148-) Kendisinden Allah’a Sığınılacak Dört Bela

Dua Ve Niyazlardaki Ortak Espri

°°°Önsöz°°°  

İnsan, hayat yolculuğunda zaman zaman gücü tükenir, çareleri yetersiz kalır. İşte böyle anlarda dua, kulu sonsuz kudret sahibi Rabbine bağlar. Dua, sadece sıkıntı anlarında başvurulan bir şey değil; her hâlükârda Allah’ın huzurunda bulunmanın, O’na güvenmenin ve O’na dayanmanın ifadesidir. Aşağıda yer alan değerlendirmeler, dua ve niyazların ortak hakikatini; kulun Rabbine yönelişini, sebeplere riayet ile tevekkül arasındaki dengeyi ve duanın insanın ruh dünyasına kazandırdığı kuvveti gözler önüne sermektedir. Her satır, duayı sadece dille yapılan bir talep olmaktan çıkarıp, hayatın tamamını kuşatan bir kulluk şuuru hâline getirmeye davet etmektedir.

°°°°°°°°°°°

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) me’sûratında pek çok istiâze ve dualar vardır. Bu duaların bazılarının hangi durumlarda okunacağı belirlenmiş olsa da bazılarının ne için okunacağı bildirilmemiştir. […] Efendimiz, yaptığı her duada, duayı hangi gaye için okumak gerektiğini bildirmemiştir. Bundan dolayı bütün dualardaki ortak hakikati kavramak çok mühimdir. Evet, küllî bir nazarla bakıldığında dua ve münâcâtlarda esas olanın Hakk’a teveccüh olduğu anlaşılmaktadır. Yani Cenâb-ı Hakk’a yapılan tazarru ve niyazların ortak noktası, O’na teveccüh etmek, O’na açılan kapının tokmağına dokunmak veya düğmesine basmak demektir.

Allah Teâlâ’ya yapılan dua ve niyazların bütünü için geçerli olan diğer bir hususiyet de, bu duaların bizim kuvve-i mâneviyemizi takviye etmeleridir. Yani Hâkim-i Mutlak olan Allah, bizimle beraber olduktan, mü’min de bunun bilincinde olarak hareket ettikten sonra hiçbir kimsenin veya hâdisenin dua dua yalvaran bir mü’mine zararının dokunması mümkün değildir. Duaların mü’mine kazandırdığı sırlardan biri de Allah’a karşı yaptığı niyazların onun için çok yüksek bir moral kaynağı olduğudur. Meselenin diğer bir yanı da şudur: Allah’a sığınılacak hususlardan istiâze edilmesi ve bunun hedeflenmesi, bu hususların haricî şartlarına riayet edilmesini de iktiza eder. Aynı zamanda, Allah’a sığınılan hususlardan mü’mine verilmesi beklenen neticelere ulaşmanın hedef alınması da bu hususların hariçteki şartlarının yerine getirilmesini gerektirir. [..] Hem düşünce ve duygularımızı hem de davranışlarımızı alâkadar eden dua gibi bir meselede esbap her şey demek değildir. Bir diğer yönüyle de madem dua ile istediğimiz hususu hedef olarak ele alıyoruz ve bu husus bizim için bir gaye-i hayal oluyor; hatta onunla matlabımıza ulaşmak istiyoruz. Öyle ise bu isteklerimizin aksini netice verecek esbaba karşı tavır almamız gerekmektedir. Aynı zamanda arzu ettiğimiz hususlara ulaşmak için de gerekli sebeplere riayet etmemiz lâzımdır. Hususiyle de esbap dairesinde bulunduğumuz sürece –ki bu durum insanın ömrü bitene kadar devam eder– sebeplere riayet bizim için bir sorumluluktur.

Ayrıca Allah’a olan yalvarma ve yönelişlerdeki ortak esprilerden biri de onların birer reçete olmalarıdır. Peygamberimiz’e gelen bir sahabi fakirlikten dert yanıp bir türlü bunu aşamadığını ifade edince Allah Resûlü ona sabah namazından sonra üç defa bu duayı okumasını tavsiye eder: “Allahım! Üzüntüden, tasadan, âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, borca yenik düşmekten, başkalarının ayağı altında iki büklüm kalıp ezilmekten, insanların galebe ve tasallutundan Sana sığınırım.” (Buhârî 36, Tirmizî 70, Ebû Davud 32) Burada Efendimiz, mü’mine bir yandan fakirlikten kurtulmanın reçetesini verdiği gibi diğer yandan da onu bu sonuçlara götürücü hususlardan kaçınması konusunda da uyarmaktadır.

