67-] •Münafikûn Sûresi •Teğabün Sûresi •Talâk Sûresi •Tahrîm Sûresi (Ali Ünal)

63. Münafikûn Sûresi

  • 63. Münafikûn Sûresi Medine’de çok büyük ihtimalle Hicret’in 6’ncı yılında inmiş olan bu sûre, 11 âyetten oluşmaktadır.
  • İsmini birinci âyetindeki münafıkûn (münafıklar) kelimesinden alır.
  • Münafıkların iç yüzlerine ve İslâm aleyhindeki komplolarına dikkat çeker.
  • Mü’minlere dünyanın geçici zevklerine bağlanmamalarını ve daima nifaktan uzak kalmalarını emreder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اِذَا جَٓاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ اِنَّكَ لَرَسُولُ اللّٰهِۢ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّكَ لَرَسُولُهُۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَۚ (١)

1. Münafıklar sana geldiklerinde, “Şahadet ederiz ki sen, gerçekten Allah’ın Rasûlüsün.” derler. Senin Kendisi’nin rasûlü olduğunu Allah elbette biliyor. Ama Allah şehadet eder ki, münafıklar (sana inanmamakta ve dolayısıyla) kesinlikle yalancıdırlar (ve yalan söylemektedirler). (*)

~Açıklama~

(*) Münafıklar, Allah Rasûlü’nün yüzüne karşı, üzerine basa basa O’nun Allah’ın Rasûlü olduğunu hem de yemin ederek söylüyorlardı. Esasen böyle söylemeleri, içlerindeki inkârı gizlemek içindi ve bir yalandı. Çünkü, Allah Rasûlü’ne iman etmiş değillerdi. Zaten yalan âdetleri ve en belirgin sıfatları olduğu için yalancı olan münafıklar, Rasûlüllah’a içlerindeki küfrün aksini söyledikleri için de yalancıydılar.

اِتَّخَذُٓوا اَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٢)

2. Yeminlerini kalkan olarak kullanıp, insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışıyorlar. Gerçekten de ne kötüdür yaptıkları!

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ (٣)

3. Bütün bu kötülüklerinin kaynağı şu ki: İman ikrarında bulunmakta, fakat ardından yaptıkları işler, içlerindeki küfrü ortaya koymaktadır. Bu sebeple kalblerine mühür vurulmuş olup, artık gerçeği idrak edecek durumda değillerdir.

وَاِذَا رَاَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ اَجْسَامُهُمْۜ وَاِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْۜ كَاَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌۜ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْۜ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْۜ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ (٤)

4. Onları gördüğün zaman kalıp ve kıyafetleri hoşuna gider. (Öyle bir ton ve üslûpla konuşurlar ki,) konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, duvara dayalı giydirilmiş kütükler gibidir. (*) (Hain oldukları için hep korku içinde yaşar ve bu sebeple kulaklarına giden) her bağırtıyı kendi aleyhlerinde sanırlar. Düşmandır onlar, dolayısıyla onlara karşı dikkatli ol(un)! Allah canlarını alasıcalar! Nasıl da sürekli sapkınlık içinde bâtıl davalar peşinde koşturuluyorlar.

~Açıklama~

(*) Bu tasvirde, münafıkların oturuş tarzları da ima edilmektedir. Bilhassa içlerindeki sürekli nifaktan dolayı geliştirdikleri aşağılık kompleksi sebebiyle otururken kasılır, arkalarına yaslanır ve kendilerine önemli insan görüntüsü verirlerdi. Âyet, her dönemin olduğu gibi, günümüzün münafıklarını da giyim, kuşam ve davranışlarıyla mucizevî tasvir etmektedir. Nifak hep aynıdır ve bütün münafıklar aynı karakterdedir.

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللّٰهِ لَوَّوْا رُؤُ۫سَهُمْ وَرَاَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ (٥)

5. Onlara, “Gelin, Rasûlüllah’ın huzuruna varın, sizin için Allah’tan bağışlanma dilesin.” dendiğinde, “olmaz” manâsında başlarını çevirirler ve kibirlene kibirlene yan çizdiklerini görürsün. (*)

~Açıklama~

(*) İslâm ve Rasûlüllah aleyhinde her zaman ortaya çıkan komplolarından dolayı aslında münafıkların Allah Rasûlü’ne bizzat gelip dua ve istiğfar istirhamında bulunmaları gerekirdi. Kendileri bunu yapmadıkları gibi, mü’minler iyi niyetle onlardan böyle bir talepte bulununca da, böyle bir şeyi kibirlerine yediremiyor ve geri duruyorlardı.

سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ اَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ اَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ لَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ (٦)

6. Aslında, onlar hakkında bağışlanma dilemişsin ya da dilememişsin, onlar için farketmez. Allah, onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, (kalbleri inkârla çürümüş olan ve) yoldan çıkmışlığı tabiat haline getirenlere hidayet bahşetmez.

هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا تُنْفِقُوا عَلٰى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ حَتّٰى يَنْفَضُّواۜ وَلِلّٰهِ خَزَٓائِنُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ (٧)

7. Onlar öyle bedbaht kimselerdir ki, “Rasûlüllah’ın etrafındaki fakirlere infakta bulunmayın, ta ki dağılıp gitsinler!” diye propaganda yaparlar. Oysa, göklerin ve yerin hazineleri Allah’a aittir, ama (gerçeğe hiç nüfuzu olmayan) münafıklar bunun idrakinde değillerdir.

يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَٓا اِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْاَعَزُّ مِنْهَا الْاَذَلَّۜ وَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ۟ (٨)

8. Kalkmış bir de, “Şüphe edilmesin ki, Medine’ye döndüğümüzde izzetli ve şerefli olanlar zelil olanları oradan mutlaka çıkaracaktır.” diyorlar. Oysa Allah’a aittir izzet ve şeref, Rasûlüllah’a aittir ve mü’minlere aittir. Fakat münafıklar bilmezler. (*)

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm Medine’ye hicret buyurduğunda, Medine’nin Arap halkı olan Evs ve Hazreç kabileleri, Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl’ü kral yapma hazırlığı içindeydiler. Allah Rasûlü’nün hicreti bunu akim bırakınca İbn Übeyy, Rasûlüllah’a (s.a.s.) hiç eksilmeyen bir kin ve düşmanlık duydu ve zahiren iman etmiş görünmekle birlikte, O’nun ve İslâm’ın şiddetli bir düşmanı olarak kaldı. Mekke müşrikleri ve Medine’deki yahudilerle sürekli işbirliği içinde Müslümanlar arasında ihtilâf çıkarmaya çalıştı.

Bu âyette sözü edilen hadise ise, Hicret’in 5’inci yılında Mustalik Oğulları üzerine yapılan seferden dönerken yaşandı. Ordu yolda istirahat için mola verdiğinde biri Medineli diğeri Mekkeli iki Müslüman arasında çıkan bir anlaşmazlıktan faydalanarak, Medineli Müslümanları (Ensar) Mekkeli Müslümanlara (Muhacirler) karşı kışkırtmaya teşebbüs etti. Fakat Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, eşsiz fetanetiyle derhal hareket emrini verdi ve ordu Medine’ye ulaşıncaya kadar da istirahata müsaade etmedi. Böylece muhtemel bir kavga, patlak vermeden bitmiş oldu.

Sekizinci âyet, bütün izzet, şeref ve gücün öncelikle Allah’a, Allah’a iman ve teslimiyetleri sebebiyle de Rasûlüllah’a ve mü’minlere ait bulunduğunu, dolayısıyla izzet ve şerefin iman ve İslâm’da yattığını beyan buyurmaktadır. Bu bakımdan mü’minler, başka bir yerde izzet ve şeref aramamalıdırlar.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (٩)

9. Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız (kalblerinizi kendilerine çekerek) sakın sizi Allah’ı anmaktan, (O’na ibadetten ve O’nun Kitabı’ndan) alıkoymasın. Kim böyle yaparsa, muhakkak ki onlar, kaybedenlerdir.

وَاَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَٓا اَخَّرْتَنِ۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ قَرِيبٍۙ فَاَصَّدَّقَ وَاَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ (١٠)

10. Hanginize olursa olsun, ölüm gelip çatmadan önce, size bahşettiğimiz imkânlardan (Allah yolunda ve muhtaçlar için) harcayın. (Harcayın ki, ölüm başa gelince kimse,) “Rabbim, ne olur bana biraz daha süre tanısan da, bol bol hayır yapsam ve salihlerden olsam!” demesin.

وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللّٰهُ نَفْسًا اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهَاۜ وَاللّٰهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (١١)

11. Allah, vadesi gelen hiçbir kimseye artık daha fazla süre tanımaz. Allah, işlediğiniz her şeyden hakkıyla haberdardır.

***

64. Teğabün Sûresi 

  • Teğabün Sûresi 18 âyet olup, Medine’de inmiştir.
  • İsmini 9’uncu âyetindeki “aldanış” manâsına gelen “yevmü’t-teğâbün” ifadesindeki teğâbün kelimesinden alır.
  • Allah’a ve Âhiret’e iman, takvalı olma, ihlâs, kanaat, Allah’a itaat ve O’nun yolunda infakta bulunma üzerinde durur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۚ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١)

1. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih (O’nun her türlü noksan sıfatlardan ve ortakları bulunmaktan mutlak münezzeh olduğunu ilan) eder. (Varlıklar üzerinde) mutlak mülkiyet ve hakimiyet O’nundur, bütün hamd de O’na mahsustur. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٢)

2. Sizi yaratan O’dur; buna rağmen içinizden kimi kâfirdir, kimi de mü’min. Allah, işlediğiniz her şeyi hakkıyla görmektedir. (*)

~Açıklama~

(*) Her şeyi ve insanların davranışları dahil her hadiseyi yaratan Allah’tır. Ve O’nun yaratması kendi zâtında güzeldir. O’nun insanları yaratması da güzeldir. O, her bir insanı iman edebilme kabiliyeti, imana temayül ve iman için gerekli donanımla yaratır.

Bununla birlikte, bazı insanlar bu donanımlarını istismar eder, yanlış kullanır ve küfre düşerler. İnsanları iç hallerini bilemediğimiz ve bilme gibi bir sorumluluğumuz da olmadığı için, dünyada beyanlarına ve davranışlarına göre hükmederiz ve dolayısıyla bazılarına mü’min, bazılarına ise kâfir muamelesinde bulunuruz. Bununla birlikte, Cenab–ı Allah (c.c.), herkesin her yaptığını ve niçin yaptığını kusursuz olarak bilir ve dolayısıyla O, insanlar gerçekte ne ise ona göre hükmeder. O’nun katında da bazı insanlar gerçekten mü’min, bazıları gerçekten kâfirdir. Bununla birlikte, bir de imana yol bulamayan, kendilerine tebliğ gitmemiş fetret ehli vardır ki, bunlar kavramın tam anlamıyla mü’min olmamakla birlikte, durumları Allah’a kalmıştır. Âyet, münafıklar için de ikaz ihtiva etmekte ve insanları imanda samimiyete çağırmaktadır.

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْۚ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣)

3. O, gökleri ve yeri hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistemle yarattı ve size belli bir şekil verdi, hem de ne güzel bir şekil verdi. Nihaî dönüş de O’nadır.

يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٤)

4. O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilmektedir ve gizlediğiniz, gizlide yaptığınız şeyleri de, açığa vurduğunuz şeyleri de bilmektedir. O, göğüslerde gizli yatan her ne varsa onları da hakkıyla bilir.

اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُۘ فَذَاقُوا وَبَالَ اَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٥)

5. Daha önce yaşayıp da, küfre batmış toplulukların başlarına gelen ibret verici hadiselerin bilgisi size ulaşmadı mı? Onlar, yaptıklarının vebalini dünyada tattıkları gibi, Âhiret’te de onlar için pek acı bir azap vardır.

ذٰلِكَ بِاَنَّهُ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُٓوا اَبَشَرٌ يَهْدُونَنَاۘ فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَمِيدٌ (٦)

6. Şundan ki, kendilerine gönderilen rasûller, onlara apaçık delillerle, belgelerle geldiler, fakat onlar, “Bizim gibi ölümlü bir insan, bir beşer mi bize yol gösterecekmiş?!” dediler ve (o rasûlleri de, getirdikleri gerçeği de) inkâr edip, kendilerine yapılan çağrılara, ikazlara da hep arkalarını döndüler. Allah’ın onlara (iman ve itaatlerine) bir ihtiyacı yoktu. Allah, Ğaniyy (mutlak servet sahibi, herhangi bir ihtiyaçtan ve halkın Kendisi’ne yönelip yönelmemesinden mutlak müstağni)dir; Hamîd (bilakis her varlık O’na muhtaç olup, O, hamd ve övgüye mutlak manâda lâyık olan)dır.

زَعَمَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اَنْ لَنْ يُبْعَثُواۜ قُلْ بَلٰى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُ۬نَّ بِمَا عَمِلْتُمْۜ وَذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرٌ (٧)

7. İnkâr edenler, öldükten sonra bir daha diriltilmeyeceklerini iddia etmektedirler. De ki: “Bilakis, Rabbime yemin olsun ki mutlaka diriltileceksiniz ve sonra da dünyada iken yaptığınız her şey bir bir önünüze konacaktır. Bu, Allah için pek kolaydır.”

فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِ۪ٓي اَنْزَلْنَاۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٨)

8. O bakımdan (ey insanlar), Allah’a, Rasûlü’ne ve (O’na) indirdiğimiz Nûr’a iman edin. Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.

يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ ذٰلِكَ يَوْمُ التَّغَابُنِۜ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّـَٔاتِهِ وَيُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَٓا اَبَدًاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٩)

9. O, büyük toplanma günü olan bir günde hepinizi bir araya getirecektir. (Bazıları için) kazanma, (bazıları için ise) kaybetme günüdür o gün. Kim Allah’a iman eder ve imanının gereği sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Allah onun (arada bir de olsa işlemekten kurtulamadığı) fenalıklarını, günahlarını siler ve onu, içlerinde ebediyen kalmak üzere, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Budur çok büyük başarı, çok büyük kazanç.

وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ خَالِدِينَ فِيهَاۜ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ۟ (١٠)

10. Allah’ı tanımayan ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince: onlar, Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar ve orada sonsuzca kalırlar. Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!

مَٓا اَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ يَهْدِ قَلْبَهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١١)

11. Başa gelen her musibet mutlaka Allah’ın izin vermesiyledir. Kim içten ve şuurlu olarak Allah’a iman ederse, Allah onun kalbini doğruya ve gerçeği idrake açar. (*) Allah, her şeyi hakkıyla bilir.

~Açıklama~

(*) Kâinatta her şey, Cenab–ı Allah’ın takdir buyurduğu kanunlar çerçevesinde meydana gelir.

