131-) Vicdan, cezbesi ile Allah’ı tanır.

Vicdan, cezbesi ile Allah’ı tanır. [Sözler, “Lemeât”]

Kur’ân-ı Kerim’de insan vicdanına ve bu vicdanın perdesiz Allah’a yönelip, O’nu gösterdiğine dair çok atıflar vardır. Ayet-i kerime (Yunus Sûresi/10: 22–23), buna bir misaldir. İşte, insanı çaresiz kaldığı anda Allah’a yönelten, Allah’a doğru çeken, vicdanıdır. Çünkü vicdan, eğer tamamen tefessüh etmemiş ve bir yılan–çiyan–akrep yuvası haline gelmemişse, kendisiyle başbaşa kaldığı anlarda Allah’ı gösterecek ve insanı Allah’a yönlendirecektir.

İnsanda zahirî beş duyunun ve zihnî ve kalbî duyuların yanısıra daha keyfiyeti tam keşfedilememiş, keşfedilemeyen duyular da vardır. Hz. Bediüzzaman, saika ve şaika isimli iki duyudan daha bahseder. Saika, sevkeden duyu demektir. Gerçekten de insan, çok defa belki farkında olmadan ve sebebini bilmeden bazı şeyler yapar, bazı şeylere yönelir, birden içinde bazı şeyler hisseder, bazı şeyler yapma ihtiyacı ve isteği duyar. Şaika ise, şevk veren, şevklendiren demektir. İnsan, içinde bu hissin varlığını da duyar. Özellikle belli anlarda içinde hiç sebepsiz arzu ve istekle bir şey söyleme, bir şey yapma, bir işe teşebbüs etme hissi uyanır. İşte bunun kaynağı da, şaikadır. Bu hisler, iradeye çok tâbi olmadığı için yalan söylemez; bir bakıma, insanın kendisini tanımasında da önemli roy oynar. Çünkü bu hisler, iyi bir insanda onu daha çok iyiliğe yöneltici, kötü bir insanda ise daha ziyade kötülüğe yöneltici fonksiyon görür. Hz. Üstad Bediüzzaman (r.a.), vicdanda bu iki histen ayrı olarak nokta-i istinat ve nokta-i istimdattan da sözeder. Yani insan, vicdanında bir şeye, bir güce, bir kaynağa dayanma (istinat) ve ondan yardım bekleme (istimdat) hissi duyar. Bu çok önemli iki nokta, duygu ve yöneliştir ki, insana Allah’ın varlığını vicdanı vasıtasıyla ispatlar. İnsan, zâtın-da âciz ve fakir (yoksun) bir varlıktır. Özellikle modern dönemde Batı-da bilhassa inkârcı psikolog, sosyolog ve dinler tarihçileri, insanları Allah inancına götüren ana faktörün acz ve fakrı karşısında insanın bir güç ve servet kaynağına yönelme ve ondan yardım isteme hisleri olduğu üzerinde durmuşlardır. Ne var ki, inkârı peşinen kabullenen bu kişiler, temelde Allah’ı gösteren bu hisleri Allah’ı inkârda kullanmış, yani Allah’ı –hâşâ– insanın varettiği iddiasında bulunmuş, insan, acz ve fakrını yendikçe Allah inancına da gerek duymayacağı safsatasını ileri sürmüşlerdir.

Ne insan, ürettiği onca teknolojiye rağmen acz ve fakrını yenebilmiş, iddia edildiği gibi “tabiat”a hakim olabilmiştir, ne de geçmişe nazaran bilgi ve teknolojiyle güya daha da güçlendikçe içindeki istinat ve istimdat, yani bir güce ve kaynağa dayanma ve ondan yardım isteme hislerini bastırabilmiştir. Tam tersine, insan, modern dönemde bilgi ve teknoloji ile güçlendikçe zayıflığını ve inançsızlığın hâsıl ettiği boşluğu çok daha fazla duyar hale gelmiştir. Bunun neticesinde, Bir Allah’a inanıp dayanacağına, binlerce ilah üretmiş, idoller (putlar), fetişler üretmiş, çok daha fazla gücün karşısında zelilane boyun eğmiş, arzularının, şehvetlerinin, menfaatlerinin, nefsaniyetinin, gücün, sermayenin, eğlencenin kulu, kölesi haline gelmiştir. İşte, tamamen kokuşup bozulmamış insan vicdanında ona sık sık Allah’ı hatırlatan, onu Allah’a yönelten, bir kudret ve servet kaynağına dayanma ve ondan yardım istemeye sevkeden, kısaca insanı Allah’a çeken, Cenab-ı Allah’ın varlığının, Birliği’nin, Sıfatları’nın cazibesidir, çekim gücüdür.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 28 kez okundu