Tefekkür, gafleti dağıtır. Fakat insan, nefsinde, iç âleminde, hususî hallerinde tefekkür ettiği zaman derinden ve ayrıntılı tefekkür etmeli; âfâkî, haricî âlem üzerindeki tefekküründe ise yüzeyden gitmeli ve ayrıntıya dalmamalıdır. (Mesnevî-i Nûriye, “Habbe, Zeylü’l-Zeyl”)
DIŞ ÂLEMDE VE İÇ ÂLEMDE FARKLI TEFEKKÜR
Kur’ân-ı Kerim, pek çok âyetinde insanı Allah’ın âyetleri, yani kâinattaki her şey ve icraatı üzerinde düşünmeye çağırdığı gibi, bizzat kendisi hakkında, iç dünyası hakkında da düşünmeye çağırır. (Rûm Sûresi/30: 8.) Ve “Bütün delillerimizi onlara hem dış dünyada, hem de bizzat kendi içlerinde, öz varlıklarında göstereceğiz ve nihayet Kur’ân’ın gerçeğin ta kendisi olduğu onlar için de gün gibi ortaya çıkacaktır. Aslında, Rabbinin her şeye şahit olması ve her şeyin O’na işaret etmesi (en büyük delil olarak) yetmez mi?” (Fussılet Sûresi/41: 53.) buyurarak, bir bakıma ilmî gelişmelere işaretle, kâinatın ve insanın Kur’ân’ın ve İslâm’ın hakkaniyetine tam delil olduğunun keşfedileceğini beyan etmektedir.
Nasıl Kur’ân’ın iki nokta arası cümleleri birer âyetse, bunların her biri bilhassa varlığı ve Birliği’yle, daha başka Sıfatları’yla Cenab-ı Allah’a işaret ediyorsa, kâinattaki her hadise, her şey ve baştan sona insan da, böyle birer âyettir. İşte Kur’ân, bizi bu âyetler üzerinde düşünmeye çağırır. Ne var ki, ‘âfâk’ denilen dış dünya sayısız varlıkla doludur ve bu dünyada sayısız hadise cereyan etmektedir; yani bu dünya, “kesret (çokluk)” dünyasıdır. Bu sebeple, Bediüzzaman Hazretleri, bu dünyada, yani kâinat ve ondaki şeyler, varlıklar ve hadiseler üzerinde tefekkür ederken icmalî tefekkür yapmamızı, fazla derine ve ayrıntıya girmememizi tavsiye etmektedir. Çünkü bu âlemde Cenab-ı Allah’a işaret eden çok “büyük harfler”le yazılmış sayısız âyet vardır.
Meselâ, Hz. Üstad’ın da üzerinde durduğu üzere, bir tek meyvenin bile vücuda gelmesi için çekirdek, ağaç, hava, su, toprak, ısısı ve ışığıyla güneş, yerküre, yerkürenin kendi etrafındaki ve güneş etrafındaki hareketlerine ihtiyaç olması misalinde olduğu gibi, bir şeyin her şeye, her şeyin bir şeye muhtaç olmasının ve bir şeyin her şeyle, her şeyin bir şeyle ve her şeyle tam orantılı bir şekilde münasebet ve işbirliği halinde bulunmasının ifade ettiği birlik (vahdet); eşya veya varlıkların vücuda gelişlerinde ve hayatlarında mutlak bollukla beraber mükemmel uyum ve intizam; aynı zamanda nihayet derecede kıymet ve paha; âdeta sınırsız bir süratle beraber tam bir düzen, tenasüp, denge ve israfsızlık; mutlak çoklukla beraber mükemmel sanat ve güzellik; mutlak kolaylıkla beraber mükemmel maharet, ihtimam ve kusursuzluk; çok büyük mesafe veya uzaklıkla birlikte tam bir uyum ve ittifak; tam bir karışma ve iç içelikle birlikte mutlak farklılık ve başkalık, açıkça Yaratıcılığı, Rubûbiyet’i, her şeyi kuşatan İlm’i, İrade’si ve Kudreti’yle Cenab-ı Allah’ı anlatan çok “büyük harfler”ye yazılmış âyetlerdir, delillerdir.
ÇOKLUKTA BOĞULMAMA
Hz. Bediüzzaman, namazın mü’min için enfüste mirac olmasına mukabil, âfakta mirac yolu olarak nitelenebilecek olan “7. Şua”, yani Âyetü’l-Kübra Risalesi’nde bu en büyük işaret ve delilleri nazara verir. Dolayısıyla, kesret âlemi olan kâinat üzerinde tefekkürde bulunurken, bu tür ‘büyük harfler’le yazılmış âyetler yeterlidir. O kadar ki, bir çiçek, bir tohum veya çekirdek ve ağaç bile, Cenab-ı Allah’ın varlığı, Birliği ve Sıfatları, Kader, melekler, Risalet, Kitaplar ve ölümden sonra dirilme–Âhiret gibi bütün iman esaslarını ispata kâfidir. Dolayısıyla, bu âlemde, yani fizik âlemde ayrıntıya girmek, insanı boğabilir. Bilhassa günümüzde Batı’da yatay malûmat bolluğu insanları içinde boğmakta ve gerçekten imanın önünü tıkamaktadır. Özellikle Darvinizm adına insan ile maymun veya birbirinden türediği iddia edilen hayvan türleri arasındaki morfolojik benzerlikler, insanların gözünü en basit bir gerçeğe bile kapamaya yetebilmektedir. Morfolojik benzerlikten hareketle Allah’ı, dolayısıyla varlıkların meydana gelmesinde bir gayenin, ilmin, iradenin ve kudretin varlığını inkâr edip, tesadüflere dayalı evrim iddiasında bulunmak, dillerdeki harflerin kendi kendilerine icat olunup, yine kendi kendilerine bir araya gelip kelimeler ve cümleler oluşturduklarını, sonra da insanın bunlara manâlar verdiklerini, dillerin böyle ortaya çıktığını iddia etmekten çok daha öte bir saçma olduğu halde, ilim adına kabûl ettirilebilmekte ve edilebilmektedir. Bir diğer misal olarak, Farabî gibi, İbn Bacce gibi, İbn Rüşd ve İbn Tufeyl, hattâ İbn Sina gibi tarihin en önde gelen aklî dehaları, aynı kesret (çokluk) içinde, Cenab-ı Allah’ın İlmi’nin –hâşâ– külliyâta, küllî (tümel) varlıklara taallûku olmakla beraber, cüz’î (tikel) varlıklara taallûku olmadığı gibi iddialarda bulunabilmişlerdir. İşte bunun en önemli sebeplerinden biri, Hz. Üstad Bediüzzaman’ın dikkat çektiği üzere, dipsiz denize benzeyen ve sahili bulummayan fizik dünyada özellikle ışıksız ve rehbersiz ayrıntılara girip burada kaybolmaktır. Neticede fikir dağılmakta, evham insanı havalandırıp aklı boğmakta, malûmat yığını sebebiyle enaniyet kalınlaşmakta, gaflet kuvvet bulmakta ve neticede “tabiat” bataklığına saplanıp kalınabilmektedir.
ENFÜSTE ALLAH’I TANIMA; ALLAH’I TANIYARAK KENDİNİ TANIMA
Öte yandan, insanın iç dünyası, manevî dünyası, kalb ve ruh dünyası, sır, hafî ve ahfâ dünyası, baştan sona ışıklı bir âlemdir. İnsan, bu âlemde gezindikçe ruhu kanatlandıran bir iklimde geziniyormuş gibi inşirah bulur. Bu âlemde kesret yoktur; bu âlem, mürekkep değil, basittir. İnsan, bu âlemde ne kadar derine giderse gitsin, suyun yüzeyinde yüzüyormuş gibi olur. Hattâ derine gidildikçe insan daha çok, daha çok, daha çok ışığa yaklaşır, ışıkla karşı karşıya kalır. Bu ışıklı atmosferde kendini keşfettikçe, kendini tanıdıkça Cenab-ı Allah’ı da tanır; çünkü insan, Cenab-ı Allah’a en kapsamlı aynadır. Kendinde hissettiği iradenin, bilginin ve gücün yetmezliğini, cüz’îliğini, dolayısıyla aczini, fakrını, noksanını görüp idrak ettikçe ve öte yandan, hem kendisinin, hem de küçültülmüş nüshası bulunduğu kâinatın yaratılıp idare edilmesindeki mükemmeliyeti keşfettikçe mutlak Kudret’i, İlm’i, İrade’si, Ğına’sı ve Kemâl’iyle Cenab-ı Allah’ı daha çok tanımaya başlar. Neticede O’nu da, kendisini de kendinde, kendi içinde bulur, keşfeder.
Bu bakımdan, kesret dünyasında tefekkürde “büyük harfler”le yazılmış, yani en açık, en kapsamlı, en belirgin âyeter yeterli iken, insanın iç dünyasında ve bu dünyayı tefekkürde derinleşme, başta Allah hakikati olmak üzere bilhassa iman hakikatlerini tanımada daha önemlidir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |