57. Hadîd Sûresi
- 57. Hadîd Sûresi Medine’de Hicret’in 4 veya 5’inci yılında inmiş olup, 29 âyettir.
- İsmini 25’inci âyetindeki hadîd (demir) kelimesinden alır.
- Cenab–ı Allah’ın mutlak hakimiyeti, O’nun yolunda fedakârlıkların önemi ve buna karşılık dünya nimetlerinin geçiciliği üzerinde durur.
- Müslümanlara zafer, inkârcılara bozgun va’dinde bulunur ve önceki peygamberlere inanmanın son ve evrensel peygamber olarak Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) inanmayı gerektirdiğini bir defa daha beyan buyurur.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١)
1. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a tesbihte bulunur. (*) O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.
~Açıklama~
(*) Yani, dünyaya gelişleri, hayatları, rızıklanmaları, gördükleri vazifeler veya fonksiyonları ile her şey, Cenab-ı Allah’ın her türlü noksanlıktan, O’na yakışmayan sıfattan ve herhangi bir şekilde ortakları bulunmaktan mutlak manâda münezzeh olduğunu ilan etmektedir. İnanmayanların vücutları bile bu gerçeği haykırır.
Ayrıca, Bakara Sûresi âyet 30 ve not 30’da açıklandığı gibi, her varlık türü için tayin edilmiş, onları Allah katında temsil eden ve onların tesbih, hamd ve dualarını İlâhî Dergâh’a arzeden bir melek vardır.
İsrâ Sûresi 44’üncü âyetinde de ifade buyurulduğu üzere, insanın dışındaki her varlık, bütün varlıklarla ortak ve bir de kendine has dille Allah’a hem tesbihte, hem hamdde bulunur.
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يُحْيِ وَيُمِيتُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٢)
2. Göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. Hayatı da, ölümü de O verir. Ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٣)
3. O Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır. Ve O, her şeyi hakkıyla bilir. (*)
~Açıklama~
(*) Âyetin birinci cümlesi bir hadis–i şerifte şöyle tefsir edilmektedir:
Allah’ım, Sen Evvel’sin, Sen’den önce hiçbir şey yoktur; Sen Âhir’sin, Sen’den sonra hiçbir şey yoktur. Sen Zâhir’sin, Sen’in üstünde, Sen’i sarıp kuşatacak hiçbir şey yoktur; Sen Bâtın’sın, Sen’den daha iç, içe daha çok nüfuz eden hiçbir şey yoktur. (Müslim, “Zikir”, HN: 2713)
Yani Allah, Kendisi için öncelik ve öncenin, sonralık ve sonranın, üstündelik ve üstünde bir şeyin, dışındalık ve dışında bir şeyin, altındalık ve altında bir şeyin, içindelik ve içinde bir şeyin olmadığı yegâne Varlık’tır. O’nun için zaman, mekân ve yön söz konusu değildir. O’ndan başka her şey ise, zaman ve mekân ile sınırlıdır, yönle tarif edilir.
Âyet, bu gerçeği ifade buyurmaktadır. Allah’ın İlmi, görünen ve görünmeyen bütün âlemleri, büyük–küçük, küllî–cüzî her şeyi kuşatır. Her şeyin, her hadisenin O’nun İlminde bir varlığı vardır. O’nun mutlak ve sonsuz İlmi karşısında mutlak manâda yokluktan da söz etmek mümkün değildir, çünkü sonsuz olan İlim yokluğa yer bırakmaz. İtibarî yokluk ise, yine O’nun İlminde varlıktır. Adem âlemleri denen bu itibarî yokluğun yokluğuna sebep, Cenab–ı Allah’ın onun varlık âleminde var olmamasını dilemesidir. Yani O neyin var olmasını dilerse o var olur; neyin de yok kalmasını dilerse, o varlık âlemine çıkmaz. (Kırık Testi, 1: 305–308)
هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٤)
4. O ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı; sonra da Arş’ın üzerine istiva buyurdu. (*) O, (yağmur ve tohumlar gibi) yere ne giriyorsa, (su, bitki ve hayvanlar gibi) yerden ne çıkıyorsa, yine (yağmur, ışık ve melekler gibi) gökten ne iniyor ve (buhar, varlıkların duaları ve ibadetleri gibi) ona ne yükseliyorsa hepsini bilir. Nerede bulunursanız bulunun O, daima sizinle beraberdir. Allah, bütün işlediklerinizi hakkıyla görmektedir.
~Açıklama~
(*) Cenab–ı Allah’ın Arş’ın üzerine istivâ etmesinin manâsı hakkında bkn: A’râf Sûresi Sûresi/7: 54, not 11.
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ (٥)
5. Göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. Ve bütün işler O’na döndürülür ve O’nda biter (bütün kararlar O’nun kapısından çıkar).
يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٦)
6. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar, (ve onları uzatıp kısaltır). O, göğüslerde gizli her ne varsa, onları da hakkıyla bilendir.
اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِۜ فَالَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَبِيرٌ (٧)
7. Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne iman edin ve O size her ne vermişse onu, (üzerinde mutlak tasarruf hakkınız bulunan bir mal olarak değil) emanet olarak vermiştir ve ondan (Allah yolunda ve muhtaçlara) infakta bulunun. İçinizde iman eden ve infakta bulunanlar için çok büyük bir mükâfat vardır.
وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۚ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ مِيثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (٨)
8. Rasûl sizi Rabbinize iman etmeye çağırır ve mü’minsiniz diye sizden kesin söz almışken, size ne oluyor da Allah’a gerektiği gibi iman etmiyor (imanın gerektirdiği itaat ve davranışta bulunmuyor)sunuz? (*)
~Açıklama~
(*) Nasıl Allah imanınızı zayi edecek değildir buyuran Bakara Sûresi 143’üncü âyetinde iman öncelikle namaz manâsında kullanılmışsa, bu âyet de, imanın gereklerini hakkıyla yerine getirme gerektiğinden söz etmekte, bu konuda ciddi ikazda bulunmaktadır. Gerçek mü’min olma, imanın gereğini yerine getirmeyi, Allah’a verilen sözlerde durmayı gerektirir. Allah Rasûlü’nün mü’minlerden aldığı kesin söz, onların Allah ve Rasûlü’nün emirlerine itaat edecekleri, genişlikte de olsa darlıkta da olsa Allah yolunda infakta bulunacakları, iyiliği yaymaya, kötülüğü önlemeye çalışacakları ve bu hususta kınayanın kınamasından korkmayacakları sözü idi.
هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِهِ۪ٓ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ (٩)
9. O Allah ki, sizi her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî, siyasî) karanlıklardan nûra çıkarmak için kuluna apaçık belgeler halinde âyetler indirmektedir. Şüphesiz ki Allah, size karşı Raûf (şefkat dolu)dur, Rahîm (hususi rahmeti pek bol)dur.
وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا ف۪ي سَبِيلِ اللّٰهِ وَلِلّٰهِ مِيرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُواۜ وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ۟ (١٠)
10. Göklerin ve yerin mirası Allah’a aitken, size ne oluyor da Allah yolunda infakta bulunmuyorsunuz? (*) İçinizden (artık bütün kapıları size açacak) zafer gelmeden önce infakta bulunan ve savaşan, elbette (böyle yapmayanlarla) bir olmaz. Onlar, zafer geldikten sonra infakta bulunan ve savaşanlardan mertebe bakımından çok daha büyüktür. Bununla birlikte Allah, hepsine en güzel mükâfat (olan mağfiret ve Cennet’i) va’detmektedir. Allah, her işlediğinizden hakkıyla haberdardır. (**)
~Açıklama~
(*) Allah yolunda infakta bulunalım veya bulunmayalım, sahip olduğumuz her şeyin nihaî ve yegâne mirasçısı Allah’tır; çünkü sahip olduğumuz her şeyi bize veren O’dur, her şey aslında O’nun mülküdür ve biz onlardan Âhiret’e hiçbir şey götürmeyeceğiz. Herkes ölecektir ve ölümsüz bâki olan yalnızca Allah’tır. Her ne veriyorsak, her ne yapıyorsak O bunların hepsini kaydettirmektedir de ve bir gün bunlardan dolayı bizi hesaba çekecektir.
(*) Onların hepsi Cennet’e alınmakla birlikte, Cennet’ten istifadeleri derecelerine, mertebelerine göre olacaktır.
مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُٓ اَجْرٌ كَرِيمٌۚ (١١)
11. Kim ki Allah’a güzel bir borç verirse, Allah borç verdiği o şeyi o kişi lehine arttırdıkça arttırır ve onun için pek hoş, cömertçe verilecek ve hiç eksilmeyecek bir mükâfat vardır. (*)
~Açıklama~
(*) Allah, Kendi yolunda ve rızası için harcamada bulunmayı, Kendisi’ne borç verme gibi değerlendirmektedir. O, bu borcu geriye kat kat fazlasıyla, bir de üstüne pek cömert bir mükâfatla ödeyecektir. Yani O, insanı dünyada da Âhiret’te verdiğinin çok üstünde mükâfatlandıracaktır.
يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ بُشْرٰيكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَاۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُۚ (١٢)
12. (O mükâfat) günü mü’min erkekleri ve mü’min kadınları (Cennet’e doğru koşarken,) nurlarının da önlerinde ve sağlarında par par parladığını görürsün. (*) “Bugün size müjdeler olsun! İşte, içlerinde sonsuzca kalmak üzere gireceğiniz ve (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler! İşte budur o çok büyük kazanç, çok büyük başarı!”
~Açıklama~
(*) Bu nur, mü’minlerin dünyada iken iman ve salih amellerle kazandıkları, daha doğrusu, iman ve salih amellerinin nûrudur. İman ne kadar kuvvetli, salih ameller ne kadar çok ve ihlâsla işlenmişse, hasıl edecekleri nur da o kadar fazla ve kuvvetli olacaktır. Âyetten anlaşıldığı üzere, mü’minler hesaptan sonra Cennet ve Cehennem’e uzanan yolun sağ tarafından giderken, bir sonraki âyetin işaret ettiği üzere, amel defterlerini sollarından alacak olan münafıklar (ve kâfirler) yolun solundan Cehennem’e doğru ilerleyecek ve birden, küfür ve nifaklarından, kötülüklerinden kaynaklanan karanlık içinde geride kalıvereceklerdir.
يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَٓاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًاۜ فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌۜ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُۜ (١٣)
13. O gün, münafık erkekler ve münafık kadınlar, (dünyada iken) iman etmiş olanlara, “Ne olur, bekleyin bizi, şu nûrunuzdan biz de istifade edelim!” derler. Kendilerine, “(Haydi, dönebilirseniz) geri (dünyaya) dönün de, orada bir nur edinin!” denir. Derken, mü’minlerle aralarına bir duvar çekilir. Bu duvarın, (aralığından münafıkların pişmanlık içinde mü’minleri izleyecekleri) bir kapısı olup, o kapının (mü’minlerin bulunduğu) iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır.
يُنَادُونَهُمْ اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۜ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ اَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْاَمَانِيُّ حَتّٰى جَٓاءَ اَمْرُ اللّٰهِ وَغَرَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ (١٤)
14. Münafıklar, mü’minlere “(Dünyada iken) biz de sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. “Evet,” der mü’minler, “öyleydi, fakat siz, kendinizi sürekli imtihana maruz bıraktınız ve tehlikeye attınız, bakalım hadiseler ne getirecek diye hep beklemede kaldınız ve sürekli şüphe ve tereddüt içinde bocaladınız; (Allah’ın Nûru nasıl olsa bir gün söndürülecek) şeklinde beslediğiniz kuruntularınız sizi hep aldattı. Derken Allah’ın (ölüm) emri geliverdi. O baş kandırıcı (şeytan), sizi Allah hakkında yanlış düşüncelere sevkederek kandırdı durdu.
فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواۜ مَأْوٰيكُمُ النَّارُۜ هِيَ مَوْلٰيكُمْۜ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (١٥)
15. “Bugün sizden (verebilecek olsanız bile) kurtuluş fidyesi de kabul edilmeyecektir, sizden de, küfür (ve şirk) içinde ölüp gitmiş olanlardan da. Artık barınağınız Ateş’tir. Sizi kucaklayacak olan ve size yaraşır yer orasıdır. Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!”
اَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللّٰهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّۙ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْاَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْۜ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (١٦)
16. İman edenlerin, Allah’ın Mesajı (olan Kur’ân) ve kendilerine inen gerçekler, İlâhî öğretiler karşısında kalblerinin saygı ve ürpertiyle yumuşayıp (Allah’a ve emirlerine tam teslim olma) vakti gelmedi mi? Sakın onlar, önceden kendilerine Kitap verilenler gibi olmasınlar. (O Kitap verilenler), Kitab’ı almalarının üzerinden belli bir zaman geçince (artık ona olan saygılarını yitirmişler ve neticede) kalbleri kaskatı kesilmişti. Onların pek çoğu, bütün bütün yoldan çıkmışlardır.
اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (١٧)
17. Asla hatırınızdan çıkarmayın ki, Allah (nasıl) ölümünden sonra yeryüzünü diriltiyor(sa, elbette yer gibi katılaşmış kalbleri de aynı şekilde diriltebilir. Kalblerinizi ölümden koruyabilmeniz, ölmeye yüz tutmuş kalblerin de dirilmesi için) apaçık gerçekleri böyle (misallerle) açıklıyoruz ki, gereğince düşünüp akledesiniz.
اِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَرِيمٌ (١٨)
18. (Zekât ve sadakalarını tam vererek Allah’ın yolunda ve muhtaçlar için) gerekli harcamada bulunan mü’min erkeklerle mü’min kadınlara ve (gerek bu yolla, gerekse O’nun davası uğrunda yaptıkları harcamalarla) Allah’a güzel bir borç verenlere kat kat geri ödemede bulunulacaktır ve onlar için pek hoş, cömertçe verilecek ve hiç eksilmeyecek bir mükâfat vardır. (*)
~Açıklama~
(*) 16’ncı âyet, Allah’ın Kitabı ve O’nun yolunda çalışmaya karşı kalblerin katılaşmaması ikazında bulunuyordu. Bu katılaşmanın en önemli sebeplerinden birisi, ülfet, yani kanıksama ve vahyin üzerinden belli bir zamanın geçmesidir. Bir diğer önemli sebep ise, Allah’ın ikazlarına kulak vermeden günahlara dalmadır. Dolayısıyla, kalbi katılaştıran bu tür faktörler karşısında azamî dikkat göstermek gerekir.
17 ve 18’inci âyetler, Allah’ın kupkuru yeri bile yağmurlarla hem de her yıl dirilttiğini nazara vermekte ve katılaşmış, ölmeye yüz tutmuş, hattâ ölmüş (gibi) kalblerin bile Allah’ın mesajlarını yeniden hatırlayarak, Kur’ân’a dönerek, günahlardan sakınıp, Allah’ın emirlerini yerine getirerek dirilebileceğini belirtmektedir.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَۗ وَالشُّهَدَٓاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ لَهُمْ اَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْۜ وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَحِيمِ۟ (١٩)
19. Allah’a ve Rasûlleri’ne gerçekten iman edenler, işte o (değerli) insanlar, Rabbilerinin nezdinde sıddîklar (Allah’a verdikleri sözde duran ve her söz ve davranışlarında hak üzere bulunanlar) ve şahitler (hayatlarıyla gerçeğe şahitlik edenler) olarak yazılacak ve öyle muamele göreceklerdir. Onlar için, onlara has mükâfat ve onlara has nur vardır. Buna karşılık, küfreden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar ise, Kızgın Alevli Ateş’in yoldaşlarıdırlar.
اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِۜ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًاۜ وَفِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌۙ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ (٢٠)
20. İyi bilin ki, dünya hayatı (*) bir oyun, bir oyalanma, süsler edinme, (makam, mal, eşya, evlât, fizikî görünüm gibi dünyalıklarla) birbirinize karşı övünme ve daha fazla, daha iyi mal, daha fazla, daha iyi evlâda sahip olma yarışından ibarettir. Bir yağmur düşünün ki, onunla biten bitkiler çiftçilerin çok hoşuna gider. Ama sonra o bitkiler kurur da, onları sararıp solmuş görürsün; ardından da çerçöp haline gelirler. Dünya hayatı, işte böyledir. Âhiret’te ise ya şiddetli bir azap vardır veya Allah’tan (sürpriz mükâfatlarla dolu) bir bağışlanma ve rıza. Evet, dünya hayatı, bir aldanma metaından başka bir şey değildir.
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim’de isim tamlaması değil de, sıfat tamlaması olarak geçen dünya hayatı tabirinden maksat, yeryüzünde yaşanan hayattan ziyade, bu hayatın dünyalık eşya ile, insan varlığının maddî-bedenî boyutuyla münasebattar olan yanıdır. Bediüzzaman hazretlerinin değerlendirmesiyle, dünyanın, Âhiret’in tarlası ve Cenab–ı Allah’ın isimlerinin tecelli sahası olan yanı değil, nefse, bedenî zevklere bakan yanıdır.
سَابِقُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۙ اُعِدَّتْ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهِ۪ۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٢١)
21. Rabbinizden (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfirete ve Allah ile Rasûllerine gerçekten iman edenler için hazırlanmış olup, genişliği göklerle yerin genişliği gibi olan bir Cennet’e yarışırcasına koşuşun. Bu, dilediği kimselere Allah’ın lütfedeceği bir ihsanıdır. Allah, çok büyük lûtf u ihsan sahibidir. (*)
~Açıklama~
(*) Âl-i İmran Sûresi 133’üncü âyette, Rabbiniz’den (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfirete ve genişliği, göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanmış bir Cennet’e yarışırcasına koşuşun! buyurulmuştu. Bu âyetteki mağfiret ve Cennet müttakîlere va’dedilirken, üzerinde durmakta olduğumuz
Hadîd Sûresi 21’inci âyetinde ise aynı va’d, Allah’a ve Rasûlü’ne gerçekten iman etmiş olanlar içindir. Dolayısıyla, gerçekten iman etmiş olanlarla müttakîlerin kastedildiği, ancak takva ile kendini ortaya koyan imanın gerçek iman demek olduğu sonucuna varabiliriz.
Her iki âyette dikkati çeken bir diğer husus, mağfiret, yani bağışlanmanın Cennet’ten önce anılmasıdır. Demek oluyor ki, Allah’ın mağfireti olmadan Cennet’e girmek mümkün değildir. İkinci olarak, Cennet bütünüyle temizlerin yeri olduğundan, Cennet’e girmeden önce Allah’ın mağfiretiyle temizlenme yaşanacaktır. Ölümden Cennet kapısına kadar yaşanacak bütün dehşetli inkılâplar ve uğranılacak âlemlerde çekilecek ızdıraplar da, Cennet ehli için arınma musluğu olma fonksiyonu görecektir.
Âl-i İmran Sûresi’nin sözkonusu âyetinde Cennet’in genişliği için “göklerle yer kadar” ifadesi geçerken, bu âyette “göklerle yerin genişliği gibi” ifadesi kullanılmaktadır. Demek oluyor ki, Cennet’in genişliğini zihinlerimizde tasvir için göklerin ve yerin genişliği bir mukayese birimi olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte, bu ifadelerden ve bazı ilgili âyetlerden, Cenab-ı Allah’ın –Allahü a’lem– Âhiret’te yeryüzünü Cennet olarak gökler veya Âhiret’in gökleri genişliğinde yeniden kuracağı ve nasıl şu anda da yeryüzünün altı, merkezi ateş doluysa, aynı şekilde Âhiret âleminin alt tabakasını da aynı genişlikte Cehennem’in oluşturacağı söylenebilir.
مَٓا اَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِ۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اِلَّا فِي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرٌۚ (٢٢)
22. Gerek (kıtlık, kuraklık, deprem gibi) yerde, gerekse (hastalık, açlık, sevdiklerinizi kaybetme, mallarınızdan eksilme gibi) kendinizde vuku bulan hiçbir musibet yoktur ki, onu yaratmamızdan önce bir Kitap’ta kaydedilmiş bulunmasın. Bu, Allah için elbette pek kolaydır. (*)
~Açıklama~
(*) Yani, başa gelecek her şeyi Cenab–ı Allah’ın ezelî İlmiyle bilip kayıt altına alması, sonra da bunları, inkârcı zalim günahkârlara hak ettikleri cezayı verme, bazen ceza vermeden önce yollarını düzeltmeleri konusunda onları ikaz etme, aynı şekilde mü’minleri de bazı hatalarından dolayı uyarma ve/veya birtakım günahlarını affetme, günahsızların makamlarını yükseltme gibi hikmetlere binaen zamanı geldiğinde uygulamaya koyması, Allah için mutlak manâda kolaydır. Âyette, musibet ehli için bir teselli de vardır. Çünkü, gerekli dersi almak kaydıyla, eğer musibetlere Kader açısından yaklaşır ve “Demek Kader böyle hükmetmiş, öyleyse bunda bir hayır vardır.” dersek, bu hem büyük bir teselli olur, hem de bizi şikâyetten, sızlanmaktan kurtarır. Nitekim, hemen arkadan gelen âyet de bunu ifade buyurmaktadır.
لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَٓا اٰتٰيكُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۙ (٢٣)
23. Böyledir ki, elinizden bir şey çıktığında gam çekmeyeseniz, Allah size bir nimet bahşettiğinde de şımarmayasınız (ve onu kendinizden bilmeyesiniz). Allah sevmez kendini beğenmiş, kendisiyle övünüp duran hiç kimseyi, (*)
~Açıklama~
(*) İrademiz var, dolayısıyla birtakım yükümlülüklerle mükellefiz ve bu yükümlülüklerdeki ihmallerimizi, günahlarımızı Kader’e yükleyemeyiz. İrademiz var, dolayısıyla nefis, günahları Kader’e yükleyerek onların neticesinden kurtulamaz.
Kader var, dolayısıyla iman ve takva ehli, iyiliklerini, güzel davranışlarını kendilerinden bilip, onlarla gurur duyamaz.
Kader var, bir işte başarı gösterenler, servet ve makam sahipleri, başarılarını, servet ve makamlarını kendilerinden bilip, onlarla gurur duyamaz, övünemez.
Ayrıca, önceki notta ifade edildiği gibi, gerekli dersi almak kaydıyla, musibetlere ve başarısızlıklara da onlar sebebiyle gam çekmeyelim diye Kader açısından bakılır. Gerekeni, üzerimize düşeni yapmamız için geleceğe ve sorumluluklarımıza ise irademiz açısından yaklaşılır. İşte, insan iradesini inkâr eden Cebriye ile, insanın bütün yaptıklarını insanın kendisine veren ve onları Allah’ın takdir buyurup yarattığını kabul etmeyen Mutezile, bu gerçek köprüsünde el sıkışabilirler.
Din’de doğruyu bulmak için, her şeyi kendi yerinde ve kendi sınırları içinde değerlendirip, haddi aşmamak çok önemlidir. Meselâ, “dilediğini dilediği gibi yapma” iradesi ve kudretine sahip olan Allah, herkesi Cennet’e veya Cehennem’e koyabilir. Ama, adaleti herkesin hak ettiği yere gitmesini gerektirir. Hususî rahmeti, günahları ölçüsünde Cehennem’de kalması gereken mü’minlerden dilediklerini, hususî rahmetine lâyık olanları Cehennem’de yanmadan Cennet’e almayı gerektirebilir. Kısaca, Cenab-ı Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellerindeki denge de dikkate alınmalıdır.
اَلَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (٢٤)
24. (Hayır işlerinde) hem kendileri cimri davranan, hem de insanlara cimriliği öğütleyenleri. Kim (Allah’ın infak emri karşısında) yüz çevirip bundan geri durursa, bilsin ki Allah, Ğaniyy (mutlak servet sahibi ve bütün kullarından müstağnî)dir; Hamîd (bilâkis sahip bulunduğunuz her şeyi size veren, dolayısıyla mutlak hamd ve övgüye lâyık olan)dır.
لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ۟ (٢٥)
25. Gerçek şu ki, Biz rasûllerimizi (risaletlerini de ispatlayan) apaçık gerçeklerle gönderdik ve yanlarında, insanlar adaletle var olsunlar, bütün muamelelerinde adalete uysunlar diye Kitab’ı ve Mizan’ı indirdik. Bir de, mahiyetinde (bilhassa savaş için) çetin bir kuvvet ve insanlar için faydalar bulunan demiri indirdik. (*) Ki Allah, Kendisi’ni görmedikleri halde hem Kendi davasına, hem de rasûllerine yardım edenleri ortaya çıkarsın. Şüphesiz Allah, Kaviyy (mutlak kuvvet sahibi)dir, Azîz her işte üstün ve mutlak galip)tir. (**)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim, nasıl koyun, deve, sığır gibi ehlî hayvanlar için “indirme” tabirini kullanıyorsa (Zümer Sûresi/39: 6), burada demir için de aynı tabiri kullanmaktadır. Bu, hem o hayvanların, hem de demirin büyük birer nimet ve bütün nimetlerin asıl kaynağının ise Cenab–ı Allah’ın katındaki hazineler olduğunu ifade eder. Nitekim bu manâ, Hıcr Sûresi/15: 21’inci âyetinde açıktır: Hiçbir varlık yoktur ki, hayatı ve bekası için gerekli her şeyin hazineleri Bizim yanımızda bulunmamış olsun. Şu kadar ki, Biz onları belirli bir ölçü ile indiririz.
