67- Tezat Tesellisi

Kader kimi zaman insanları, birbirleri için ne çok şey ifade ettiklerini anlasınlar diye ayırır; bazen de, çok kıymetli zannettiği şeyin aslında öyle olmadığını göstermek için onları kavuşturur. Nimetin varlığı ve kıymeti, onun yokluğunda hissedilir. Zenginliğin kıymeti fakirlikle, sağlığın kıymeti hastalıkla anlaşılır. Daimi, kesintiye uğramaksızın süren nimetler hissedilemez, algılanamaz ve dolayısıyla şükrü eda edilemez. Her şey zıddının varlığı üzerinden bilinebilir. Güzellik, çirkinlik olmadan bilinemez. Karanlık olmaksızın aydınlığın anlamı yoktur. Soğuk olmasaydı, sıcağı hissedemezdik. Musibetler olmasaydı, mutluluğu idrak edemezdik. Bize bir aklımızın var olduğunu hatırlatan şimdilerde pek ortalarda görünmeyen mahalle delileri değil midir?

Dostoyevski şunu anlatır: “İdam mahkumunun birinin ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse… Çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, uçsuz bucaksız karanlıklar fırtınalar ve bitimsiz bir yalnızlık olsa… Yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, hatta binlerce yıl yaşamayı, o anda ölmeye yeğleyeceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın, yalnızca yaşasın.” Evet, hayatın kıymeti onun zıddı olan ölümle burun buruna gelmeden yeterince anlaşılamaz. Fernando Pessoa der ki, “Hiç baskı altında yaşamamış biri özgürlüğün ne olduğunu bilmez.’ Uykunun lezzetini onu bölen aksiliklerde bulan romancı Marcel Proust şunları söylüyor: “Yataga girdiği gibi uykuya dalan ve uyanacağı ana kadar yaşamı askıya alan bir insan, değil uyku hakkında büyük keşifler yapması, küçük gözlemlerde bulunması bile imkansızdır. Hatta o, neredeyse hiçbir zaman uyuduğunun farkına varamaz. Uykuyu bölen ufak bir aksilik, değerini bilmediğimiz uykunun kıymetini anlamamızı, onun tadına varmamızı, karanlığı bir ışık demetiyle aydınlatmamızı sağlar.”

Sudan aldığımız lezzeti çoğaltan içimizdeki hararettir. Yani susamaya borçluyuzdur suyun lezzetini. Açken yenen kuru ekmek parçasındaki lezzet, onun tadının yoğunluğundan değil, açlığın varlığından dolayıdır. Açlık da bir tür lezzettir ve diğer lezzetlerin varlık sebebidir. Açlık olmasaydı yemek, susuzluk olmasaydı su ne derecede bir nimet sayılabilirdi? İştah, açlık ve susuzluk insanoğluna verilmiş birer ceza değil, birer hediyedir. Şayet insan hiç hasta olmayacak şekilde yaratılsaydı. sıhhat ve afiyet lezzeti söz konusu olmayacaktı. Sağlığın lezzeti, varlığını hastalığa borçludur. Hastalık olmasaydı, asıl hastalık aralıksız, sıhhatteki monotonluk ve boğuculuk olurdu. Dilimizin lezzet almayan kısımları olmasaydı, yani o tamamı tat alan bölgelerden oluşsaydı, lezzet alamazdık. Gözümüz de siyah tabakanın etrafındaki beyaz tabakada görme özelliği yoktur ama görmeyi sağlayan bölümlerden birisi de burasıdır. Yani görmeyen bölümü olmayan bir göz görememektedir. Sesleri duyuyor olmamızın sebebi, kulağımızda ses duymayan bazı bölgelerin mevcudiyeti ve tabiatta ses özelliği taşımayan şeylerin de var olmasıdır.

Madem biz bu kainatı algılamaya geldik, kainatta her şeyin bir zıttı olmak zorundadır ve biz her şeyi zıddıyla deneyimlemek mecburiyetindeyiz. Sokrates öncesi düşünürlerden Anaksagoras’a göre bir benzer başka bir benzeri algılayamaz, aynı olan şeyler birbirini idrak edemez. Algı, karşıtların meydana getirdiği uyarımın bir sonucudur. O şöyle der: ”Bizim kadar sıcak olan veya bizim kadar soğuk olan bir şey bizi ne ısıtır ne de soğutur. Geceleri göremiyor olmamızın bir sebebi de, gecenin siyahlığı ile göz bebeğimizin siyahlığı arasında bir fark olmamasıdır.”

Yolunda giden, nimet olan şeylerin hissedilmesi ve anlaşılması için Cenab-ı Hakk, yolunda gitmeyen, insanı üzen ve hoşnutsuz eden olayları da yaratmaktadır. Böylece insan ne kadar büyük nimetlere mazhar olduğunun farkına varır ve üzerindeki nimetlerin gerçek değerlerini kavramaya başlar. Nimetlerin hakiki kıymetleri geri alındıklarında ortaya çıkar. Rabbimiz, zenginlik verdiği birine, o zenginliğin anlamını kavrayabilmesi, değerini bilebilmesi için fakir bir dönem de yaşatabilir. Hayat boyu sıhhat verdiği bir başkasına hastalıklar verir ki, önceden sahip olduğu şifanın değeri ortaya çıkabilsin. Hastalığın ardından gelen sıhhat, fakirliğin ardından gelen nimetler, eski hallerinden çok daha tadına doyulmaz olacaktır.

Hayattaki tezat, kontrast ve zıtlıklar ne kadar fazlaysa, hayat o kadar lezzet ve keyif kaynağıdır. Bugün ne kadar acı çekiyorsak, yarınki saadetimizden o denli fazla haz alacağız demektir. Acılı bir dünya hayatından sonra ebedi cennet, kontrasttan dolayı çok daha büyük lezzetler sunacaktır insana. Friedrich Nietzsche şöyle der: “Acı çekmeyi reddediyor, kendi acına bir saat bile katlanamıyorsan, çekebileceğin bütün sıkıntıları önlemeye çalışıyorsan; acıyı, hoşnutsuzluğu nefret edilecek, kötücül yok edilmesi gereken şeyler olarak algılıyor, bunları yaşantının kusurları gibi görüyorsan, o zaman rahatlık dinine inanıyorsun demektir. Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz! Mutluluk, mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. Bu ikisi ya bir arada büyür ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez; hep küçük kalır. “

Charles Dickens, meşhur romanı ‘İki Şehrin Hikayesi’ne hayattaki zıtlıkların birlikteliğini sezdiren şu enfes girişle başlıyordu: ‘Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Hem akıl çağıydı, hem de aptallık. Hem inanç devriydi, hem de kuşku. Aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi. Umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı. Hem her şeyimiz vardı, hem de hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana. Lafın kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi. “

Kainatta bulunan bu zıtlıklar nihayetinde, Rabbimizin Zatına olmasa dahi esmalarına zıddiyetleriyle ayinedarlık ederler. Frithjof Schuon şöyle der: “Alemde var olan kötülük, Tanrının iyi olduğunu hatırlamaya hizmet eden bir şeydir. Aksi takdirde alem de Tanrı olurdu ki, bu da aslında alemin var olmadığı an lamına gelirdi. “

“Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle düşüşü yakından tanımış olan kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır.” -Stefan Zweig

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 32 kez okundu