Bir diğer ifadeyle, Cenab–ı Allah’ın İlmi ve Meşiet’i her şeyi kuşattığı gibi, her şeyi yaratan da Allah’tır ve O, hikmet yurdu olan bu âlemde icraatını sebepler perdesi ardından yapmaktadır. Bir insanın ne yaparsa ne ile karşılaşacağını da O tayin buyurmuştur. Sebebi de, o sebeple meydana gelecek neticeyi de tayin buyuran ve yaratan yine Allah’tır. Ama Allah (c.c.), hiçbir zaman bu kanunlara tâbi değildir ve dilerse aynı kanun veya sebebe başka bir neticeyi bağlayabileceği gibi, bu kanunları dilediği zaman dilediği kimse ve/veya hadise hakkında da iptal edebilir. Bu bakımdan, dünyada hadiseler genellikle Allah’ın koyduğu kanunlara göre cereyan etse de, bu kanunların mutlak olduğunu ve ne yaparsak yapalım onların neticesinden kurtulamayacağımızı düşünerek duadan asla geri durmamalıyız ve zaten insan olarak da, dua ihtiyacını hisseder ve dua ederiz. Bunu bilen ve Allah’a bu çerçevede inanan veya O’na icraatının idraki içinde iman edenler, O’na gönülden teslim olur ve O’nun her icraatında kalb huzuru hisseder ve elbette âkıbetleri adına, insanlık adına büyük ızdıraplar duysalar bile, kalb huzur ve itminanı içinde yaşarlar.

  • Bu âyetteki manâ, şu âyetlerde biraz daha açılmış olarak verilir:

Gerek (kıtlık, kuraklık, deprem gibi) yerde, gerekse (hastalık, açlık, sevdiklerinizi kaybetme, mallarınızdan eksilme gibi) kendinizde vuku bulan hiçbir musibet yoktur ki, onu yaratmamızdan önce bir Kitap’ta kaydedilmiş bulunmasın. Bu, Allah için elbette pek kolaydır. Böyledir ki, elinizden bir şey çıktığında gam çekmeyeseniz, Allah size bir nimet bahşettiğinde de şımarmayasınız. Allah, kendini beğenmiş, kendisiyle övünüp duran hiç kimseyi sevmez. (Hadîd Sûresi/57: 23–24) Bu iki âyetle ilgili notlara da (13–14) bakınız.

وَاَطِيعُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاِنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (١٢)

12. Allah’a itaat ediniz ve Rasûl’e itaat ediniz. Eğer itaatten yüz çevirirseniz, bilin ki Rasûlümüze düşen, Mesajımız’ı bütün açıklığıyla tebliğ etmekten ibarettir. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette itaat emrinin Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm için ayrıca zikredilmesi, O’nun da Din’de emretme ve yasaklama yetkisine sahip bulunup, Müslümanların da O’na mutlak itaat etmeleri gerektiğini gösterir. Buradaki itaat, O’nun Allah’tan tebliğ ettiği, yani Kur’ân’a dahil İlâhî hükümlere itaat manâsında değildir. Çünkü o zaman, hem Allah’a ve hem de Rasûl’e itaatin emredilmesi manâsız olurdu. Rasûl’e ayrıca itaatten maksat, O’nun devlet başkanlığındaki emirleri hakkında da değildir. Çünkü O, bu konuda istişare ile yükümlüdür. Âyette emredilen O’na itaat, mutlak olarak zikredilmektedir. Dolayısıyla bu, O’nun Din’de teşri yetkisi olduğunu gösterir.

Allah’a itaat, O’nun Kur’ân’la bize buyurduğu her emri yerine getirme, her yasaktan kaçınma demektir. Rasûl’e itaat, Kur’ân’da geçen ve ayrıca bizzat Rasûl’ün kendisinin teşri buyurduğu emir ve yasakları yerine getirerek Sünnet’e uyma, yani Din’i, Allah Rasûlü’nün çizgisinde yaşamakla mümkün olur. Sünnet, Allah Rasûlünün hayatının bir bakıma tamamıdır; bu hayatta O’na has hususlar olmakla birlikte, bunların dışında kalanlar, farz/vacip, sünnet/müstehap, mübah, mekruh ve haram kategorilerinde bizim için uyulması gerekli kaidelerdir.

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, şöyle buyurur: “Dikkat edin! Bana Kur’ân ve bir o kadarı daha verildi.” (Ebû Davud, “Sünnet”, 5) Nitekim, Sâffât Sûresi’nin ilk üç âyetinde işaret edildiği ve onlarla ilgili düşülen Not 1’de başka âyetler de misal verilerek açıklandığı gibi, Allah Rasûlü’ne Kur’ân’ın dışında da vahiy gelirdi.

  • Sünnet’in iki temel fonksiyonu vardır.

Bunlardan biri, Kur’ân’la alâkalıdır. Yani Sünnet, Kur’ân’ı tefsir eder, mücmelini (özlü ve kısa olarak gelen hükümlerini, manâları) tafsil eder (açıklar); umûmunu (genellik ifade eden hüküm ve ifadeleri) tahsis eder (sınırlar; ne ile, kim ile, hangi hadise ile alâkalı ise onu ortaya koyar); mutlakını (zaman, mekân, şahıs ve hadiselerden mücerret gelen, yani hangi zaman, mekân, şahıs ve hadiselerle alâkalı olduğu açık olmayan ifadeleri) takyid eder (sınırlar). Sünnet’in diğer fonksiyonu ise, onun başlı başına bir teşri kaynağı, yani kanun ve hüküm koyucu olmasıdır. Yukarıda ifade edildiği gibi, onun koyduğu hükümler de mükellefin (dinen sorumlu kimsenin) fiillerinin tamamını kapsar; yani bazısı farz/vacip, bazısı sünnet/müstehap, bazısı mübah, bazısı mekruh ve bazısı da haramdır.

Enfal Sûresi/8: 20’de ifade buyurulduğu gibi, mü’minler Allah Rasûlü’ne hiçbir emrinde sırt dönemezler. Allah Rasûlü’ne bilerek yapılan itaatsizlik, Sünnetine kasdî saygısızlık, onu küçümseme, eleştirme kişiyi iman ve İslâm’ın sınırlarına dışına atar. Hattâ, Hucurât Sûresi/48: 2 ve daha başka âyetlerde de önemle dikkat çekildiği üzere, O’nun şahsına karşı kasdî saygısızlık bile, kişinin bütün sevaplı davranışlarını alıp götürmeye yeter.

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١٣)

13. Allah’tır gerçek, yegâne ilâh; O’ndan başka bir ilâh yoktur. Allah’a dayanıp güvensin mü’minler.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْۚ وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٤)

14. Ey iman edenler! Eşleriniz ve çocuklarınız içinde size düşman olanlar bulunabilir. Bu bakımdan, öylelerine karşı dikkatli olun. Bununla birlikte, onların kusurlarını görmezden gelir, müsamahalı olur ve (size karşı, ayrıca dünya işlerindeki) hatalarını bağışlarsanız, bilin ki Allah, bağışlamada pek cömerttir; (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır. (*)

~Açıklama~

(*) Eşlerin birbirine karşı vazifeleri vardır. Bununla birlikte, erkekler zaman zaman, hattâ çok defa kadınlar karşısında zaaf gösterebilir. Bunun yanısıra, anne–babanın evlâdına karşı olan sevgi ve şefkati, onları evlâtları konusunda yanlış davranışlara itebilir. Bu bakımdan, gerek eşlerin karşılıklı sevgi ve münasebetleri, gerekse anne–babanın evlâdına olan sevgi ve şefkati, Din’in kaidelerine göre ayarlanmalıdır. Ailesine olan düşkünlüğü insanı, onların Allah’a karşı vazifeleri konusunda gevşek davranmalarına ses çıkarmamaya sevk edebilir; onların daha çok dünyalarını düşünüp, âhiretlerini ihmal etmesine sebep olabilir. Oysa gerçek sevgi, şefkat ve merhamet, anne–babanın hem birbirleri hem de çocukları hakkında önce Âhiret’i düşünmeyi ve dünya hayatının da Âhiret’e göre düzenlenmesini gerektirir. Ama ne yazık ki, pek çok anne–baba bu ana düsturu ihmal etmekte ve hem birbirlerine karşı hem çocuklarına karşı sevgi ve şefkatlerini suiistimalle, yanlış şekilde kullanmaktadır. Bundan ayrı olarak, bazen de eşler birbirlerini veya çocuklar anne–babalarını Allah’a, O’nun emir ve yasaklarına ve Âhiret hayatına rağmen bazı işlere sevkedebilmekte, zorlayabilmektedirler. İşte bu, düşmanlıktır. Âyetin, dikkat çektiği nokta öncelikle burasıdır.

Şu da var ki, âyette ifade olunan ve karşısında dikkat edilmesi buyrulan düşmanlık yalnızca mecazî düşmanlık olarak alınmamalıdır. Eşler ve evlâtlar içinde babalarına şu veya bu sebeple haksız yere gerçekten düşmanlık yapanlar da her zaman bulunabilir. Bununla birlikte, eşler, gerek kendi aralarında gerekse çocuklarına karşı davranışlarında mutedil, hoşgörülü ve affedici olmalı, karşılıklı işlenen ve dünyalık işlerle ilgili yapılan hataları görmezlikten gelebilmelidirler. (Bu, anne–babadan beklenendir, fakat çocuklara düşen ise, anne–baba hakkına azamî hassasiyeti göstermektir.) Fakat, Allah’a karşı vazifeler ve Âhiret konusunda ise bu af ve müsamaha gösterilemez. O hususta, gereken ne ise o yapılmalıdır. Sonraki âyet de zaten bu noktaya dikkat çekmektedir.

اِنَّمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظِيمٌ (١٥)

15. Mallarınız da, çocuklarınız da sizin için bir imtihan, bir kayma veya pişip olgunlaşma sebebidir. Allah katında ise, (nazara alınması, ona göre davranılması gereken) çok büyük bir mükâfat vardır.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَاَطِيعُوا وَاَنْفِقُوا خَيْرًا لِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (١٦)

16. Bu sebeple, Allah’a karşı gönülden saygılı olun ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından ne kadar sakınabilirseniz o kadar sakının; (*) (size anlatılana ve emredilene) kulak verin, itaat edin ve kendi hayrınıza olarak (Allah yolunda ve muhtaçlar için) infakta bulunun. Kim nefsinin hırsına ve cimriliğine karşı korunursa, onlardır gerçekten kurtuluşa erenler ve gerçek mazhariyet sahipleri. (**)

~Açıklama~

(*) Bu ifade, O’na karşı gelmekten ne ölçüde sakınmak gerekiyorsa, o ölçüde Allah’a karşı gelmekten sakının (Âl-i İmran Sûresi/3: 102) âyetiyle çelişmediği gibi, onu neshetmiş de değildir. İlâhî Zat olarak Allah’a ne ölçüde saygı duymak, ne ölçüde O’na karşı gelmekten sakınmak gerekiyorsa, O’na o ölçüde saygı duyup, o ölçüde O’ndan sakınmak gerekir. Çünkü O’nun Allah olması bunu gerektirir. Her makam, büyüklüğüne ve önemine nisbetle saygı ister. Bununla birlikte, her insanın, ötesine geçemeyeceği bir kapasitesi vardır. Fakat biz, kapasitemizin sınırlarını bilemeyiz, dolayısıyla bize düşen, Allah’a O’nun bizden istediği ölçüde, O’nun İlâhî Zat oluşu ölçüsünde saygı duymaya, o ölçüde O’na karşı gelmekten sakınmaya çalışmaktır. Bunu yapmamız, kapasitemizi sonuna kadar kullanmak demektir ve dolayısıyla bu iki âyet, birbirini tefsir etmektedir.

(**) Bu âyet, bir bakıma, eşlerin ve çocukların düşmanlığından kurtulmanın ve mallarla, çocuklarla tutulduğumuz imtihanda muvaffak olmanın yolunu ortaya koymaktadır.

اِنْ تُقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ شَكُورٌ حَلِيمٌۙ (١٧)

17. Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz, (*) karşılığında O size kat kat ödemede bulunur ve sizi bağışlar. Allah, Şekûr (her güzel iş ve davranışın karşılığını bol bol veren)dir, Halîm (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.

~Açıklama~

(*) Bkn: Hadîd Sûresi/57: 11, not 7.

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١٨)

18. Gayb’ı da, şahadeti de (duyu ötesini de, duyuların algı sahasına giren her şeyi de) de bilendir; Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.

***

65. Talâk Sûresi

  • Talâk Sûresi 12 âyet olup, Medine’de inmiştir.
  • İsmini, işlediği konudan, ayrıca boşama fiilinin geçtiği birinci âyetinden alır.
  • Boşanma, iddet (kadınların boşandıktan sonra yeni bir evlilik için bekleme süreleri), nafaka ve süknâ (iddet süresince kadınları barındırma) ile ilgili Bakara Sûresi’nde geçen hükümlere ek hükümler koyar.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَاَحْصُوا الْعِدَّةَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ رَبَّكُمْۚ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُۜ لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللّٰهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذٰلِكَ اَمْرًا (١)

1. Ey (Peygamberliğin en büyük temsilcisi) Peygamber! Siz (Müslümanlar) eşlerinizi boşama durumunda kaldığınız zaman, (hayız ve temizlik) sürelerini gözetin (onları kendileriyle ilişkide bulunmadığınız temizlik sürelerinde boşayın; sonra da) gerekli iddet (bekleme süre)lerini de nazara alın ve bu süreyi iyi hesaplayın. Rabbiniz olan Allah’a karşı gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının. Boşanmış eşleri, (zina, hırsızlık, cana suikast gibi) açık bir hayasızlık ve kendilerinden çıkıp gitmek gibi bir serkeşlik irtikap etmedikçe, iddet süresince (o ana kadar kocalarıyla birlikte paylaştıkları) evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkıp gitmesinler. (*) Bunlar, Allah’ın koymuş olduğu hudutlardır. Kim Allah’ın hudutlarını çiğnerse, hiç şüphesiz kendine zulüm ve yazık etmiş olur. Nereden bileceksin, bakarsın Allah bundan sonra yeni bir durum meydana getirir. (**)

~Açıklama~

(*) İslâm, erkeğin eşini kendisiyle ‘temas’ta bulunmadığı temizlik müddetinde ve bir defa için olmak üzere boşama hükmünü getirmiştir.

Bu şekilde kocası tarafından bir defa için boşanmış olan kadın, bizzat eşiyle paylaştığı evde üç hayız–temizlik müddeti bekler. Bu süre içinde onun iaşesi yine kocasına aittir. Eşler, bu süre içinde birbirlerine dönebilirler ve bunun için herhangi bir şey gerekmez. Eğer birbirlerine bu süre tamamlandıktan sonra dönecek olurlarsa, bu defa yeniden nikâh kıydırmaları gerekir.

Daha sonra yine boşanma mecburiyeti ortaya çıkacak olursa, erkek boşanma hakkını veya yetkisini aynı şekilde bir defa daha kullanabilir. Fakat üçüncü defa daha boşamada bulunacak olursa, artık geri dönüş âdeta imkânsız hale gelir. Geri dönüşün olması için, kadının başka bir evlilik yapmış ve geçerli bir sebeple o kocasından da boşanmış olması gereklidir. Görülüyor ki İslâm, boşanmaya mecburiyet altında izin vermekle birlikte, onu ancak, artık yürümesi imkânsız evlilikleri sona erdirme çaresi olarak kullanmaktadır. Boşanma ile ilgili daha başka hükümler için bkn: Bakara Sûresi/2: 229– 232, 236–237, 241, not 152; Ahzâb Sûresi/33: 49, not 23.

(**) Aynı yastığa baş koymuş ve bir hayatı beraber paylaşmış erkek ve kadının aynı çatı altında üç aydan fazla bir zaman daha kalacak olması, onların yeniden düşünüp, birbirlerine dönmesi için kâfi bir sebeptir. Bu süre içinde de uzlaşma olmaz ve eşler birbirine dönmezlerse, artık bu eşlerin evlilikleri iki taraf için de zararlı ve azap haline gelmiş demektir; dolayısıyla sona ermesi devam etmesinden hayırlıdır. Allah (c.c.), bu hükümleri mutlaka uyulması gereken kurallar olarak vazetmekte ve onların çiğnenmesinin ancak çiğneyenin aleyhine olacağı hatırlatma ve tehdidinde bulunmaktadır.

فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَاَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ وَاَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلّٰهِۜ ذٰلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًاۙ (٢)

2. Bekleme süresinin sonuna vardıklarında, onları ya aranızda geçerli ve Din’e ters olmayan geleneklere göre ve haklarına riayet ederek tutun, ya da yine aranızda geçerli Din’e ters olmayan geleneklere göre ve haklarına riayet ederek onlardan ayrılın; (her iki durum için de tavsiye edilir bir uygulama olarak) içinizden adalet sahibi iki şahit tutun ve şahitliği Allah için hakkıyla yerine getirin. Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenlere verilen talimat budur. Kim Allah’a gönülden saygı duyar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, Allah, zorluklar karşısında ona bir çıkış kapısı açar.

وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُۜ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِهِ۪ۜ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا (٣)

3. Ve ummadığı yerlerden onu rızıklandırır. Kim Allah’a güvenip dayanırsa, onun (bütün ihtiyaçları için) Allah kâfidir. Allah, elbette buyruğunu yerine getirir. (*) Allah, her şey için belli bir ölçü takdir buyurmuştur. (**)

~Açıklama~

(*) Bu, Allah’ın bütün buyrukları insanlar tarafından mutlaka yerine getirilir demek değildir. İnsanlar, isyan içinde olabilir. Fakat, Cenab–ı Allah’ın Meşieti’nin taallûk etmediği hiçbir şey meydana gelmez. Ayrıca, insanlarla ilgili her meselede de, Cenab–ı Allah’ın dünyayı da Âhiret’i de birlikte nazara alan adalet ve kaderinin hükmü olduğu unutulmamalıdır. Yani, hiçbir zaman Allah’ın çizdiği tekvinî sınırların dışına çıkılamaz.

(**) Yani, Allah (c.c.), her şey için belli sınırlar, sebepler, şartlar, belli bir çerçeve ve belli bir netice tayin buyurmuştur. Hiçbir şey, O’nun çizdiği (tekvinî) sınırların dışına çıkamaz.

وَالّٰٓـِٔي يَئِسْنَ مِنَ الْمَح۪يضِ مِنْ نِسَٓائِكُمْ اِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلٰثَةُ اَشْهُرٍۙ وَالّٰٓـِٔي لَمْ يَحِضْنَۜ وَاُو۬لَاتُ الْاَحْمَالِ اَجَلُهُنَّ اَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّۜ وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ اَمْرِهِ يُسْرًا (٤)

4. (Boşanmış olan) kadınlarınız içinde âdetten kesilmiş olanların iddet (bekleme süresi) konusunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. (Herhangi bir sebeple) henüz âdet görmemiş olanların bekleme süreleri de bu kadardır. Hamile olan kadınların bekleme süresi ise, (boşanmaları durumunda da, eşlerinin vefat etmesi durumunda da), yüklerini bırakıncaya kadardır. Kim Allah’a gönülden saygı duyar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, Allah, işlerinde onun için kolaylık hasıl eder.

ذٰلِكَ اَمْرُ اللّٰهِ اَنْزَلَهُٓ اِلَيْكُمْۜ وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّـَٔاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُٓ اَجْرًا (٥)

5. Bütün bunlar, Allah’ın size indirdiği emirleridir. Kim Allah’a gönülden saygı duyar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, Allah onun (arada bir de olsa işlemekten kurtulamadığı) fenalıklarını, günahlarını siler ve onun mükâfatını çok büyük kılar. (*)

~Açıklama~

(*) Takvaya riayet edildiği takdirde silinecek günahlar, insanın zaman zaman nefsine mağlûp olarak işlediği ve arkasından tevbe ettiği günahlardır. Dolayısıyla, Kur’ân–ı Kerim’de yer yer ifade buyurulan bu hususu şu âyet çerçevesinde değerlendirmek gerekir: Eğer siz yasaklanan günahların büyüklerinden kaçınırsanız, diğer günahlarınızı Biz örtüp affederiz ve sizi, nerede bulunursanız bulunun, saygı ve ikram göreceğiniz bir mevkie çıkarır ve neticede de pek hoş, çok değerli ve ikramı pek bol bir yere yerleştiririz. (Nisâ Sûresi/4: 31)

Âyetler, boşanmayla ilgili hükümlerde de ısrarla takvayı, Allah’a karşı gelmekten sakınmayı nazara vermekte ve bu hükümleri âdeta takva üzerine oturtmaktadır. Bu demektir ki, mü’min Allah’ın emirlerini uygulamada çok dikkatli olmalı ve takvayı esas almalıdır. Bu başarılabildiği takdirde Allah (c.c.), içinden çıkılmaz görülen meselelerde çıkış yolu var edeceği, zorlukları kolaylaştıracağı ve beşeriyet gereği zaman zaman içine düşülen günahları silip, mükâfatı artıracağı müjdesi vermektedir.

اَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلَا تُضَٓارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّۜ وَاِنْ كُنَّ اُو۬لَاتِ حَمْلٍ فَاَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتّٰى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّۚ فَاِنْ اَرْضَعْنَ لَكُمْ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّۚ وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍۚ وَاِنْ تَعَاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُٓ اُخْرٰىۜ (٦)

6. (Boşadığınız ve bekleme süreleri içinde bulunan) eşlerinizi, oturduğunuz meskenlerin bir bölümünde oturtun ve imkânlarınız nisbetinde geçimlerini sağlayın. Durumlarını ağırlaştırıp, çıkıp gitmelerine yol açmak maksadıyla üzerlerinde baskı kurmayın, kendilerini üzüp incitmeyin. Eğer hamile iseler, yüklerini bırakıncaya kadar nafakalarını verin. Doğan çocukları eğer sizin için emzirecek olurlarsa, bu durumda ücretlerini ödeyin; ücret konusunda Din’in ve toplumun makul gördüğü şartlar çerçevesinde aranızda anlaşın. Eğer bir anlaşmaya varmada sıkıntıya düşecek olursanız, bu takdirde baba adına çocuğu emzirecek bir başka kadın bulunabilir.

لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِه۪ۜ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّٓا اٰتٰيهُ اللّٰهُۜ لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا مَٓا اٰتٰيهَاۜ سَيَجْعَلُ اللّٰهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا۟ (٧)

7. İmkânı geniş olan, (sürelerinin bitimini bekleyen boşanmış hamile eşleri için de, çocuğunu emzirtme karşılığında da) imkânına göre nafaka ve ücreti bol versin. Rızkı kendisi için dar takdir edilmiş olan da, Allah’ın kendisine verdiği miktardan harcamada bulunsun. Allah, herkesi ancak ona verdiği imkân nisbetinde yükümlü tutar. Allah, her zorluktan sonra bir kolaylık var edecektir.

وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ اَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَد۪يدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا (٨)

8. Nice ülkelerin halkları taşkınlık ederek Rabbilerinin ve O’nun rasûllerinin emrinin dışına çıktı da, Biz onları şiddetli bir hesaba çektik ve kendilerini görülmemiş şekilde cezalandırdık. (*)

~Açıklama~

(*) Bu ve bundan sonraki âyet, tarihte Allah’ın hükümlerinin dışına taştıkları zaman Yahudilerin de, Hıristiyanların da, Müslümanların da başlarına gelenlerin bir özeti gibidir. Bediüzzaman, Türkiye’de büyük ölçüde İsviçre medeni kanunundan tercüme edilerek kabul edilen medenî kanunun, Müslüman erkeklerin eşlerine yaptıkları haksızlıklara ve onlarla münasebetlerinde Allah’ın koymuş olduğu sınırları çiğnemelerine karşı Şeriat-ı Tekvîniye’nin bir mukabelesi olduğunu ifade eder.

فَذَاقَتْ وَبَالَ اَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ اَمْرِهَا خُسْرًا (٩)

9. Ne yapmışlarsa onun vebalini tattılar ve işlerinin sonu tam bir hüsran oldu.

اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِۚۛ اَلَّذِينَ اٰمَنُواۚۛ قَدْ اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكُمْ ذِكْرًاۙ (١٠)

10. Allah, onlar için (dünyada maruz kaldıkları cezadan ayrı olarak Âhiret’te de) çetin bir azap hazırlamıştır. Madem öyle, Allah’a karşı gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının ey iman etmiş bulunan idrak sahipleri! Şurası gerçek ki, Allah size (hakkınızda neyin hayır neyin şer olduğunu bildiren ve size öğütler veren, hatırlatmalarda bulunan) bir Kitap indirdi.

رَسُولًا يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ مُبَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَٓا اَبَدًاۜ قَدْ اَحْسَنَ اللّٰهُ لَهُ رِزْقًا (١١)

11. (Ve yaşayan Kitap olarak) bir de Rasûl gönderdi. O size, gerçeği açıklayan ve yolunuzu aydınlatan apaçık mesajlar olarak Allah’ın âyetlerini okuyup tebliğ ediyor ki, Allah, iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanları her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, siyasî) karanlıklardan nûra çıkarsın. Kim Allah’a iman eder ve sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Allah onu içlerinde sonsuzca kalmak üzere, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Gerçekten Allah ona, (dünyada iman ve salih amel, Âhiret’te de bütün nimetleriyle Cennet olarak) pek güzel bir rızık takdir buyurmuştur.

اَللّٰهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّۜ يَتَنَزَّلُ الْاَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌۙ وَاَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (١٢)

12. O Allah ki, yedi göğü ve yerden de onlar gibisini yarattı. (O’nun yaratılış, kâinatın işleyişi, varlıkların hayatlarıyla ilgili) emirleri bunlar arasında iner durur ki, (*) Allah’ın her şey üzerinde mutlak kudret sahibi olduğunu ve yine Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilesiniz.

~Açıklama~

(*) Yer ve gökler, aynı hükümetin idaresi altında ve aralarında çok önemli münasebetler bulunan iki ülke gibidir. Allah, bütün işleri gökten yere doğru düzenler, yönlendirir ve icra buyurur; sonra her iş, sizin günleriniz hesabıyla bin yıl tutan bir günde O’na yükselir. (Secde Sûresi/32: 5; bkn. ilgili not 4). Yerin ihtiyacı olan ışık, ısı ve yağmur gibi nimetler gökten, gök tarafından gelir; ayrıca İlâhî Din’in buyurduğu üzere, melekler ve ruhanîler belli maksatlarla gökten yere inerler. Bu da göstermektedir ki, yerden göğe çıkmak da mümkündür ve çıkılmaktadır.

İnsan, göğe zihninde, hayalinde ve düşüncesinde çıkabilir. Nefislerinin tesirinden, bedenlerinin ağırlığından kurtulan peygamber ve evliya ruhları göklerde seyahat edebildiği gibi, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ruhu ve ruh letafetini kazanmış bedeniyle bütün gök âlemlerinde seyahat etmiş (Miraç), Cenab–ı Allah (c.c.), Hz. İsa’yı da ruhu ve bedeniyle birlikte göğe yükseltmiştir. Bunun gibi, normal insanların ruhları da ölümlerinden sonra göğe yükselir ve sonra Berzah Âlemi’ne gönderilir. Bütün bunlar işaret etmektedir ki, insanlar fizikî olarak da göğe seyahatler düzenleyebilecektir. Yer, göklere nisbeten oldukça küçük olmasına rağmen, taşıdığı manâ ve sanat açısından kâinatın kalbi ve merkezidir; çünkü o, insanın beşiğidir, evidir.

Ayrıca yer, Cenab–ı Allah’ın isimlerinin pek çoğunun, bütün âlemlerin, bütün varlıkların yaratıcısı, rabbi, meliki, rızık vericisi, hayat gibi ölümü de veren olarak icraatının en yoğun şekilde tecelli ettiği varlık sahasıdır. Bunun yanı sıra yer, geniş Âhiret âlemlerinde bulunan her şeyin mikro seviyede nümûnelerini de ihtiva etmektedir. O, ebediyet âlemlerinin dokunduğu bir tezgâh, ebedî âlemlerdeki manzaraların küçük çaptaki nüshalarının süratle değişen sergilenme yeri ve yine Cennet ile Cehennem’i netice verecek bir ekim alanı, hadisteki ifadesiyle Âhiret’in tarlasıdır.

Maddî küçüklüğüne rağmen bu önemi dolayısıyladır ki, Kur’ân’ı Kerim yeri hemen hemen daima göklerle bir arada anmış, terazinin bir gözüne gökleri, diğer gözüne manâ olarak aynı ağırlıktaki yeri koymuş ve Cenab–ı Allah için, defalarca “göklerin ve yerin Rabbi” unvanını kullanmıştır.

***

66. Tahrîm Sûresi

  • Tahrîm Sûresi Hicret’in 7 veya 8’inci yılında Medine’de inmiş olup, 12 âyettir ve ismini birinci âyetindeki Har-Ra-Ma (haram kılma, mahrum etme) fiilinin masdarından alır.
  • Allah Rasûlü’ne gösterilebilecek her türlü saygısızlığa karşı şiddetli ikazda bulunur ve takvanın belli bir aileye mensup olmakta değil, iman ve salih amelde yattığını bildirir.
  • Mü’minleri hata ve günahları karşısında içten tevbeye çağırır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكَۚ تَبْتَغِي مَرْضَاتَ اَزْوَاجِكَۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١)

1. Ey (Peygamberliğin en büyük temsilcisi) Peygamber, (*) niçin geresiz yere hanımlarının hoşnutluğunu gözetmek maksadıyla kendini sıkıntıya sokuyor, Allah’ın sana helâl kıldığı bir şeyi kendin için âdeta haram edip, kendini ondan mahrum kılıyorsun? (**) Oysa Allah, pek bağışlayıcıdır, hususî rahmeti pek bol olandır.

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim’de bütün peygamberlere isimleriyle hitap edilirken, edildiği anlaşılırken, Peygamber Efendimiz, nübüvvet–risalet misyonuyla anılmakta, yani O’na çok yerde “Ey Peygamber!” şeklinde hitap edilmektedir. Bu, O’nun misyonunun emsalsiz önemine ve peygamberler, rasûller arasındaki eşsiz yerine işaret ettiği gibi, mutlak zikir kemaline masruftur (Bir şey, bir isim veya sıfat kayıtsız olarak anıldığında, onu temsil eden en büyük zata delâlet eder.) kaidesine göre, O’nun peygamberliğin en büyük temsilcisi olduğunu da gösterir.

(**) Allah Rasûlü’nün hanımlarını hoşnut etmek için kendisini mahrum ettiği şey konusunda birtakım rivayetler var ise de, meselenin özü şudur:

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, son derece merhametli ve nazikti. Bilhassa hanımlarına çok iyi, çok kibar davranırdı. Kimseye zorluk ve sıkıntı vermemek için kendisi her sıkıntıya ve zorluğa katlanırdı. Fakat, Rasûlü’nün bu durumunu elbette bilen Allah (c.c.), risalet misyonunu tam olarak yerine getirmesinde fazladan güçlüklerle karşılaşmasın diye, Rasûl’e has olmak üzere aile hayatında birtakım kaideler koydu (Ahzâb Sûresi/33: 50). (Allah Rasûlü’ne has bu tür kaideler ve izinler için bkn: Ahzab Sûresi, not 26.)

Dolayısıyla, Allah’ın sana helâl kıldığı bir şeyi neden kendin için âdeta haram ediyor ve kendini ondan mahrum kılıyorsun? ifadesi, bir teselli ihtiva etmektedir. İlgi çekicidir ki, hem bu âyet, hem de Rasûlüllah için birtakım hususî izin ve kaideleri ihtiva eden Ahzâb Sûresi’nin 50’nci âyeti, Cenab–ı Allah’ın Ğafûr ve Rahîm olduğunu ifadeyle biter. Demek oluyor ki, Cenab–ı Allah (c.c.), O’na çok ağır risalet yükünün yanısıra ek zorluklar yüklenmemesi için bazı konularda kolaylık göstermiştir.

قَدْ فَرَضَ اللّٰهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ اَيْمَانِكُمْۚ وَاللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ (٢)

2. (Ey mü’minler!) Allah, gerektiğinde yeminlerinizi bozabileceğinize hükmetmiş ve bunun için size kefaret yolunu göstermiştir. (*) Allah, sizin sahibiniz ve koruyucunuzdur. O, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.

~Açıklama~

(*) Bkn: Bakara Sûresi/2: 224–225; Mâide Sûresi/5: 89.

وَاِذْ اَسَرَّ النَّبِيُّ اِلٰى بَعْضِ اَزْوَاجِهِ حَدِيثًاۚ فَلَمَّا نَبَّاَتْ بِهِ وَاَظْهَرَهُ اللّٰهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَاَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍۚ فَلَمَّا نَبَّاَهَا بِهِ قَالَتْ مَنْ اَنْبَاَكَ هٰذَاۜ قَالَ نَبَّاَنِيَ الْعَليمُ الْخَبيرُ (٣)

3. Hani (O Peygamberliğin en büyük temsilcisi) Peygamber, eşlerinden birine sır olarak bir söz söylemişti. Ama eşi, o sözü kumalarından birine aktarınca, Allah da duruma Nebîsi’ni muttali kıldı. O da yaptığının bir kısmını o eşe anlattı, bir kısmını ise, (onu daha fazla üzüp utandırmamak için) gizledi. Nebî, olup bitenden eşini bu şekilde haberdar edince eşi, “Bunu sana kim söyledi?” dedi. Nebî de, “Onu bana Alîm (her şeyi hakkıyla bilen), Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan Zat) söyledi.” cevabını verdi. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet göstermektedir ki, Allah Rasûlü’ne gelen vahiy, Kur’ân’dan ibaret değildir. O, Kur’ân’ın dışında da çok vahiy almıştır. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde, “Dikkat edin! Bana Kitap ve onun benzeri verildi.” buyurmuşlardır. (Ebû Davud, “Sünnet”, 5)

اِنْ تَتُوبَٓا اِلَى اللّٰهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَاۚ وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَۚ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَهِيرٌ (٤)

4. (Ey Peygamber’in sırrı üzerinde konuşan O’nun iki hanımı!) Eğer tevbe ile Allah’a yönelmezseniz –ki, sizden beklenen yönelmenizdir, çünkü kalbleriniz kaymış bulunmaktadır. Fakat yönelmez de, O’nun aleyhinde birbirinize arka verecek olursanız, bilin ki Allah, evet O, peygamberinin sahibidir, yardımcısıdır, aynı zamanda Cebrail ve mü’minler içinde en salih olanlar da. Sonra, melekler de O’nun destekçisidir. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, bize dört önemli şey öğretmektedir:

Herhangi bir peygamberi incitecek bir şey yapmak, kalbin kaymasına sebeptir. Nitekim, Saff Sûresi 5’inci âyette de şöyle buyurulmaktadır: Hani bir vakit Musa halkına, “Ey halkım” demişti, “Benim size gönderilmiş Allah’ın rasûlü olduğumu bildiğiniz halde niçin bana böyle eziyet ediyorsunuz?” Onlar, bu şekilde kayma ifade eden davranışlarda bulunanca, Allah da kalblerini (haktan) kaydırdı. Allah, böyle büyük günahlarda direten bir halkı doğruya ulaştırmaz.

Bir ev veya ülkenin bizzat kendi içinden gelen ihanet, dışarıdan gelenden çok daha tehlikelidir. Kadınlar tarafından kurulabilecek herhangi bir tuzak da oldukça zararlı ve yıkıcı olabilir: “Siz kadınların fendi, doğrusu pek müthiştir.” (Yusuf Sûresi/12: 28)

Allah Rasûlü’ne karşı ne tür tuzak kurulursa kurulsun, Allah O’nu mutlaka koruyacaktır. Cenab–ı Allah’ın, bir sırrının iki hamını arasında konuşulması karşısında bile bizzat Kendisinin, Hz. Cebrail’in, mü’minler içinde en salih olanların ve meleklerin O’nun yardımcısı olduğuna vurgu yapması, Rasûlüllah’ın nasıl bir koruma altında bulunduğunu görmeye yeter.

Peygamber hanımı olmak bile, makbul iman ve salih amel olmadıkça kurtulma sebebi değildir. Belki tam tersine, nimet ölçüsünde sorumluluk kaidesince, Peygamber hanımı olmak gibi bir nimet, ciddi bir külfet ve sorumluluk sebebidir. (Ayrıca bkn: Ahzab Sûresi/33: 29–32)

عَسٰى رَبُّهُٓ اِنْ طَلَّقَكُنَّ اَنْ يُبْدِلَهُٓ اَزْوَاجًا خَيْرًا مِنْكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَٓائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَٓائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَاَبْكَارًا (٥)

5. Eğer O sizi boşayacak olursa, bakarsınız Rabbisi ona sizden daha hayırlı, Allah’a tam teslim olmuş, kâmil iman sahibi, Allah’a gönülden itaatkâr, daima tevbekâr, ibadete düşkün, farz ve nafile çok oruç tutan dul veya bakire başka eşler nasip eder. (*)

~Açıklama~

(*) Bu, Kur’ân’da Peygamber Efendimiz’in hanımlarına olan ikinci ikazdır. (Birinci ikaz için bkn: Ahzâb Sûresi/33: 29–33; Peygamber Efendimiz’in hanımlarıyla olan münasebeti için bkn: Ahzâb Sûresi/33, not 16.)

Bu âyet, kendisinde sözü edilen yüksek vasıflara Efendimiz’in hanımlarının sahip olmadıkları manâsına gelmez. Belki âyet, hem Efendimiz’in diğer bütün Müslüman hanımlar için örnek olma konumundaki hanımlarına bu vasıflara en yüksek derecede sahip olmaları gerektiğini hatırlatmakta, hem de, özellikle rehber konumundaki Müslüman kadınlara nasıl olmaları gerektiğini öğretmektedir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ (٦)

6. Ey iman edenler! (Kendinizi ve onları Allah’ın hükümleri istikametinde eğiterek) hem kendinizi, hem de ailenizi, yakıtı insanlarla taşlar olan müthiş bir Ateş’ten koruyun. Onun başında hem görünüş, hem karakter itibariyle sert ve çetin melekler vardır; Allah onlara ne emrederse asla karşı gelmezler ve kendilerine her emredileni yerine getirirler.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟ (٧)

7. “Ey küfre batmış olanlar! Bugün boşuna mazeret ileri sürmeyin! (Dünyada iken) ne yapmışsanız, ancak onun karşılığını görüyorsunuz!” (*)

~Açıklama~

(*) Kâfirlere hitap eden bu âyet, Müslümanlar için de büyük bir ikaz ihtiva etmektedir. Allah’a ve Rasûlü’ne itaatsizlik ve Rasûlüllah’ı incitecek söz ve davranışlarda bulunmak, Allah korusun, kişiyi küfre, dolayısıyla ebedî azaba götürecek bir kapıyı açabilir. Dolayısıyla, günahlar ve bu tür davranışlar karşısında sürekli tetikte olmak gerekir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا تُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ تَوْبَةً نَصُوحًاۜ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللّٰهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مَعَهُۚ نُورُهُمْ يَسْعٰى بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَاۚ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٨)

8. Ey iman edenler! İçten ve ıslah edici bir tevbe ile Allah’a yönelin! (*) Umulur ki (**) Rabbiniz, (arada bir de olsa işlemekten kurtulamadığınız) fenalıklarınızı, günahlarınızı siler ve sizi (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah, Peygamber’i ve onun beraberindeki mü’minleri utandırmaz, sükût-u hayale uğratmaz. Onların nurları, önlerinden ve sağlarından parlayarak âdeta koşturur ve yollarını aydınlatır. “Rabbimiz,” derler, “(Cennet’e ulaşabilmemiz için lûtf u kereminden) nûrumuzu tam ver ve bizi bağışla. (***) Sen, her şey üzerinde mutlak güç yetirensin.”

~Açıklama~

(*) Hz. Ali (r.a.), bir tevbenin âyette geçen samimi ve ıslah edici tevbe (tevbe–i nasuh) olabilmesi için şu şartları zikreder: İşlenen günahtan dolayı çok ciddi pişmanlık duyulmalı; Farz olan vazifeler yerine getirilmeli, yerine getirilmeyenler kaza edilmeli; Üzerimizde hak varsa, sahibine verilmeli; İncittiğimiz kimse olmuşsa, ondan helâllik dilemeli; Hakkında tevbe edilen günahı bir daha işlememek için kesin kararlı olmalı; Nefse nasıl günahın lezzeti tattırılmışsa, aynı şekilde itaatin güçlüğü de tattırılmalı. (Yazır, Zemahşerî, ilgili âyetin tefsirinde.)

(**) Yani Allah, tevbeyi kabul etmeye mecbur değildir; ama tevbe eden, tevbesinin kabul edileceğine içten inanarak tevbe etmelidir.

(***) Peygamberler (ve ihtimal, mahfuz görülen asfiya) dışında bütün insanlar günah işleyebilir, günaha maruzdur ve Âhiret’e az–çok günahla göçer. Bunun dışında, güzel amelleri, mezarlarından kalktıkları andan Cennet’e ulaşıncaya kadar o uzun yolda, meşakkat dolu Âhiret âlemlerinde ve Âhiret’teki müthiş inkılâplar arasında kendilerine yeterli ışığı sağlamaya yetmez. Dolayısıyla onlar, Cenab–ı Allah’tan nurlarını tamamlamaları, yani Cennet’e ulaştıracak yeterli nuru bahşetmesi duasında bulunurlar (Ayrıca bkn: Hadîd Sûresi/57: 12, 19). Günahlarının karanlığından kurtulmak için de mağfiret dilenirler. Münafıklar ise Cennet’e ulaşamayacak ve nifaklarının karanlığı içinde kalıp, Cehennem’e yuvarlanacaklardır (Hadîd Sûresi/57: 13).

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٩)

9. Ey (Peygamberliğin en büyük temsilcisi) Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla (zaman ve şartların gerektirdiği tarzda) mücahede et ve onlara karşı güçlü ol ve sağlam dur. (*) Onların nihaî barınağı Cehennem’dir. Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!

~Açıklama~

(*) Açıklama için bkn: Tevbe Sûresi/9: 73, not 14; 123, not 27.

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ كَفَرُوا امْرَاَتَ نُوحٍ وَامْرَاَتَ لُوطٍۜ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَقِيلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ (١٠)

10. Allah, küfre batmış olanlar için Nuh’un hanımı ile Lût’un hanımını misal getirir: Her ikisi de, kullarımız içinde iki salih kulun nikâhı altında idiler, fakat (onları inkâr ederek ve düşmanlarıyla işbirliği yaparak) onlara ihanet ettiler. (Peygamber olan) kocalarının Allah karşısında onlara hiçbir yardımı dokunmadı ve her ikisine de, “Girin Ateş’e ona girenlerle birlikte!” denildi. (*)

~Açıklama~

(*) Bu son cümle onlar hakkındaki nihaî hükmü ifade etmektedir ve ayrıca kabirdeki durumlarına da işarette bulunmaktadır.

وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ اٰمَنُوا امْرَاَتَ فِرْعَوْنَۢ اِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِه۪ وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَۙ (١١)

11. Allah, iman edenler içinse Firavun’un eşini misal getirir. O, “Rabbim,” diye dua etmişti, “benim için katında, Cennet’te bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar; beni bu zalimler güruhundan halâs eyle!” (*)

~Açıklama~

(*) Bazı rivayetlerde bu mübarek hanımın ismi Asya olarak geçmektedir. Kur’ân’ın O’ndan naklettiği dua, O’nun Allah’a olan derin inanç ve teslimiyetini, Firavun’dan ve Firavun’un halkının Allah’a olan isyanından teberrisini, onları asla kabul etmediğini ortaya koymaktadır. Bazı müfessirler, âyette geçen Firavun’un amelinden kasdın evlilik münasebeti olduğu ve Cenab–ı Allah’ın Hz. Asya’yı Firavun’la mübaşeretten de koruduğu görüşündedir. Tarihteki pek çok emsalleri gibi, Firavun da iktidarsız ve zürriyetsiz olabilir. Bu, aynı zamanda firavunların despot iktidarlarının çok sürmeyeceğine de bir işarettir.

وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرٰنَ الَّتِ۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهِ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ (١٢)

12. Bir de İmran kızı Meryem’i misal getirir. (*) O, iffet ve namusunu bütünüyle korudu; Biz de O’na (vücudu yoluyla) (**) Ruhumuzdan üfledik. O, Rabbisinin (emir, yasak, va’d, ikaz manâsı taşıyan vahiyler olarak tecelli eden) kelimelerini ve indirdiği bütün Kitapları gönülden tasdik etmişti. O, Allah’a bütün samimiyetiyle boyun eğenlerdendi.

~Açıklama~

(*) Bkn: Âl-i İmran Sûresi/3: 33–34, not 7.

(**) Açıklama için bkn: Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, ilgili âyetin tefsiri.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 61 kez okundu