(*) Bu âyet, sağlam ve sağlıklı bir toplum ve idareyi değerlendirmede çok önemlidir. Rasûller, Allah’ın insanlar için seçtiği yanılmaz ve yanıltmaz liderlerdir. Onları takip eden, getirdikleri Din’e ve Kitaba gerektiği şekilde bağlananlar, daima doğru üzerinde bulunur ve kaybetmezler. Kitap, insanlar için hem dünya hem de Âhiret hayatları adına gerekli bilgi, kanun ve talimatları ihtiva eder. Mizan, bu bilgileri kullanma, kanun ve talimatları uygulama adına bir ölçüdür, terazidir (Ayrıca bkn: Rahmân Sûresi/55: 7–9, not 4.)
Demir, teknoloji ve adaleti hakim kılmak adına Allah yolunda yapılacak savaş için vazgeçilmez öneminin yanısıra, toplum hayatında gücü de temsil eder. Kitap olmazsa, Demir (güç, otorite) dilediği gibi davranır, kanunu kendi koyar, hukuku kendi tayin eder. Demir ve Kitap olur, Mizan olmazsa, Demir Kitabı dilediği gibi kullanır. Kitap ve Mizan olur, Demir olmazsa, Kitap, özellikle içtimaî sahada ve bütün fert ve toplum hayatını kapsayacak şekilde uygulanma imkânı bulamaz. Bediüzzaman, bu noktada çok güzel bir ölçü verir: “Hikmetin düsturları hükümetin kanunlarıyla, hakkın yasaları kuvvetin rabıtalarıyla uyuşmaz, uyum içinde olmazsa, halk üzerinde tesirli olamazlar.” (Mektubat, “Hakikat Çekirdekleri”)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا وَاِبْرٰهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍۚ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (٢٦)
26. Nuh’u ve İbrahim’i de birer rasûl olarak gönderdik ve bu iki rasûlün nesillerini peygambersiz ve Kitap’sız bırakmadık. Ama nesillerinden gelenler içinde bir kısmı hidayetle bütünleşmiş olsa da, çoğu büsbütün yoldan çıkmış olanlardır.
ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةًۜ وَرَهْبَانِيَّةًۨ ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَاۚ فَاٰتَيْنَا الَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْۚ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (٢٧)
27. Sonra, o rasûl ve peygamberlerin izleri ardınca daha başka rasûllerimizi gönderdik ve nihayet Meryem oğlu İsa’yı gönderip, kendisine İncil’i verdik ve O’na uyanların kalblerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Uydurdukları ruhbanlığı ise Biz onlara farz kılmadık, ama bizzat kendileri Allah’ın rızasını kazanma arzusuyla onu icat ettiler; ne var ki, ona gerektiği şekilde riayet de etmediler. (*) İçlerinde hakkıyla iman etmiş olanlara elbette mükâfatlarını veririz. Fakat, onların çoğu da yoldan çıkmış kimselerdir.
~Açıklama~
(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, “İslâm’da ruhbanlık yoktur.” buyurmuşlardır. Yine O, “Ümmetimin ruhbanlığı, Allah yolunda cihaddır.” açıklamasında bulunmuşlardır. İslâm, şahsî feyiz ve kemalât için insanlardan uzaklaşıp bir köşeye çekilmeyi tasvip etmez. Bunun yerine, insanlar içinde bulunup, pek çok çile ve ızdırabı beraberinde getirecek de olsa, onların dünya ve bilhassa Âhiret saadetleri adına çalışmayı teşvik eder. Bununla birlikte, tarihte özellikle Müslüman sufiler arasında uzlet ve inzivayı tercih edenler olmuşsa da onlar, bunu daha çok eğitim için ve bir süreliğine yapmış, genellikle irşad adına insanların içinde kalma yolunu seçmişlerdir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌۙ (٢٨)
28. Ey iman edenler! Allah’a gönülden saygı duyun ve O’na karşı gelmekten sakının, ayrıca O’nun Rasûlü’ne de gerektiği gibi inanın ki, Allah size (biri önceki peygamberlere, biri de Allah Rasûlü’ne inanmanızın karşılığı olarak) rahmet hazinesinden iki hisse versin, ayrıca sizin için aydınlığında yol alacağınız bir nur var etsin ve sizi bağışlasın. Allah, Ğafûr (günahları pek çok bağışlayan)dır, Rahîm (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır. (*)
~Açıklama~
(*) Bazıları bu âyetin Ehl-i Kitap’tan iman edenler hakkında olduğunu düşünmüşse de, âyet onlar da dahil olarak bütün mü’minlere seslenmektedir.
Yahudiler, kendi peygamberlerinden sonra gelen, kendilerinden olmadıklarını düşündükleri Hz. İsa ve Hz. Muhammed’i (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun), Hıristiyanlar Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ı reddederken, istisnasız bütün peygamberlere inanmak Müslüman olmanın şartıdır. Dolayısıyla, Kitap Ehli’nin bu sapmaları, Müslümanları benzer bir sapkınlığa düşürmemeli, önceki peygamberlerin hiçbiri hakkında menfi bir tavra asla girmemelidirler. Dolayısıyla âyet, bu önemli noktada Kitap Ehli’nden olsun olmasın, bütün mü’minlere seslenmektedir. Ki sonraki âyet de bunu açıkça desteklemektedir.
لِئَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٢٩)
29. Bu gerçek size buyrulmaktadır ki, Kitap Ehli Allah’ın lütf u ihsanını tayin etmenin kendi ellerinde olmadığını ve ondan hiçbir şeyi kısamayacaklarını bilsinler; (ve yine bilsinler ki, Allah’ın Rasûlü Muhammed’e ve bütün önceki peygamberlere iman etmeden ne kendilerinin, ne de Muhammed’e tâbi olanların) Allah’ın lûtf u ihsanından herhangi bir şeye nail olabilmeleri mümkün değildir ve bütün lûtf u ihsan Allah’ın Elinde olup, O kime dilerse ona verir. Muhakkak ki Allah, çok büyük lûtf u ihsan sahibidir.
***
58. Mücadile Sûresi
- 58. Mücadile Sûresi Medine’de, çok büyük ihtimalle Hendek Savaşı’ndan sonra inmiş olup, 22 âyettir.
- İsmini, birinci âyetinde eşiyle arasındaki meseleyi çözmesi maksadıyla Allah Rasûlü’ne müracaatta bulunan hanımı tarif için kullanılan mücadele eden hanım ifadesinden alır.
- Cahiliye döneminde, erkeklerin hanımlarına “Annemin sırtı gibi ol!” şeklinde söyledikleri sözü (zıhar yapmalarını) ve bu sözün getirdiği boşanmayı kesinlikle ilga buyurur.
- Münafıkların Allah Rasûlü (s.a.s.) aleyhindeki gizli toplantılarını açığa vurur ve şiddetle takbih eder.
- Mü’minlere Allah’ın ebedî azaba mahkûm ettiği kimseleri dost, sırdaş, işlerine vekil edinmelerini yasaklar ve Allah’ın dinine destek vermelerini emreder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
قَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِ۪ٓي اِلَى اللّٰهِۗ وَاللّٰهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ (١)
1. Allah, kocası hakkında sana müracaat edip seninle tartışan ve halini Allah’a arzeden o hanımın sözlerini işitti (ve müracaatını kabûl buyurdu). Allah, aranızda geçen konuşmayı duyuyordu. (*) Hiç şüphesiz Allah, Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten)dir, Basîr (hakkıyla gören)dir. (**)
~Açıklama~
(*) İslâm öncesi (Cahiliye) Arapları arasında şöyle bir âdet vardı:
Bir adam karısına, “Bundan sonra bana annemin sırtı gibi ol (seninle zevcelik münasebetimde sanki annemin sırtına binmiş gibi olayım)!” derse, artık onun karısına yaklaşması haram olurdu. Bu, geri dönülmez bir boşanma ifade etmekle birlikte, bu şekilde kocasından boşanmış kabul edilen kadın, bir daha başkasıyla da evlenemezdi. Bu sûreden önce inen Ahzâb Sûresi’nde (âyet: 4) Kur’ân, adına zıhar (sırt edinme) denilen bu cahiliye âdetini ortadan kaldırmak için ilk adımı attı ve kendilerine “Bana annemin sırtı gibi ol!” denilen kadınların böyle diyen kocalarının annesi olamayacaklarını beyan buyurdu.
Nihayet, Evs ibn Sâmit, karısına kızarak ona zıhar yaptı. Arkasından da çok pişman olmakla birlikte, âdetler gereği karısına geri dönemeyecekti. Bunun üzerine karısı Havle bint Sa’lebe Allah Rasûlü’ne müracaatla durumu arzetti: Evs ibn Samit’in çocuklarını büyütmüş, bunca yıl kocasına hizmet etmişti. Şimdi kimsesiz ortada bırakılıyordu. Ama kocası da kendisini yeniden kabule hazırdı. İşte bu konuşmanın hemen ardından Cenab–ı Allah (c.c.), bu ve konuyla ilgili aşağıda gelecek âyetleri indirdi ve zıhar denilen bu cahiliye âdetini bütünüyle feshetti.
(**) Âyet, Hiç şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir fezlekesiyle der ki: “Cenab–ı Hakk, istisnasız her şeyi işitir; en cüz’î bir hadise olan ve eşinden şikâyet eden bir hanımın mücadelesini de Hakk ismiyle işitir. Hem rahmetin en lâtif cilvesine mazhar ve şefkatin en fedakâr bir hakikatına kaynak olan bir kadının haklı olarak eşinden davasını ve Cenab–ı Hakk’a şikâyetini büyük bir mesele suretinde Rahîm ismiyle ehemmiyetle işitir ve o davaya Hakk ismiyle ciddiyetle bakar.”
İşte, kâinata Rabb olan, kâinat içinde mazlum en küçük mahlûkların da dertlerini görmek, feryatlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryatlarını işitmeyen, Rabb olamaz.” (Sözler, “Yirmibeşinci Söz”, 566)
اَلَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَٓائِهِمْ مَا هُنَّ اُمَّهَاتِهِمْۜ اِنْ اُمَّهَاتُهُمْ اِلَّا الّٰٓـِٔي وَلَدْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًاۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ (٢)
2. İçinizde hanımlarına zıhar yapanlar (onları boşama kasdıyla kendilerine “Bana annemin sırtı gibi ol!” diyenler) bilsinler ki, o kadınlar, onların anneleri değildir. Onların anneleri, ancak kendilerini doğurmuş olan kadınlardır. Onlar, (zıhar ifade eden o sözü söylemekle) gerçekten (Şeriat’ın) reddettiği çirkin ve gerçek dışı bir söz söylemiş oluyorlar. Bununla birlikte Allah, affı da, bağışlaması da pek bol olandır.
وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَٓائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَتَمَٓاسَّاۜ ذٰلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ۪ۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٣)
3. Hanımlarına zıhar yaparak onlardan ayrılmaya kalkan ve sonra da söylediklerinden geri dönenlerin, onlarla temasta bulunmadan önce bir köle âzat etmeleri gerekir. Size emredilen budur; (hiçbir kaçamak yolu aramadan onu yerine getirmelisiniz). Allah, işlediğiniz her şeyden hakkıyla haberdardır.
فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَتَمَٓاسَّاۚ فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَاِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًاۜ ذٰلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ۪ۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٤)
4. Buna imkân bulamayan kimse, hanımlarıyla temasta bulunmadan önce, hiç ara vermeden iki ay oruç tutmalıdır. Buna gücü yetmeyenin yapması gereken ise, altmış yoksulu (günde iki öğün üzerinden) doyurmaktır. Böyle yapın ki, (her hükmünün doğru olduğu konusunda) Allah’a ve (size yaptığı her tebliğde sadık olduğu hususunda) Rasûlü’ne tam inanıp itimat etmiş olasınız. Bunlar, Allah’ın koymuş bulunduğu sınırlardır. (Bu sınırları tanımayan, kabûl etmeyen) kâfirler için ise pek acı bir azap vardır.
اِنَّ الَّذِينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۜ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُهِينٌۚ (٥)
5. (Söz konusu sınırları gözetme hususunda) Allah’a ve Rasûlü’ne karşı çıkanlar, kendilerinden önce aynı şekilde davrananlar nasıl yüzüstü edilmişlerse, aynı şekilde yüzüstü edilirler. Hiç kuşkusuz Biz, apaçık âyetler (her iki dünyada saadetiniz için apaçık kaideler) indirmekteyiz. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, gayet açık olarak, Allah’a ve Rasûl(lerin)e muhalefet eden, Allah’ın koymuş olduğu sınırları çiğneyen, kuralları tanımayan toplulukları, dünyada (“tabiî” âfetler, haricî veya dahilî savaşlar, kuraklıklar, hastalıklar, sistem değişiklikleri vb. şeklinde tecelli edecek) küllî ve kısmî helâklerin, bilhassa içlerinde kâfir olanları ayrıca Âhiret’te ise acı ve zelil edici bir azabın beklediği ikazında bulunmaktadır.
يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ اَحْصٰيهُ اللّٰهُ وَنَسُوهُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ۟ (٦)
6. (O azabın geleceği) gün Allah onların hepsini diriltip kabirlerinden çıkaracak ve (dünyada iken) işlediklerini kendilerine bildirip, onları sorguya çekecektir. Kendileri unutmuş da olsalar, Allah, onların yaptıklarını tek tek kaydettirmiştir. Allah, her şey üzerinde hakkıyla şâhittir.
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوٰى ثَلٰثَةٍ اِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ اِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَٓا اَدْنٰى مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْثَرَ اِلَّا هُوَ مَعَهُمْ اَيْنَ مَا كَانُواۚ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٧)
7. Farkında değil misin ki, Allah göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Üç kişi gizli bir görüşme için bir araya gelecek olsa veya fısıldaşsa mutlaka dördüncüleri Allah’tır, beş kişi bir araya gelecek olsa veya fısıldaşsa altıncıları Allah’tır. Bundan daha az veya daha çok sayıda kişi her nerede bir araya gelirse gelsin, ne fısıldaşırsa fısıldaşsın, Allah mutlaka yanlarındadır. Sonra, işledikleri her şeyi Kıyamet Günü onlara tek tek bildirir ve bunlardan dolayı onları sorguya çeker. Muhakkak ki Allah, her şeyi hakkıyla bilir.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوٰى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِۘ وَاِذَا جَٓاؤُ۫كَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللّٰهُۙ وَيَقُولُونَ فِ۪ٓي اَنْفُسِهِمْ لَوْلَا يُعَذِّبُنَا اللّٰهُ بِمَا نَقُولُۜ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٨)
8. Bakmaz mısın kulis yapmaktan ve gizli toplantılar tertip etmekten men edilenlere: men edildikleri şeyi nasıl da tekrar tekrar yapıyor ve (hem de) günah olduğu besbelli fiiller, başkalarına düşmanlık, hakka tecavüz ve Rasûl’e itaatsizlik hususunda kulisler yapıyor, gizli toplantılar düzenliyorlar. Senin yanına vardıklarında da, seni Allah’ın sana öğretmediği ve seni selâmlamadığı bir selâmla selâmlıyor (*) ve kendi kendilerine, alaylı alaylı, “(Madem Muhammed bir peygamberse) Allah şu söylediğimizden dolayı bize bir ceza verse ya!” diyorlar. İçinde yanıp kavrulmak üzere girecekleri Cehennem yeter onlara! Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
~Açıklama~
(*) Medine’de Peygamberimize düşmanlık yapan Yahudiler ve münafıklar, O’na uğradıklarında, Allah’ın söylemesini emrettiği selâm sözü (Nûr Sûresi/24: 61) yerine, selâmdan ayırt edilemeyecek tarzda, es-sâmü aleyküm (Başına ölüm gelsin!) derlerdi. Rasûlüllah’la konuşmalarında başka muğlâk ifadeler de kullanarak, kin ve düşmanlıklarını açığa vururlardı. Kâh olur, biri masum diğeri düşmanlık ve hakaret olmak üzere çift manâya gelen kelimeler kullanır, kâh olur kelime ve tabirleri kasden değişik telâffuz ederlerdi (Meselâ bkn: Bakara Sûresi/2: 104, not 94). Âyet, onların değişik şekillerde ortaya koydukları düşmanlıklarına işarette bulunmaktadır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلَا تَتَنَاجَوْا بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذِ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٩)
9. Ey iman edenler! (Eğer belli bir maksatla aranızda gizli konuşacak, gizli toplantılar tertip edecek olursanız), günah olduğu besbelli fiiller, başkalarına düşmanlık, hakka tecavüz ve Rasûl’e itaatsizlik hususunda fısıldaşmayın ve gizli toplantılar yapmayın. Ancak iyilik ve takva üzerinde bir araya gelin ve konuşun. (*) Bir gün huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı gönülden saygı besleyin ve isyandan kaçının.
~Açıklama~
(*) Mü’minler, daima iyilik, takva, dolayısıyla Allah’ın rızasını kazanma peşindedirler. Dolayısıyla açık veya gizli bir araya geldiklerinde, bunu ancak imanlarında derinleşme, amellerini güzelleştirme, Allah yolunda hizmet ve insanlara iyilik planlama gibi maksatlarla yaparlar.
Nisâ Sûresi 114’üncü âyette de buyurulduğu üzere, yardımlaşma, muhtaçları bakıp gözetme, hayırlı işler planlama ve insanların arasını düzeltme maksatları gibi bir ve takva manâsı taşıyan toplantılar dışındaki bir araya gelmelerde, gelip lüzumsuz vakit harcamada, bu hayırlı maksatlar dışında yapılan gizli-açık konuşmalarda hayır yoktur.
اِنَّمَا النَّجْوٰى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَلَيْسَ بِضَٓارِّهِمْ شَيْـًٔا اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١٠)
10. (Meşrû konularda olmayan) kulis ve toplantılar, mü’minleri üzmek için şeytanın telkin ettiği davranışlardır. Şu da var ki, Allah’ın izni olmadıkça şeytan onlara hiçbir şekilde zarar veremez. Bu bakımdan, Allah’a dayanıp güvensin mü’minler.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللّٰهُ لَكُمْۚ وَاِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (١١)
11. Ey iman edenler! Toplantılarınızda (birbirinize veya yeni gelen birine) “Yer açıverin!” dendiğinde yer açın ki, Allah da (rahmetinde ve Cennet’te) size bir yer versin. “Artık kalkın, dağılın!” dendiğinde de kalkıp dağılıverin ki, Allah da içinizden hakkıyla iman etmiş olanların makamını bir derece, kendilerine (bilhassa dinî konularda) ilim de verilmiş olanların makamlarını ise derecelerle yükseltsin. (*) Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.
~Açıklama~
(*) Fazilet, bir âlimin veya mürşidin huzurunda sadece oturmada aranmamalıdır. Fazilet, öncelikle iman ve ilimde yatar. Bu sebeple, âlimlerin, mürşidlerin huzurları, onları Allah rızası için ve izinleri dahilinde ziyaret etmek dışında, imanda derinleşme ve ilmi artırma gayelerine yönelik olmalıdır. Sahibini daha fazla takvaya ve daha dikkatli bir hayata yönelten, başkalarına da yararı olan gerçek ilim imanla birleştiği zaman, Allah böyle ilim sahiplerinin mertebelerini yükseltir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَةًۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَاَطْهَرُۜ فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٢)
12. Ey iman edenler! Rasûl’le başbaşa görüşmek istediğinizde, bu hususî görüşmenizden önce (muhtaçlara) bir sadaka verin. Bu, hakkınızda hem hayırlı, hem de kalbî saffet, samimiyet ve temizlik açısından daha uygun olandır. Ama buna imkân bulamazsanız, elbette Allah, hata ve günahları bağışlamada pek cömerttir, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
ءَاَشْفَقْتُمْ اَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَاتٍۜ فَاِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَطِيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ وَاللّٰهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟ (١٣)
13. Hususî görüşmeniz öncesinde sadaka vermek size ağır mı geldi? Bunu yapamadınız, fakat Allah, (engin rahmetiyle) sizi bağışladı ve artık sizi bundan muaf tuttu. Şu kadar ki, her zaman namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın, zekâtı tam verin, Allah’a ve Rasûlü’ne daima itaat içinde olun. Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır. (*)
~Açıklama~
(*) Öyle anlaşılıyor ki, bu âyet, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm ile olan münasebetlerinde mü’minleri eğitme gayesine yöneliktir. Bazıları, işleri için, bazıları O’na yakınlık için, bazıları da yakın görünmek için Allah Rasûlü ile sık sık hususi görüşmek isterlerdi. Allah Rasûlü ise kimseye hayır diyemez, ama bazen çok sıkılırdı.
Bu tür istekte bulunanların çoğu da zenginlerdi ve onların Allah Rasûlü’yle böyle görüşmeler yapmaları fakirlerde üzüntüye sebep oluyordu. Bu konuda mü’minleri eğitmek ve Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm ile olan münasebetlerinde daha dikkatli ve içten olmalarını sağlamak için, Cenab–ı Allah, Allah Rasûlü ile hususi görüşme yapmadan önce sadaka verilmesini emretti. Emir ve uygulamadan takip edilen netice elde edilince de, bu emir kaldırıldı. Bununla birlikte bu emir, mü’minlerin kendi rehberleriyle münasebetlerini tanzim açısından ruhunu ve önemini korumaktadır.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ تَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَا مِنْهُمْۙ وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (١٤)
14. Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinip işlerine vekil kılanları (münafıklar) görmez misin? Onlar ne sizdendir, ne de diğerlerindendir. (Böyleyken, sizden olduklarına dair) bile bile yalan yere yemin etmektedirler.
اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًاۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٥)
15. Allah, onlar için çetin bir azap hazırlamıştır. Ne de fena şeyler yapıyorlar!
اِتَّخَذُٓوا اَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ فَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ (١٦)
16. Yeminlerini, (yaptıkları kötülükleri ve kötü niyetlerini örtmek için) siper edinip, insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırmaktadırlar. Alçaltıcı bir azap vardır onlar için.
لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (١٧)
17. Allah karşısında onların malları da çocukları da kendilerine asla fayda vermeyecektir. Ateş’in yoldaşlarıdır onlar. Orada sonsuzca kalacaklardır.
يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَمِيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ عَلٰى شَيْءٍۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ (١٨)
18. Allah’ın hepsini diriltip hesaba çekeceği gün, şimdi nasıl (Müslüman olduklarına dair) size yemin ediyorlarsa, o gün de aynı şekilde Allah’a yemin edeceklerdir. Yeminleriyle bir yere varacaklarını, bir şey elde edeceklerini sanmaktadırlar. İyi bilin ki onlar, ancak ve ancak yalancıdırlar.
اِسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَاَنْسٰيهُمْ ذِكْرَ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ (١٩)
19. Şeytan onları hükmü altına almış ve onlara Allah’ı hatırlamayı unutturmuştur. O (pek değersiz yaratıklar), şeytanın tarafı (partisi)dir. Bilin ki şeytanın tarafı, kaybetmeye mahkûm ve her zaman kayıpta olanlar.
اِنَّ الَّذِينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلِّينَ (٢٠)
20. Gerçek şu ki, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı duranlar, onlardır en zelil ve en alçak derekede olanlarla aynı safı paylaşanlar.
كَتَبَ اللّٰهُ لَاَغْلِبَنَّ اَنَا۬ وَرُسُلِيۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ (٢١)
21. Allah, “Her zaman ve her durumda elbette Ben galip gelirim, Ben ve rasûllerim.” diye hükmetmiştir. Hiç şüphesiz Allah, Kaviyy (mutlak kuvvet sahibi)dir, Azîz (her işte üstün ve mutlak galip)tir.
لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ يُوَٓادُّونَ مَنْ حَٓادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ اَوْ اَبْنَٓاءَهُمْ اَوْ اِخْوَانَهُمْ اَوْ عَشِيرَتَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْاِيمَانَ وَاَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُۜ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٢٢)
22. Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eden bir topluluğu, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı duran hiç kimse ile, isterse o kimseler babaları veya çocukları veya kardeşleri veya sülâleleri olsun, karşılıklı hakikî sevgi ve dostluk içinde görmezsin. (*) Allah, o topluluk fertlerinin kalblerine imanı nakşetmiştir ve onları Kendi katından bir ruhla desteklemektedir. Onları, içlerinde sonsuzca kalmak üzere, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdırlar. İşte o (kutlu) insanlar, Allah’ın tarafında olanlardır. Bilin ki, Allah’ın tarafı, onlardır gerçek kurtuluşa ve mazhariyete ermiş olanlardır.
~Açıklama~
(*) Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın dikkat çektiği gibi, bu ifadeler Mümtehane Sûresi’nin 8–9’uncu âyetleriyle birlikte ele alınmalıdır.
Âyet, iman sahibi olsunlar olmasınlar, insanlara iyilikte bulunmayı men ediyor değildir, özellikle bu insanlar anne–baba, evlât, kardeş ve akraba ise. Tam tersine, küfrü, şirki, günahı emretmedikçe bu insanlara iyi davranmak, Kur’ân’ın emridir. Bu âyette önemle vurgulanan gerçek, bir mü’minin Allah ve Rasûlüllah düşmanlarını gerçek dost edinemeyeceği, işini onlara bırakamayacağı, esasen gerçek mü’minin de böylesi insanlar tarafından sevilmeyeceğidir.
Ayrıca mü’minler, kan bağını asla Din bağına tercih edemezler; Din ve Din bağı, kan bağının her zaman önündedir ve önünde tutulmalıdır. Demek ki Kur’ân, ırkçılığı kesinlikle men etmektedir.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal