80. Abese Sûresi
- Abese Sûresi İslâmî tebliğin ilk dönemlerinde Mekke’de inmiş olup, 42 âyettir ve ismini birinci âyetindeki abese (yüzünü ekşitti) fiilinden alır.
- Allah’ın dininin herkese iletilmesi gerektiği, kimsenin kimseye dünyevî statü, mal, renk, ırk gibi hususlar açısında bir üstünlüğünün olmadığı üzerinde durur ve Allah’ın kudret eserleri üzerinde tefekküre çağırıp, Âhiret’e karşı uyarıda bulunur.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
عَبَسَ وَتَوَلّٰىۙ (١)
1. (Mağrur, münafık kâfir), yüzünü ekşitti ve sırtını döndü,
اَنْ جَٓاءَهُ الْاَعْمٰىۜ (٢)
2. (Allah Rasûlü’yle beraberken) O’na âmâ zat geldi diye.
وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكّٰىۙ (٣)
3. Ne biliyorsun (ey adam), belki O dinleyip, daha da arınacak;
اَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرٰىۜ (٤)
4. Veya (Allah’ın Mesajı üzerinde) düşünüp, yapılan tebliğ O’na daha bir fayda verecek?
اَمَّا مَنِ اسْتَغْنٰىۙ (٥)
5. Ama (malına, mevkiine güvenen ve) kendini İlâhî irşaddan müstağnî görene gelince;
فَاَنْتَ لَهُ تَصَدّٰىۜ (٦)
6. Onunla çok ciddi ilgileniyorsun (sanki İslâm’a girmesini arzu ediyormuşsun gibi).
وَمَا عَلَيْكَ اَلَّا يَزَّكّٰىۜ (٧)
7. O inanıp arınmak istemiyorsa, bundan sana ne?
وَاَمَّا مَنْ جَٓاءَكَ يَسْعٰىۙ (٨)
8. Buna karşılık, gelip yanına oturan şevkle koşarcasına,
وَهُوَ يَخْشٰىۙ (٩)
9. Ve Allah’a kalbden saygı içinde,
فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهّٰىۚ (١٠)
10. İlgini ondan esirgiyorsun. (*)
~Açıklama~
(*) Aralarında önemli çelişkiler bulunan bazı rivayetlere dayanan müfessirlerin çoğunluğu, bu âyetlerde itap edilenin Allah Rasûlü (s.a.s.) olduğu görüşündedirler.
- Fakat bunu kabûl etmek, aşağıdaki gerçekler ışığında zor görünmektedir:
İslâmî tebliğin özellikle ilk yıllarında Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, diğerleri onlara uyarak İslâm’ı kabul ederler ümidiyle Kureyş ileri gelenlerinin iman etmelerini çok arzu ediyordu. Hiçbir zaman kimseyi ihmal etmemekle birlikte, bilhassa bu Kureyş ileri gelenleri üzerinde daha bir duruyordu. Bir gün bunlardan bir grupla meşgulken, âmâ olan İbn Ümm Mektum geldi. (İmam Malik, Muvatta, “Tefsîru’l-Kur’ân”, 8; Tirmizî, Sünen, “Tefsiru Sûre 80”).
O’nun gelmesinden rahatsızlık duyan ve yüzünü alabildiğine ekşitip kaşlarını çatan kişi, o esnada orada bulunanlardan, kendini çok önemseyen, inanmak istermiş görüntüsü veren, belki de insanları riyakârca Allah Rasûlü’ne getiren münafık bir kâfir olmalıdır. İtap edilen şahsın ismi âyetlerde anılmamaktadır; dolayısıyla kullanılan üçüncü tekil şahıs ve muhatap zamirin, yani âyetlerin lafzının Allah Rasulü’yle ilgili olduğu konusunda zahirî hiçbir delil yoktur.
Kur’an-ı Kerim’de pek çok âyette hem Allah Rasûlü’nün, hem de Hz. Nuh (a.s.) gibi başka rasûllerin özellikle fakir, kimsesiz, cahiliye toplumlarında horlanan mü’minlere nasıl kol-kanat gerdiği, bir takım dünyevî statü sahibi kâfirler imana gelebilirler ümidiyle de olsa onların hislerini asla incitmedikleri âdeta Risalet’in bir boyutu, ayrılmaz bir hususiyeti olarak nazara verilmekte, bunun da ötesinde, böyle davranması Allah Rasûlü’ne emredilmektedir. Dolayısıyla, Allah Rasûlü’nün hem de âmâ bir mü’mine âyetlerdeki çok sert itaba maruz kalacak şekilde davranmasını düşünmek mümkün değildir.
Âyetlerde geçen “yüz ekşitme, cehrenin abuslaşması (abese), yüz çevirme, sırtını dönüp gitme (tevellâ)” gibi kelimeler Kur’ân-ı Kerim’de değil peygamberler, sıradan mü’minler için bile kullanılmamakta, ancak kâfirler ve münafıklar için kullanılmakta, hattâ çehre abusluğu, Cehennem azabı karşısında kâfirlerin yüzlerinin alacağı şekli ifade için de geçmektedir.
Daha ilk inen sûrelerden Kalem Sûresi’nde Allah Rasûlü, yüce ahlâkıyla övülmektedir. Kur’ân’dan ibaret o yüce ahlâktan ve masumiyetten hem de âmâ bir mü’mine ne sebeple olursa olsun çehre abusluğu ve yüz dönme asla beklenemez.
Âyetlerde yüz ekşitme ve yüz çevirme, gelen zatın âmâ olmasına bağlanmaktadır. Değil Allah Rasûlü (s.a.s.), sıradan bir mü’min bile, hangi sebeple olursa olsun bir insandan âmâ diye yüz çevirmez. Âyetlerde itap edilen şahsın Allah Rasûlü (s.a.s.) olamayacağına delil olarak bu bile yeterlidir. En doğruyu Allah bilir.
كَلَّٓا اِنَّهَا تَذْكِرَةٌۚ (١١)
11. Hayır, (yapılması gereken bu değil)! Çünkü Kur’ân, (herkes için) bir öğüttür, bir uyarıdır;
فَمَنْ شَٓاءَ ذَكَرَهُۢ (١٢)
12. Dileyen herkesin dinleyip, ders alacağı,
فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍۙ (١٣)
13. Son derece şerefli sayfalarda kayıtlı;
مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍۙ (١٤)
14. (Allah katında) oldukça yüce ve tertemiz (her türlü bâtıldan, çelişkiden uzak);
بِاَيْدِي سَفَرَةٍۙ (١٥)
15. Elleriyle (taşınır) melek–elçilerin,
كِرَامٍ بَرَرَةٍۜ (١٦)
16. Asil, çok değerli ve iyilik timsali. (*)
~Açıklama~
(*) Başka bazı âyetlerde ifade buyurulduğu ve dipnotlarda açıklandığı üzere (ör: Secde Sûresi/32: 11, not 7, Sâffât Sûresi/37: 1–3, not 1), diğer büyük melekler, meselâ Hz. Azrail gibi Hz. Cebrail’in de yardımcıları vardır. İşte, yukarıda 13–14’üncü âyetlerde sözü edilen sayfalar Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin kayıtlı bulunduğu semavî sayfalar ve onları taşıyan elçiler de, Hz. Cebrail ve O’na eşlik eden meleklerdir.
قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُۜ (١٧)
17. Kahrolası inkârcı insan, nasıl da inkârda diretiyor!
مِنْ اَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُۜ (١٨)
18. Bir düşünse, Allah onu hangi şeyden yarattı?
مِنْ نُطْفَةٍۜ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُۙ (١٩)
19. (Anneye ve babaya ait) bir(kaç) damla sıvıdan. Yarattı onu ve takdir etti ona her bakımdan ölçülü bir şekil ve bir hayat.
ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُۙ (٢٠)
20. Sonra da kolaylaştırdı onun için (hayır ve mutluluk) yolunu.
ثُمَّ اَمَاتَهُ فَاَقْبَرَهُۙ (٢١)
21. Nihayet ona ölümü verir ve kendisini kabre alır.
ثُمَّ اِذَا شَٓاءَ اَنْشَرَهُ (٢٢)
22. Ardından, ne zaman dilerse o zaman diriltir.
كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَٓا اَمَرَهُۙ (٢٣)
23. Ne var ki o inkârcı, Allah’ın kendisine olan buyruğunu yerine getirmemiştir.
فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِهِ۪ۙ (٢٤)
24. Ama insan, yiyeceğine bir baksın:
اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّاۙ (٢٥)
25. Yağmuru (gökten) şarıl şarıl boşaltıyoruz;
ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّاۙ (٢٦)
26. Sonra toprağı açıyor, ekime hazır hale getiriyoruz.
فَاَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّاۙ (٢٧)
27. Ve sonuçta orada bitiriyoruz taneli bitkiler,
وَعِنَبًا وَقَضْبًاۙ (٢٨)
28. Üzümler ve yenebilir her türlü sebze,
وَزَيْتُونًا وَنَخْلًاۙ (٢٩)
29. Zeytinler ve hurmalar,
وَحَدَٓائِقَ غُلْبًاۙ (٣٠)
30. Gür ağaçlı sık bahçeler,
وَفَاكِهَةً وَاَبًّاۙ (٣١)
31. Daha başka her türlü meyve ve çayırlar,
مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْۜ (٣٢)
32. Geçimlik olarak sizin için ve hayvanlarınız için.
فَاِذَا جَٓاءَتِ الصَّٓاخَّةُۘ (٣٣)
33. Ama nihayet, kulakları patlatacak çığlığın vakti geldiğinde,
يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ اَخِيهِۙ (٣٤)
34. O gün kişi kaçar kardeşinden,
وَاُمِّهِ وَاَبِيهِۙ (٣٥)
35. Annesinden ve babasından,
وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِۜ (٣٦)
36. Eşinden ve çocuklarından.
لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِۜ (٣٧)
37. O gün kendi başının derdine düşmüştür herkes, ilgilenemez kimseyle.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌۙ (٣٨)
38. Yüzler olacaktır o gün pırıl pırıl,
ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌۚ (٣٩)
39. Güleç ve aldığı müjdeyle sevinç dolu.
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌۙ (٤٠)
40. Yüzler de olacaktır o gün toza toprağa bulanmış,
تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌۜ (٤١)
41. Karanlığa batmış;
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ (٤٢)
42. Onlar: kâfirlerdir onlar, günaha dadanmış hayasızlar.
***
81. Tekvîr Sûresi
- Tekvîr Sûresi İslâmî tebliğin ilk dönemlerinde Mekke’de inmiş olup, 29 âyettir ve ismini birinci âyetindeki küvvirat (dürüldü) fiilinden alır.
- Kıyamet hadiselerinden bazılarını zikrederek Âhiret’e dikkat çeker.
- Kur’ân’ın Allah Kelâmı ve Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın da Allah’ın Rasûlü olduğunu vurgular.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْۙۖ (١)
1. Güneş dürülüp ışığı giderildiği zaman; (*)
~Açıklama~
(*) Âyette geçen güneşin dürülmesi ifadesi pek çok manâlara kapı açmaktadır. Meselâ: Cenab–ı Allah (c.c.), sırayla yokluk, esir ve gökleri birer perde gibi aralayarak, dünyayı aydınlatmak ve dünyalılara göstermek için rahmet hanizesinden parlak bir lamba (güneş) ortaya çıkarmıştır. Dünyanın yıkılması hengâmında onu yeniden perdesine sarıp, ortadan kaldıracaktır.
- Bir diğer manâ:
Güneş, Cenab–ı Allah’ın, ışığını yaymak, ışık ve karanlığını sarık sarar gibi sırayla dünyanın başına sarmak vazifesi olan bir memurudur. Her sabah serdiği malını her akşam toplar ve gizler. Bazen bulut dolayısıyla, bazen de ayın onun yüzü üzerine geçici olarak perde çekmesiyle az iş yapar. Gelecek bir tarihte bu memur vazifesinden alınacak, alınması için hiçbir sebep bulunmasa da, yüzünde büyümeye başlayan lekeler sebebiyle, Cenab–ı Allah’ın, dünyanın başına sardığı ışığını toplayıp kendi başına sarması emrini yerine getirecektir. Ve, Allah kendisine şu emri de verecektir: “Artık yeryüzüne karşı bir vazifen kalmadı. Şimdi Cehennem’e git ve çok sadık bir memur olduğun halde, sanki ulûhiyet iddia etmişsin gibi sana tapmakla seni sadakatsizlikle suçlayanları yak.” Yüzündeki kara lekelerle güneş, Güneş dürülüp, ışığı giderildiği zaman âyetini okumaktadır. (Sözler, “25. Söz”, 565)
وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْۙۖ (٢)
2. Yıldızlar yerlerinden düşüp, parlaklıklarını kaybettiği zaman;
وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْۙۖ (٣)
3. Dağlar yürütüldüğü zaman;
وَاِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْۙۖ (٤)
4. On aylık gebe develer (gibi en kıymetli mallar bile) terk edildiği zaman;
وَاِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْۙۖ (٥)
5. (Evcil ve) bütün vahşî hayvanlar korkuyla yuvalarından fırlayıp bir araya toplandığı (ve dünyanın yıkılıp, yeniden kurulmasının ardından yargılanmak üzere) haşredilip, Allah’ın huzuruna çıkarıldığı zaman; (*)
~Açıklama~
(*) Bkn: En’âm Sûresi/6: 38, not 8.
Hayvanlar her ne kadar din ile sorumlu değillerse de, hayatlarını yönlendirmede Cenab–ı Allah’ın Şeriat-ı Tekviniyye veya Fıtriye denilen kanunları hakimdir. Dolayısıyla, Âhiret’te onlar da diriltilecek ve kendi aralarındaki münasebetlerde bu kanunlara uyup uymadıklarından ve bir de insanlar onlara karşı davranışlarından sorguya çekileceklerdir.
وَاِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْۙۖ (٦)
6. Denizler ateşlenip kaynatıldığı zaman;
وَاِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْۙۖ (٧)
7. (İyiler iyilerle, kötüler ise kötülerle ve kendilerine tesir eden şeytanî dostlarıyla olmak üzere) nefisler eşleştirildiği zaman; (*)
~Açıklama~
(*) Bkn: Nisâ Sûresi/4: 57, Sâffât Sûresi/37: 22, Zuhruf Sûresi/43: 36, Duhân Sûresi/44: 54.
وَاِذَا الْمَوْءُ۫دَةُ سُئِلَتْۙ (٨)
8. Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman,
بِاَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْۚ (٩)
9. Hangi suçtan dolaylı öldürüldüğü; (*)
~Açıklama~
(*) İslâm öncesi Cahiliye döneminde putperest Araplar arasında bazıları kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi (Nahl Sûresi-16: 58–59). Kadınlar, yalnızca bu Araplar arasında değil, Roma ve Sasaniler dahil, hemen bütün dünyada aşağılanırdı.
- İslâm gelince, artık Müslüman olmuş olan bir kişi, Müslüman değilken bir kız çocuğunu diri diri toprağa nasıl gömdüğünü Allah Rasûlü’ne şöyle anlatmıştı:
Ey Allah’ın Rasûlü, benim bir kızım vardı. Bir gün annesine onu amcasına götüreceğimi ve giydirmesini söyledim. Karım, bundan neyi kasdettiğimi biliyordu ama, yapabileceği bir şey yoktu. Amcasına gidecek diye çok sevinen kızımı aldım ve bir kuyunun başına götürdüm. Ona kuyunun içine bakmasını söyledim. O kuyuya bakarken, arkasından itiverdim. Aşağı düşerken, “baba, baba!” diye bağırıyordu. O, bunları anlatırken, Allah Rasûlü ağlıyordu. (Darimî, Sünen, “Mukaddime”, 7–8)
Kalbler, son derece katıydı. Çölde, zavallı kız çocukları için çukurlar açılıyordu. İnsanlar, yırtıcılıkta sırtlanları geçmişti. Güçlü zayıfı, zengin fakiri eziyordu. Vahşet insanlık kabul ediliyor, kana susamışlar yüceltiliyor, kan dökme fazilet kabul ediliyordu; zina, meşrû evlilikten daha çok yaygındı. Aile yapısı çökmüştü.
Bu karanlık dönem İslâm’ın gelmesiyle kapandı. Bir zamanlar alabildiğine zalim ve vahşi olan insanlar, yolda görmeden basıp öldürdükleri çekirgelerin fidyesini sorar hale geldiler. (Ayrıntılar için bkn: Sonsuz Nur, 1: 22-23) İslâm, mecburî sebepler olmadıkça düşürmek suretiyle bilhassa 7’nci haftadan itibaren anne karnındaki çocukların öldürülmesini de kesin olarak yasaklamıştır. Âyet, elbette böyle öldürülen çocukları da kapsamaktadır.
وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْۙۖ (١٠)
10. (Kişilerin davranışlarının kaydedildiği) sayfalar açıldığı zaman; (*)
~Açıklama~
(*) Âhiret Günü, herkesin dünyada iken yaptığı işler sayfalara kaydedilmiş olarak önlerinde açılacaktır. İlk bakışta bu, anlaşılmaz ve mümkün olmaz gibi görünebilir. Fakat âyet ifade etmektedir ki, kışın ölmüş ağaçların baharda dirilip, yaprak ve çiçek açıp meyve vermesi gibi, Âhiret’te de insanların amel defterleri açılacaktır.
Yani, her meyveli ağacın, çiçekli bitkinin özellikleri, fonksiyonları vardır. O, bu fonksiyonlarıyla kendine has ibadetini yerine getirir. Onun bütün bu fonksiyonları, bir yıl boyu gördüğü işler, hayatı, meyvelerindeki çekirdeklerine kaydolur. Bir bakıma çekirdekler, her meyveli ağacın amel defteri gibidir. Toprağa düşen bir çekirdek, büyüyüp ağaç olmakla, ait bulunduğu ve kendisine kaydolmuş bulunan önceki ağacın işlerini bütünüyle ortaya koymaktadır. İşte bu, bir anlamda bir ağacın amel defterinin açılması demektir. Bütün bunları yapan ve bir ağacın, çiçekli bir bitkinin bile bütün hayatını çekirdeklerine, çiçeklerine kaydedip, sonra da bunları gözler önüne seren İlâhî Zat (c.c.), Sayfalar açıldığı zaman buyurarak, insanların dünyada iken yaptıklarının kaydedildiğini ve Âhiret’te önlerine serileceğini ilan etmektedir. (Sözler, “25. Söz”, 564)
وَاِذَا السَّمَٓاءُ كُشِطَتْۙۖ (١١)
11. Gök açılıp sıyrıldığı (ve bütün gerçeklerini ortaya döktüğü) zaman; (*)
~Açıklama~
(*) Bkn: Furkan Sûresi/25: 25, Zümer Sûresi/39: 67, Mü’min Sûresi/40: 16, Hâkka Sûresi/69: 18.
وَاِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْۙۖ (١٢)
12. Alevli Ateş kızıştırıldığı zaman;
وَاِذَا الْجَنَّةُ اُزْلِفَتْۙۖ (١٣)
13. Ve Cennet, (müttakîlerin girmesi için) yaklaştırıldığı zaman:
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَٓا اَحْضَرَتْۜ (١٤)
14. Her bir şahıs, kendisi için ne hazırlamış olduğunu bilecektir.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِۙ (١٥)
15. Ve yemin ederim gözden gizlenip sinenlere (seyyar yıldızlara güneş ışığında çekilen),
اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِۙ (١٦)
16. Ve tekrar ortaya çıkıp sonra yine gizlenen; nihayet gözden büsbütün uzaklaşanlara; (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Bediüzzaman (r.a.), Barla’nın Çam Dağı’nda bu yıldızlar karşısındaki gözlem ve hislerini şöyle anlatır (Kısmen sadeleştirerek):
Bir gece, yüz tabakalık bir yükseklikte, bir katran ağacının başındaki yuvada, semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur’ân-ı Hakîm’in “Ve yemin ederim gözden gizlenip sinenlere (seyyar yıldızlara güneş ışığında çekilen); ve tekrar ortaya çıkıp sonra yine gizlenen; nihayet gözden büsbütün uzaklaşanlara!” yemininde ulvî bir mucize nuru ve parlak bir belâğat sırrı gördüm.
Evet, seyyar yıldızlara ve onların gizlenme ve ortaya çıkmalarına işaret eden şu âyetler, gayet yüksek bir nakş-ı sanat ve yüce bir ibret levhasını görebilen gözlere ve akıllara gösteriyor.
Evet şu seyyare (gezegen)ler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek semâda yeni yeni nakışları ve sanatları gösteriyorlar. Bazen, kendileri gibi parlak bir yıldızla omuz omuza verip, güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Bazen küçük yıldızlar içine girip, bir kumandan vaziyeti alıyorlar. Hususiyle bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet güzel ve şirin bir manzara sergiliyorlar.
Sonra, teftiş vazifelerini ve sanat manzaraları dokumadaki mekiklik hizmetini yerine getirmelerinin ardından yine dönüp, sultanları olan güneşin şâşaalı dairesine girip gizleniyorlar. Şimdi şu “hunnes (gizlenenler), künnes (ortaya çıkıp tekrar gizlenenler)” tabir edilen seyyareler, onları ve şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde tam bir intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zât’ın Rubûbiyeti’nin haşmetini ve Ulûhiyeti’nin saltanatını güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar.
Bak bir saltanatın haşmetine ki, gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki, yerküreden bin defa daha büyük ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kat’eden sürattedir. İşte, böyle bir Sultan’a ubûdiyet (ibadet–kulluk) ve imanla intisap etmek ve şu dünyada O’na misafir olmak ne kadar âlî bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et. (Mektûbât, “Üçüncü Mektup”)
وَالَّيْلِ اِذَا عَسْعَسَۙ (١٧)
17. Ve geçip gitmeye yöneldiğinde geceye,
وَالصُّبْحِ اِذَا تَنَفَّسَۙ (١٨)
18. Ve, nefes almaya başladığı zaman sabaha:
اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍۙ (١٩)
19. Gerçekte Kur’ân, getirdiği sözdür çok şerefli bir elçinin (Cebrail);
ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍۙ (٢٠)
20. Son derece kuvvetli; Arş’ın Sahibi’nin katında mertebe ve itibarı çok yüksek;
مُطَاعٍ ثَمَّ اَمِينٍۜ (٢١)
21. (Yardımcılarının kendisine) itaat ettiği, ayrıca (Allah’ın emirlerini yerine getirmede) bütünüyle güvenilir ve akıbeti de emniyet altında.
وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍۚ (٢٢)
22. Şunu bilin ki, (ömrünü aranızda geçiren) arkadaşınız (Muhammed), asla bir deli, cinlerle içli-dışlı değildir.
وَلَقَدْ رَاٰهُ بِالْاُفُقِ الْمُبِينِۚ (٢٣)
23. O, (vahyi getiren elçi Cebrail’i) apaçık ufukta gördü. (*)
~Açıklama~
(*) Bkn: Necm Sûresi/53: 7, not 3; Müddessir Sûresi/74: 1, not 1.
وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَنِينٍۚ (٢٤)
24. O, gaybı (vahyi ve sizin idrakiniz ötesindeki gerçeklerin bilgisini) size iletmede cimri davranan biri de değildir.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَيْطَانٍ رَجِيمٍۚ (٢٥)
25. (Onun tebliğ ettiği Kur’ân,) Allah’ın rahmetinden ebediyen kovulmuş bir şeytanın sözü hiç değildir.
فَاَيْنَ تَذْهَبُونَۜ (٢٦)
26. Gerçek bu iken, nereye gidiyorsunuz?
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَۙ (٢٧)
27. O Kur’ân, bütün şuurlu-sorumlu varlıklar için bir öğüt, bir uyarıdır;
لِمَنْ شَٓاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَسْتَقِيمَ (٢٨)
28. Bilhassa içinizden doğru yolu bulup, onda yürümek dileyen herkes için.
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ (٢٩)
29. Şurası da bir gerçektir ki, Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dile-yemezsiniz. (*)
~Açıklama~
(*) Bkn: İnsan Sûresi/76, not 9.
***
82. İnfitar Sûresi
- İnfitar Sûresi Mekke’de inmiş olup, 19 âyettir ve ismini ilk âyetindeki İnFaTaRa (yarıldı) fiilinden alır.
- Kıyamet hadiselerinden bahsederek dikkatleri Âhiret gerçeğine çeker, Allah’a iman ve itaate çağırır.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْۙ (١)
1. Gök yarıldığı zaman;
وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْۙ (٢)
2. Yıldızlar dökülüp, etrafa saçıldığı zaman;
وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْۙ (٣)
3. Denizler, sınırlarından taşıp birbirine karıştığı zaman;
وَاِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْۙ (٤)
4. Ve kabirlerin içi dışına çıkarıldığı zaman;
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَاَخَّرَتْۜ (٥)
5. Herkes, (dünyadan Âhiret’e iyi ve kötü) ne gönderip, geride ne bıraktığını bilecektir.
يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِۙ (٦)
6. Ey insan! Nedir seni O Kerim Rabbin hakkında aldatan?
اَلَّذِي خَلَقَكَ فَسَوّٰيكَ فَعَدَلَكَۙ (٧)
7. O Rabbin ki, seni yaratıp, sana mükemmel bir şekil ve bütün uzuvlarıyla vücuduna mükemmel bir denge verdi.
فِ۪ٓي اَيِّ صُورَةٍ مَا شَٓاءَ رَكَّبَكَۜ (٨)
8. Hangi surette dilemişse, seni o surette meydana getirdi. (*)
~Açıklama~
(*) Bir hadis-i şerifte, Cenab–ı Allah’ın her bir insanı, Hz. Âdem’e kadar uzanan atalarından bir veya pek çoğunun özelliklerini tevarüs ettirerek yarattığı buyurulmaktadır.
كَلَّا بَلْ تُكَذِّبُونَ بِالدِّينِۙ (٩)
9. Ama siz (ey insanlar, bu aldanışınızla) Din’i, nihaî Hüküm ve Hesap Günü’nü yalanlıyorsunuz.
وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَۙ (١٠)
10. Oysa, yanıbaşınızda sizi sürekli gözetleyenler var:
كِرَامًا كَاتِبِينَۙ (١١)
11. Her söz ve davranışınızı kayda geçiren tertemiz, şerefli melekler;
يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ (١٢)
12. Yaptığınız her şeyi bilmektedirler. (*)
~Açıklama~
(*) Kâf Sûresi 17’nci âyet-i kerimesinde herkes için tayin edilmiş iki meleğin bulunduğu ve bu meleklerin insanın bütün yaptıklarını kaydettiği buyrulmaktadır. Bunlardan sağdaki melek, insanın hayırlı ve sevaplı amellerini yazarken, soldaki melek kötülüklerini, günahlarını kayda geçirmektedir.
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍۚ (١٣)
13. Kâmil iyilik ve fazilet ehli, hiç şüphesiz nimetler içinde, içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’tedir.
وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍۚ (١٤)
14. Günaha dadanmış hayasızlar ise Kızgın Alevli Ateş’te.
يَصْلَوْنَهَا يَوْمَ الدِّينِ (١٥)
15. Hüküm ve Hesap Günü oraya gireceklerdir yanıp kavrulmak üzere.
وَمَا هُمْ عَنْهَا بِغَٓائِبِينَۜ (١٦)
16. Oradan uzak olmayacaklardır bir an bile.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الدِّينِۙ (١٧)
17. Nedir bilir misin o Hüküm ve Hesap Günü?
ثُمَّ مَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الدِّينِۜ (١٨)
18. Evet, nedir bilir misin o Hüküm ve Hesap Günü? (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim’de sık sık geçen ve Türkçe’ye genellikle nedir bilir misin, nerden bileceksin, sana bildiren nedir? şeklinde çevrilen ifade, bahsi geçen hususa, onun önemine ve hakkındaki gerçek ve bütün bilginin Allah’a ait olup, bizim ancak O’nun bildirmesiyle ve bildirdiği ölçüde bilgi sahibi olabileceğimize vurgu yapmak içindir.
يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْـًٔاۜ وَالْاَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ (١٩)
19. O, kimsenin kimse lehinde bir şey yapabilecek güç ve yetkiye sahip bulunmayacağı gündür; o gün, bütün hüküm ve yetki yalnızca Allah’a aittir.
***
83. Mütaffifîn Sûresi
- Mütaffifîn Sûresi Mekke’de inmiş olan bu sûre, günlük hayatta, alışverişlerde ve karşılıklı münasebetlerde doğru ve dürüst olmanın gerekliliğine dikkat çekmektedir.
- 36 âyet olup, ismini birinci âyetindeki mütaffifîn (ölçüde tartıda hile yapanlar, muamelelerinde aldatanlar) kelimesinden almaktadır.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَۙ (١)
1. Vay haline eksik ölçüp tartan ve muamelelerinde aldatanların!
اَلَّذِينَ اِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَۘ (٢)
2. Onlar, bir şey satın alır veya alacaklarını tahsil ederken, başkalarının aleyhine olarak tartıyı/ölçüyü dolgun tutarlar.
وَاِذَا كَالُوهُمْ اَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَۜ (٣)
3. Kendileri bir şey satar, başkaları için ölçüp–tartarken ise, tartıyı eksiltirler.
اَلَا يَظُنُّ اُو۬لٰٓئِكَ اَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَۙ (٤)
4. Onlar, öldükten sonra diriltileceklerini düşünmez, buna inanmazlar mı?
لِيَوْمٍ عَظِيمٍۙ (٥)
5. Çok büyük bir gün için?
يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَۜ (٦)
6. O gün insanlar, Âlemlerin Rabbi’nin divanında yargılanmak üzere mezarlarından kalkarlar.
كَلَّٓا اِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍۜ (٧)
7. Hayır, (öldükten sonra dirilme gerçek, aldatmaya ise asla izin yoktur!) Günaha dadanmış hayasızlar hakkındaki hüküm Siccîn’dedir.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا سِجِّينٌۜ (٨)
8. Bilir misin nedir Siccîn?
كِتَابٌ مَرْقُومٌۜ (٩)
9. (Kâfirlerin amellerinin) silinmeyecek tarzda yazılıp, mühürlendiği bir defterdir.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَۙ (١٠)
10. Vay haline o gün yalanlayanların!
اَلَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِۜ (١١)
11. Onlar ki, Hüküm ve Hesap Günü’nü yalanlamaktadırlar.
وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ۪ٓ اِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ اَثِيمٍۙ (١٢)
12. O günü ancak hiçbir sınır tanımayan azgınlar, günahta boğulmuşlar yalanlar.
اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَۜ (١٣)
13. Öylelerine âyetlerimiz okunup tebliğ edildiğinde, “Eskilerin masalları!” derler.
كَلَّا بَلْ۔ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤)
14. Asla! Doğrusu şu ki, bizzat işleyip kazandıkları günahlar kalblerini bütün bütün paslandırmış olup, (bundan dolayı gerçeği görememektedirler).
كَلَّٓا اِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَۜ (١٥)
15. Hayır, asla! O gün onlar, Rabbilerinin yakınlığından ve O’nun rahmetinden mahrum kalacaklardır.
ثُمَّ اِنَّهُمْ لَصَالُوا الْجَحِيمِۜ (٢٦)
16. Peşinden, hiç şüphesiz yanıp kavrulmak üzere Kızgın Alevli Ateş’e gireceklerdir.
ثُمَّ يُقَالُ هٰذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَۜ (١٧)
17. Sonra da kendilerine, “İşte”, denecektir, “(dünyada iken) yalanlayıp durduğunuz gerçek!”
كَلَّٓا اِنَّ كِتَابَ الْاَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَۜ (١٨)
18. Hayır, (öldükten sonra dirilme gerçek, aldatmaya ise asla izin yoktur!) Kâmil iyilik ve fazilet ehli hakkındaki hüküm ise, Illıyyîn’dedir.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا عِلِّيُّونَۜ (١٩)
19. Bilir misin nedir Illiyyîn?
كِتَابٌ مَرْقُومٌۙ (٢٠)
20. (İyilerin amellerinin) silinmeyecek tarzda yazılıp, mühürlendiği bir defterdir.
يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَۜ (٢١)
21. Allah’a en yakın has kullar onu görür ve incelerler.
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍۙ (٢٢)
22. Kâmil iyilik ve fazilet ehli, hiç kuşkusuz nimetler içinde, içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’tedirler.
عَلَى الْاَرَٓائِكِ يَنْظُرُونَۙ (٢٣)
23. Koltuklar üzerinde sevinçle etraflarına bakınırlar.
تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِۚ (٢٤)
24. Yüzlerinde mazhar oldukları nimetlerin sevincini okursun.
يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍۙ (٢٥)
25. Onlara (her türlü zarara karşı İlâhî teminat) mührü taşıyan saf şarap (*) ikram edilir.
~Açıklama~
(*) Cennet şarabı için bkn: Muhammed Sûresi/47, not 5.
خِتَامُهُ مِسْكٌۜ وَف۪ي ذٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَۜ (٢٦)
26. İçildiği zaman misk kokusu bırakır. O halde, yarışacaklarsa insanlar, bu Cennet devleti için yarışsınlar.
وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍۙ (٢٧)
27. Bu şarabın çeşnisi, Cennet’in en yüce kaynağından alınan en hoş içeceğindendir.
عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَۜ (٢٨)
28. Ki o kaynaktan kana kana Allah’a en yakın has kullar içer.
اِنَّ الَّذِينَ اَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذِينَ اٰمَنُوا يَضْحَكُونَۘ (٢٩)
29. Hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlular, dünyada iken mü’minlerle alay edip, onlara gülüyorlardı.
وَاِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَۘ (٣٠)
30. Karşılaştıklarında birbirlerine kaş–göz hareketi yapıp, onları küçümsüyorlardı.
وَاِذَا انْقَلَبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَۘ (٣١)
31. Evlerine döndüklerinde, yaptıkları bu işlerle övünüp eğleniyorlardı.
وَاِذَا رَاَوْهُمْ قَالُٓوا اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَضَٓالُّونَۙ (٣٢)
32. Onları gördükleri zaman, “Şunlar, gerçekten sapıtmış tipler!” diyorlardı.
وَمَٓا اُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظِينَۜ (٣٣)
33. Oysa, mü’minler üzerinde (haklarında hüküm vermek üzere) gözcü tayin edilmiş değillerdi.
فَالْيَوْمَ الَّذِينَ اٰمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَۙ (٣٤)
34. İşte bu (Hüküm ve Hesap) Günü ise mü’minler, kâfirlere gülerler;
عَلَى الْاَرَٓائِكِ يَنْظُرُونَۜ (٣٥)
35. Koltuklarına kurulmuş, (Cehennem’de onların hallerine) bakarlar.
هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ (٣٦)
36. Nasıl, kâfirler yaptıklarının tam karşılığını bulmuşlar mı?
***
84. İnşikak Sûresi
- İnşikak Sûresi Mekke’de inmiştir.
- Kıyamet sahnelerinden tablolar sunar, Cenab–ı Hak’kın kudreti karşısında insanları ikaz eder ve onları öldükten sonra diriltmenin bu kudret için çok kolay olduğunu vurgular.
- 25 âyetten oluşan Sûre, ismini birinci âyetindeki İNŞaKKa (yarıldı) fiilinden alır.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْۙ (١)
1. Gök yarıldığı zaman,
وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْۙ (٢)
2. Ve fıtratı gereği hep yapageldiği gibi, Rabbisi’nin emrine boyun eğdiği zaman;
وَاِذَا الْاَرْضُ مُدَّتْۙ (٣)
3. Yer yayılıp, dümdüz edildiği,
وَاَلْقَتْ مَا فِيهَا وَتَخَلَّتْۙ (٤)
4. İçindekileri dışarı atıp boşaldığı,
وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْۜ (٥)
5. Ve fıtratı gereği hep yapageldiği gibi, Rabbisi’nin emrine boyun eğdiği zaman;
يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ اِنَّكَ كَادِحٌ اِلٰى رَبِّكَ كَدْحًا فَمُلَاقِيهِۚ (٦)
6. Ey insan! (Ne yaparsan yap,) sen ancak nihayetinde Rabbi’ne ulaşmak üzere çalışıp çabalarsın, nitekim sonunda O’na kavuşacaksın.
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ۪ۙ (٧)
7. (Yaptıklarının sonucu olarak) artık kimin amel defteri sağ eline verilirse,
فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًاۙ (٨)
8. Onun hesabı pek kolay görülür,
وَيَنْقَلِبُ اِلٰٓى اَهْلِهِ مَسْرُورًاۜ (٩)
9. Ve (Cennet’te kendisi için hazırlanan) ev halkının yanına döner sevinç içinde. (*)
~Açıklama~
(*) Eğer mü’minlerin terazisi, sevapları ağır gelirse, günahları affolur ve artık onlar hesaba çekilmezler. Buna karşılık, eğer bir kimse çetin bir hesaba çekilecek olursa, bir hadis–i şerifte ifade buyurulduğu üzere bu, onun helâki demektir.
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ وَرَٓاءَ ظَهْرِهِ۪ۙ (١٠)
10. Defteri arkasından (sol eline) verilen ise,
فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًاۙ (١١)
11. “Âh!” der, “yok olmak yok mu”?
وَيَصْلٰى سَعِيرًاۜ (١٢)
12. Ama Alevli Ateş’e girer yanıp kavrulmak üzere.
اِنَّهُ كَانَ فِ۪ٓي اَهْلِه۪ مَسْرُورًا (١٣)
13. Doğrusu o, (dünyada iken) ev halkı içinde neşeli ve şımarık idi. (*)
~Açıklama~
(*) Âyetlerde resmedilen mü’minle kâfir arasındaki tezat, oldukça önemlidir.
Ebedî azaba çarptırılmış olan bir kâfir, dünyada mağrur ve ailesi, ev halkı arasında şımarıktır. Sahip bulunduğu dünya malı veya statüsüyle mağrur, Yaratıcı’sına ve emirlerine karşı kayıtsız, hattâ isyankârdır.
O, Âhiret’te karşısına çıkacak cezayı görünce “Nerdesin helâk, yok olmak yok mu?” diye feryadı basar. Buna karşılık, Âhiret’te ebedî saadetle mükâfatlandırılacak olan mü’min ise, Tur Sûresi/52: 26’ncı âyette buyurulduğu üzere, dünyada ailesi arasında onların âhireti için oldukça dikkatli ve müteyakkız olup, onların iman ve âhiretlerinin selâmeti için didinir. Dolayısıyla o, Âhiret’te kendisine bahşedilecek nimetler ve ebedî saâdetle sevinecektir.
اِنَّهُ ظَنَّ اَنْ لَنْ يَحُورَۚۛ (١٤)
14. (Hayatının hesabını vermek üzere Rabbisine) hiç dönmeyeceğini sanıyordu.
بَلٰىۚۛ اِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِهِ بَصِيرًاۜ (١٥)
15. Oysa gerçek başka; Rabbisi onu sürekli görmekteydi.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِالشَّفَقِۙ (١٦)
16. Yemin ederim günbatımı vaktine,
وَالَّيْلِ وَمَا وَسَقَۙ (١٧)
17. Geceye ve nihayet bürüyüp kapladığı her şeye,
وَالْقَمَرِ اِذَا اتَّسَقَۙ (١٨)
18. Ve gittikçe büyüyüp dolunay halini aldığı zaman aya,
لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍۜ (١٩)
19. Hiç şüphesiz, biri diğeriyle bağlantılı olarak halden hale geçeceksiniz. (*)
~Açıklama~
(*) Aslı üç kelimeden oluşan bu âyet, çok geniş bir manâ silsilesine sahiptir.
Önceki âyetlerde Cenab–ı Allah’ın kendilerine yemin ettiği günbatımı vakti (akşam şafağı), ardından gece ve derece derece gecenin bürüdüğü her şey ve dolunay oluncaya kadar gittikçe büyüyen ay gibi “tabiat” vakıaları nasıl halden hale geçiş ifade ediyorsa, bu âyet de, fertlerin, toplumların ve bütün insanların geçtiği merhalelere dikkat çekmektedir. Bu, hem dünyada hem de Âhiret’te söz konusudur. Dünya da, sürekli bir hareket ve evrilme içindedir.
Bunun gibi, İslâm da bir toplumda Allah Rasûlü’nün izinde tebliğ edilmeye başladığı zaman, arada duraklamalar olsa da, mü’minler basamak basamak ileriye ve yükseğe yürürken, onlara cephe alanlar ise sürekli zemin kaybederler. Âyet, bütün bu gerçekleri ifade etmektedir. Meselâ anne karnında geçilen yaratılış merhaleleri veya bir ağacın tohumdan meyve vermeye kadar geçirdiği safhalar gibi, ferdin ve toplumun hayatındaki evrilmelerde de geçilen bütün basamaklar, birbirleriyle bağlantılı ve uyumludur. Bu bakımdan, her bir yükselmede gereksiz acele ve yaşamadan basamak atlamaya çalışma düşmeyle neticelenebilir.
فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَۙ (٢٠)
20. Böyleyken, onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?
وَاِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْاٰنُ لَا يَسْجُدُونَۜ ۩ (٢١)
21. Kendilerine Kur’ân okunduğunda neden secde etmiyor, ona teslim olmuyorlar?
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَۘ (٢٢)
22. Bilakis, küfredenler (onu ve onun mesajını) yalanlıyorlar.
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَۘ (٢٣)
23. Allah, kalblerinde ne beslediklerini elbette çok iyi bilmektedir. (*)
~Açıklama~
(*) Yani, onların Kur’ân’ı ve onun mesajını yalanlamaları, Kur’ân’da ve mesajında bir yanlışlık ve eksiklik olduğundan değildir. Bilakis, Kur’ân’ı ve mesajını, kötü emellerini gerçekleştirmelerine, dünyevî arzularını istedikleri gibi tatmin etmelerine mani gördükleri içindir.
فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلِيمٍۙ (٢٤)
24. O bakımdan, onları gayet acı bir azapla müjdele.
اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٢٥)
25. Ama iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz ve hesapsız bir mükâfat vardır.
***
85. Bürûc Sûresi
- Bürûc Sûresi Mekke’de nâzil olmuş bulunan ve 22 âyetten oluşan bu sûre, ismini birinci âyetindeki bürûc (burçlar) kelimesinden alır.
- Mü’minleri maruz kaldıkları işkenceler karşısında sabretmeye çağırır ve önceki rasûllere karşı çıkanların başlarına gelenleri hatırlatarak, Kur’ân’ın düşmanlarının muvaffak olamayacaklarına işaret eder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِۙ (١)
1. Yemin olsun burçlar sahibi göğe; (*)
~Açıklama~
(*) Burçlar hakkında bkn: Hıcr Sûresi/15: 16–18, not 4.
وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِۙ (٢)
2. Va’dedilen Gün’e;
وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍۜ (٣)
3. Ve şahit olana ve şahit olunan her şeye. (*)
~Açıklama~
(*) Gelecek âyetler, mü’minlerin maruz bırakıldığı işkencelerle onları bekleyen güzel âkıbet ve mükâfat hakkındadır. Bu sebeple, burçlar sahibi göğe yemin etmekle Cenab–ı Allah (c.c.), Hıcr Sûresi/15: 16–18’de buyurulduğu üzere, nasıl göğe çıkmaya çalışan şerli ruhlar oradan def ediliyorsa, mü’minlere işkence yapan şerli kâfirlerin de def edileceğine ve Âhiret’te de hak ettikleri cezayı bulacaklarını işaret buyurmaktadır.
İşte, âyette kendisine veya kendilerine yemin edilen şahit(ler), işkencelere uğrayan mü’minler, bilhassa inkârcı zalimlerin yaptıklarını gören ve Âhiret’te onlar aleyhinde şahitlik yapacak olan rasûller, şahit olunan ise, mü’minlerin uğradıkları işkenceler, bu işkenceleri yapanlar ve onların Âhiret’te görecekleri azaptır.
Ayrıca, 9’uncu âyette Cenab-ı Allah’ın her şeye şahit olduğu beyan buyrulmaktadır. “Şahit” ve “şahit olunan” kelimelerinin nekre gelmesi de onların manâ kapsamını genişletmektedir. Dolayısıyla “şahit”ten kasıt öncelikle Cenab-ı Allah olmak üzere, her iki kavramın şümulüne daha pek çok “şahit” ve “şahit olunan”ın girdiğinden söz edilebilir.
قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِۙ (٤)
4. Kahrolsun ve kahroldu da o hendek halkı, (*)
~Açıklama~
(*) Hendek halkıyla ilgili rivayetlerde ortak yön, onların dinlerinden dönmeyi reddeden mü’minleri canlı canlı yakmak için hendekler kazan birtakım tiranlar olduğudur.
اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِۙ (٥)
5. Alev alev tutuşturulmuş ateşi yakanlar.
اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌۙ (٦)
6. O ateşin başına oturmuş,
وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌۜ (٧)
7. Mü’minlere yaptıklarını (keyifle) seyrederlerdi.
وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَزيزِ الْحَمِيدِۙ (٨)
8. Mü’minlerden başka bir sebeple değil, sadece Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip), Hamîd (her türlü şükür ve övgüye mutlak manâda lâyık) Allah’a iman ettikleri için nefret ediyorlardı:
اَلَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌۜ (٩)
9. Göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti Kendisine ait olan Allah’a. Ama Allah, olup biten her şeye şahittir.
اِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِۜ (١٠)
10. Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara her türlü işkenceyi yapan ve sonra da tevbe edip ıslahı halde bulunmayanlar, işte onlar için Cehennem azabı vardır, onlar için yangın azabı vardır.
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُۜ (١١)
11. Buna karşılık, iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanları bekleyen ise, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlerdir. Budur gerçek büyük kazanç, gerçek büyük başarı.
اِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌۜ (١٢)
12. Rabbinin tutup yakalaması gerçekte pek çetindir.
اِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُۚ (١٣)
13. O’dur başta yaratan ve yarattığını tekrar edip, (en son Âhiret’te) yeniden yaratacak olan. (*)
~Açıklama~
(*) Yani Allah (c.c.), ilmi ve kudretiyle bütün varlıkları kuşatmıştır; dolayısıyla hiç bir varlık, O’ndan, O’nun cezasından kaçamaz, kurtulumaz.
ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُۙ (١٥)
14. Ve yine O’dur Ğafûr (bağışlaması pek bol olan), Vedûd (kullarını çok sevip, çok sevilen).
ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُۙ (١٥)
15. Arş’ın Sahibi, Mecîd (şanı pek yüce).
فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُۜ (١٦)
16. Dilediğini dilediği şekilde yapan.
هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ الْجُنُودِۙ (١٧)
17. Sana ulaştı mı haberi o orduların,
فِرْعَوْنَ وَثَمُودَۜ (١٨)
18. Firavun’un ve Semûd’un?
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍۙ (١٩)
19. Fakat o küfredenler yine de hakkı ya- lanlamada ısrar ediyorlar.
وَاللّٰهُ مِنْ وَرَٓائِهِمْ مُحِيطٌۚ (٢٠)
20. Ama Allah, onları her taraftan kuşatmıştır.
بَلْ هُوَ قُرْاٰنٌ مَجِيدٌۙ (٢١)
21. Onlar ne derse desin, o çok şerefli bir Kur’ân’dır, (vahyedilen ve okunan bir Kitap’tır).
فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ (٢٢)
22. (Aslı) Levh-ı Mahfuz’da, (*) (her türlü müdahaleden koruma altındadır ve her türlü bâtıldan uzaktır).
~Açıklama~
(*) Levh-ı Mahfuz için bkn: En’âm Sûresi/6: 59, not 13; Ra’d Sûresi/13: 39, not 13; İsrâ Sûresi/17: 14, not 10.
