103-) Başka dinlerden çıkan bozulmuş süt gibi olmasına mukabil, İslâm’dan çıkan bozulmuş tereyağı gibi olur.

Müslüman’ın fâsığı başka dinlerin fâsığına benzemez. Başka dinlerden çıkan bozulmuş süt gibi olmasına mukabil, İslâm’dan çıkan bozulmuş tereyağı gibi olur. [Sözler, “13. Söz, 2. Makam”, “24. Söz, 5. Dal, 4. Meyve”; “Lemeât”; Lem’alar, “17. Lem’a”]

FÂSIK HAİNDİR, ŞAHİTLİĞİ GEÇERLİ DEĞİLDİR

Bütün peygamberlerin Allah’tan alıp tebliğ ettikleri din, İslâm’dır, fakat Peygamber Efendimiz’e kadar her rasûl, İslâm’ı sınırlı bir zaman ve belli bir veya birkaç kavim için temsil ve tebliğ etmiş, dolayısıyla İslâm’ın tamamını temsil de, tebliğ de etmemiştir. Ancak Peygamber Efendimiz’ledir ki Allah (c.c.), insanlık için tayin buyurduğu İslâm’ı kemale erdirmiş, yani İslâm, artık bütün zamanlar, bütün şartlar ve bütün insanlar için olmak üzere temsil ve tebliğ edilmiştir. Dolayısıyla Peygamber Efendimiz’in temsil ve tebliğ ettiği nihaî şekliyle İslâm, önceki peygamberlerin temsil ve tebliğ ettikleri hakikatlerin tamamını, hem de onların da nihaî boyutlarıyla ihtiva eder.

Hz. Bediüzzaman, bu gerçeği bir saray benzetmesiyle anlatır. Allah’ın insanlık için tayin buyurduğu İslâm, büyük ve muhteşem bir saraydır. Yahudilik, İlâhî Din’den muhafaza ettiği gerçeklerle sarayın odalarından birini, Hıristiyanlık da, yine İlâhî Din’den muhafaza ettiği gerçeklerle sarayın odalarından bir diğerini temsil eder. Bunun gibi, müntesipleri İslâm’ın Peygamber Efendimiz tarafından temsil ve tebliğiyle Ehl-i Kitap konumunda kalmış diğer dinler de, yine muhafaza ettikleri gerçeklerle sözkonusu sarayın birer odası hükmündedir. Allah Rasûlü’nün nihaî boyutlarıyla temsil ve tebliğ ettiği İslâm ise, hem bütün bu odaları içine alır, hem de, kendine ait olarak, yani diğerlerinden farklı yanlarıyla, sarayın salonu mesabesindedir. Her odayı aydınlatan bir lamba vardır ve bütün lambalar, salonda bulunan ve salonu aydınlatan merkezî büyük lambaya bağlıdır. Bu lamba ise tabiî ki Peygamber Efendimiz’le tebliğ ve temsil edilen İslâm’a aittir. İşte, bir Hıristiyan ve Yahudi kendi odasındaki lambayı söndürmekle, yani Hıristiyanlık’tan veya Yahudilik’ten çıkmakla sadece kendi odasındaki ışıktan mahrum kalmış olur ve başka odalardaki ışıklardan biriyle veya salonun ışığıyla aydınlanabilir. Ama salondaki merkezî büyük lambayı söndüren, bütün sarayı kendisine karanlık yapar ve dolayısıyla başka odalardaki ışıklardan da faydalanamaz. Bu güzel benzetmeyle de anlatılan tarihî bir gerçek olarak, başka dinlerden İslâm’a sürekli, akın akın ve grup grup girmeler olmasına karşılık, hem İslâm’dan bilerek ve tamamıyla çıkan, yani hem itikad, hem amel, hem his, hem intisap cihetleriyle tamamıyla irtidat eden, hem de İslâm’dan çıkıp da başka dine giren çok az olmuştur. Çünkü İslâm’dan çıkan başka bir dine kolay kolay giremez; o, artık hiçbir din kabûl etmez, tamamen karanlıkta kalır.

İslâm, bütün boyutlarıyla ferdî ve içtimaî hayatı da tanzim ettiği, hayatın tamamına hayat olduğu için, İslâm imanı içinde kalmakla birlikte İslâm’ı yaşamayan, büyük günahlara da dalıp çıkan, yani fâsık Müslüman da, aynı şekilde karanlıkta kalır; ahlâken de sükut eder, yani çöker, bozulmuş tereyağı gibi, hiçbir hayra yaramaz; vicdanı tefessüh eder; ahlâksız, yoz, yobaz, serkeş, anarşist ve idare edilmez olur veya çok zor idare edilir hale gelir. Kalbinde faziletlere ve kemalâta yer kalmaz. Özellikle İslâm’dan çıkan (mürted), toplum hayatı için öldürücü bir zehir halini alır. Bu gerçeklerden dolayıdır ki, İslâm, fâsıkı hain bilir; Hanefî Mezhebi’ne göre, ehl-i zimmetten birinin, yani İslâm devleti sınırları içinde bu devletin vatandaşı olarak yaşayan bir Yahudi veya Hıristiyan’ın şahitliğini kabûl eder, fakat fâsıkın şahitliğini kabûl etmez. Hattâ mürtede, toplum hayatı için zehir olması ve başkalarını zehirlemesi sebebiyle hayat hakkı tanımaz.

Başka sistemlerin kanunları da, Müslüman fâsığa çok tesir etmez. Çünkü tamamen kudsî bir kaynaktan gelen İslâm’ın kanunlarına itaat etmeyen biri, başka kanunlara hiç itaat etmez. İslâm, fâsığa ve mürtede böyle davranmasına karşılık, Hırıstiyan veya Yahudi bir vatandaşına, bir zîmmîye hayat hakkı tanır, hattâ hayatını korumayı vazife bilir. Yukarıda belirtildiği gibi, zımmînin Hanefî Mezhebi’ne göre şahitliği de makbuldür. Çünkü başka dinden çıkanlar, sadece kendi odalarının ışığını kaybettikleri için bilhassa İslâm dâhil başka her dine girebilir ve aydınlanacak ışık bulabilirler. Başka dinlerin fâsıkları, hattâ mürtedleri, artık o dinlerin hükümleri büyük ölçüde nesholduğu, hattâ Hıristiyanlık gibi dinlerin şeriatları da âdeta tamamen terkedildiği ve uygulanmaz hale geldiği için herhangi bir sistemin kanunlarını kabûl edebilir, idare edilebilir ve bozulmuş tereyağı gibi değil de, bozulmuş süt gibi olurlar. Bir peygamberi inkâr etseler diğerini veya diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler, Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler, kemalâta medar olacak bazı güzel hasletleri bulunabilir.

Yine bu gerçeklerden dolayıdır ki, Müslüman’ı müsbet manâda harekete geçirecek de, onu kötülüklerden alıkoyacak da ancak dindir, İslâm’dır. Kanunlar ve adalet, din nâmına olduğunda Müslüman’da, İslâm toplumunda tesirini gösterir. Aksi halde ve özellikle açıktan günah işlemekten çekinmeyen Müslüman (fâsık), çoğunlukla anarşist olur, kanun tanımaz, daha ceza korkusuyla idare edilemez. Bu gerçek, İslâm dünyasında Müslümanların neden hayatlarına rağmen trafik kuralları gibi kurallara uymayı benimseyemediğini, neden kanunlara fazla itibar etmediklerini açıklamaya da yeter. Ayrıca, İslâm toplumlarının problemlerinin ancak İslâm ile çözülebileceğini de gösterir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 27 kez okundu