78-) Selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’te ve imandadır.

İman, manevî bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşıyor. Küfür ise, mane-vî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor. Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’te ve imandadır. Fakat nefsin deve kuşu tavrı ve bilhassa modern hayatın uyutuculuğu, kâfirlerin de hayattan belli bir lezzet alabilmesine sebeptir. [Sözler, “2. Söz”; Lem’alar, “13. Lem’a, 8. İşaret”]

SELÂMET VE EMNİYET, YALNIZ İMANDA VE İSLÂMİYET’TEDİR

Her ağaç çekirdeğinde dürülmüş olduğu ve çekirdeğinden çıktığı gibi, iman ve küfür de bir açıdan birer çekirdektir veya birer çekirdeği muhtevîdir. İman, kalbde inşiraha sebep olur; hangi şartta olursa olsun, mü’mine imandaki derecesine göre Cenab-ı Allah’ı tanımak ve O’na inanıp tevekkül etmekten kaynaklanan bir saadet, bir ümit ve inbisat hali verir. Buna karşılık, küfür ve dalâlette katlanılmaz elemler ve korkular vardır:

İnsana hükmeden ebediyet arzusuna rağmen hemen geliverme ihtimali bulunan ölüm korkusu; sevdiklerinden ebediyen ayrılacağı korkusu; kendilerinin ve yakınlarının başlarına gelenlerden dolayı Âhiret inancı olmadığı için şefkatten gelen elemler ve şikâyetler; hayatın kendisini sürekli hissettiren fâniliğinin kalbde sebep olduğu derin boşluklar ve bu boşlukların yol açtığı gayesizlik ve başıboşluk; dünya hayatı açısından en olumlu ve verimli şartlarda bile kendini yetim, kimsesiz ve âciz hissetme ve içinde daima bir burkuntu, karanlık ve bulanıklık duyma… bunlar ve bunlar gibi daha pek çok sebeplerle kâfirler, hayattan zevk alamamalı, hattâ hiç yaşayamamalıdırlar. Fakat kâfirler dünya hayatını yaşayabiliyor, hattâ ondan belli bir zevk bile alabiliyorlarsa bu, öncelikle nefsin deve kuşu tavrından dolayıdır. Nefis, günahlara ve arzularını tatmine gelince, başını toprağa gömer ve “Âhiret, ceza ve mükâfat yok!” der. Ölüm aklına gelince başını kaldırır ve “Âhiret olsa gerek, nasıl olsa dirileceğim ve herhalde orada da kurtulurum!” kuruntusuna girer.

Nitekim Kur’ân-ı Kerim, bu noktaya dikkat çeker: Derken bahçesine vardı; sahip kılındığı servet ve nüfusun şımarıklığı içinde bütün bunları kendinden biliyor ve böylece kendine yazık ediyordu. “Sanmam ki,” diye devam etti, “bu bağ bozulup yok olsun. Sonra ben, Kıyamet’in kopacağını da zannetmiyorum. Kopsa bile, Rabbimin huzuruna çıkarıldığımda, hiç şüphem yok, bundan daha iyi bir âkıbetle karşılaşırım.” (Kehf Sûresi/18: 35–36)

İşte, iyi-kötü bir dinî gelenekten gelmiş olmak ve küfr-ü mutlak yerine en azından bir şüphe taşımak insanı kısmen de olsa rahatlattığı gibi, modern hayatın velveleleri, insanlara empoze ettiği sürekli tüketimin gereği olarak sürekli çalışma mecburiyeti, eğlencenin bolluğu ve çeşitliliği, insanları Âhiret’i düşünme noktasında belli bir unutkanlığa ve gaflete sevketmekte, modern hayat bu konuda bir müsekkin (depresan) fonksiyonu görmektedir. Yoksa dünya hayatı açısından en zor şartlarda yaşayan bir mü’min, en gelişmiş imkânlar içindeki bir kâfirden daha mesuttur.

İşte, nasıl dünya hayatı itibariyle bile iman kalbde bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşıyor, Cennet’te ağaç haline gelecek bir saadetin çekirdeğini kalbde yerleştiriyorsa, küfür de, Cehennem zakkumunun tohumunu kalbe eker. Bunun yanısıra, imanın kalbe ektiği tûbâ-i Cennet çekirdeği, mü’min için Âhiret’te onun cenneti veya cennetinin tamamını gölgelendirecek bir tûbâ ağacı olarak ortaya çıkacaktır. Buna karşılık, küfrün kalbe ektiği zakkum-u Cehennem çekirdeği ise, Âhiret’te kâfirin cehennemi, azap mekân ve malzemesi veya cehenneminde “şeytanların başları gibi olan” meyveleri (Sâffât Sûresi/37: 65.) gıda niyetine kendisine verilecek zakkum ağacı haline gelecektir.

Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 24 kez okundu