***
86. Tarık Sûresi
Tarık Sûresi Mekke’de inmiş olan ve 17 âyetten oluşan bu sûre, ismini birinci âyetindeki tarık (geceleyin görünüveren) kelimesinden alır. Sûre, Âhiret üzerinde yoğunlaşır.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
وَالسَّمَٓاءِ وَالطَّارِقِۙ (١)
1. Yemin olsun göğe ve geceleyin görünüverene;
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الطَّارِقُۙ (٢)
2. Bilir misin nedir o geceleyin görünüveren?
اَلنَّجْمُ الثَّاقِبُۙ (٣)
3. O, karanlığı delen parlak yıldızdır.
اِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌۜ (٤)
4. Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde bir gözetleyici, bir koruyucu bulunmasın. (*)
~Açıklama~
(*) Her bir şahıs için, onun yaptıklarını yazmak üzere tayin edilmiş ve onu takip eden iki melek vardır (İnfitâr Sûresi/82: 10–12; Kâf Sûresi/50: 17). Yine, her bir kişi için ona eşlik etmek ve korumak üzere tayin edilmiş melekler vardır (Ra’d Sûresi/13: 11). Bunların ikisi, onun yaptıklarını yazan meleklerdir. Bütün bu meleklerin üzerinde ise gerçek koruyucu ve her bir insanın ne yaptığını, ne düşündüğünü, kalbinden nelerin geçtiğini bilen Allah vardır (Kâf Sûresi/50: 16). Âyet, bütün bu manâların bir özeti gibidir.
فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَۜ (٥)
5. Şu halde insan bir baksın neyden yaratıldığına! (*)
~Açıklama~
(*) Bazı müfessirlere göre karanlığı delen parlak yıldız, Allah Rasûlü veya O’nunla gönderilen Kur’ân ve İlâhî hidayettir. O, bâtıl karanlığını delen ve doğru yolu gösteren bir ışıktır. Bu ışıkla insan, yaratılış gerçeğini ve kendi özünü görebilir. Varlığın ve bilhassa kendi varlığının manâsız olmadığını anlar. Bilir ki, dünyaya çok önemli maksatlar için gönderilmiştir ve 4’üncü âyette buyurulduğu üzere, her yaptığı kaydedilmektedir. Şu halde o, maddî menşeine bakarak aczini ve gerçek değerinin bu menşe’de yapmadığını anlamalı, onu böylesine basit bir maddeden, fakat varlığın en önemli unsuru olarak yaratan Zât’ın ondan neler beklediğine gereken önemi vermelidir.
خُلِقَ مِنْ مَٓاءٍ دَافِقٍۙ (٦)
6. Fışkırıp çıkan basit bir sıvının bir kısmından yaratıldı o.
يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَٓائِبِۜ (٧)
7. O sıvı, sırttaki omur bölgesi ile kaburga arasında(ki hareketlenme sonucu) çıkar. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, biyolojinin son keşiflerinden olarak, erkek er suyunun hem atılma mekanizmasını hem de atılma bölgesini tarif etmektedir. Erkek er suyu da, kadının ‘su’yu da, toraka denilen sırttaki omurlarla göğüs kemiği arasındaki hareketlenme sonucu atılmaktadır.
اِنَّهُ عَلٰى رَجْعِهِ لَقَادِرٌۜ (٨)
8. (İnsanı böyle basit bir sıvıdan yaratan) Allah, elbette onu (ölümünden sonra) yeniden hayata döndürmeye de kadirdir.
يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُۙ (٩)
9. O gün, gizli kalmış ne varsa hepsi ortaya dökülür;
فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍۜ (١٠)
10. Ve insanın (Allah’ın cezalandırmasına mani olacak) ne kuvveti olur, ne de bir yardımcısı.
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الرَّجْعِۙ (١١)
11. Yemin olsun, (içindeki cisimlerin döndüğü, yağmurun meydana gelip yağması dahil, bütün hadiselerin tekrarlandığı) devrî hareketler sahibi göğe,
وَالْاَرْضِ ذَاتِ الصَّدْعِۙ (١٢)
12. Ve (bitkilerin toprağı yarıp çıktığı) yarılıp çatlayan yere;
اِنَّهُ لَقَوْلٌ فَصْلٌۙ (١٣)
13. Muhakkak ki o (Kur’ân), (hakla bâtılın arasını) ayıran kesin bir sözdür.
وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِۜ (١٤)
14. O, bir boş söz, bir eğlence değildir.
اِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًاۙ (١٥)
15. (O’nu reddedenler,) planlar yapmak, tuzaklar kurmakla meşguller;
وَاَكِيدُ كَيْدًاۚ (١٦)
16. Ama elbette Benim de bir hesabım vardır.
فَمَهِّلِ الْكَافِرِينَ اَمْهِلْهُمْ رُوَيْدًا (١٧)
17. O halde, kendileriyle baş başa bırak o kâfirleri, bırak az bir süre daha kalsınlar kendi halleriyle başbaşa.
***
87. A’lâ Sûresi
- A’lâ Sûresi Mekke’de inmiş olan ve 19 âyetten oluşan bu sûre, ismini birinci âyetindeki el-A’lâ (en yüce) kelimesinden alır.
- Sûre, Allah’ın kudreti, birliği ve vahiy gerçeği üzerinde durur ve bazı tavsiyeler ihtiva eder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰىۙ (١)
1. En Yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! (*)
~Açıklama~
(*) Yani, her bakımdan mutlak en yüce olan Rabbin’in bütün İsim ve Sıfatları’yla benzerlikten, noksanlıktan, ortakları olmaktan münezzeh olduğunu ilan et! O’na secde et, O’nun için namaz kıl!
اَلَّذِي خَلَقَ فَسَوّٰىۙۖ (٢)
2. O ki, yaratıp, en mükemmel şekil ve sis-teme koyar;
وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدٰىۙۖ (٣)
3. Ve O’dur ki, her şey için bir ölçü (belli bir hayat, belli hususiyetler, bir gaye) takdir ve tayin buyurup, onu bu gayeye yönlendirir.
وَالَّذِ۪ٓي اَخْرَجَ الْمَرْعٰىۙۖ (٤)
4. Yine O’dur ki, otlakları, yeşillikleri çıkarır;
فَجَعَلَهُ غُثَٓاءً اَحْوٰىۜ (٥)
5. Sonra da onları çürüyüp kararmış atıklara çevirir. (*)
~Açıklama~
(*) Bilhassa günümüz yorumcuları, bu âyette kömüre ve petrole referans bulmaktadırlar. Çünkü, “çürüyüp kararmış atık” olarak çevrilen kelimelerin aslı gübre, odun kömürü, suyun taşıdığı çöp türü atıkları da çağrıştırmaktadır.
سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسٰىۙ (٦)
6. (İnsanların hidayeti için) Kur’ân’ı kalbinde yerleştirip sana öğretecek ve başkalarına okumanı sağlayacağız da, artık sen ondan hiçbir şey unutmayacaksın; (*)
~Açıklama~
(*) Bkn: Tâ-Hâ Sûresi/20: 114; Kıyamet Sûresi/75: 16–19, not 5.
اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفٰىۜ (٧)
7. Ancak Allah’ın başka türlü dilemesi müstesna. (*) Hiç şüphesiz O, (senin zahir ve bâtın hallerin dahil,) açık olanı da, gizli olanı da bilir.
~Açıklama~
(*) Müfessirlerin pek çoğu buradaki istisnayı nesih vakıası çerçevesinde anlamışlardır (Bkn: Bakara Sûresi/2: 106: Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu veya benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. (Ayrıca bkn: İlgili not 95.)
Bununla birlikte âyet, Cenab–ı Allah’ın Rasûlü’ne mutlak manâda unutturduğu bir âyet olduğu manâsına da gelmez. Dolayısıyla âyetteki istisna, Hûd Sûresi 108’inci âyetteki istisna gibidir. Yani, her şeyde Allah’ın Meşiet’i esastır. Bizim irademiz de, değişik açılardan O’nun Meşiet’ine dahildir (bkn. İnsan Sûresi/76, not 9).
Cenab-ı Allah (c.c.), her ne dilerse onu yapar. Fakat O, her şeyi bir hikmet dahilinde yapar. Dolayısıyla, O’nun Meşiet’i vurgulanırken, vurgu için zikredilen hadisenin, meselâ herhangi bir âyetin Peygamber Efendimiz’e unutturulmasının mutlaka vuku bulmuş olması şart değildir.
وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرٰىۚ (٨)
8. Biz, her hususta gayeni en kolay şekilde gerçekleştirmen için yürümen gereken yolu sana kolaylaştıracağız.
فَذَكِّرْ اِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰىۜ (٩)
9. Öyleyse sen, nasihat ve hatırlatmanın fayda vereceği her durumda nasihat et ve hatırlat. (*)
~Açıklama~
(*) Tebliğci veya nasihatçi, yapacağı tebliğ veya nasihatin fayda verip vermeyeceğini, dolayısıyla kime hangi şartlarda ve nasıl tebliğ ve nasihatte bulunması gerektiğini göz önüne almak mevkiindedir. Kur’ân, bir başka âyetinde (Zâriyât Sûresi/51: 55), tebliğ ve hatırlatmanın mü’minlere, burada sonraki âyette de iman adına harekete geçirilebilecek, şartlanmamış ve yumuşak kalb sahiplerine fayda vereceğini buyurmakta, buna karşılık Rasûlüllah’a, Allah’ın Kitabı’ndan ve O’nu anmaktan bütün bütün yüz çevirip, dünya hayatından başka bir derdi olmayanlarla ise artık daha fazla ilgilenmemesini söylemektedir (Necm Sûresi/53: 29).
سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشٰىۙ (١٠)
10. Nasihat ve hatırlatmadan gerekli dersi alacaktır iman adına harekete geçirilebilecek bir kalb taşıyan.
وَيَتَجَنَّبُهَا الْاَشْقٰىۙ (١١)
11. Ama ondan geri durur kötülükte benzeri olmayan bedbaht,
اَلَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرٰىۚ (١٢)
12. En büyük Ateş (olan Cehennem’e, hem de en kızgın yerine) girer yanıp kavrulmak üzere.
ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيٰىۜ (١٣)
13. Artık orada ne ölüp kurtulur, ne de rahat yüzü görür.
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰىۙ (١٤)
14. Oysa şurası kesin ki, kurtulmuştur (inkârdan, şirkten, günahlardan, mal sevgisinden) arınan;
وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلّٰىۜ (١٥)
15. Ve Rabbisinin adını anıp, namaz kılan. (*)
~Açıklama~
(*) Allah Rasûlü’nden yapılan bazı rivayetlerde, son iki âyette Ramazan Bayramı’ndan önce verilmesi gereken sadaka-i fıtıra ve Bayram Namazı’na işaret vardır.
بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۘ (١٦)
16. Ama siz (ey insanlar), dünya hayatını sevip tercih ediyorsunuz.
وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ وَاَبْقٰىۜ (١٧)
17. Oysa Âhiret, (dünyadan) hem çok daha hayırlı, hem de devamlıdır.
اِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰىۙ (١٨)
18. Bütün bu gerçekler, elbette önceki Sahifelerde de vardı;
صُحُفِ اِبْرٰهِيمَ وَمُوسٰى (١٩)
19. İbrahim’e ve Musa’ya verilen Sahifelerde. (*)
~Açıklama~
(*) Burada yalnızca Hz. İbrahim (a.s.) ve Hz. Musa’ya (a.s.) verilen Sahifelerden söz edilmesi, onların önceki diğer Kitaplar arasındaki mevkiinden dolayıdır. Bazı rivayetlerde, Hz. Musa’ya Tevrat’tan önce 10 sayfalık bir kitapçığın verildiği belirtilmektedir.
***
88. Ğâşiye Sûresi
- Ğâşiye Sûresi Mekke’de inmiş olan ve 26 âyetten meydana gelen bu sûre, ismini birinci âyetindeki el-ğâşiye (her tarafı kaplayan, bürüyen) kelimesinden alır.
- Âhiret’te kâfirlerin maruz kalacağı zorluklara ve cezaya, mü’minlere ise bahşedilecek saadete dikkat çeker.
- Cenab–ı Allah’ın birtakım kudret ve hikmet tecellileri üzerinde tefekküre çağırır.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِۜ (١)
1. Her tarafı kaplayacak o Dehşet’in haberi sana geldi mi?
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌۙ (٢)
2. Yüzler olacaktır o gün korku ve zilletten eğilmiş;
عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌۙ (٣)
3. (Sadece dünya için) çalışmış, dolayısıyla o gün eli boş kalmış olmaktan dolayı bitkin mi bitkin.
تَصْلٰى نَارًا حَامِيَةًۙ (٤)
4. Bir Ateş’e girecekler yanıp kavrulmak üzere kızgın mı kızgın.
تُسْقٰى مِنْ عَيْنٍ اٰنِيَةٍۜ (٥)
5. Ancak kaynar bir kaynaktan su verilecek kendilerine.
لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ اِلَّا مِنْ ضَرِيعٍۙ (٦)
6. Yalnızca zehirli ve dikenli bir bitkiden ibarettir yiyecekleri.
لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِنْ جُوعٍۜ (٧)
7. Ne besleyicidir o bitki, ne de açlığı giderir.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌۙ (٨)
8. Yüzler de olacaktır o gün nimetlerle mutlu;
لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌۙ (٩)
9. (Dünyadaki) gayretlerinin sonucundan oldukça memnun;
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍۙ (١٠)
10. Pek üstün ve pek muteber bir cennette.
لَا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةًۜ (١١)
11. Orada hiç boş söz işitmezler. (*)
~Açıklama~
(*) Burada Cennet nimeti olarak önce orada boş sözün olmayacağının zikredilmesi hayli önemlidir. Bu demektir ki, Cennet ehli, kendilerini ehl–i dünyanın dünyada eğlendirdiği gibi eğlendirmeyecektir. Nasıl Cennet ehli her bakımdan pak olacağı gibi, Cennet’in bütün nimetleri de pak ve çok yüce olacaktır. Âyet, boş söz, manâsız eğlence gibi vakit harcamalara karşı bir ikaz da ihtiva etmektedir.
فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌۢ (١٢)
12. Akan dupduru kaynaklar vardır orada;
فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌۙ (١٣)
13. Orada yüksek tahtlar da vardır.
وَاَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌۙ (١٤)
14. Ve dolu, servise hazır kadehler,
وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌۙ (١٥)
15. Dizilmiş, yaslanmaya hazır yastıklar;
وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌۜ (١٦)
16. Ayrıca, yayılmış halılar, döşemeler.
اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ۠ (١٧)
17. Bakmazlar mı deveye, nasıl yaratılmış?
وَاِلَى السَّمَٓاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ۠ (١٨)
18. Ve göğe, nasıl yükseltilmiş?
وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ۠ (١٩)
19. Ayrıca dağlara, nasıl sapasağlam dikilmiş?
وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ۠ (٢٠)
20. Ve yere de, nasıl yayılıp, iskâna hazırlanmış? (*)
~Açıklama~
(*) Son dört âyette çok önemli belâgat nükteleri vardır.
Âyetlerde, Cenab-ı Allah’ın varlığı, Birliği, kudreti, iradesi, kainatı yaratmaktaki maksatları adına önce devenin yaratılması, sonra göğün yükseltilmesi, sonra dağların sapasağlam dikilmesi, sonra da yerin yayılıp iskâna hazır hale getirilmesi nazara verilmektedir.
Sıralamada devenin yaratılmasının öne alınması, ayrıca gök, dağlar ve yer ile birlikte anılması, üzerinde durmayı gerektirmektedir. Devenin yaratılması, göğün yükseltilmesi, dağların dikilmesi ve yerin yayılması arasında mutlaka önemli münasebetler olmakla birlikte, devenin yaratılmasının önce zikredilmesi, bir gerçeği ispat için serdedilen delillerden muhatap için en çok bilinenin, ona ve gözlemine en yakın, onun için en açık olanın en başta anılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü, çölde yaşayan insan için, onun en çok haşir-neşir olduğu, en iyi bildiği varlık devedir. Sonra, göğün çöl insanı için ifade ettiği ayrı bir manâ vardır. Onun çölde en çok muhtaç olduğu yağmur da gökten gelmektedir.
Gökten sonra dağlar, onun hem rızkını temin, hem hayvanlarını otlatması için büyük önem ifade etmektedir. Bakış, gökten sonra dağlara inecek, sonra da yere uzanacaktır. Ayrıca, deve, yüksekliğiyle de bakışı göğe yöneltir. Onun omuzları, dağları andırır. Nitekim Kur’ân-ı Hakîm, Mülk Sûresi, 15’inci âyetinde yerin omuzlarında seyahat edip, rızkımızı aramamızı buyururken, yeri uysal bir hayvana, dağları da onun omuzlarına benzetmektedir (Bkn. Mülk Sûresi/67, not 7.) Deve, çöl insanı için en önemli seyahat ve rızk arama vasıtasıdır.
Evet, bunların dışında, deve, gök, dağlar ve yer sıralamasında daha pek çok nükteler bulunabilir ve elbette vardır ama, bir meal çalışması çerçevesinde bu kadarı yeterli görülebilir.
فَذَكِّرْ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُذَكِّرٌۜ (٢١)
21. Evet, sen anlat, nasihat ver, irşad et, çünkü vazifen nasihattır, anlatıp irşad et- mektir.
لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍۙ (٢٢)
22. Yoksa insanların başına dikilip, onları imana zorlayıcı değilsin.
اِلَّا مَنْ تَوَلّٰى وَكَفَرَۙ (٢٣)
23. Ama kim ki irşada sırtını döner ve inkârda diretir,
فَيُعَذِّبُهُ اللّٰهُ الْعَذَابَ الْاَكْبَرَۜ (٢٤)
24. Allah da onu en büyük cezaya çarptırır.
اِنَّ اِلَيْنَٓا اِيَابَهُمْۙ (٢٥)
25. Elbet Biz’edir onların dönüşü;
ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ (٢٦)
26. Hesaplarını görmek de elbet Biz’e aittir.
***
89. Fecr Sûresi
- Fecr Sûresi Mekke’de inmiş olan ve 30 âyetten oluşan bu sûre, ismini birinci âyetindeki el-fecr (şafak) kelimesinden alır.
- Allah’ın Mesajı’nı ve onu getiren rasûlleri yalanlayan bazı eski toplulukların acı âkıbetlerini nazara verir.
- İnsan karakterinin birtakım önemli yanlarına dikkat çeker.
- Mü’minleri ve kâfirleri Âhiret’te bekleyen sonu anarak, ikazda bulunur.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
وَالْفَجْرِۙ (١)
1. Yemin olsun şafak vaktine,
وَلَيَالٍ عَشْرٍۙ (٢)
2. On geceye, (*)
~Açıklama~
(*) On geceden maksadın Ramazan ayının son on gecesi veya Zilhicce’nin, Hacc’ın ifa edildiği ve sonuncu günü Kurban bayramı olan ilk on gününün gecesi ya da bunların her ikisi olduğu hakkında görüşler vardır. Bu on gecenin her ikisinde de Cenab–ı Allah’a ibadet ayrı bir önem taşımaktadır.
Ramazan’ın son on gecesinde, kabul gören genel görüşe göre Kadir Gecesi mevcuttur. Gerek bu on gece, gerek Zilhicce’nin ilk on gecesi bayramla noktalanmaktadır.
Dolayısıyla, birinci âyetteki şafak vaktinden maksat her günün şafağı olabileceği gibi, sözü edilen her iki on gecenin sonu olan Ramazan ve Kurban bayramının şafağı da olabilir.
Bunun yanısıra, on gece ve şafak, toplumların hayatında geceler ne kadar uzun olursa olsun, her gecenin bir şafağının olacağını da ima etmektedir.
Ayrıca, Müzzemmil Sûresi/73: 2–6’da ifade buyurulduğu gibi, gece ibadeti manevî terakki adına çok önemli olup, manevî bir uyanışa (şafak) kapı açar.
Cenab-ı Allah (c.c.) , Hz. Musa’ya (a.s.) Tevrat’ı vermek için O’nunla 30 gecelik (günlük) bir mikat için sözleşmiş, yani Hz. Musa, Tevrat’ı almadan önce 30 gece hususî olarak huzur-u İlâhî’de kalmıştır. Daha sonra buna 10 gece ilave edilmiş ve böylece mikat 40 gece sürmüştür (Bkn. Bakara Suresi/2: 51, not 59).
40 gecelik hususî ibadetin, çile çıkarma ve inzivanın, nefis terbiyesi, kalb tasaffisi adına Tasavvuf’ta da önemli bir yeri vardır.
29/30 gecelik (veya günlük) Ramazan ile, Zilhicce’nin ilk 10 gecesi (günü), böyle bir manâya, eğitime hizmet edebilir ve buradan bu 40 gecenin önemini anlayabiliriz. Hz. Musa’ya da mikat için sonraki 10 gece, ilk 30 geceden daha sonra verilmişti.
Dolayısıyla, bu noktadan yaklaştığımızda, bu sûrede, 2’nci âyette anılan 10 geceden kasdın Zilhicce’nin ilk 10 gecesi olması daha makul görünebilir. Evet, âyetlerden hareketle, her samimi “gece yolculuğu”nu bir şafağın, nurlanmanın takip edeceğini söyleyebiliriz.
وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِۙ (٣)
3. Çifte ve teke, (*)
~Açıklama~
(*) Çift ve tekten ne kastedildiği konusunda çok yorum yapılmıştır. Meselâ, Hicrî takvimin takip ettiği ay yılında aylar bazen 29 bazen 30 çekmekte, yani bazen tek sayıyla, bazen çift sayıyla bitmektedir. Bu sebeple, Ramazan ayının son 10 günü veya gecesi, bazen 9, bazen 10 olabilmektedir. Bunun dışında, teklik–çiftlik varlığın önemli bir hususiyeti olmakla, bu kelimelerle üzerine gecenin çöktüğü, şafağın ağardığı bütün varlık da kastedilmiş olabilir.
وَالَّيْلِ اِذَا يَسْرِۚ (٤)
4. Ve bir sona doğru akıp giden geceye: (*)
~Açıklama~
(*) Gece, kendine ait özelliklere sahiptir ve kendine ait bir çizgide hareket eder gider. Ne kadar uzun sürerse sürsün, mutlaka şafakla, ışığın doğmasıyla neticelenir; geceleri gündüzler, kışları baharlar takip eder. Bu sebeple, Cenab–ı Allah’ın yaktığı İslâm ışığı ufukta belirmeye başladığı andan itibaren, artık fertler ve toplumlar için gecenin sonu göründü demektir.
هَلْ فِي ذٰلِكَ قَسَمٌ لِذِي حِجْرٍۜ (٥)
5. Bu yeminlerde, (kendisini doğruya götürüp, yanlışlardan men edecek bir) akla sahip olan için elbette çok sağlam bir teyit ve tasdik yatmakta değil midir?
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍۙۖ (٦)
6. Gör bak, Rabbin ne yaptı Âd (kavmine);
اِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِۙۖ (٧)
7. Yüksek, âbide-misal binalar diken çok güçlü İrem halkına –
اَلَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلَادِۙۖ (٨)
8. Ki, o diyarda onların bir benzeri yaratılmamıştı;
وَثَمُودَ الَّذِينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِۙۖ (٩)
9. Ve vadideki kayaları oyarak sağlam evler edinen Semûd (kavmine); (*)
~Açıklama~
(*) Âd ve Semûd kavimleri için bkn: A’râf Sûresi/7: 65–69, not 14–15; Hûd Sûresi/11: 50–68; Şuarâ Sûresi/26: 123–158.
وَفِرْعَوْنَ ذِي الْاَوْتَادِۙۖ (١٠)
10. Ayrıca, çok sağlam kalelere sahip Firavun’a?
اَلَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلَادِۙۖ (١١)
11. Bunların hepsi, (yaşadıkları) ülkelerde hep taşkınlık yaptılar;
فَاَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسَادَۙۖ (١٢)
12. Taşkınlıklarıyla, oralarda sürekli bozgunculuk çıkardılar.
فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍۙۖ (١٣)
13. Ve neticede Rabbin, üzerlerine azap kamçıları yağdırdı. (*)
~Açıklama~
(*) Âd kavmine inen azap–ceza için bkn: A’râf Sûresi/7: 72; Hûd Sûresi/11: 58; Mü’minûn Sûresi/23: 27; Şuarâ Sûresi/26: 120; Hâkka Sûresi/69: 6;
Semûd kavmi için: A’râf Sûresi/7: 782; Hûd Sûresi/11: 67; Hıcr Sûresi/15: 83; Hâkka Sûresi/69: 5;
Firavun için: Yunus Sûresi/10: 90; Tâ-Hâ Sûresi/20: 77–78, Şuarâ Sûresi/26: 65–66.
اِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِۜ (١٤)
14. Gerçek şu ki, Rabbin, hep gözetlemededir (ve kullarını, verdiği nimetlerle sınamaktadır).
فَاَمَّا الْاِنْسَانُ اِذَا مَا ابْتَلٰيهُ رَبُّهُ فَاَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّ۪ٓي اَكْرَمَنِۜ (١٥)
15. Ama insan, Rabbisi onu sınayıp da ona değer bahşettiği ve onu nimetleriyle perverde ettiği zaman, (acaba şükredecek mi diye sınandığını düşünmeden, kendisini o değer ve nimetlere lâyık bilip) “Rabbim bana ikramda bulundu!” der (ve sevinir).
وَاَمَّٓا اِذَا مَا ابْتَلٰيهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّ۪ٓي اَهَانَنِۚ (١٦)
16. Buna karşılık, (Rabbisi) kendisini sınayıp da nasibini daraltıverince, bu defa, (sabırla sınandığını ve sabrettiği takdirde karşılığını göreceğini düşünmeden, Allah’a adaletsizlik atfeder tarzda) “Rabbim beni zelil, perişan etti!” der.
كَلَّا بَلْ لَا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَۙ (١٧)
17. Hayır, işin doğrusu şu ki, (ey insanlar,) siz yetime değer vermiyor ve ikramda bulunmuyorsunuz.
وَلَا تَحَٓاضُّونَ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكِينِۙ (١٨)
18. Yoksulu doyurmak konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. (*)
~Açıklama~
(*) Fakir veya zengin olmak, bir şeref sebebi sayılmamalıdır. Cenab–ı Allah (c.c.), fakirlikle de zenginlikle de, malı az veya çok vererek insanı sınar. Her durumda insan, sahip bulunduğu her nimet ve güzelliğin Allah’tan olduğuna inanmalı, O’na şükretmeli, yoklukta bile sabır içinde şükretmesini bilmelidir. Şeref ve fazilet, Allah’a şükretmede ve fakirlere, muhtaçlara, kimsesizlere yardım etmede yatar.
وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ اَكْلًا لَمًّاۙ (١٩)
19. (Size veya başkalarına ait) mirası, helâl–haram demeden, (muhtaçları düşünmeden) yiyorsunuz;
وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّاۜ (٢٠)
20. Ve malı pek çok seviyor ve yığdıkça yığıyorsunuz.
كَلَّٓا اِذَا دُكَّتِ الْاَرْضُ دَكًّا دَكًّاۙ (٢١)
21. Hayır, yapmanız gereken asla bunlar değil! O zaman ki, yer üst üste sarsıntılarla toz–toprak haline gelir;
وَجَٓاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّاۚ (٢٢)
22. Rabbin, (kudret ve azametiyle perdesiz) tecelli eder ve melekler saf saf görünür;
وَجِ۪ٓيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ وَاَنّٰى لَهُ الذِّكْرٰىۜ (٢٣)
23. O gün Cehennem bütün dehşetiyle getirilir ve yine o gün insan her şeyi hatırlayıp gerçeği anlar ama, artık bu anlamanın ona ne faydası olur ki!
يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِيۚ (٢٤)
24. “Keşke” der, “dünyada iken bu hayatım için hazırlık yapmış olsaydım!”
فَيَوْمَئِذٍ لَا يُعَذِّبُ عَذَابَهُٓ اَحَدٌۙ (٢٥)
25. O gün Allah’ın edeceği azabı hiçbir kimse hiçbir zaman edemez;
وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُٓ اَحَدٌۜ (٢٦)
26. O’nun vuracağı bağı kimse vuramaz.
يَٓا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُۗ (٢٧)
27. “Ey (iman ve ibadetle, zikirle) doygunluğa ermiş nefis!
اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًۚ (٢٨)
28. Dön Rabbine, sen O’ndan razı, O da senden razı olarak.
فَادْخُلِي فِي عِبَادِيۙ (٢٩)
29. Katıl sen de (Bana kullukla en büyük şerefe ulaşmış) has kullarımın arasına!
وَادْخُلِي جَنَّتِي (٣٠)
30. Ve gir Cennetime!
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal