59-] Şûrâ Sûresi [36-53] Zuhruf Sûresi [1-89] (Ali Ünal)

42. Şûrâ Sûresi [36/53.Ayetleri]

فَمَٓا اُو۫تِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ (٣٦)

36. (Ey insanlar! Dünya nimeti olarak) size her ne verilmişse, geçici ve değersiz dünya hayatının geçimliğinden başka bir şey değildir. Allah’ın katında olan ise, iman eden ve Rabbilerine dayanıp güvenenler için hem her bakımdan hayırlı, hem de kalıcıdır.

وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَۚ (٣٧)

37. Onlar ki, (anne-baba hukukuna riayetsizlik, haksız yere cana kıyma, haksız kazanç, yetim malı yeme, ölçü ve tartıda hile yapma, israf, bilmediği konuda hüküm verme, kibir, alkol alma ve kumar gibi) büyük günahlardan ve (yine hiç şüphesiz büyük günahlardan olan zina, livata gibi) çirkin ve ahlâksız işlerden (*) kaçınırlar ve öfkelendikleri zaman (kendilerine karşı işledikleri kötülükler ve hatalar sebebiyle öfkelenmelerine sebep olanları) bağışlarlar.

~Açıklama~

(*) Büyük günahlar için ayrıca bkn: Nisâ Sûresi/4: 31, not 11.

وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۖ وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْۖ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۚ (٣٨)

38. Yine onlar, Rabbilerinin davetine kulak verir (ve O’na itaat eder)ler; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve işleri aralarında istişare iledir. (*) Onlar, kendilerine rızık olarak ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan geçimlik olarak muhtaçlara) verirler.

~Açıklama~

(*) Meşveret (danışma), verilecek kararların isabetli olarak verilebilmesinin ilk şartıdır. İyiden iyiye düşünülmeden, başkalarının fikir ve tenkitlerine arzedilmeden bir mes’ele hakkında verilen kararlar, çok defa hüsran ve hezimetle neticelenir. Düşüncelerinde kapalı, başkalarının fikrine hürmet etmeyen “kendi kendine” biri, üstün bir fıtrat, hatta dâhî bile olsa, her düşüncesini meşverete arzeden bir diğer insana göre daha çok yanıldığı görülür. En akıllı insan, meşverete en çok saygılı ve başkalarının fikirlerinden en çok istifade eden insandır. Yapacağı işlerde kendi düşünceleriyle iktifa eden ve hattâ onları başkalarına da kabul ettirmeye zorlayan ham ruhlar, etraflarından hep nefret ve istiskal görürler. (Ölçü ve Yoldaki Işıklar, 154)

  • İslâm’da meşveret veya istişare o kadar önemlidir ki, Allah, bu âyetinde Sahabe’yi överken, onların işlerini aralarında istişareye dayalı yürüttüklerini belirtmektedir.

Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, vahiyle destekleniyordu; kendi hevasından konuşmazdı ve söylediği sözler vahye dayanıyordu. Buna rağmen O, bilhassa kamuyu ilgilendiren meseleleri meşverete havale ediyor, idarî işleri istişare ile yürütüyordu. Uhud savaşına çıkmadan önce de ashabıyla istişarede bulunmuş, savaşta geçici de olsa bir mağlûbiyetin mukadder olduğunu rüyasında görmüş olmasına ve Medine içinde müdafaa savaşı verilmesini daha makûl bulmasına rağmen, Ashabın çoğunluğu şehir dışında meydan savaşı verilmesi görüşünü desteklediği için, düşmanı Uhud Dağı eteklerinde karşılamıştı. Bu savaşın ikinci döneminde yaşanan geçici mağlûbiyette, açık sahada bir meydan savaşı verilmesinin tesiri de vardı. Buna rağmen, savaşın hemen ardından gelen âyetlerde de Efendimiz’e idarî konularda istişare emrinin verilmiş olması (Âl-i İmran Sûresi/3: 159), vazgeçilmez bir usûl olarak istişarenin önemini ortaya koymaktadır. İstişare, hakkında kesin hüküm olmayan meselelerde hakimler tarafından da kendisine başvurulan bir metottur. Bu sebeple, kıyas ve içtihada yakın bir hususiyeti de vardır.

وَالَّذِينَ اِذَٓا اَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ (٣٩)

39. Onlar, (fert veya toplum olarak) bir tecavüze maruz kaldıklarında yardımlaşır (ve tecavüzü birlikte savarlar).

وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَاۚ فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ (٤٠)

40. (Ama unutulmamalıdır ki,) maruz kalınan bir kötülüğün karşılığı, ancak yapılan o kötülük ölçüsündedir. Bununla birlikte, kim (kendisine yapılan bir kötülüğü) affeder ve (meseleyi düşmanlık boyutuna vardırmayıp,) kötülüğü yapanla sulh olma yoluna giderse, onun mükâfatını vermeyi Allah üzerine almıştır. Hiç şüphesiz ki O, haksızlık yapanları sevmez. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân, adaletle birlikte, hakların herkes için aynı derecede ihlâl edilemez ve karşılıklı oluşu üzerinde ısrarla durur. Dolayısıyla her hak sahibine hakkını vermek İslâm’da esastır ve kimsenin hakkı, başkasınınkinden daha büyük, daha dokunulmaz değildir. Bu aslî prensiptir ki, hakların yerini bulmasında kısası gerekli kılmıştır. (Bkn: Bakara Sûresi/2: 178–179, 194, not 131, 140; Mâide Sûresi/5: 31, 45, not 6, 10.)

Bununla birlikte, haksızlığa maruz kalan bir insan hakkını alırken aşırı gidip mukabil bir zarar verebileceği için de, hakların geri alınması sırasında ölçüyü kaçırmama üzerinde de hassasiyetle durur ve bundan da öte dikkatleri affetmenin önemine ve güzelliğe çekerek, fertleri bizzat kendilerine yapılan haksızlıklar konusunda affedici olmaya teşvik eder.

وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍۜ (٤١)

41. Fakat her kim haksızlığa uğrar ve (meşrû yoldan) hakkını geri alırsa, bunlar için kınama ve herhangi bir sorumluluk söz konusu olamaz.

اِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٤٢)

42. Sorumluluk, ancak insanlara zulmedenler ve hak–hukuk tanımayıp, ülkede taşkınlık ve tecavüzde bulunanlar için söz konusudur. Öylelerini bekleyen acı bir azaptır.

وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ اِنَّ ذٰلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ۟ (٤٣)

43. Yine de bir insan dişini sıkar, sabreder ve kendisine haksızlıkta bulunanı bağışlarsa, böyle davranmak, hiç kuşkusuz, nefse hakimiyet ve kararlılık isteyen büyük faziletlerdendir.

وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ وَلِيٍّ مِنْ بَعْدِهِ۪ۜ وَتَرَى الظَّالِمِينَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ اِلٰى مَرَدٍّ مِنْ سَبِيلٍۚ (٤٤)

44. Allah kimi de (tavır ve tercihinden dolayı) şaşırtır ve saptırırsa, artık (onu koruyup, işlerini üzerine alacak) herhangi bir dost ve hâmî bulunmaz. O zalimleri, azapla karşılaştıklarında “(Bu azaptan kurtulmak için) dünyaya dönüp (halimizi ıslah etmeye) bir yol yok mudur?” derken görürsün!

وَتَرٰيهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِيٍّۜ وَقَالَ الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَٓا اِنَّ الظَّالِمِينَ فِي عَذَابٍ مُقِيمٍ (٤٥)

45. İçine düştükleri zillet ve perişaniyetten dolayı boyunları bükük, yürekleri tir tir o azabın başına getirildiklerini ve göz ucuyla etraflarına bakındıklarını görürsün. (Dünyada iken) iman etmiş olanlar, (bu manzara karşısında), “İşte,” derler, “asıl hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de ailelerini Kıyamet Günü böyle hüsrana sürükleyenlerdir.” İyi bilin ki zalimler, devamlı ve sonu gelmez bir azap içindedirler.

وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ يَنْصُرُونَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ سَبِيلٍۜ (٤٦)

46. Onların kendilerine yardım edecek dost ve hâmîleri de yoktur; ancak Allah’tır (kulları için gerçek dost ve hâmî). Ama Allah da bir insanı saptırırsa, artık onun için hiçbir kurtuluş yolu olmaz.

اِسْتَج۪يبُوا لِرَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللّٰهِۜ مَا لَكُمْ مِنْ مَلْجَاٍ يَوْمَئِذٍ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَكِيرٍ (٤٧)

47. Allah’ın takdir buyurduğu ve kimsenin Allah’ı onu getirmekten alıkoyamayacağı bir gün gelmeden önce Rabbinizin çağrısını kabul edin. O gün ne (kaçıp kurtulmak için) bir sığınağınız ve (azaptan kurtulmak için kendisine başvuracağınız) bir merciiniz olur, ne de kendinizi gizlemeye ve günahlarınızı inkâra bir yol.

فَاِنْ اَعْرَضُوا فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًاۜ اِنْ عَلَيْكَ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاِنَّٓا اِذَٓا اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِهَاۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدِيهِمْ فَاِنَّ الْاِنْسَانَ كَفُورٌ (٤٨)

48. (Bunca ikazımıza rağmen) onlar yine de yüz çevirirlerse, (ey Rasûlüm, üzülme, çünkü) Biz, seni (yanlış yollara gitmelerine mani olasın diye) onların üzerinde bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen, ancak tebliğdir. (Onların böyle davranmalarına da şaşırma. Çünkü tefessüh etmiş insan karakteri öyledir ki,) eğer Biz böyle bir insana tarafımızdan bir nimet tattırsak, (onu verenin kim olduğunu ve vermedeki hikmetini düşünmeden) ferahlar, şımarır; ama bizzat işlediği hata ve günahlar sebebiyle başına bir musibet gelse, o insan, bu defa da tam bir nankör kesilir.

لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ يَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ اِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ الذُّكُورَۙ (٤٩)

49. Allah’ındır göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti. O, dilediğini yaratır. Kimi dilerse ona kızlar bağışlar, kimi dilerse ona da erkekler bağışlar.

اَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَاِنَاثًاۚ وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَٓاءُ عَقِيمًاۜ اِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ (٥٠)

50. Veya (dilediği kimseye) hem erkek, hem de kız çocuklar lûtfeder. Her kimi dilerse, onu da çocuksuz bırakır. O, her şeyi hakkıyla bilendir, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَٓائِ۬ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِاِذْنِهِ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ (٥١)

51. Allah, bir beşerle ya (manâyı onun kalbine doğrudan bırakma şeklinde) vahiyde bulunma, ya bir perde arkasından ona hitap etme, ya da dilediğini O’nun izniyle vahiy yoluyla iletecek bir elçi (melek) gönderme dışında hiçbir şekilde konuşmaz. (*) O, mutlak yüce ve aşkındır; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

~Açıklama~

(*) Her insanda Cenab–ı Allah’a muhatap olma istidadı şu veya bu ölçüde vardır. Ne var ki, bu istidadı bir kabiliyet haline getirmek, belli bir zihnî ve kalbî paklık ve seviye gerektirir. Peygamberler, bu paklık ve seviyenin zirve temsilcileridirler. Bununla birlikte, onlar arasında da bu konuda belli seviye farklılıkları söz konusudur. Peygamberlerden sonra, yine belli ve değişen seviyelerde Allah’a muhatap olabilme kabiliyetine sahip bulunan velîler gelir. Cenab–ı Allah’ın peygamberlerle konuşmasına vahiy, bir bakıma velîlerle konuşmasına ise ilham adı verilir. İlham, daha çok manânın kalbe atılması şeklinde olur.

Âyet–i kerime, bir manâda vahyin şekillerini nazara vermektedir. Allah’ın peygamberlerle hususî ve ancak muhatabın anlayacağı şekilde konuşması olan vahiy, üç şekilde gerçekleşir. Birinci şekilde Cenab–ı Allah manâyı peygamberin kalbine bırakır ve peygamber, bunun Allah’tan olduğunu bilir. İkinci şekilde Cenab–ı Allah (c.c.) peygambere bir perde arkasından hitap eder. O, Hz. Musa’ya Tuva Vadisi’nde ve Tur’da böyle konuşmuştur. Tuva’da O’na bir ağacın arkasından hitap buyurmuş, Tur’da ise Hz. Musa O’nu ne olduğunu bilmediğimiz bir perdenin gerisinden işitmiştir. Allah’ın peygamberlerle üçüncü tür konuşması ise melek gönderme ve meleğin Allah’ın mesajını peygambere iletmesi şeklinde olur. Kur’ân–ı Kerim, Allah Rasûlü’ne bu yolla, Hz. Cebrail (a.s.) vasıtasıyla gelmiştir.

İnsan, rüyada da Cenab–ı Allah’tan mesaj alabilir. Bu rüyayı gören peygamber ise, bu defa onun rüyası da vahyin şümulüne girer. Diğer insanlar da, sadık rüyalar dediğimiz ve bazısı tabire muhtaç olan, bazısı olmayan rüyalarla birtakım manâlar alabilirler. Mü’minlere ait bu tür sadık rüyalara bir hadis–i şerifte “mübeşşirât (müjdeler)” denmektedir. Cenab–ı Allah (c.c.), kavramın kelime manâsı içinde hayvanlara da vahiyde bulunur (Nahl Sûresi/16: 88). Fakat bu, ya hayvanda “depo edilmiş” bir bilgi şeklinde veya hayvanı doğrudan yönlendirme (sevk–i İlâhî) şeklinde olur. (Bkn: Nahl Sûresi/16, 68, not 17 [Ek 10]) Arı gibi bazı hayvanlarda buna mazhariyet daha ileri seviyededir. Modern bilim, buna yanlış bir değerlendirme ve isimlendirme ile “içgüdü” demektedir.

وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ رُوحًا مِنْ اَمْرِنَاۜ مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْاِيمَانُ وَلٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِنَاۜ وَاِنَّكَ لَتَهْدِ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍۙ (٥٢)

52. İşte Biz, sana (bütünüyle pak ve manevî) emirler âlemimizden (kalbleri ve zihinleri diriltici) bir ruh vahyettik. Yoksa sen, (içindeki bütün hükümleriyle) Kitap nedir, (tafsilatıyla) iman nedir bilecek değildin. Fakat Biz, o (Kitap ve imanı) bir nur kıldık ki, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiriyoruz. (*) Ve şüphesiz sen, her bakımdan doğru bir yola kılavuzluk yapıyorsun.

~Açıklama~

(*) Âyet-i kerime, başındaki işte (ve-kezâlike) kelimesiyle, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) Cenab-ı Allah’a önceki âyette ifade buyrulan üç konuşma şekliyle de muhatap olduğuna işaret etmektedir. İkinci olarak, Kur’an-ı Kerim Hz. Cebrail (a.s.) vasıtasıyla indirildiği için âyette Peygamber Efendimiz’e vahyedildiği belirtilen ruh, Kur’an ve vahyin her üç şekliyle de gelen Sünnet’i birlikte içine alan bir nur veya Peygamber Efendimiz’e has bir ilim, manâ, hal ya da O’nun risaleti olabilir.

Âyet, vahiyden önce Peygamber Efendimiz’in kitap ve imandan habersiz bulunduğu manâsına değildir. Kitap ve imanın birlikte kullanılması, kendisine ruh vahyedilmeden önce veya vahyedilmemiş olsaydı Peygamber Efendimiz’in İslâm’ın bütün hükümlerine ve imanın bütün tafsilatına Kur’an ve Sünnet’le bildirilen ölçüde vâkıf bulunmadığına veya bulunamayacağına işaret eder. Allah, her şeyi en iyi ve tam doğrusuyla bilendir.

صِرَاطِ اللّٰهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِلَى اللّٰهِ تَصِيرُ الْاُمُورُ (٥٣)

53. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’na ait bulunan Allah’ın yoluna. İyi bilin ki, bütün işler neticede Allah’a döner, O’na havale edilir ve nihaî hükmü O verir.

***

43. Zuhruf Sûresi [1-89]

43. Zuhruf Sûresi : Mekke’de Allah Rasûlü’nün hayatına tuzaklar kurulduğu bir dönemde inmiştir. 89 âyettir. İsmini 35’inci âyetinde geçen zuhruf (altın, süs) kelimesinden alır. Tevhid, nübüvvet ve Âhiret gibi iman esasları üzerinde durur ve Cenab–ı Allah’a kızlar atfetme gibi bâtıl inançları reddeder. Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın hayatından kesitler sunar. Müşrikleri şirkten vazgeçmeye çağırır ve kendilerini Âhiret’te bekleyen âkıbetle ikaz eder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

حٰمٓۜ (١)

1. Hâ-Mîm.

وَالْكِتَابِ الْمُبِينِۙ (٢)

2. Kendisi (ve Hakk’tan geldiği) apaçık olan ve gerçeği açıklayan Kitab’a yemin olsun.

اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَۚ (٣)

3. Biz onu, düşünüp akleder ve gerekli dersleri alırsınız diye fasih Arapça, okunur bir kitap (Kur’ân) kıldık.

وَاِنَّهُ فِ۪ٓي اُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌۜ (٤)

4. O, katımızda bulunan ve kuşkusuz kadri çok yüce, akılların ulaşamayacağı derecede aşkın, her türlü şüphe ve değişiklikten bütünüyle uzak ve baştan sona hikmet yüklü Ana Kitap’tadır. (*)

~Açıklama~

(*) Ana Kitap’tan maksat Levh–ı Mahfuz’dur (Bürûc Sûresi/85: 22); Levh-i Mahfuz için bkn: En’âm Sûresi/6: 59, not 13; Ra’d Sûresi/13: 39, not 13; İsrâ Sûresi/17: 14, not 10. Levh–ı Mahfuz, son derece yüce ve yaratılmışlar açısından da ulaşılmazdır.

Bu sebeple Allah (c.c.), Kur’ân’ı insanlar onu anlasın ve hayatlarını ona göre tanzim etsinler diye Arapça okunur bir kitap halinde Rasûl–i Ekrem’e vahyetmiştir. O, Levh–ı Mahfuz’da tafsil edilmemiş ve insanların ulaşamayacağı bir halde iken insanların konuşup anladığı bir dilde indirilmesi, “insan aklına İlâhî tenezzüller” olarak nitelendirilmiştir. Şu halde insana düşen, bütün bu hususlar ve Kur’ân üzerinde düşünüp, Kur’ân’ı hayatına hakim kılmasıdır.

اَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا اَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ (٥)

5. Siz haddi aşan ve Allah’ın size verdiği kabiliyet ve melekeleri boşa harcayan bir topluluksunuz diye bu şerefli, öğüt ve talimat dolu kitabı geri çekip, sizi başıboş kendi halinize mi bırakacağız?

وَكَمْ اَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْاَوَّلِينَ (٦)

6. Daha önce gelip geçmiş topluluklar içinde (Mesajımız’ı tebliğ için) nice peygamberler görevlendirdik.

وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ (٧)

7. Ama kendilerine gelen her bir peygamberle alay ettiler.

فَاَهْلَكْنَٓا اَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضٰى مَثَلُ الْاَوَّلِينَ (٨)

8. Bu sebeple Biz, (seninle alay eden o Mekke) halkından daha güçlü–kuvvetli ve daha haşin toplulukları helâk ettik; nitekim helâk edilmiş bulunan bu önceki toplulukların hayatlarının ibret dolu sahneleri anlatılmıştı.

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُۙ (٩)

9. Gerçek şu ki, eğer onlara “Gökleri ve yeri kim yaratmıştır?” diye sorsan, hiç şüphesiz, onları Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Alîm (her şeyi hakkıyla bilen) yaratmıştır deme mecburiyeti duyacaklardır.

اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۚ (١٠)

10. O ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kılmış ve orada yol bulup, rahat seyahat edebilmeniz için yollar, geçitler var etmiştir.

وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً بِقَدَرٍۚ فَاَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًاۚ كَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ (١١)

11. Gök tarafından belli bir ölçüye göre su indiren de O’dur; ve neticede o su ile ölü bir memlekete hayat veriyoruz. İşte kabirlerinizden de bu şekilde hayat verilmiş olarak çıkarılacaksınız.

وَالَّذِي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْاَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَۙ (١٢)

12. Çift çift bütün varlık türlerini yaratan (*) ve sizin için (denizlerde) gemilerden, (karada) ehlî hayvanlardan binekler var eden de O’dur.

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyette kendisine dikkat çekilen çift yaratılış için bkn: Yâ–Sîn Sûresi/36: 36, not 11.

لِتَسْتَوُ۫ا عَلٰى ظُهُورِه۪ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ اِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَۙ (١٣)

13. Onlara rahatça binip yerleşesiniz ve üzerlerine binip yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini hatırlayarak, şöyle diyesiniz: “Her türlü kusur ve yakışıksız nitelemelerden münezzehtir O Allah ki, bu bineği bizim emrimize ve faydamıza verdi; yoksa biz böyle bir şeye muvaffak olamazdık.

وَاِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ (١٤)

14. “Ve şüphesiz biz, sonunda mutlaka Rabbimize döneceğiz.” (*)

~Açıklama~

(*) (Motorlu araçlar dahil) bir vasıta ve/veya bir bineğe binildiğinde bu tesbih ve şükür ifade eden cümleleri söylemek sünnettir.

وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌۜ (١٥)

15. Böyle iken onlar tuttular, kullarından bir kısmını O’nun bir parçası saydı (ve O’na babalık atfettiler). Gerçekten insan, besbelli bir nankördür.

اَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَاَصْفٰيكُمْ بِالْبَنِينَ۟ (١٦)

16. Yani O, yarattıkları içinde (hiç değer vermediğiniz) kızları Kendine evlât edinmiş ve sizi erkeklerle onurlandırmış, öyle mi?

وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمٰنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ (١٧)

17. Onlardan birine, Rahmân için münasip gördükleri kız evlâdı dünyaya geldiği haberi verilince yüzü birden mosmor kesilir ve yutkunur durur.

اَوَمَنْ يُنَشَّؤُ۬ا فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ (١٨)

18. “Süsler içinde büyütülen ve düşmanlıkta, düşmanla mücadelede kendini ifade edemeyen, işe yaramayan bir evlât ha”?

وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثًاۜ اَشَهِدُوا خَلْقَهُمْۜ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْـَٔلُونَ (١٩)

19. İşte, bizzat Rahmân’ın kulları olan melekleri (hiç değer vermedikleri böyle) dişilerden addedip, (sonra da O’nun kızları sayıyorlar). Yoksa onlar, o meleklerin yaratılmasına şahit mi oldular (da onların dişiliğine ve Rahmân’ın kızları olduğuna hükmediyorlar)? Elbette bu (yalan) şahitlikleri kayda geçecek ve bundan dolayı sorguya çekileceklerdir.

وَقَالُوا لَوْ شَٓاءَ الرَّحْمٰنُ مَا عَبَدْنَاهُمْۜ مَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍۗ اِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَۜ (٢٠)

20. Bir de tutup, “Eğer Rahmân öyle dilemiş olsaydı, biz (ilâhlarımıza) tapmazdık.” diyorlar. Oysa onların bu konuda (İlâhî Meşiet ile beşerî irade ve davranışlar arasındaki münasebet konusunda) hiçbir bilgileri yoktur; onlar, sadece saçmalamaktadırlar.

اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ (٢١)

21. Yoksa onlara daha önceden bir Kitap vermişiz de, ona dayanarak mı (Allah’tan başka ilâhlar ediniyor ve onlara tapıyorlar)?

بَلْ قَالُٓوا اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ (٢٢)

22. Asla! Onların bütün dava ve dayanakları şudur: “Biz, babalarımızı bu inanç ve uygulama üzerinde toplanmış bulduk; dolayısıyla biz de, onların izinden gidiyoruz.”

وَكَذٰلِكَ مَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ (٢٣)

23. Bunun gibi, ne zaman senden önce bir memlekete bir uyarıcı göndermişsek, orada hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan dünyevî zevkler peşinde koşanlar, “Biz, babalarımızı bu inanç ve uygulama üzerinde toplanmış bulduk; dolayısıyla biz de onların izini takip ediyoruz.” demişlerdir.

قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَٓاءَكُمْۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ (٢٤)

24. Uyarıcı onlara, “Şayet ben size, babalarınızı takip eder bulduğunuz dine mukabil ondan daha doğrusunu (*) getirmişsem de mi (yine babalarınızın peşinden gideceksiniz?”) diye karşılık vermiş, bu defa (her memlekette hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan dünyevî zevkler peşinde koşanlar, rasûllere “Siz ne derseniz deyin,) her ne ile gönderilmişseniz, biz onu peşinen ret ve inkâr ediyoruz!” cevabında bulunmuşlardır.

~Açıklama~

(*) Allah’ın gönderdiği Din, her bakımdan doğru, buna mukabil şirk ve küfür ise, bütünüyle bâtıldır. Bununla birlikte, her bâtıl dinde bâtıl olmayan unsurlar bulunabilir. İşte, peygamberlerin, Allah’tan alıp getirdikleri Din hakkında bâtıl dinlere mukabil “daha doğru” ifadesini kullanmaları hem tartışmada mukabele içindir, hem de herhangi bir bâtıl din, ideoloji veya doktrinde bulunabilecek doğru unsurlara atıfta bulunmaktadır.

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ۟ (٢٥)

25. Ama neticede (her inkârcı ve zalim topluma) hak ettiği cezayı verdik. İşte bak, (peygamberleri) yalanlayanların âkıbeti nasıl oldu!

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهِيمُ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ۪ٓ اِنَّنِي بَرَٓاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَۙ (٢٦)

26. Bir vakit İbrahim, atasına ve halkına şöyle hitap etti: “Şunu iyi bilin ki, benim sizin taptıklarınızla hiçbir münasebetim yoktur;

اِلَّا الَّذِي فَطَرَن۪ي فَاِنَّهُ سَيَهْدِينِ (٢٧)

27. “Ben ancak, beni belli özelliklerle yaratana ibadet ederim. O, muhakkak beni her hususta doğruya (ve neticede ebedî saadete) iletecektir.”

وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢٨)

28. Allah (Tevhid inancının ilanı olan) bu sözü, (bâtıl inanışlardan Hak Din’e) dönsünler diye O’ndan sonraki nesillere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı.

بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ (٢٩)

29. Doğrusu, kendilerine hak ve onu apaçık ortaya koyacak bir rasûl geleceği âna kadar şu (Mekke halkının da), atalarının da hayatta kalmalarına müsaade ettim ve kendilerine geçimlikler verdim.

وَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِهِ كَافِرُونَ (٣٠)

30. Ve nihayet hak kendilerine geldi, fakat onlar, “Bir büyü bu ve biz onu kesinlikle reddediyoruz.” dediler.

وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ (٣١)

31. Ve şunu da söylediler: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden önde gelen büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (*)

~Açıklama~

(*) Bu itiraz, İlâhî hidayetten yoksun insanların büyüklük anlayışının tipik bir tezahürüdür. Onlara göre büyüklük makamda, mevkide, servette ve güçtedir. Ama Allah’ın katında büyüklük ise imanda ve takvadadır (Hucurât Sûresi/49: 13). Âyetteki “iki şehir”den maksat, Mekke ve Taif’tir.

اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّاۜ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ (٣٢)

32. Rabbinin rahmetini yoksa onlar mı taksim ediyor (da, dilediklerine peygamberlik veriyor, dilediklerini ona uygun görmüyorlar)? (Sonra, zenginliklerine ve dünyalık mevkilerine bakarak insanlara nasıl büyüklük atfedebilirler ki,) dünya hayatında onların geçimliklerini de aralarında Biz taksim ediyor ve kimisi kimisini istihdam etsin de birbirlerinden yararlansınlar diye geçimlik noktasında bazısını bazısından farklı derecelerde üstün kılıyoruz. (*) Rabbinin (iman, hidayet ve peygamberlik) rahmeti ise, onların toplayıp biriktirdikleri her şeyden çok daha hayırlıdır.

~Açıklama~

(*) Bu, çok önemli bir toplum ve içtimaî hayat gerçeğine işaret etmektedir. Cenab-ı Allah (c.c.), aynı maddî malzemeden olmakla birlikte, kullarının her birini diğerinden pek çok bakımdan farklı yaratmıştır. Bu farklılıklardan birisi de, beğeni, tercih, kabiliyet ve rızıkların taksimindeki farklılıklardır. Bu farklılıklar, toplum hayatında meslekleri ve karşılıklı yardımlaşmayı doğurur. Karşılıklı yardımlaşma ise, içtimaî hayat dinamiklerinin en önemlilerindendir. Meselâ Allah (c.c.), fakir ve muhtaçların ihtiyaçlarını giderecek miktarı zenginlerin malında yaratmış ve bu miktarın ifasını zekât ile zenginlere şart koşmuştur. Böylece, hem zenginlere kalblerinden mal sevgisini çıkarma imkânı ve yolu, hem sevap kazanma imkânı ve yolu bahşetmiş, ayrıca onların kalblerinde merhamet ve şefkate de yol açmıştır. Zekât ve yardımlaşmayı fakirlerde ise, kendilerine yardım edenlere karşı bir hürmet duygusu uyanmasına sebep kılmıştır. Allah (c.c.), bu sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı zekâtla sınırlamamış, infak kavramı altında hem yardım sebeplerini ve yollarını hem de yardım miktarını arttırmıştır.

İnsan arasındaki sözü edilen farklılıklar, toplumda işçi-işveren münasebetlerinin de kaynağıdır. Fakir-zengin münasebeti gibi, işçi-işveren münasebeti de, İslâm’da bir dayanışma ve yardımlaşma münasebetidir. İşçi işverene olduğu kadar, işveren de işçiye muhtaçtır ve işçi ve işverenin varlığı bir bakıma yaratılışa, Kader’e ait olarak kabullenilmesi ve dolayısıyla yardım-laşmaya, dayanışmaya basamak olması gereken bir realitedir. İşte, söz konusu farklılıklar modern sistemlerde, kapitalizm ve komünizmde içtimaî çatışmalara menşe yapılırken, İslâm, bu farklılıklar gibi bütün hayatı yardımlaşma ve dayanışma senfonisi olarak ele alır ve öyle olması için de her türlü itikadî, içtimaî, ahlâkî düsturu koymuştur. Bu nokta, içtimaî ve ekonomik sistem adına üzerinde çok durulması gereken bir konudur.

وَلَوْلَٓا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَۙ (٣٣)

33. Eğer insanlar (sadece dünyayı talep edip, Âhiret’i terk ve ihmalle, neticede küfür etrafında) tek bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, (*) Rahmân’ı ret ve inkâr eden herkese (öyle servet verirdik ki,) evlerinin tavanları gümüşten olurdu ve üzerlerine basarak (üst kata) çıkacakları merdivenleri de;

~Açıklama~

(*) Bu, insanlar küfür etrafında ittifak ederek çatışmasız, kargaşasız tek bir topluluk meydana getirirlerdi demek değildir.Ümmet”, bir inanç topluluğu demektir. Dolayısıyla kastedilen, insanların hepsinin kâfir olabileceği, küfre meyledebileceğidir. Âyet, ayrıca devam eden iki âyetle birlikte, lüksün insanları devamlı surette zevkleri tatmine yöneltip neticede Âhiret’i unutturarak, Allah’a karşı nankörlüğe ve küfre götürebileceği ikazında bulunmaktadır. Cenab–ı Allah’ın insanlar küfür üzerinde birleşmeyecek olsalardı kâfirlere dünyada böylesine bir zenginlik verecek olmasının sebebi, gelecek 35’inci âyette açıkça buyrulucağı üzere, Hak Din ve ona bağlanma nimetiyle, mü’minlere Âhiret’te bahşedilecek nimetler karşısında en üst seviyede bile dünya zenginliğinin hiçbir kıymet ifade etmemesidir.

وَلِبُيُوتِهِمْ اَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِؤُ۫نَۙ (٣٤)

34. Ve evlerinin kapıları ve üzerlerine kurulacakları koltukları da.

وَزُخْرُفًاۜ وَاِنْ كُلُّ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَالْاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ۟ (٣٥)

35. Altın (ve daha başka mücevherlere, süslere) boğardık onları. Ama bunların her biri, dünya hayatının geçici metaından ibarettir. (Bütün nimetleriyle) Âhiret ise, Rabbinin katında, müttakîlere (Allah’a gönülden saygı besleyen ve O’na karşı gelmekten sakınanlara) mahsustur.

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ (٣٦)

36. Kim, (takvaya bedel) Rahmân’ı hatırlayıp anmaktan bile bile yüz çevirir, (sanki O mevcut değilmiş ve kendisini görmüyormuş gibi bir hayat sürerse), ona bir şeytan sardırırız da, artık o şeytan, onun ayrılmaz yoldaşı olur. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette sözü edilen şeytan, cin veya insan şeytanı olabilir. Her iki tür şeytanlar da, düşünce ve hayatlarında Allah’a yer vermeyenlere ve diledikleri gibi bir hayat yaşamak isteyenlere yakın durur ve onları sürekli günaha sürüklerler. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” atasözü, bu noktada hem bir gerçeği ifade etmekte, hem de konuya açıklık getirmektedir.

وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ (٣٧)

37. Bu şeytanlar onları (Allah’a giden) yoldan alıkoyar ve buna rağmen onlar, kendilerini doğru yolun üzerinde zannederler. (*)

~Açıklama~

(*) Doğru yol, Allah’ın Kur’ân’la ortaya koyduğu yol, hidayet de bu yolda yürümek demektir. Bu bakımdan, bu yolda gitmeyen her kim olursa olsun ve kendisini ne kadar doğru yolda sanırsa sansın, dalâlette, yani doğru yolun dışındaki yollardadır. Kur’ân, dalâlette oldukları halde, bu şekilde doğru yolda olduklarını sananları, sürekli yanlış yaptıkları halde doğru yaptıklarını zannedenleri şiddetle ikaz eder: (Ey Rasûlüm,) de ki: “Yaptıklarıyla en çok kayba uğrayanların kimler olduğunu size haber verelim mi? Onlar, (dünya hayatını yegâne hayat edinen ve) dünya hayatındaki bütün çalışmaları, (özellikle âhiretleri hesabına) boşa giden, fakat buna rağmen güzel işler yaptıklarını zannedenlerdir.” (Kehf Sûresi/18: 103–104. Bkn. İlgili not 33.)

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ (٣٨)

38. Fakat huzurumuza geldiklerinde ise o yanından ayrılmaz yoldaşına, “Keşke aramızda iki doğu (en uzak doğu–batı) mesafesi kadar (*) mesafe olsaydı! Meğer sen ne kötü bir yoldaşmışsın!” der.

~Açıklama~

(*) Bu tipik ifade, yerin yuvarlaklığını ortaya koymaktadır. Bilindiği gibi, güneşin bir yarımkürede battığı nokta diğer yarımküredeki doğuş noktasıdır. Bu ise, yerin yuvarlaklığını ortaya koyar. Dolayısıyla ve görünür, müşahede edilir gerçeğe göre ifadenin manâsı, “doğu ile batı arası”dır. Çünkü “iki doğu” aynı zamanda “iki batı” ve “doğu ile batı” da demektir.

وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ اِذْ ظَلَمْتُمْ اَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ (٣٩)

39. “(Bu pişmanlık ve temenniniz) bugün size hiçbir fayda vermeyecektir; çünkü (dünyada iken) birlikte zulmettiniz (Allah’a şirk koştunuz). Burada da azabı birlikte çekeceksiniz.”

اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٤٠)

40. Gerçek bu olmakla birlikte, yine de sağırlara söz işittirebilir veya körleri ve apaçık bir sapıklık içinde boğulup gitmişleri doğru yola iletebilir misin?

فَاِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَاِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَۙ (٤١)

41. Ama Biz seni vefat ettirip yanımıza alacak bile olsak, hiç kuşkusuz onlara hak ettikleri cezayı yine veririz;

اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ (٤٢)

42. Veya onlara va’dettiğimiz (azabı, mağlûbiyeti sen hayatta iken kendilerine tattırırız da, onu) sana da gösteririz; hiç şüphesiz Biz, onlara dilediğimizi yapabilecek güçteyiz.

فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِ۪ٓي اُو۫حِيَ اِلَيْكَۚ اِنَّكَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤٣)

43. O halde sen, sana vahyedilen (Kur’ân’a) sımsıkı sarıl. Hiç şüphesiz sen, her hususta dosdoğru bir yol üzerindesin. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyetler indiğinde mü’minler Mekke’de olabildiğince zayıf, yardımsız ve korumasız haldelerdi. Mekke ileri gelenleri Allah Rasûlü’nü öldürme planları yapıyorlardı. Eğer Allah Rasûlü (s.a.s.) ölse idi, Allah onları şüphesiz cezalandıracak, belki hepsini helâk edecekti. Ama Allah (c.c.), Rasûlü’ne hicret yolunu açtı ve neticede küfrü ve kâfirleri bozguna uğratıp, önde gelenlerinin Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlarda canını alırken, İslâm’ı kemale erdirerek mü’minler üzerindeki nimetini tamamladı. Dolayısıyla 41’inci âyet kısmen, 42’nci âyet ise bütünüyle tecelli etti. O halde her zaman için mü’minlere düşen, 43’üncü âyette ifade buyurulduğu gibi, Rasûlüllah’ın izinde Allah’ın dinine sımsıkı sarılmak ve O’nun va’d ve kudretine tam itimatla neticeyi O’na bırakmaktır.

وَاِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَۚ وَسَوْفَ تُسْـَٔلُونَ (٤٤)

44. Ve (sana vahyedilen bu Kur’ân, dünyada ve Âhiret’te) hem senin, hem de milletinin şeref ve saadetine sebep bir öğüt, bir mesajdır. Elbette bir gün gelecek, ondan sorguya çekileceksiniz.

وَسْـَٔلْ مَنْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَاۗ اَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ اٰلِهَةً يُعْبَدُونَ۟ (٤٥)

45. Senden önce gönderdiğimiz rasûller(in gerçek ve samimi takipçilerin)e sor bakalım, acaba Biz, Rahmân (olan Zâtımız)dan başka kendisine ibadet edilecek bir ilâhın daha varlığını kabullenmiş (de, ona da ibadet edilebilir mi demişiz)?

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَقَالَ اِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٦)

46. Nitekim Musa’yı, (Âlemlerin Rabbi oluşumuza ve yalnızca Bize ibadet edilmesi gerektiğine apaçık delil teşkil eden) mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelen yetkililerine gönderdik. Musa onlara, “Şüphesiz ki ben, Âlemlerin Rabbinin bir elçisiyim!” dedi.

فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِاٰيَاتِنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ (٤٧)

47. Önlerinde delillerimizi sergileyiverince, gülüp o delillerle alay ettiler.

وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ اِلَّا هِيَ اَكْبَرُ مِنْ اُخْتِهَاۘ وَاَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٤٨)

48. Onlara biri diğerinden büyük delil üstüne delil, mucize üstüne mucize gösterdik ve takip ettikleri yanlış yoldan dönerler mi diye onları (birbirinden ağır) cezalarla (*) sarstık.

~Açıklama~

(*) Bu cezalar hakkında bkn: A’râf Sûresi/7: 130–133.

وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَ السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ اِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ (٤٩)

49. (Ne zaman bir cezaya maruz kalsalar Musa’ya varır ve:) “Ey büyücü, sana verdiği (iman ettiğimiz takdirde cezayı üzerimizden kaldıracağı) sözüne binaen bizim için Rabbine dua et (de, bizi bağışlasın). Zira, artık yola geleceğiz.” derlerdi.

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ (٥٠)

50. Üzerlerinden cezayı kaldırınca da, hemen o anda sözlerinden cayıverirlerdi.

وَنَادٰى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِيۚ اَفَلَا تُبْصِرُونَۜ (٥١)

51. (Sıkıştığı bir anda) Firavun, halkı arasında şu ilânatta bulundu: “Ey benim halkım! Mısır ve Mısır’da mutlak hakimiyet, sonra ayağımın altından akan şu nehirler bana ait değil mi? Gözünüzü açıp, bu gerçeği görmeyecek misiniz?

اَمْ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذِي هُوَ مَه۪ينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ (٥٢)

52. “Yoksa ben, şu basit ve meramını bile neredeyse anlatamayan adamdan daha üstün değil miyim?

فَلَوْلَٓا اُلْقِيَ عَلَيْهِ اَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ الْمَلٰٓئِكَةُ مُقْتَرِنِينَ (٥٣)

53. “Kaldı ki, (eğer o bir rasûlse,) üzerine gökten altın bilezikler atılması gerekmez mi; veya neden yanında (ona destek olacak, iddiasını destekleyecek) melekler yok?” (*)

~Açıklama~

(*) O devirde halka mesajlar dellâllarla iletilirdi. Bu dellâllar şehir, köy ve kasabalarda konuyu halka duyururlardı. Firavun’un elinde dalkavuk bir medya, haber ajansları veya devlet radyo ve TV’leri yoktu. Hz. Musa (a.s.)’nın dilinde asla kekemelik söz konusu değildi. Tâ-Hâ, 27. âyetinde nakledilen ve daha fasih konuşabilme adına yapılan “Dilimde bir bağ var, onu çöz!” duası da elbette kabul edilmişti. Firavun’un böyle demesi, İlâhî mesajı anlamama konusundaki inadından ileri geliyordu. Kasden önemsemiyor veya önemsemez görünüyordu. O dönemde, bir elçi gönderen hükümdar, önce onu bütün ihtişam ve zenginliğini ispatlayacak eşyalarla donatırdı. Firavun, Musa (a.s.)’da bundan bir eser göremeyince, O’nun sadeliğini, elçi olmayışının delili saymak istemişti. (Suat Yıldırım, ilgili âyetin açıklamasında.)

فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (٥٤)

54. Firavun, halkını küçümsedi ve hiçe saydı; onlar da körü körüne ona itaat ettiler. Çünkü günahlarla yoldan bütün bütün çıkmış bir topluluk idiler. (*)

~Açıklama~

(*) Halkı hiçe sayan bir dikta yönetimi, hukuku çiğner; ortakları, işbirlikçileri ve çevresindeki menfaatçi dalkavuklarla bir oligarşi kurar, dürüst ve faziletli insanları susturur. Halk da fasık ise, hak, bâtıl, fazilet onlar için önemsiz olduğundan, sürü gibi ona uyarlar. Zulme, şahsiyetsizliğe boyun eğer ve ses çıkarmazken, hakkı tutan bir ses yükseldiğinde onun susturulmasına seyirci kalır, hattâ iştirak ederler. İşte bunlar zilleti kabul ettiklerinden, hiçe sayılmaya müstehak olmuşlardır. (Meal , Suat Yıldırım, ilgili âyetin açıklamasında.)

فَلَمَّٓا اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَعِينَۙ (٥٥)

55. Nihayet ceza hükmümüzü üzerlerine çektiler; Biz de hak ettikleri cezayı verdik de, hepsini suda boğduk.

فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْاٰخِرِينَ۟ (٥٦)

56. Onları tarihte kalmış ve (Ateş’e girmede) öncü bir güruh, sonraki nesiller için ise ibret vesilesi bir misal yaptık.

وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا اِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ (٥٧)

57. (Ey Rasûlüm!) Meryem’in Oğlu da (kudretimize, Birliğimiz’e ve Allah’tan başkasının ilâh olamayacağı gerçeğine) bir misal olarak zikredilince halkın, küçümseme içinde bu misali bir hiç yerine koydu.

وَقَالُٓوا ءَاٰلِهَتُنَا خَيْرٌ اَمْ هُوَۜ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ اِلَّا جَدَلًاۜ بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ (٥٨)

58. “Bizim tanrılarımız mı üstün, yoksa O mu?” dediler. Sadece münakaşa olsun diye sana karşı böyle bir karşılaştırmaya ve itiraza yöneldiler. Münakaşacı olmanın da ötesinde, kavgaya ve düşmanlığa pek düşkün bir topluluktur onlar. (*)

~Açıklama~

(*) Mekke’de ileri gelen bazı müşrikler, putlara ve meleklere tapmalarına mazeret olarak zaman zaman Hıristiyanların Hz. İsa’yı (a.s.) ilâhlaştırmalarını öne sürerlerdi. Kur’ân, Hz. İsa’nın sadece Allah’a ibadet eden bir kul, bir rasûl olduğu gerçeğini açıklayınca da bundan hoşlanmadılar ve “Biz meleklere tapıyoruz, Hıristiyanlar ise bir insana. Şimdi bizim tanrılarımız mı üstün, yoksa onlarınki mi?” diyerek, Allah Rasûlü ile mücadeleye devam ettiler. Kur’ân’ın O’nun ilâhlaştırılmasını reddettiğini duyup bildikleri halde, sırf mücadele olsun, kavga olsun, düşmanlık olsun diye böyle yapıyorlardı.

اِنْ هُوَ اِلَّا عَبْدٌ اَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا لِبَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَۜ (٥٩)

59. Oysa (İsa), kendisine hususi nimette bulunduğumuz, (risalet payesi bahşettiğimiz) bir kuldu. Biz, O’nu İsrail Oğulları için (kendilerine gelip, yollarını düzeltirler mi diye) çok önemli bir misal kıldık.

وَلَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلٰٓئِكَةً فِي الْاَرْضِ يَخْلُفُونَ (٦٠)

60. Eğer dilemiş olsaydık, içinizden bazılarını melek yapardık ve onlar da yeryüzünde (sizin gibi) nesil ber nesil yaşamaya devam ederlerdi. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet de, müşriklerin melekleri ilâh edinmelerini ret için gelmiştir. Kur’ân, bir insan olmakla birlikte, meselâ Hz. İsa’nın Allah’ın izniyle ölüleri diriltebildiğini, çamurdan yapılmış bir kuş şekline hayat üfleyebildiğini, ama bununla birlikte O’nun da Allah’a ibadet eden bir kul olduğunu nazara vermektedir. Mekkeli müşrikler ise, böylesi harikaları ancak meleklerin gerçekleştirebileceğine inanıyorlardı. Oysa, mü’minlerin seçkinleri veya ileri gelenleri meleklerin seçkinlerinden, avam mü’minler avam meleklerden daha üstündür. Dolayısıyla Allah (c.c.), yeryüzünde halife olarak melekleri değil, insanı tensip buyurmuştur. Bu sebeple de meleklerin insanlar tarafından ilâhlaştırılıp, kendilerine ibadet edilmesinin hiçbir gerekçesi olamaz.

وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ (٦١)

61. Ayrıca O (İsa), (dünyaya babasız gelmesi, misyonu ve ölüleri diriltme gibi kendisine bahşedilen mucizeler sebebiyle) Kıyamet hakkında gerçek bilgi sahibi olmaya da bir vesiledir. Şu halde, Kıyamet’ten asla şüphe etmeyin (ve Âhiret’te ebedî kurtuluş ve saadeti elde edebilmek için) Bana uyup, itaat edin. Bu, takip edilmesi gereken doğru bir yoldur.

وَلَا يَصُدَّنَّكُمُ الشَّيْطَانُۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ (٦٢)

62. Sakın şeytan sizi (bu yolu takip etmekten) alıkoymasın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

وَلَمَّا جَٓاءَ عِيسٰى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ وَلِاُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ (٦٣)

63. İsa, (kendisine verdiğimiz apaçık deliller mahiyetinde) mucizelerle geldi ve (halkına) “Ben,” dedi, “hiç şüphesiz size hikmetle (iman ve faziletli bir hayatın esaslarıyla) ve hakkında ihtilâf edegeldiğiniz bazı hususları size açıklayayım diye geldim. O halde, Allah’a gönülden saygı duyun, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ (٦٤)

64. “Şüphesiz ki Allah, O’dur benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz; o halde O’na ibadet edin. İşte bu, (takip edilmesi gereken) doğru bir yoldur.”

فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْۚ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ اَلِيمٍ (٦٥)

65. Ne var ki, (İsa’dan sonra farklı) gruplar ortaya çıktı ve bunlar, (İsa ve öğretileri hakkında) anlaşmazlıklara düştüler. Acı bir günün azabından dolayı vay (O’nun öğretilerini değiştiren, çarpıtan) zalimlere!

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا السَّاعَةَ اَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (٦٦)

66. Yoksa o (küfür ve şirkte ısrar edenler), Kıyamet’in hiç farkında değillerken ansızın başlarında kopmasını mı bekliyorlar?

اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّقِينَۜ۟ (٦٧)

67. Allah’a karşı derin saygı besleyen ve O’na itaatsizlikten, dolayısıyla O’nun azabından sakınan (müttakîler) dışında bütün dostlar, o gün birbirlerine düşman olurlar,

يَا عِبَادِ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَۚ (٦٨)

68. (Müttakîlere ise Allah, o gün şöyle seslenir:) “Ey Benim kullarım! Bugün artık korkmanızı gerektiren hiçbir şey yoktur; herhangi bir şekilde üzülecek de değilsiniz.”

اَلَّذِينَ اٰمَنُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا مُسْلِمِينَۚ (٦٩)

69. O kullarım ki, bütün âyetlerimize iman etmiş ve bütün varlıklarıyla Bize teslim olmuşlardır.

اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ اَنْتُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ تُحْبَرُونَ (٧٠)

70. “Haydi, siz de, (sizinle beraber iman etmiş ve teslim olmuş) eşleriniz de sevinç ve saadet içinde girin Cennet’e!”

يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ مِنْ ذَهَبٍ وَاَكْوَابٍۚ وَفِيهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُۚ وَاَنْتُمْ فِيهَا خَالِدُونَۚ (٧١)

71. Altın tepsiler ve (içleri dolu dolu) kâseler etraflarında fır döndürülür. Orada canların çektiği ve gözlere zevk veren her şey vardır. (*) Ve siz, orada sonsuzca kalacaksınız.

~Açıklama~

(*) Bkn. Fussılet Sûresi/41: 31–32, not 10.

وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِ۪ٓي اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٧٢)

72. O Cennet ki, dünyada yaptığınız makbul işlerden dolayı ona vâris kılındınız. (*)

~Açıklama~

(*) Cennet’e vâris olma hakkında bkn: Şuarâ Sûresi/26: 85, not 19.

لَكُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ كَثِيرَةٌ مِنْهَا تَأْكُلُونَ (٧٣)

73. Size orada yiyip doyacağınız (her tür, renk, tat ve lezzette) meyveler vardır.

اِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي عَذَابِ جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ (٧٤)

74. Hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlular ise, içinde sürekli ve sonsuzca kalmak üzere Cehennem azabını boylamışlardır.

لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَۚ (٧٥)

75. Çektikleri azap hiç eksilmeyecek ve orada bütün ümitlerini yitirmiş olarak kalacaklardır.

وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا هُمُ الظَّالِمِينَ (٧٦)

76. Biz, onlara asla haksızlıkta bulunmuş değiliz; kendilerine zulmedenler bizzat kendileridir.

وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَۜ قَالَ اِنَّكُمْ مَاكِثُونَ (٧٧)

77. “Ey (Cehennem’in bekçisi) Mâlik! Artık Rabbin canımızı alıp işimizi bitirsin!” diye feryat ederler. “Hayır,” der Mâlik, “siz burada devamlı kalacaksınız.”

لَقَدْ جِئْنَاكُمْ بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ (٧٨)

78. Hakikat şu ki Biz, size gerçeği getirdik, ama çoğunuz gerçekten hiç hoşlanmıyorsunuz.

اَمْ اَبْرَمُٓوا اَمْرًا فَاِنَّا مُبْرِمُونَۚ (٧٩)

79. Yoksa (ey Rasûlüm,) onlar tuzaklar kurup, kendilerince işi sağlama mı almışlar? Oysa işi sağlama alan Biziz.

اَمْ يَحْسَبُونَ اَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْۜ بَلٰى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ (٨٠)

80. Veya ancak kendilerine fısıldadıkları sırlarını ve aralarındaki gizli konuşmaları işitmediğimizi mi sanıyorlar? Bilakis işitiyoruz ve sürekli yanlarında bulunan elçilerimiz de (melekler) her şeyi yazmaktadır.

قُلْ اِنْ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ وَلَدٌۗ فَاَنَا۬ اَوَّلُ الْعَابِدِينَ (٨١)

81. De ki: “Faraza Rahmân’ın bir çocuğu olmuş olsaydı, ona ilk ibadet eden ben olurdum.”

سُبْحَانَ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ (٨٢)

82. Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın (*) Rabbi, onların bu türlü nitelemelerinden mutlak münezzehtir.

~Açıklama~

(*) !Arş hakkında bkn: A’râf Sûresi/7: 54, not 11.

فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ (٨٣)

83. Öyleyse bırak onları, kendilerine va’d edilen güne kavuşuncaya kadar daldıkları bâtıl (bataklıklarında) oyalanmaya, oynayıp eğlenmeye devam etsinler.

وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَٓاءِ اِلٰهٌ وَفِي الْاَرْضِ اِلٰهٌۜ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ (٨٤)

84. O (Rab, O Rahmân) ki, gökte de (ibadete lâyık ve Kendisine ibadet edilen yegâne) İlâhtır, yer de (ibadete lâyık ve Kendisine ibadet edilmesi gereken yegâne) İlâhtır. O, Hâkîm (her işinde, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır; Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir.

وَتَبَارَكَ الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۚ وَعِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٨٥)

85. Ne yücedir ve ne büyük hayır ve bereketler kaynağıdır O (İlâh) ki, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. Kıyamet’in bilgisi de O’nun katındadır. Ve sonunda O’nun huzuruna götürüleceksiniz.

وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (٨٦)

86. Müşriklerin O’ndan başka ilâhlaştırıp kendilerine yalvardıkları varlıkların (her iki dünyada da Allah katında) şefaat edecek güç ve yetkileri yoktur; ancak bilerek, ilme dayalı olarak hakka, (Allah’ın birliğine, İlâh, Rabb ve Melik olduğu gerçeğine) şahitlik edenlere (bu yetki tanınacaktır).

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَۙ (٨٧)

87. Şurası bir gerçek ki, eğer o müşriklere kendilerini kimin yarattığını sorsan, hiç kuşkusuz “Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl oluyor da, haktan saptırılıyor (ve Allah’a ortaklar tanıma gibi) bâtıl davalar peşinde koşturuluyorlar?

وَقِيلِهِ يَا رَبِّ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ لَا يُؤْمِنُونَۢ (٨٨)

88. Allah, Rasûlü’nün “Ya Rabbi, ne edeyim, şunlar inanmayan, inanacağa da benzemeyen bir topluluktur!” diye (inlediğini elbette bilmektedir).

فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌۜ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (٨٩)

89. Madem öyle (ey Rasûlüm), aldırma onlara, (söylediklerini duymazdan, yaptıklarını görmezden gel) ve kendilerine selâmet dileyerek yoluna devam et. Gün gelecek, elbette bileceklerdir.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 63 kez okundu