3-Kemâlât Tesellisi

Cenab-ı Hakk herkese bir kemal noktası tayin etmiştir. Buna tasavvufta arş-ı kemal derler. Her insanın bir arş-ı kemali vardır. İbadet ve hizmetleriyle o noktaya çıkamayan insanı Cenab-ı Hakk musibetler marifetiyle kemaline erdirmektedir. Kader, manevi yolculuklarında yavaş gidenleri musibetler aracılığıyla hızlandırmaktadır. 

Efendimizin (sav) ömrü dünyada yaşanmış en ideal hayattır. Cenab-ı Hakk’ın en büyük ikramları dünyada Ona olmuştur; Ahirette de yine O’na olacaktır. O, Allah’ın en sevgili kulunun yaşadığı hayat musibetlerle örülmüş gibidir. Babasını kaybediyor daha doğmadan, doğduktan sonra annesini… Tam yanında kendini rahat hissedeceği bir dönemde, dedesini kaybediyor. Ardından, kendisini kollayan amcasını..Hz. Hatice ile biraz feraha kavuşur gibi oluyor ama çok geçmeden onu da kaybediyor. Çocuklarını kendi elleri ile toprağa emanet ediyor. Savaşıyor, yaralanıyor. Her an ölüm tehlikesi altında yaşıyor. Arkadaşlarından her biri Kur’an hafızı olan yetmiş kişi aynı anda öldürülüyor. Kendisine mecnun, sahir deniyor. Başına işkembeler atılıyor, şehrinden çıkarılıyor, eşine iftiralar atılıyor. Aç kaldığı, karnına taş bağladığı günler az değil. Hasır üzerinde uyuyor. Hüznünün zirve yaptığı ‘senetül hüzn’, yani hüzün senesi denilen zaman aralığında çok sevdiği insanları bir bir kaybediyor. En büyük musibetlerin isabet ettiği bu keder yılında, insanlık tarihinde kimseye nasip olmamış en büyük nimet de O’na nasip oluyor; Rahle görüşmek, yani Miraç. Kederlerle kemalat arasın da bir ilişki olmasaydı, Miraç, hüzün senesine denk gelir miydi? O’nun (sav) hayatında tahavvülün, yani halden hale geçmenin olmadığı hiçbir dönem yok. Fırtınalar içerisinde bir hayat… En güzel, en kıymetli hayat O’nunkiyse ki bunda şüphe yok, o hayattan alınabilecek en önemli derslerden biri de kıymetli bir hayatın tahavvüllerle, fırtınalarla, değişim ve dönüşümlerle geçeceğidir. Başka peygamberlerin veya evliyaların hayat sayfalarına göz gezdirildiğinde, hemen hepsinde aynı durum müşahede edilir. Yusuf Peygamber için denebilir mi ki, doğduğu mahallede büyüdü, insanlara eğitim verdi, sıkıntısız bir şekilde dünyadan göçüp gitti? Hayır. Kuyuya atılan, köle olarak satılan, iftiraya uğrayan, hapse konulan o değil miydi? Ama sonunda Mısır’ a hükümdar olan da oydu. Hz. Yusuf’un yaşadığı sahneler ne kadar da kontrasttırlar. İşte insanların en kamilleri, en büyük musibetleri yüklenmiş insanlardır. Allah dağına göre kar verir.

Feriduddin Attar, Mantıku’t Tayr kitabında peygamberlik silsilesiyle atbaşı giden musibet silsilesini şöyle özetler: “Önce bir bak hele Adem’in başına neler geldi , Nice zamanlarca yasa mateme düştü neler çekti neler , Sonra alemi tufana veren Nuh’a bak , binlerce yıl kafirlerden neler çekti neler.. Sonra aşka düşen, mancınığa binen , ateşi yurt edinen İbrahim’e ,Nefsi sevgili nin yolunda kurban olan İsmail’e… Belalara uğrayan, oğlunun derdiyle gözleri ağaran, başı dönmüş Yakub’a , Kulluk eden kuyuya atılan, zindanlara hapsedilen Yusuf ‘a ve Padişahlığına bak.. Sonra sitemler çeken, kurtların derdiyle kapı önünde kalan Eyyub’u… Yolunu yitirip ayrı düşerek balığın karnını yurt edinen Yunus’u … Dünyaya gelir gelmez, beşiği tabut dadısı Firavun olan Musayı... Ciğerinin hararetiyle ateşi mum gibi eriten Davud’u gör… Derken tahtını yel götüren, herkesi hükmü altına alan fakat sonunda saltanatında yeller esen, yerini develer tutan Süleyman’a bak… Gönlü coşup köpüren başını testere kestiği halde ses çıkarmayan Zekeriyayı.. Bir topluluk önünde mum gibi zari zari başı kesilen Yahyayı…Darağacından kurtulup Yahudilerden kaçan İsayı gör… Sonra Peygamberlerin ulusuna bak Kafirlerden ne cefalar gördü Ne cevirlere uğradı, Sen bu işi kolay mı sanıyorsun?” Evet, musibetlerle kamiller arasında birbirini besleyen iki türlü ilişki vardır. Kamil insanların musibetleri büyük olur, büyük musibetler de insanın kemalatını artırır. Vehb bin Münebbih der ki; İsa’nın havarilerden birinin elindeki kitapta şu parçaya rastladım; ‘Eğer önünde bir bela yolu açıldı ise buna sevin. Çünkü peygamberlerin ve Salihlerin yoluna koyuldun demektir. Buna karşılık eğer önünde bir rahatlık yolu açılmışsa buna ağla. Çünkü peygamberlerle salihlerin yolundan ayrıldın demektir.

Tasavvuf ehlinden Ebu Bekri Dükkiye şu düşünceleri dile getirmiştir: Sufi afiyet ve huzur aramamalı, zahmet ve meşakkate katlanmayı öğrenmelidir. Hayatta keder ve sevinç birbirini takip eder. Fakat tasavvuf ehli belayı sevinçle karşılamalı, kurtuluşunu musibetlerde görmelidir. “Bir bedevi gelip “Ya Resulallah, seni çok seviyorum!” dediğinde Hz. Peygamber (sav), “O halde fakirliğe hazır ol!”; bir başkası “Allah Tealayı çok seviyorum!” dediğinde ona “O halde belaya hazır ol!” buyurmuştur. Belaya hazır olmak, ‘terakkiyata, ilerlemeye ve kemalata hazır olmak’ anlamına gelir. Hiçbir zorluğa katlanmak mecburiyeti kalmamış birinin kemâlata ulaşması düşünülemez. Acı, onu çekeni nıükernmelliğe yöneltir, tıpkı tohumun çürüme içerisinde yeşermesi gibi.” -Liebniz-

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 22 kez okundu