-Bu Nükte Mevlana Hazretlerinin mesnevisinde geçer-
Anlayana ibret.. Anlamayana sadece hikaye.. Hindistan taraflarında yaşayan akıllı ve arif bir derviş sahrada dolaşırken geçmişten tanıdığı “dostum” dediği beş dervişin uzak bir diyardan geldiklerini aç ve çıplak perişan bir halde olduklarını görerek, onlara dergahında yemek ikram etti. Karınlarını doyuran bir müddet dinlenen dervişlere tam ayrılacakları zamanda kısa bir nasihat etti.
“Biliyorum uzun bir yolculuğa çıkacaksınız verdiğimiz yiyecekler sizi bir kaç gün idare eder. UZUN yolculuğunuzda öyle bir an gelir ki çok aç ve çok perişan bir halde kalırsınız. Hatta çektiğiniz açlık belasından dolayı Kerbela çölüne düşmüş gibi olursunuz. Fakat beni çok iyi dinlemenizi istiyorum. Şimdi bundan sonra gideceğiniz yolda filler var. Onlara rastlayınca; son derece semiz ve güçsüz olan fil yavrularını avlamak istersiniz. Bu size çok kolay ve cazip gelir. Unutmayın ki anneleri pusuda onları beklemektedir. Yavrusu kaybolunca kilometrelerce yol yürüyerek yavrusunu arar ve durmadan ağlayıp inler. Demem odur ki Sakın ola ki fil yavrularını avlayıp yemeyin, açlıktan ölseniz de bunu yapmayın çünkü nereye giderseniz gidin ana, fil yavrusunun kokusunu takip ederek sizi bulur.” dedi. Sonra da şöyle devam etti : “Eğer bu öğüdümü tutarsanız başınızı beladan kurtarmış olursunuz. Otlara, yapraklara, yabani meyvelere razı olun sakın nefsinize uyup fil yavrularına tamah etmeyin, onları avlamayın. Haydi size uğurlar olsun, selametle gidin…”
Azıklarını ve öğüdü alan dervişler yollarına devam ettiler. Bir kaç gün sonra yiyecekleri bitti. Ve dayanılmaz halde acıktılar. Tam bu sırada, yeni doğmuş semiz nazik, iştah açıcı bir fil yavrusu görünce tamam açlık belasından kurtulduk dediler. VE adeta aç kurtlar gibi fil yavrusunun başına üşüşerek, onu kesip yemek istediler. Dervişlerden biri onlara verilen öğüdü hatırlattı. Fakat açlıktan gözü dönen dervişler arkadaşlarını dinlemek niyetinde değildi. Aç kalan dervişler önce fil yavrusunu kestiler sonra sonra güzelce kebap yapıp yediler. Kendilerine derviş arkadaşlarının öğüdünü hatırlatan arkadaşlarına da ikram edip : “Bırak bu boş sözleri de gel karnını doyur, bak ne kadar nefis et.” dediler. Fakat bütün ısrarlara rağmen akıllı derviş fil yavrusunun etinden yemedi. Karınlarını fil yavrusunun etiyle tıka basa doyuranlar biraz sonra yatıp derin bir uykuya vardılar.
Fil yavrusunun etinden yemeyen derviş ise açlıktan uyuyamadığı için uykuya dalan arkadaşlarının biraz uzağında geziyordu. Aradan bir müddet geçmişti ki kızgın bir fil çıkıp geldi. Kızgın fil önce açlıktan uyuyamayan korkudan titreyen, ecel terleri döken adamın ağzını üç kere kokladı, fakat yavrusunun kokusunu alamadı. Adamın etrafından birkaç kere kızgın kızgın dolaşıp durduktan sonra adama dokunmadan çekip gitti. Sonra uyuyan dervişlerin yanına varıp ağızlarını kokladı. Kimden yavrusunun etinin kokusunu aldıysa onu havaya kaldırarak yere vurup parçaladı. “Adamların akıbetleri acıklı, sonları ibretlik oldu.” (Mesnevî, c. III, beyit: 69 vd)
Bu Nükteye Hz. Mevlânâ bizzat kendisi bir takım yorumlar yapmıştır. Şöyle ki:
*Fil yavrusu yemeyi GIYBET ETMEYE, yâni birisinin aleyhinde arkasından konuşmaya benzetir. Hucurat suresi 12. âyette gıybet etmek ölü kardeşinin etini yemeye benzetilir. Yani insanları dedikodu ve koğuculuktan sakındırmak için böyle tiksindirici bir örnek verilir. Müteâkip beyitte gıybetten sakının, çünkü sizin ağzınızı koklayacak olan Allah’tır, denir. Yani gizli açık her şeyi bilen Allah elbette ki dedikodu, lâf taşıma, gıybet etme gibi kötü davranışları da bilir ve ona göre karşılık verir. Âhiret âleminde bu dünyadaki gibi içini gizlemek mümkün olmaz. Buradayken gıybet eden kimsenin o âlemde ağzını değiştirip düzgün hale getirmesi mümkün değildir. Orada, yaptıklarıyla baş başa kalacaktır. ”O gün, gizli kalmış ne varsa hepsi ortaya dökülür;” (Tarık, 86/9)
*Mevlâna İKİNCİ OLARAK rüşvet üzerinde durur. Fil yavrusu yemeyi, toplumların en büyük dertlerinden olan rüşvet almaya benzetir. Şöyle der: “Ey rüşvet yiyen, fil yavrusunu yiyorsun! Sana düşman olan fil kökünü kazır, seni mahveder.” Mevlâna’ya göre halkın malı onların kanı gibidir. Ey rüşvet yiyen kimse, sen onların mallarını yemekle kanlarını dökmüş ve fil yavrusunu yiyenler sınıfına girmiş oluyorsun. Oysa bir hadise göre: “Halk Allah’ın aile fertleri gibidir.” Yani yavruları durumundadır. Yavruların sahibi onlardan vazgeçmez.
*Hikâyenin devâmında üçüncü bir benzetme yapılır. Burada koku öne çıkar. Anne fil ağız kokularından kötü insanları tanımıştı. MEVLÂNA DER Kİ: Kibir, hırs ve şehvet kokusu, soğan yiyen insanın ağzından hissedilen kokuya benzer. Soğan sarımsak yiyen biri, her ne kadar ben onları yemedim diye yemin de etse, konuşurken yanındakiler onun kokusunu duyarlar. Bunun gibi kibirli ve aşırı ihtiraslı olan biri de, lisanıyla bende bunlar yoktur desede, hali ve tavrıyla onu göstermekten geri kalmaz. İşte kötü huyların mânevî kokusu sebebiyle duâlar reddedilir, kabul görmez. Dua Allah’tan bir istekte bulunmaktır. Bu sırada ne kadar süslü lâflar da söylense, söyleyenin içi ve kalbi düzgün değilse, kötü huylarla doluysa, o duâ kabul görmez. Bir âyette “Onlar, dilleriyle kalblerinde olmayan şeyi söylüyorlar.” buyrulur (Fetih, 48/11).
*Mesnevî şârihleri DÖRDÜNCÜ BİR BENZETME yapar: Fil ile kasdedilen, Allah dostu olan ilim ve irfan sahibi maneviyat ehli büyüklerdir. Yavrulardan murat, onları seven ve yollarından gitmek isteyen temiz gönüllü kimselerdir. İşte bunların dedikodusunu yapanlar (Onlar hakkında konuşup gıybet edenler.. Onlar hakkında Yalan söyleyip iftira edenler.. onlara düşmanlık edenler.. onları sevdiğini söylediği halde onlara düşman gibi davrananlar ve böylece onlara söz ve fiilleriyle eziyet edip zulmedenler ve bunları destekleyenler), masum fil yavrularını yemeye kalkanlar gibidirler. Unutmayın! Kudsî hadiste Peygamberimiz “Allah Teâlâ Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ona harb ilan ederim…” (Buhari, Rikak 38) dediğini söyler.