında, ayrıca toplum fertleri arasında ve Hz. Peygamber (s.a.s.) ve pak zevceleriyle diğer mü’minler arasındaki münasebetleri tanzim buyurmaktadır. Bu arada, önemli ahlâkî kaideler de koymaktadır. Sûre, kadınların örtünmesiyle ilgili açıklamalar ve düzenlemeler de ihtiva etmektedir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

سُورَةٌ اَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَاَنْزَلْنَا فِيهَٓا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (١)

1. Bu, tarafımızdan inzal buyurduğumuz ve ihtiva ettiği kaidelerine uymayı farz kıldığımız bir sûre olarak, onda belki üzerlerinde düşünür de ders alırsınız diye apaçık deliller ve talimatlar indirdik.

اَلزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍۖ وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۚ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَٓائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢)

2. Zina eden (bekâr) kadın ve zina eden (bekâr) erkeğin (*) her birine yüz değnek vurun. (**) / (***) Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten iman etmişseniz, Allah’ın hükmünü uygulama konusunda onlara karşı acıma hissi sizi etkisine alıp da bu cezanın uygulanmasına mani olmasın. (****) Cezanın tatbikine mü’minlerden bir grup da şahit olsun. (*****)

~Açıklama~

(*) Zina, bilhassa modern Batı hukukunda daha çok evliler arası gayr-ı meşrû ilişkiyi ifade eder. Oysa Kur’ân, koyduğu cezalar konusunda bir ayırım yapsa da, fiili tanımlamada onu işleyenin evli olup olmaması konusunda bir ayırım yapmaz. Dolayısıyla Kur’ân’a göre, evli veya bekâr her kim karşı cinsle –o da ister evli ister bekâr olsun– nikâh dışı ilişkiye girerse, bu zinadır. Zina, bütün ahlâk ve hemen hemen bütün hukuk sistemleri tarafından mahkûm ve reddedildiği gibi, bütün dinler tarafından da yasaklanmıştır.

Ahd-i Atik, bir erkek evli kadınla zina ettiğinde her ikisi için de ölüm cezasını öngörür (Levililer, 20: 10). Şu kadar ki, Ahd-i Atik’in zina tarifi Kur’ân’ınkinden farklıdır. Kur’ân, erkeğin de kadının da gayr-ı meşrû ilişkisine zina derken, Ahd-i Atik, sadece evli kadının gayr-ı meşrû ilişkisini zina olarak tavsif eder (Levililer, 20: 10; Tesniye, 22: 22).

Kitab-ı Mukaddes’e göre, eğer evli bir adam evli olmayan bir kadınla yatarsa, bu sadece gayr–ı meşrû bir ilişki olup zina kapsamına girmez, hattâ, erkek evli olsa da olmasa da, suç bile kabul edilmez. Talmud’a dayalı Yahudi hukukunda suç ve ceza konusunda kişiler arasında da ayırım söz konusudur: Eğer biri nişanlı olmayan bir kızı aldatıp onunla yatarsa, başlık parasını ödemeli ve onunla evlenmelidir. Babası kızını ona vermeyi reddederse, adam normal başlık parası neyse onu ödemelidir. (Çıkış, 22: 16) Ama eğer kız bir hahamın kızı ise, bu takdirde onunla yatan adam idam edilir; kız ise diri diri yakılır (Everyman’s Talmud, 319–320).

Bu konuda Yahudi hukukuyla Hindu hukuku hemen hemen aynıdır. Şu kadar ki, Hindu hukukunda, kız bir üst kasttan, erkek ise alt kasttan ise, bu takdirde kız sürgüne gönderilirken, erkeğin kol ve bacakları kırılır (Dharma Shastra, bölüm 8; kıta 365–366).

Kitab-ı Mukaddes’e göre, ancak evli veya bekâr bir erkek evli kadınla ilişkiye girerse, bu durumda zina suçu işlenmiş olur ve kadın gibi erkek de zinakâr olarak nitelenir. Kısaca zina tabiri, ancak evli bir kadının taraf olduğu gayr-ı meşrû münasebet için kullanılır. Evli erkeğin aynı tarz münasebeti ise zina suçu sayılmaz. Şundan ki, Encyclopedia Judaica’ya (Yahudi Ansiklopedisi) göre evli kadın erkeğinin mülkü olup, onunla gayr–ı meşrû ilişki kocanın onun üzerindeki haklarını ihlâl demektir. Kadının ise, kocası üzerinde bir mülkiyet hakkı yoktur ki, kocanın başka kadınla münasebeti benzer bir suç ortaya çıkarsın. (c: 2, s: 313. Ayrıca, Judith Plaskow, Standing Again at Sinai: Judaism from a Feminist Perspective, New York: Harper & Row Publishers, 1990, s: 170–177)

İsrail’de, eğer evli bir erkek evli olmayan bir kadınla gayr–ı meşrû ilişkiye girerse, onun bu kadından doğan çocukları meşrû muamelesi görür. Buna karşılık, evli bir kadın bekâr veya evli bir başka erkekle aynı ilişkiye girdiğinde, o erkekten olacak çocukları yalnızca gayr–ı meşrû kabul edilmekle kalmaz, ayrıca, ancak Yahudi olmayan veya aynı şekilde gayr–ı meşrû biriyle evlenebilir. Bu evlenme yasağı, zina lekesinin hafiflemiş olabileceğine inanılan on nesil sonrasına kadar devam eder. (Lesley Hazleton, Israeli Women, The Reality Behind the Myths, New York: Simon and Schuster, 1977, pp. 41–42).

Gayr–ı meşrû ilişkiyle ilgili olarak Kitab-ı Mukaddes’te geçen diğer hükümler şöyledir: Bir adam bir cariyeyle yatarsa, eğer kadın nişanlı, bedeli ödenmemiş ya da âzat edilmemişse, ikisi de cezalandırılacak ama öldürülmeyecek. Çünkü kadın özgür değildir. (Levililer, 19: 20)

Eğer bir adam kentte başka biriyle nişanlı ergen bir kızla karşılaşır ve onunla yatarsa, ikisini de kentin kapısına götürecek, taşlayarak öldüreceksiniz. Çünkü kız kentte olduğu halde yardım istemek için bağırmadı; adam da komşusunun karısıyla ilişki kurdu. Aranızdaki kötülüğü ortadan kaldıracaksınız. Eğer bir adam kırda nişanlı bir kızla karşılaşır, onu yakalayıp tecavüz ederse, yalnız tecavüz eden adam öldürülecek. Kıza hiçbir şey yapmayacaksınız. Çünkü kızın ölümü hak edecek bir günahı yoktur. Bu, komşusuna saldırıp onu öldüren adamın davasına benzer. Adam kızı kırda gördüğünde nişanlı kız bağırmışsa da onu kurtaran olmamıştır. (Tesniye, 22: 23–26)

Ahd-i Cedit (Yeni Ahit)’le birlikte Ahd-i Atik’i de kabul eden Hıristiyan dünyada, eğer gayr–ı meşrû ilişki evli olmayan bir erkekle evli olmayan bir kadın arasında olursa, bu bir günah olmakla birlikte, ceza gerektirici bir suç değildir. Fakat taraflardan biri veya ikisi de evli ise, bu takdirde ilişki suç olur. Bununla birlikte, fiili günah yapan bizzat fiilin kendisi değil, evlilik anlaşmasına olan ihanettir. Fiil karşılığında öngörülen tek ceza ise, zina eden erkeğin karısının ondan ihanet sebebiyle boşanabilmesidir. Aynı hüküm, karısı zina eden erkek için de söz konusudur. Koca, ilâve olarak, karısıyla ilişkiye giren erkekten manevî tazminat talep edebilir. Modern Batı hukuku, bu konuda Hıristiyanî kabul üzerine bina edilmiştir. Ona göre, evli olmayan taraflar arasındaki gayr-ı meşrû münasebet, zora başvurulmamak kaydıyla en fazla bir leke olur. Eğer taraflardan biri evli olursa, onun eşi boşanma davası açabilir. İslâm ise, her türlü gayr–ı meşrû münasebeti bizatihî suç ve günah kabul eder. Eğer bu suç, evli biri tarafından işlenirse, bu takdirde daha da ağırlaşır. Ağırlaşmanın sebebi ise, evli bir insanın, arzu ve ihtiyacını meşrû yoldan gidermek varken gayr–ı meşrû yola başvurmasından dolayıdır. Ağırlaştırmada, evlileri zinadan mutlak manâda alıkoyma adına caydırıcılık hikmeti de söz konusu olabilir. (Büyük ölçüde Mevdûdî, 6: 149–159)

İslâm nazarında gayr–ı meşrû münasebet, eğer onun önüne geçmek için tedbir alınmazsa insan karakter ve şahsiyetinin de, ailenin de, toplumun ve medeniyetin de köküne indirilmiş bir darbedir. Hem insan neslinin hem de insanın içtimaî varlığının devamı, erkek ve kadın arasındaki münasebetlerin meşrû kayıtlar altına alınmasını gerektirir. Şehvet, insanlara varlıklarının devamı için verilmiştir. Nasıl yeme içme bizatihî kendilerine hizmet etmez ve hayata hizmet ederse, bunun gibi, şehvet de kendisi için olmayıp, onun tatmini bizatihî hedef değildir. Onun tatmini, sadece insan varlığının devamı için insana peşin verilmiş bir ücrettir, yani bir avanstır. İslâm, bu çok önemli hususta sadece kanunî tedbir almakla kalmamış, getirdiği manevî-ahlâkî düsturlar, bununla doğrudan veya dolaylı alâkalı başka kanunî düzenlemeler, iktisadî ve içtimaî kaidelerle gayr-ı meşrû münasebetin önünü, denebilir ki % 95 oranında kapatmıştır. İnsan dünyada imtihana çekildiği ve bu imtihanın da insanın mânen ve ruhen yücelmesi, yaratılışına konmuş istidatları harekete geçirmesi ve potansiyel insan olmaktan gerçek insan olmaya yürümesi gibi pek çok hikmetleri olduğu için, kalan % 5’i onun iradesine ve ‘insanlığı’na bırakmıştır.

İslâm, kalbe Allah sevgisi ve onunla eş değerde ve eş seviyede tatlı Allah saygısını, Allah korkusunu birlikte yerleştirmesinin yanı sıra, ruhlarda uyandırdığı Cennet ve Cehennem’de ebediyen devam edecek Âhiret hayatı endişesi ve insanda harekete geçirdiği kemale ulaşma hedefine ilâveten evliliği de kolaylaştırmış ve gerektiği hallerde bir erkeğe dört kadına kadar evlilik yapabilme ruhsatı getirmiştir. Bu ruhsat, bilhassa fuhşun önüne geçmede son derece önemlidir. Kadın, İslâm nazarında Cennet ayaklarının altında yatan bir anne olarak nesillerin kökü, tarlası ve bazı bakımlardan bahçıvanıdır. Bu sebeple İslâm, onun ruhuna en önemli bir ziynet olarak haya duygusunu yerleştirmiştir. Ayrıca kadın, nesillerin yetişme ve soyun korunmasıyla birlikte paklığını da muhafaza zemini olarak, fıtraten bir koca ile yetinme temayülüne sahiptir. Bütün bunlardan başka, eğer herhangi bir evlilik mecburî sebeplerden dolayı yürüyemeyecek durumda ise, İslâm son çare olarak boşanmanın da önünü asla tıkamamıştır.

İslâm, insanları zinaya ve fuhşa iten faktörleri de ortadan kaldırır. Her türlü müstehcenliği, hayasızlığı, teşhirciliği, kadınlarla erkeklerin serbestçe karışımını yasaklar ve kadınlara yabancı erkekler karşısında örtünme emrini verdiği gibi, erkeğe de kadına da birbirlerinin karşısında gözlerini sakınmaları gerektiğini buyurur. Ayrıca, kadını asla cinsel bir meta olarak görmemesi ve takdim etmemesinin yanı sıra, onun sömürülmesine de izin vermez. Şehveti kamçılamaz ve onun tatminini katiyen bir hedefmiş gibi insanların önüne koymaz. Hattâ bu tür hususların anlatılmamasını ve eşler arasında sır olarak kalmasını emreder. İslâm, temiz fert, pak toplum hedefi taşır. Onun hedefindeki pak fert ve pak toplum, bütünüyle sağlıklı bir bünye gibidir. Onun yasakladığı ve karşısında caydırıcı özellikleriyle de ağır cezalar koyduğu zina, fuhuş, hırsızlık, gasp, insan öldürme gibi fiiller ise, bu sağlıklı bünyeyi ölüme götürecek kanser hücresi mesabesindedir. Dolayısıyla, nasıl maddî hastalıklarda hastalığın durumuna göre tedavi uygulanır, aynı şekilde İslâm da, bünyeyi tehdit eden manevî hastalıklar için müşahhas tedavi yolları getirmiştir. (İslâm ceza yasalarıyla ilgili ayrıntılı açıklama için bkn. Bakara Sûresi, not 131; Nisâ Sûresi, not 6)

Suçlunun cezasını suçuna göre görmesi, toplum hakkında olduğu gibi suçlu için de bir rahmettir; hem onu temizler, hem gizli kalmış ve adalet çerçevesinde cezasını bulmamış suçun vicdanda hasıl edeceği azaptan kurtarır. Bunun yanısıra, bir din veya sistemin suçluya verdiği ceza kadar, o sistemin kişilere kazandırdığı fazilete ve suç karşısındaki tavırlarına da bakmak gerekir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) döneminde iki kişi zina suçunu itiraf ederek cezalandırılmalarını istemiş, Efendimiz kendilerini “yanılıyor olabilirsiniz, belki ne dediğinizin farkında değilsiniz” gibi mazeretlerle defalarca geri göndermiş, fakat onlar ağırlığına rağmen gerekli cezanın uygulanmasında ısrarla istemişlerdir. O halde, her şeyden ve uygulanacak cezadan önce, bu cezanın uygulanmasını ve suçtan temizlenmek isteyen vicdanların nasın inşa edildiğine bakmak gerekir. Bir kanun, ancak kendini koyan sistemin bütünlüğü içinde mütalâa edilir ve anlamını bulur. İslâm’ın zina, hırsızlık, insan öldürme gibi suçlar karşısında koyduğu cezaları haksızca ve insafsızca tenkit edenler, modern zamanlarda görmeleri gereken karşılığı görmeyen bu suçların sebep olduğu başka başka suçları, sayısız cinayetleri de göz ardı etmektedirler.

(**) Evli olmayan erkek veya kadın için zina suçu yüz değnektir. Kur’ân’ın “değnek” karşılığı kullandığı kelime celdedir. Celde, cild (deri) kökünden gelir ve dilciler ve fakihler buradan, vurulacak sopanın tesirinin sadece ciltte kalması ve ete de kemiğe de geçmemesi gerektiği kaidesini çıkarmışlardır. Kullanılacak değneğin ne çok ince ne çok kalın, vurma fiilinin de orta şiddette olması gerekmektedir. Hz. Ömer, cezayı uygulayana, “Vurmak için kolunu kaldırdığında koltuk altın görünmemeli.” talimatı verirdi. (el-Cassas, 3: 45) Celde cezası ile ilgili diğer kurallar fıkıh kitaplarından öğrenilebilir.

(***) Yukarıda temas edildiği gibi, yüz celde cezası, evli olmayan zina suçluları içindir. Bu, daha başka ilgili Kur’ân âyetlerinde de açıktır.

  • Zina ile ilgili ceza getiren ilk âyetler, Nisâ Sûresi’nde yer alan 15 ve 16’ncı âyetlerdi:

Kadınlarınızdan çirkin bir fiilde (zina) bulunanlarla ilgili olarak, (hadisenin üzerinden şehirlerde bir ayı, köylerde azamî altı ayı geçmemek üzere), içinizden dört erkek şahidin (hadiseyi bizzat gördüğüne dair) şahitlikte bulunması gerekir. Eğer dört kişi şahitlik ederse, bu takdirde ölüm kendilerini alıp götürünceye veya Allah haklarında bir yol tayin buyuruncaya kadar onları evlerde tutun. İçinizde eğer bir çift o çirkin fiili işlemiş olursa, onlara kınama, azarlama, dövme tarzında ceza verin. Bununla birlikte, tam bir pişmanlıkla yaptıklarından vazgeçer ve artık hallerini ıslah ederlerse, bu takdirde onları daha fazla cezalandırmaktan vazgeçin. Şüphesiz Allah, kullarına tevbe nasip eden ve onların tevbesini fazlasıyla kabul buyurandır; inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır. Zina ve fuhşu tamamen yasaklama ve mümkün olduğu ölçüde toplumdan kaldırma yönünde gelen bu iki âyet, zina eden taraflardan ikisini de dövme, azarlama gibi bir yolla cezalandırıyor, Cahiliye döneminde günümüzdeki randevu evlerine ve genel evlere benzer ferdî evler bulunduğu ve buralarda fuhuş yapıldığı için, bunu da tamamen önleme maksadına yönelik olarak, kadınların ayrıca evlerde tutulması emrini veriyordu. Allah, haklarında bir yol tayin buyuruncaya kadar ifadesi, bu konuda yeni bir hükmün geleceğini ima ediyordu. Ve Kur’ân, bu konudaki nihaî hükmü bu sûrede üzerinde durduğumuz âyet ve gelecek âyetlerle koydu. Hüküm, evli olmayan zina suçluları için yüz değnek cezasını gerektirirken, evliler hakkındaki recim cezası ise Sünnet’le sabit oldu. İslâm, zina karşılığında vazettiği cezaların geçerli olabilmesi ve uygulanabilmesi için önemli bazı şartlar koymuştur. Bu şartlar da fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerinden okunabilir.

(****) Allah, mü’minleri yerini bulmayan merhamet ve acıma duyguları karşısında da uyarmaktadır. Bu tür duygular, hukukun öngördüğü cezaları uygulamaya mani olmamalıdır. Hiç kimse, Allah’ın kullarına Allah’tan daha şefkatli olamaz.

Merhamet, varlığın ilk mayasıdır. Her şey merhametle var olmuş, merhametle varlığını sürdürmekte ve merhametle nizam içindedir. Gökler ötesinden gelen merhamet mesajlarıyla yer düzene kavuşmuş; sema tesviye görmüştür. Makro-âlemden mikro-âleme kadar her şey, hayranlık uyaran bu âhenge ve çelik çavak işleyişe merhamet sayesinde ermiştir. Titreyen havanın letafetinde, rakseden suların kıvrılışında, burnumuzun dibine ve ayağımızın ucuna kadar gelen bu dâsitanî rahmeti görmemek mümkün mü? Bulut, merhametten kanatlarıyla başımızın üstünde dolaşır durur. Yağmur, kemer kuşanmış süvari gibi, onun dölyatağından kopup imdadımıza gelir. Yıldırımlar, şimşekler binbir tarraka ile o gizli rahmetten muştular getirir. Ve âlem her şeyiyle “Rahmeti Sonsuz” adına bir gazelhan olur. Karalar ve denizler; ağaçlar ve otlar, yüz yüze ve diz dize, ayrı ayrı söz ve nağmeleriyle merhamet türküsü söyler durur. Bu âlemde her şey, ama her şey, merhamet düşünür, merhamet konuşur ve merhamet va’deder. Bu itibarladır ki, kâinata bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir. Ayrı ayrı ses ve soluklar; tek ve çift bütün nağmeler öyle bir ritim içinde akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak kabil değil. Ve sonra bütün şu parça parça acıma ve şefkat etmelerin arkasında, bu esrarlı koroya hükmeden, her şeyi çepeçevre sarmış geniş rahmetin sezilip hissedilmemesi… Bütün bu olup bitenler karşısında insan, şuur ve iradesiyle, idrak ve düşüncesiyle “konsantre” olarak bu engin rahmeti kavrama ve soluklarıyla ona kendi nağmesini katma sorumluluğu altındadır. İçinde yaşadığı topluma, insanlığa, hattâ bütün canlılara bir insanlık borcu olarak merhamet etme mükellefiyetindedir. O, bu yolda merhamet ettiği nisbette yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düştüğü ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve insanlığın yüzkarası olur. Bir bağiye, susuzluktan kıvranan zavallı bir köpeğe merhamet edip su içirdiği için cennetlere yükseldiğini ve evindeki kediyi aç bırakıp ölümüne sebebiyet veren bir başkası ise yıkılıp Tamu’ya gittiğini en doğru sözlüden işitiyoruz. Merhamet edin ki, merhamete mazhar olasınız! Yerde merhamet eden bir ele gökler ötesi âlemlerden bin muştu gelir. Bir de, merhamet duygusunun ölçüsüz kullanılması ve suiistimal edilmesi vardır ki, o da, merhametsizlik kadar, belki daha fazla sevimsiz ve zararlıdır. Yerinde kullanılan merhamet bir âb-ı hayat, bir iksir ise, onun suiistimal edilmesi de bir zehir, bir zakkumdur. Ve asıl olan da, işte bu terkibi kavramaktır. Oksijen ve hidrojen belli nisbetleriyle terkibe girince en hayatî bir unsuru meydana getirirler. Nisbet bozulduğu ve ayrı ayrı kaldıkları anda ise, yanıcı ve yakıcı hüviyetlerine dönerler. Bunun gibi, merhametin de hem dozu, hem de kime karşı yapılacağı çok mühimdir. “Canavara karşı merhamet göstermek, onun iştahını açar, sonra döner dişinin kirasını ister.” Azgına merhamet, onu iyice saldırgan yapar ve başkalarına tecavüze teşvik eder. Yılan gibi zehirlemekten lezzet alana merhamet edilmez. Ona merhamet, dünyanın idaresini kobralara bırakmak demektir… (“Merhamet,” Çağ ve Nesil, 53-57)

Suçlunun ailesine, makamına ve statüsüne bakarak Allah’ın hükümlerinde değişikliğe gitmek ise işlenen suçlardan daha ağır bir suçtur. Allah Rasûlü şöyle buyururlar: “Ey insanlar! Sizden önceki toplumların helâk sebeplerinden biri de şu idi: Toplum içinde saygın biri hırsızlık yaptığında onu bağışlarlar, bir başkasını ise zayıflığı sebebiyle cezalandırırlardı.” (Müslim, “Kitabü’l-Hudud”, 8)

(*****) Ceza, en az dört kişinin önünde uygulanmalıdır. Bunun en önemli hikmeti, cezayı uygulayacak olanların hislerine kapılarak uygulamada ne aşırıya gitmesi, ne de yumuşak davranmasıdır. Bu, cezanın gerektiği şekilde uygulanmasını temin edecektir. Ayrıca, hem (recmedilmeyen) suçlunun hem de başkalarının aynı suçu işlememesi için de caydırıcı unsurlardan biri olacaktır.

اَلزَّانِي لَا يَنْكِحُ اِلَّا زَانِيَةً اَوْ مُشْرِكَةًۘ وَالزَّانِيَةُ لَا يَنْكِحُهَٓا اِلَّا زَانٍ اَوْ مُشْرِكٌۚ وَحُرِّمَ ذٰلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ (٣)

3. Zinakâr bir erkek, ancak ya zinakâr bir kadın veya putperest bir kadınla evlenir. Zinakâr bir kadın da, yine ancak ya zinakâr bir erkek veya putperest bir erkekle evlenir. Başka türlü davranmak, mü’minlere haram kılınmıştır. (*)

~Açıklama~

(*) Mü’min bir erkek veya kadın, zinası sabit olmuş, cezasını görmüş, buna rağmen tevbe ve ıslah-ı halde bulunmamış biriyle evlenemez. Böyle bir evliliğin imanla te’lifi mümkün değildir. Açıktır ki bu hüküm, bir defa düştükten sonra aynı çirkef içinde devam eden, tevbe ve ıslah-ı hal ettiği bilinmeyenler içindir. Ayrıca, geçmişte zina fiili işlemiş bir insan, daha sonra namuslu ve imanlı biriyle evlenirse, bu evlilik hukuken geçerlidir.

Âyet, cinsî açıdan karakteri bozuk bir Müslüman’ın bir putperestle evlenebileceği manâsına alınmamalıdır. Âyetin gayesi, zinanın son derece çirkin ve imanla te’lifi çok zor bir fiil olduğunu ve bu fiili işleyen bir Müslüman’ın, İslâm toplumunda namuslu ve imanlı kişilerle evlilik münasebetine girme hakkının bulunmadığını vurgulamaktır. Âyet, ayrıca, böyle bir münasebet için düşük kişileri seçmenin günah ve yasak olduğunu da bildirmektedir.

وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً اَبَدًاۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَۙ (٤)

4. İffetli kadınlara zina isnat edip de bunu dört (erkek) şahitle ispatlayamayan her kim olursa olsun, kendisine (iftira cezası olarak) seksen değnek vurun ve artık böylelerinin şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. Onlar, fasıkların ta kendileridir.

اِلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُواۚ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥)

5. Ancak, her nasılsa böyle bir iftirada bulunduktan sonra tevbe edip hallerini düzeltenler, (fasıklık damgasından kurtulurlar). Gerçekten Allah, çok bağışlayandır, (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen kullarına karşı) hususî rahmeti pek bol olandır. (*)

~Açıklama~

(*) Bu hüküm, namuslu erkeklere iftira atan kadınlar için de aynen geçerlidir.

Başka hukukî meselelerde iki şahit yeterli olurken, bu konuda dört şahidin istenmesi ve cezanın ağırlığı konunun önemini göstermekte ve insanların şeref, haysiyet ve namuslarıyla oynamayı, dili salıvermeyi önlemeye yönelik bulunmaktadır. İslâm, hem gayr–ı meşrû ilişkileri, hem de bunları yaymayı, haklarında uluorta konuşmayı ve alenileştirmeyi yasaklar. Böyle bir tavır, çürümenin yayılmasını önler. Hadiseye bizzat şahit olan dört kişi bulunur veya eşlerden biri dört şahit ibraz edebilirse, durum yetkililere bildirilir, fakat yazarak da, konuşarak da ilan edilmez. İslâm, tertemiz fert, tertemiz toplum ister. Burada şunu da belirtmeliyiz ki, aksi bir delil olmadıkça herkes hukukî açıdan masum olduğu gibi, her kadın da iffetli ve şereflidir. Eğer namuslu bir insana zina iftirasında bulunmuş biri bu hatasından dolayı tevbe eder ve artık ona bir daha geri dönmezse, bu kişi fasıklık damgasından kurtulur. Ama yine de kendisine seksen değnek cezası uygulanır ve artık bir daha herhangi bir meselede şahitliği kabul edilmez. Allah’ın af ve merhameti, kişinin günahlarıyla ve Allah katındaki durumuyla ilgilidir, yoksa meselenin hukukî yanıyla ilgili değildir.

وَالَّذِينَ يَرْمُونَ اَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَدَٓاءُ اِلَّٓا اَنْفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ اَحَدِهِمْ اَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللّٰهِۙ اِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ (٦)

6. Eşlerini zina etmekle suçlayan, fakat kendileri dışında şahitleri olmayan kocalara düşen, doğru söylediklerine dair her defasında Allah adına yemin ederek dört kez şahitlikte bulunmaktır.

وَالْخَامِسَةُ اَنَّ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَيْهِ اِنْ كَانَ مِنَ الْكَاذِبِينَ (٧)

7. Beşinci defada ise, eğer yalan söylüyorsa Allah’ın lânetinin (rahmetinden uzaklaştırılmanın) üzerine olmasını diler.

وَيَدْرَؤُ۬ا عَنْهَا الْعَذَابَ اَنْ تَشْهَدَ اَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللّٰهِۙ اِنَّهُ لَمِنَ الْكَاذِبِينَۙ (٨)

8. Fakat hakkında isnatta bulunulan eş, kocasının yalan söylediğine dair her defasında Allah adına yemin ederek dört kez şahitlikte bulunursa, üzerinden ceza kalkar.

وَالْخَامِسَةَ اَنَّ غَضَبَ اللّٰهِ عَلَيْهَٓا اِنْ كَانَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٩)

9. Şu kadar ki, beşinci defada, eğer kocası doğruyu söylüyorsa, bu durumda Allah’ın gazabının (şiddetli cezasının) kendi üzerine olmasını diler. (*)

~Açıklama~

(*) Bu şekilde yemin verme ve etme işlemine hukuk dilinde lian (lânet yemini) denir. Âyetlerde buyurulduğu üzere, eğer koca karısına zina isnadında bulunursa, doğru söylediğine dair dört defa yemin edip şahitlikte bulunacak, beşincide, “Yalan söylüyorsam, Allah’ın lâneti üzerime olsun!” diyecektir. Eğer bir adam karısını zina ile suçlar ve çocuğun babalığını kabul etmezse, kadının mahkemeye başvurup kocasına yemin verdirme hakkı vardır. Bu konuda kadının hakkı, erkeğinkiyle aynıdır. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm zamanında bir–iki lian hadisesi cereyan etmiştir. Bunların birinde, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm önce kocaya Allah’ın hükmünü hatırlatmış ve sonra da şu ikazda bulunmuştur: “Allah’ın Âhiret’te vereceği cezanın bu dünyadakinden çok daha ağır olduğunun farkındasın değil mi?” Koca “Evet!” demiş, kadın ise, suçlamayı kesinlikle reddetmiştir. Bunun üzerine Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, her ikisini de yemin etmeye çağırmıştır. Önce koca ayağa kalkarak, isnadında doğru olduğuna dair dört defa yemin ederek şahitlikte bulunmuş, o böyle yaparken Allah Rasûlü, tarafları tekrar tekrar ikaz etmiştir: “Allah biliyor ki, ikinizden biri mutlaka yalancısınız. Bu durumda hanginiz tevbe edecek?” Koca, beşinci defada, yalancı ise Allah’ın lânetini üzerine davet etmeden önce, hadisede hazır bulunanlar, kendisine “Allah’tan kork. Bu dünyada ceza, öbür dünyadakinden daha hafiftir. Beşinci yemin, Allah’ın lânetini üzerine çekecek!” hatırlatmasında bulunmuşlardır. Fakat koca, tereddüt etmeden beşinci yemini de yapmıştır. Aynı işlem kadına da uygulanmış, kadın beşinci defada Allah’ın lânetini davet etmeden önce az duraksamış, fakat sonunda “Kabileme silinmeyecek bir leke getiremem!” diyerek, nihaî yemini de yapmıştır. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, tarafları boşamış ve kadının karnındaki çocuğun kocanın değil, kadının çocuğu olarak kabul edileceğine hükmetmiştir. (Buharî, “Kitabü Tefsîri’l-Kur’ân, Sûretü’n-Nûr”, 3) Böyle durumlarda koca ve çocuk birbirlerine vâris olamaz; ancak anne ile çocuk, birbirlerine vâris olurlar. Kimse de kadını iffetsizlikle, çocuğu da gayr–ı meşrû olmakla suçlayamaz. Eğer bir erkek önce karısına isnatta bulunur, ama yemin etmekten kaçınırsa, bu takdirde iftirada bulunduğunu itiraf edinceye kadar hapsolunur; itiraf ettiğinde kendisine, yukarıda 4’üncü âyette ifade buyurulan kazf (iftira) cezası uygulanır. Eğer suçlanan kadın yemin etmekten kaçınırsa, bu takdirde ya yemin ya da suçunu itiraf edinceye kadar hapiste tutulur. Eğer itirafta bulunursa, kendisine zina cezası uygulanır.

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ۟ (١٠)

10. Bir düşünün, eğer Allah’ın üzerinizdeki lütf u keremi ve rahmeti olmasaydı, eğer Allah kullarına tevbe nasip buyurup, tevbeleri de cömertçe kabul eden ve her hükmünde pek çok hikmetler bulunan bir Rabb olmasaydı, haliniz nice olurdu? (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, Allah’ın insanlar için tayin buyurduğu Din’in ve bu Din’deki bütün hükümlerin Allah’ın lütf u keremine, rahmet ve hikmetine dayandığını ve dolayısıyla tamamıyla lütuf, kerem, rahmet ve hikmet yüklü olduğunu beyan buyurmaktadır.

اِنَّ الَّذِينَ جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْۜ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْۜ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْاِثْمِۚ وَالَّذِي تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ (١١)

11. O iftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir gruptur. Ama bu hadiseyi hakkınızda kötü bir şey olarak görmeyin; bilakis o, hakkınızda hayırlı olmuştur. (*) İftiracılardan her biri, iftiraya olan iştiraki nisbetinde günah kazanmıştır. O işte en büyük payı olan elebaşı şahıs (**) için ise çok büyük bir azap vardır.

~Açıklama~

(*) Merhum Mevdudî’nin yerinde tesbitleriyle, Allah Rasûlü’nün başlattığı İslâm’ı tebliğ hareketi, Hicret’in 6’ncı yılında, bütün muhaliflerinin artık bu hareketin güç kullanarak durdurulamayacağını anladıkları bir noktaya gelmişti. Kureyş liderliğinde bütün düşman kabilelerin oluşturdukları ordu da Hendek Savaşı adlı verilen ve dört hafta süren Medine kuşatmasından mağlûp dönünce, Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, “Bundan sonra artık biz onların üzerine yürüyeceğiz; onlar daha fazla bize saldıramayacaklar.” buyurmuştu (Buharî, “Magazî”, 29).

İslâmî tebliğ hareketi, ana gücünü sahip bulunduğu manevî-ahlâkî değerlerden ve bağlılarının lekesiz şahsiyetinden alıyordu. Bu sebeple düşman, bilhassa Medine’deki münafıkların öncülüğünde Müslümanlara karşı çirkin komplolara ve kampanyalara girişmeye başladı. Bu komplo ve kampanyalardan ilki, Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın Hz. Zeynep ile evlenmesi üzerine düzenlenmişti. Ahzab Sûresi 36–38’inci âyetlerde ele alınan bu komplo ile Peygamber Efendimiz’in pak şahsiyetine leke getirilemeyince, bu defa O’nun tertemiz hanımlarından Hz. Aişe’ye iftira atıldı. Hicret’in 6’ıncı yılında gerçekleşen Mustalik Oğulları gazasında Efendimiz’e eşlik eden Hz. Aişe validemiz, dönüşte ordunun konakladığı bir yerde yanlışlıkla unutuldu. Validemiz, “Yokluğumu fark edip, mutlaka gelip beni alırlar.” diye örtüsüne bürünmüş beklerken, Muhacirlerden ve Bedir ehlinden olup, ordu bir yerde konaklayıp hareket ettikten sonra bir mazeretle geride kalan ve kaldığı farkedilmeyen insanlarla ilgilenmek, yanlışlıkla bırakılan, unutulan malzemeleri toplamakla vazifeli Safvan ibn Muattal onu gördü. Devesini yanında çöktürdü ve validemiz deveye bindi. Hz. Safvan’ın yularını çektiği ve üzerinde Hz. Aişe validemizi taşıyan deve, ikinci konaklama yerinde orduya yetişti. Bunu fırsat bilen münafıklar, özellikle elebaşıları Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl, validemizin iffetine karşı büyük bir iftira kampanyasına giriştiler. Müslümanlar, ahlâkî-manevî güçlerini ve aralarındaki birlik ve dayanışmayı korudukları sürece, düşmanlarının onları yenmek için başvurdukları bütün komplolar boşa çıkacak, hattâ Müslümanları daha da güçlendirecektir. Bu sebeple, başta şer gibi görünen hadiseler de, neticede hayır getirecektir. Nitekim bu hadise de öyle oldu.

Müslümanlar, bir defa daha gerçek güç kaynaklarının farkına vardılar; saflarını bir defa daha pekiştirdiler ve özellikle ileride karşılarına çıkacak daha büyük düşmanları, komploları ve saldırıları bertaraf edebilmek için yeni bilgiler ve tecrübeler kazandılar. Müdafaa sistem ve stratejileri gelişti. Bilhassa nifak ve münafıkları biraz daha tanıma imkânı buldular. Birbirlerine karşı nasıl davranmaları konusunda daha bir şuur kazandılar. Ve bu hadise, her biri lütuf, nimet, rahmet ve hikmet yüklü yeni hükümlerin gelmesine vesile oldu.

(**) Elebaşı şahıs, baş münafık Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl’dü.

لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْرًاۙ وَقَالُوا هٰذَٓا اِفْكٌ مُبِينٌ (١٢)

12. Bu iftirayı duyduklarında bütün mü’min erkekler ve mü’min kadınların, (kendileri gibi) birbirleri hakkında da (*) içlerinden hayır düşünmeleri ve “Bu, apaçık bir iftiradır!” diye kestirip atmaları gerekmez miydi?

~Açıklama~

(*) Âyette “(kendileri gibi) birbirleri” olarak çevirdiğimiz kelimenin aslı enfüsühümdür. Asıl manâsı “kendileri, öz şahısları” demektir; fakat bu manâ söz konusu olduğu gibi, “birbirleri” manâsı da söz konusudur. Ayrıca, ifadede “içlerinde” manâsı da vardır ki, bir bakıma kalbin suizandan temiz tutulması gerektiğine dikkat çeker. Böyle bir kullanım, mü’mini ve mü’minler arası münasebeti anlamak açısından çok mühimdir. Çünkü mü’min, mü’minin aynasıdır. Onun mü’min kardeşinde gördüğü olumsuzluk kendisinde, kendisinde gördüğü olumlu bir hal mü’min kardeşinde olabilir. Dolayısıyla, bir mü’min kendisini nasıl biliyorsa, mü’min kardeşlerini de müsbet manâda en azından öyle bilmeli, kendisinde gördüğü bir olumsuzluğu kardeşine atfetmekten kaçınmalıdır.

لَوْلَا جَٓاؤُ۫ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَۚ فَاِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَٓاءِ فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ (١٣)

13. O iftiracılar da, dört şahit ibraz etmeli değiller miydi? Şahit ibraz edemediklerine göre onlar, Allah katında yalancıların ta kendileridir.

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِي مَٓا اَفَضْتُمْ فِيهِ عَذَابٌ عَظِيمٌۚ (١٤)

14. (Mü’minler içinde ey bu asılsız dedikoduya karışanlar!) Eğer gerek dünyada gerekse Âhiret’te Allah’ın üzerinizdeki lütf u keremi ve rahmeti olmasaydı, düşüncesizce içine daldığınız dedikodudan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.

اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًاۗ وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظِيمٌ (١٥)

15. Düşünün ki, o iftirayı umursamazlık içinde dillerinizle birbirinizden kapıyor, sonra aslına dair hiçbir bilgi sahibi olmadığınız bir konuyu hiç düşünmeden dedikodu malzemesi yapıyordunuz; basit, önemsiz bir şey sanıyordunuz bunu. Oysa o, Allah katında pek büyük bir meseleydi.

وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ (١٦)

16. Onu duyduğunuzda, “Böyle bir şeyi ağzımıza almak bize yakışmaz. Aman Allah’ım, bu çok büyük bir iftira!” diyerek kestirip atmanız gerekmiyor muydu?

يَعِظُكُمُ اللّٰهُ اَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ۪ٓ اَبَدًا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَۚ (١٧)

17. Eğer mü’min iseniz, böyle bir şeye bir daha kesinlikle girmemeniz konusunda Allah sizi uyarmaktadır.

وَيُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٨)

18. Allah size, mesaj ve talimatlarını, O’na giden yolun işaret ışıklarını apaçık bildirmektedir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

اِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ اَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌۙ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (١٩)

19. İman edenler arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzu edenlere gelince, öyleleri için dünyada da, Âhiret’te de pek acı bir azap vardır. (Her meselenin gerçek mahiyetini ve o meseledeki kesin gerçeği) Allah bilir, siz bilmezsiniz.

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ رَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ۟ (٢٠)

20. Bir düşünün, eğer Allah’ın üzerinizdeki lütf u keremi ve rahmeti olmasaydı, eğer Allah kullarına çok acıyan, özellikle mü’min kullarına hususî rahmeti pek bol bir Rabb olmasaydı, bu durumda haliniz nice olurdu?

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَاِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكٰى مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ اَبَدًاۙ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُزَكِّي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢١)

21. Ey iman edenler! Şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Kim şeytanın izinde giderse, bilsin ki o, daima ve ısrarla çirkin, fena ve gayr-ı meşrû işleri teklif ve telkin eder. Eğer Allah’ın üzerinizdeki lütf u keremi ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiç kimse (inanç, düşünce, davranış ve karakterinde) katiyen arınamazdı. Ancak Allah, dilediğini arıtır ve paklar. (*) Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

~Açıklama~

(*) Peygamberler dahil hiç kimse, kendi kabiliyet ve gayretiyle inanç, düşünce, davranış ve karakterde paklığa ulaşamaz. İnsana düşen, saffet ve samimiyeti içten arzu etmek ve bunun için samimi gayret göstermektir. Allah, herkesi niyet ve davranışlarıyla çok iyi bilir ve iyi niyet ve davranışları zayi etmez. İnsan, kötülüğe temayüllüdür; nefis ve şeytan da daima kötülüğü emreder, kötülüğe davet eder. Dolayısıyla her birimiz, bütün güzel ve hayırlı düşünce ve davranışlarımız için mutlak manâda Allah’a borçluyuz. Bundan dolayıdır ki Allah (c.c.), bu sûrede şu ana kadar dört defa lütuf, kerem, inayet ve rahmetini hatırlatmakta, bunlar olmasaydı mutlak surette helâk olup gideceğimizi nazara vermektedir. Bir defasında Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, “Kimse, kendi amelleriyle Cennet’e giremez.” buyurdular. “Ya Rasûlellah, sen de mi?” diye sorulunca da, “Ancak Allah’ın beni mağfiret ve rahmetiyle sarıp sarmalamış olması başka.” açıklamasında bulundular. (Buharî, “Rikak,” 18)

وَلَا يَأْتَلِ اُو۬لُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ اَنْ يُؤْتُٓوا اُو۬لِي الْقُرْبٰى وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِۖ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُواۜ اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٢)

22. İçinizden fazilet ve imkân sahibi olanlar, (onlardan kendilerine bir kötülük bile gelmiş olsa) akrabaya, yeterli geçimlikten mahrum düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere bir daha el uzatmayacaklarına yemin etmesinler. Affetsin ve müsamaha yolunu tutsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmeti pek bol olandır. (*)

~Açıklama~

(*) Sahâbe’den Mıstah ibn Üsase (r.a.) Hz. Aişe (r.an.) hakkındaki iftira olayına karışınca, Hz. Ebû Bekir efendimiz (r.a.), o ana kadar kendisine yapmaya devam ettiği yardımı kesmeye karar verdi. Daha bazı sahabîler de, bu iftira kampanyasına adı karışan sahabîlere aynı şekilde yardımda bulunmamaya yemin ettiler. Âyet, onları böyle bir tavırdan men etmekte, herkesin hata işleyebileceğini, nasıl işlediğimiz hatalardan dolayı Allah’ın bizi affetmesi hoşumuza giderse, onların da affedici davranmaları gerektiğini ifade buyurmaktadır.

اِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌۙ (٢٣)

23. İffetli, hayasızlıktan ve hayasızlık yollarından bile habersiz mü’min hanımlara zina iftirası atanlar, dünyada da, Âhiret’te de lânete mahkûmdurlar. Onlar için pek büyük bir azap vardır.

يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ اَلْسِنَتُهُمْ وَاَيْدِيهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٢٤)

24. O azap günü dilleri, elleri ve ayakları, bütün yaptıkları konusunda aleyhlerinde şahitlik eder.

يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللّٰهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ (٢٥)

25. O gün Allah, hak ettikleri karşılığı kendilerine eksiksiz verir ve Allah’ın, hakkı ve adaleti tam sağlayan ve Kendisi’nden hiçbir şeyin gizlenemeyeceği mutlak Hak olduğunu anlarlar.

اَلْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَب۪يثَاتِۚ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِۚ اُو۬لٰٓئِكَ مُبَرَّؤُ۫نَ مِمَّا يَقُولُونَۜ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ۟ (٢٦)

26. Habis kadınlar habis erkeklere, habis erkekler de habis kadınlara yakışır. Pak kadınlar pak erkeklere, pak erkekler de pak kadınlara yakışır. Pak insanlar, kötü dillerin kendilerine yaptıkları her türlü isnattan berîdirler. Onlar için (sürpriz mükâfatlarla dolu) bağışlanma ve pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır bir rızık vardır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتّٰى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلٰٓى اَهْلِهَاۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (٢٧)

27. Ey iman edenler! Kendinize ait olmayan evlere, binalara, onların sahipleriyle tanışma sağlayıp izinlerini almadan ve kendilerine Allah’ın selâmı ile selâm vermeden girmeyin. Böyle yapmanız, hakkınızda hayırlı ve münasip olandır. Olur ki düşünür, hikmetini anlar ve ona göre davranırsınız.

فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا ف۪يهَٓا اَحَدًا فَلَا تَدْخُلُوهَا حَتّٰى يُؤْذَنَ لَكُمْۚ وَاِنْ قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ اَزْكٰى لَكُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ (٢٨)

28. Şayet o anda evde, binada kimseyi bulamazsanız, herhangi bir şekilde size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size “Müsait değiliz, lütfen dönün!” denecek olursa, geri dönün. Bu, sizin için daha nezih, daha münasip bir davranıştır. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla bilendir. (*)

~Açıklama~

(*) İslâm öncesi cahiliye döneminde insanlar, başkalarının evine izin almadan ve Allah selâmı vermek yerine, “İyi sabahlar!” veya “İyi akşamlar!” diyerek dalarlardı. İslâm, mesken mahremiyet ve dokunulmazlığını getirdi ve başkalarının evlerine girmeden önce, ev halkıyla ünsiyet etme, yani tanışma ve girme için izin alma, girerken de Allah’ın selâmı ile selâm verme şartını koydu. Akrabanın ve tanıdıkların evlerine girmede de aynı kaide geçerlidir. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, gerektiğinde en fazla üç defa izin istenmesi icap ettiğini, üçüncüde izin verilmezse geri dönülmesinin hayırlı olacağını beyan buyurmuşlardır. İslâm, evleri gözetlemeyi, dışarıdan onların içine bakmayı ve başkalarına ait mektup gibi hususî şeyleri sahiplerinden izinsiz okumayı da yasaklamıştır. Başkalarının evlerinde cereyan eden konuşmalara kulak vermek de caiz değildir.

لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ (٢٩)

29. Ev olarak kullanılmayıp içlerinde oturulmayan, fakat (kamuya açık mahiyette olup) kendilerinden faydalanma hakkınız bulunan binalara izinsiz girmenizde mahzur yoktur. Ama unutmayın ki, Allah açık–kapalı bütün davranışlarınızı, açığa vurduğunuz veya gizli tuttuğunuz bütün düşünce ve niyetlerinizi bilmektedir.

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْۜ ذٰلِكَ اَزْكٰى لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ (٣٠)

30. Mü’min erkeklere söyle: (Kendilerine nikâh düşen kadınlar ve başka erkeklerin avret yerleri gibi, bakmaları haram manzaralar karşısında) bakışlarını kıssınlar ve mahrem yerlerini açmaktan ve gayr-ı meşrû ilişkilerden korusunlar. (*) Böyle yapmaları, kendileri için en nezih ve en uygun davranış şeklidir. Muhakkak ki Allah, onların her davranışından, yaptıkları her hareketten hakkıyla haberdardır.

~Açıklama~

(*) Erkekler için göbek ile diz kapağı arası başkalarına gösterilmesi haram olan mahrem veya avret yerleridir. Bir erkek, mahrem yerlerini hanımından başka kimseye gösteremez. İnsan, yalnızken de Allah’a ve meleklere saygı sebebiyle çıplak olmaktan kaçınmalıdır. (Tirmizî, “Âdâb”, 42)

وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ وَلَا يُبْدِينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَنِ۪ٓي اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَنِ۪ٓي اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ اُو۬لِي الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرَاتِ النِّسَٓاءِۖ وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ ز۪ينَتِهِنَّۜ وَتُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَمِيعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (٣١)

31. Mü’min kadınlara da de ki: Onlar da, (bakmaları haram manzaralar karşısında) bakışlarını kıssınlar ve mahrem yerlerini gayr-ı meşrû ilişkilerden korusunlar; (*) mecburen görünen kısımlar müstesna olmak üzere (**) güzelliklerini ve süslerini teşhir etmesinler ve başörtülerini göğüslerinin üzerine kadar indirsinler. (***) Güzelliklerini ve süslerini kocaları, babaları (dedeleri, amcaları ve dayıları), kocalarının babaları, öz oğulları, üvey (ve süt) oğulları, (öz, üvey ve süt torunları), (öz, süt veya üvey) erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, Müslüman kadınlar ve (hizmetçileri gibi) bir arada bulundukları sağlam karakterli kadınlar, ellerinin altında bulunan cariyeler, erkek hizmetçi veya kölelerinden artık kadınlara ihtiyaç duymayanlar ve henüz kadınlıktan ve kadınların mahrem yerlerinden habersiz çocuklar dışında kimseye göstermesinler. Saklı güzelliklerine, süslerine ve cazibelerine dikkat çekecek ve erkeklerde arzu uyandıracak şekilde davranmasın ve dışarıda dolaşmasınlar. Ey mü’minler, hepiniz tek bir kalb gibi ve cemaat şuuru içinde tevbe edip Allah’a yönelin ki, kurtuluşa eresiniz.

~Açıklama~

(*) Mü’min bir kadın, elleri ve ayakları(nın tamamı veya altı) dışında vücudunun herhangi bir parçasını kendisine nikâh düşen erkeklere gösteremez. Hac menasikini yerine getirirken, mahkeme gibi yerlerde ve nikâh akdi esnasında yüzünü açabilir. Hanefiler farklı görüşte olmakla birlikte, âlimlerin çoğunluğu, bu tür durumlar dışında gözleri hariç, yüzlerini örtmeleri gerektiği konusunda müttefiktirler. Bundan başka, örtülmeleri gereken kısımlardan birini veya birkaçını gösterecek ya da vücut hatlarını ortaya koyacak şekilde dar, ince ve şeffaf da giyemez. Mü’min, iffetli ve sağlam karakterli kadınlara göstermesi haram olan yerleri ise, göbekle diz kapağı arası bölgedir. Ahlâken mazbut olmayan kadınlar karşısında da, erkeklerin karşısında örtündüğü gibi örtünmelidir.

(**) Kadının teşhir edilmemesi gereken güzelliği ve süsünden kasıt, vücudun küpe, bilezik, halhal gibi takılarla süslediği yüz, el ve ayak bilekleri gibi kısımlarıdır. Bu kısımları, âyette anılan kişiler dışında başkalarına özellikle süsledikleri zaman göstermemeli, aynı şekilde, süslenme ve çekicilik adına giydiği elbiseleri, taktığı takıları ve süründüğü boyaları da teşhir etmemelidir. Âlimler, “mecburen görünen kısımlar” ifadesinden kadınların güzelliklerini ve süslerini iradî olarak teşhir etmemeleri manâsını çıkarmışlardır. Fakat bazen olur ki, rüzgâr gibi elde olmayan bir olay, kadının herhangi bir yerinin açılmasına yol açabilir. Şu kadar ki kadınlar, bu konuda da tedbirli olmalıdırlar. Âlimler, bu ifadeyi örtü, eldiven ve ayrıca kadınların örtmeleri mecbur olmayan el, ayak ve yukarıda zikredilen bazı hususî durumlar dışında yüz gibi organlar olarak da tefsir etmişlerdir.

(***) İslâm’dan önce Cahiliye döneminde kadınlar, saç bağı takar ve saçlarını başlarının arkasında tuttururlardı. Bu da, boyunlarının, yakalarının ve göğüs bölgelerinin açıkta kalmasına sebep olurdu. Bu âyet, başörtülerinin bütün başı, boyun, yaka ve göğüs bölgesini de örtecek şekilde takılması gerektiğini buyurmaktadır. Bu âyet indiği zaman bütün mü’min kadınlar derhal dar, ince ve şeffaf elbiselerini atıp, kalın dokunmuş bezden giysilerle başları ve göğüsleri dahil bütün vücutlarını örtecek şekilde giyindiler. (Ebû Davud, “Kitabü’l-Libas”, 32)

وَاَنْكِحُوا الْاَيَامٰى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَاِمَٓائِكُمْۜ اِنْ يَكُونُوا فُقَرَٓاءَ يُغْنِهِمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ۪ۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (٣٢)

32. İçinizden evli olmayanları, köle ve cariyelerinizden de salih ve evlenmeye müsait olanları evlendirin. Eğer fakir ve evlenmeye güç yetiremeyecek durumda iseler, Allah lütf u kereminden onların ihtiyaçlarını giderir. Allah, rahmetiyle her varlığı kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir. (*)

~Açıklama~

(*) Evlenme ferdî bir tercih meselesidir ve kişinin durumuna göre vacip, sünnet, müstehap, mekruh, hattâ haram da olabilir. Bu sebeple âyet, bir emirden ziyade bir tavsiye ihtiva etmektedir ve evlenmek isteyenlerle ilgili olarak toplumu veya toplum adına ilgilileri üzerlerine düşen vazifeyi yapmaya çağırmaktadır. Eğer kişi evlenmeye ihtiyaç duyuyor, evlenmesinde bir mahzur yok, fakat yeterli malî güce sahip değilse, bu durumda baba, anne ve kardeşleri gibi en yakınlarından derece derece diğerlerine kadar akrabası, onlar da yeterli imkânlardan mahrumsa, o zaman da devlet kendisini evlendirmelidir.

وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتّٰى يُغْنِيَهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ۪ۜ وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ اِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًاۗ وَاٰتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللّٰهِ الَّذِ۪ٓي اٰتٰيكُمْۜ وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَٓاءِ اِنْ اَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَاِنَّ اللّٰهَ مِنْ بَعْدِ اِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣٣)

33. Henüz evlenme imkânı bulamayanlar, Allah lütfu ile yardımlarına gelip ihtiyaçlarını giderinceye kadar iffetli kalmaya çalışsınlar. (*) Eğer ellerinizin altındaki köle ve cariyelerden belli bir ücret karşılığı kendilerini serbest bırakmanız konusunda sizinle bir anlaşma yapmak isteyen olursa, (onları dürüst buluyor ve hayatlarını dilenmeden kazanabilir ve toplumun hayırlı birer ferdi, hür birer vatandaş olabilir görüyorsanız,) bu takdirde kendileriyle istedikleri anlaşmayı yapın. (**) Hattâ Allah’ın size ihsan buyurduğu servetten siz de yardım olarak onlara bağışta bulunun. Dünya hayatının fâni geçimliği uğruna cariyelerinizi, hele bir de iffetli kalmak istiyorlarsa, hiçbir durumda sakın fuhşa zorlamayın. Kim onlara böyle bir zorlamada bulunursa, bilin ki Allah, onların rızalarına rağmen zorlandıkları günah konusunda çok bağışlayıcıdır, hususî ve bol rahmet sahibidir.

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, şöyle buyurmuşlardır: “Ey gençler! İçinizde evlenmeye gücü yetenler evlensin. Çünkü evlilik, bakışlarınızı korur ve iffetinizi muhafaza etmenizi sağlar. Kimin de evlenmeye gücü yetmiyorsa oruç tutsun, çünkü oruç şehveti giderir.” (Buharî, “Nikâh”, 2) Yine şöyle buyurdular: “Üç tür Müslüman vardır ki, Allah onlara yardım etmeyi üzerine almıştır: İffetini muhafaza etmek için evlenen, hürriyetini satın almak için efendisiyle anlaşma yapan köle ve kararlaştırılan miktarı samimi olarak ödeme niyeti taşıyan borçlu, bir de Allah yolunda cihada çıkan mücahid.” (Tirmizî, “Fazâili’l-Cihad”, 20)

(**) Bu tür bir anlaşma, harp esirleri için de geçerlidir. Kur’ân’daki pek çok âyet gibi bu âyetin müminler topluluğuna seslenmesinden hareketle, İslâm’da içtimaî sisteme bazı açılardan temas etmek faydalı olsa gerektir: İslâm’ın fertlerin ve toplumların kaderinde insan iradesini ön planda tutması, idarî salâhiyetin halkın tamamına yüklenmesini gerektirir. Kur’ân-ı Kerim, hükümlerini tebliğ ederken, “Ey insanlar, ey iman edenler!” gibi, toplumun bütününe seslenir. Modern devletin deruhte ettiği vazifeler, İslâm’ın toplumun bütününe yüklediği vazifeler olmakla derecesine, ehemmiyetine ve ağırlığına göre bazısı farz-ı kifaye, bazısı vacib-i kifaye, bazısı da sünnet-i kifaye olarak adlandırılır. Meselâ: Kadınlarınızdan çirkin bir fiilde (zina) bulunanlarla ilgili olarak, içinizden dört erkek şahit getirin. Eğer dört kişi şahitlik ederse, bu takdirde ölüm kendilerini alıp götürünceye veya Allah, haklarında bir yol tayin buyuruncaya kadar onları evlerde tutun (Nisâ Sûresi/4: 15).

  • Allah size, bütün emanetleri, (umumî ve hususî bütün görevleri, kamu hizmetlerini, makam ve mevkileri) ehillerine vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder (Nisâ Sûresi/4: 58).
  • Ey iman edenler! Bizzat kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa, haktan yana ve Allah için şahitlik yapanlar olarak, var gücünüzle kılı kırk yarar derecede adaleti gerçekleştirin (Nisâ Sûresi/4: 135).
  • Ey iman edenler! Herhangi bir fasık size bir haber getirdiğinde, onu iyice tahkik edin (Hucurât Sûresi/49: 6).
  • Eğer mü’minlerden iki topluluk birbiriyle vuruşursa, aralarını bulun (Hucurât Sûresi/49: 9).

Bu demektir ki toplum, kendi içinde gerekli iş bölümünü yapıp gerekli müesseseleri kurarak bu vazifeleri yerine getirir. Devlet çarkı, bu müesseselerin bir bakıma bütünüdür. Dolayısıyla, İslâm’ın “öngördüğü” şekliyle devlet, bir bakıma “içtimaî mukavele” manzarası arz eder. Bu şekil, idarecinin tesbitinde halkın seçimini bir düstur olarak vazederken, yönetim çarkının dönmesinde de istişare veya danışmayı olmazsa olmaz bir şart olarak emreder. Ayrıca, idarenin işlemesinde bütün halkı denetleyici kılar. Özellikle ilk dört halife hazretleri döneminde İslâm’ın idare ile ilgili bütün kaideleri uygulanmış, daha sonra halifeliğin saltanata dönüşmesiyle birlikte sultanı, hükümdarı halkın seçmesi kaidesine uyulmamışsa da, diğerlerine yine büyük ölçüde uyulmuştur.

İslâm, muasır bir mütefekkirimizin buna yakın ifadeleriyle, cemiyet hayatında dayanak noktası olarak kuvvete bedel hakkı kabul eder. Faziletli fert, faziletli toplum ve bu yolla Allah’ın rızasını kazanma, içtimaî sistemin hedefidir. Hayatta kavga yerine yardımlaşma ve dayanışmayı esas alır. Cemiyetin tabakaları arasında tesis ettiği rabıta, ırkçılık yerine inanç, ortak duygu ve ortak değerlerdir. Nefsanî heveslerin her ne ve hangi yoldan olursa olsun tatminini değil, ruhu insanî kemalâta kamçılayarak kâmil insanlar yetiştirmeyi toplum düzeninin gayesi olarak benimser. Hakkın hususiyeti ve neticesi, ihtilâf yerine ittifaktır; faziletin hususiyeti ve neticesi dayanışmadır; yardımlaşmanın hususiyeti ve neticesi, ihtilâf yerine birleşme, bütünleşme ve birbirinin imdadına yetişmedir; inancın, ortak duygu ve değerlerin hususiyeti ve neticesi, düşmanlık yerine kardeşliktir; ruhu kemalâta kamçılayarak kâmil insan olmanın hususiyeti ve neticesi ise, hem dünyada, hem de Âhiret’te saadettir. (Fethullah Gülen, A Comparative Approach to Islam and Democracy, SAIS Review, c: 21, no. 2 [Yaz-Güz 2001])

وَلَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍ وَمَثَلًا مِنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ۟ (٣٤)

34. Kuşku yok ki, size hayatta izlemeniz gereken yolu aydınlatan ve ihtiyacınız olan gerçekleri açıklayan âyetler, sizden önce gelip geçen toplumların hayatlarından ibret verici kesitler, misaller ve kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olarak O’na itaat edenler için tam bir öğüt indiriyoruz.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 61 kez okundu