Evet, her şey fertte başlar. Daha sonra himmeti toplum olan fertler, toplumun sesi ve soluğu hâline gelir ve her yerde bunları soluklarlar. Bundan böyle de Yunus’un yaklaşımıyla her yerde onların pazarlığı yapılır. Onların alışverişinde alıp sattıkları şey de tevhiddir. Burada bir hususu daha arz etmek istiyorum. Kaba sebepçi bazı insanlar gibi meseleye “Asıl olan, duayı okumak değil. Önemli olan, duanın gereklerini fiilen yerine getirmektir.” şeklinde yaklaşmak oldukça yanlıştır. Zira bir mü’min her şeyi Allah’tan ister ve mü’minin kaybettiği şey ayakkabısının bağı da olsa onu Allah’tan istemelidir. (Tirmîzi 117 ) Fakat öyle bir istekle O’na sığınmak başkadır, O’nu her şeyin mercîi, melcei ve mencâı bilmek daha başkadır.

Eser: | Dua Ve Niyazlardaki Ortak Espri | Prizma-8 |

KENDİSİNDEN ALLAH’A SIĞINILACAK DÖRT BELA

°°°Önsöz°°° 

Bu hayatta, Cenâb-ı Hakk’a muhtaç bulunmadığımız ve Ona sığınma ihtiyacı duymayacağımız bir an mevcut değildir. Nitekim bizzat Kendisi (c.c) bize, Kur’an-ı Kerim okumaya başlarken bile Kendisine sığınmamızı emrederek şöyle buyuruyor:

فَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ‌

“Kur’an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın!” (Nahl/98) Çünkü şeytan bizi Kur’an okurken dahi rahat bırakmaz. Fakat hayatımızda, Ona sığınmamızı zorunlu hâle getirecek çok daha ciddî durumlar da vardır. İşte bunlardan, bir hadis-i  şeriflerinde Efendimizin ele aldığı dört tanesinin açıklamasını Pırlanta adam aşağıda şöyle yapıyor:

°°°°°°°°°°°

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), 

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا   

“Allah’ım, fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalbden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.” (Müslim, zikr 73; Ebû Dâvûd, vitr 32; Tirmizî, daavât 68.) Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duası, belirli bir vakte bağlı olmadan her zaman okunabilecek dualardandır. Kullanılan ifadeler üzerinde düşünülecek olursa hepsinin derin mânâlar ihtiva ettiği görülür. Peygamber Efendimiz, cevâmiü’l-kelim olan pek çok beyanında olduğu gibi burada da oldukça veciz ifadelerin içine engin mânâlar sıkıştırmıştır.

Aslında O’nun mübarek ağzından çıkan her söze bu gözle bakılabilir. Ne var ki mânen rivayet edilen hadislerin bazılarında bu incelikler kaybolmuş olabilir. Gerçi sahabe, hadisleri Allah Resûlü’nün ağzından çıktığı lafızlarla rivayet etmeye ciddi önem vermiş ve Efendimiz’in söylemediği bir sözü O’na nispet etmekten büyük endişe duymuştur. Farklı senetlerle gelen pek çok hadisin aynı veya benzer lafızlarla rivayet edilmesi de sahabenin bu hassasiyetini gösterir. Her şeye rağmen mânen rivayet edilen hadislerde bazı lafız farklılıklarının olabileceği göz ardı edilmemelidir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yukarıdaki hadiste dört şeyden Allah’a sığınmaktadır. (Tıpkı başka hadislerinde şeytandan, Cehennem azabından, nefsin şerrinden, altından kalkılamaz musibetlerden Allah’a sığındığı gibi.) Demek ki hadiste zikredilen hususların her biri, mü’min açısından Allah’a sığınmayı gerektirecek kadar büyük birer afettir.

1. Fayda Vermeyen İlim

°°°Önsöz°°°  

Her ne kadar müslümanlar çok az okuyan insanlar olsalar da, henüz ortada okuyacak bir kitabın olmadığı bir dönemde “oku” diye başlayan bir kitabın takipçileri, okumayı ve yazmayı emreden bir dinin mensuplarıyız. Malûm okumaktan maksat öğrenmek, yani bilgi sahibi olmaktır. Fakat tek başına bilgi sahibi olmanın da her zaman bir değeri olmayabilir. Hattâ bazen bu bilgiler kişi için zararlı bile olabilirler. İşte her türlü bilginin insana faydalı olabilmesinin bir şartı Pırlantada şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Hadiste zikredilen hususlara baktığımızda ilk olarak faydasız ilmin geldiğini görüyoruz. Bir insan enfüsî ve âfâkî tefekkürle, varlık üzerinde yapacağı araştırmalarla, bir hocanın rahle-i tedrisinde diz çökerek, vaaz u nasihat dinleyerek vs. bir kısım nazarî bilgiler elde edebilir. Fakat asıl önemli olan, bu bilgilerin amele dökülmesi ve semere vermesinin sağlanmasıdır. Şayet elde edilen bilgileri bir tohum olarak düşünecek olursak, bu tohumların bir ağaç hâline gelmesi ve meyve vermesi amele bağlıdır. İşte gerçek hikmet de buradan doğar. Aynı şekilde bir insanın Zât-ı Ulûhiyet’i bilmesi de nazarî ile amelînin birleşik noktasını yakalamasına ve her ikisini de aynı anda değerlendirmesine bağlıdır. Bu sözlerimden, nazarî bilginin önemsiz olduğunu düşündüğüm zannedilmesin. Zira o olmasa neyi, nasıl amele dökeceksiniz? Bu açıdan evvela ilim sahibi olunması gerekir. Sonrasında da bu ilmi, ister şahsî ister aile hayatımız isterse toplum hayatı açısından nasıl amele dökeceğimiz, faydalı hâle getireceğimiz ve insanlığın istifadesine sunacağımız üzerinde durulmalıdır. Buradaki ilmi sadece dinî ilimlerden ibaret görmek, meseleyi daraltmak demektir. Müspet ilimlerle meşgul olanlar, yani tekvinî emirleri anlama istikametinde bir gayret ortaya koyanlar da elde ettikleri ilimlerin kendileri ve insanlık adına nasıl faydalı hâle getirileceği üzerinde durmalıdırlar. Zira mücerret nazariyelerden ibaret kalan bilgilerin kimseye bir faydası olmayacaktır. Ayrıca hadiste zikredilen fayda hem dünyevî hem de uhrevî menfaatleri içine alır. Bu itibarladır ki elde ettiğimiz bilgileri nazarîde bırakmamalı, onlarla bir taraftan dünyamızı imar peşinde koşarken, diğer yandan da âhiretimizi ihya etmeye çalışmalıyız. Zaten sahip olduğunuz ilminizi insanlığın istifadesine sunar, onunla ruhunuzun abidesini ikame etme peşinde koşarsanız ortaya koyduğunuz bu ceht ve gayretlerin semeresi âhirette size döner. Netice itibarıyla, ilimde asıl olan, pratiğe dökülerek onun faydalanılır hâle getirilmesidir. Allah Resûlü böyle olmayan ilimden Allah’a sığınmıştır.

2. Ürpermeyen Kalb

°°°Önsöz°°°  

Kalb denilince akla sadece göğüs kafesimizde yer alan ve vücudumuza kan pompalayan bir organ değil, bütün duygu hattâ düşünce hayatımızın yer aldığı manevî bir merkez, bir mekanizma akla gelmelidir. Salt düşünce denilince ilk akla gelen beyin ve zihin melekeleri olsa da, bunların kullanılır hale gelmesi yine kalbin yönlendirmesiyle ve onun kontrolünde gerçekleşir. İşte bu cihazın asıl varlık sebebinin ne olduğu ve olması gerektiği konusunda, büyük bir kalbin sahibi bulunduğuna inandığımız Muhterem Hocaefendi hadis-i şerifin beyanı zımnında şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’a sığındığı ikinci şey, huşûu olmayan kalbdir. Huşû, insanın Allah karşısında iki büklüm olması, Allah’ı andığı zaman kalbinin ürpermesi ve tepeden tırnağa onda bir ihtizaz hâsıl olması demektir. Esasında,اِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰؤُٓ۬ا “Ancak âlimler Allah’tan hakkıyla haşyet duyarlar.” (Fâtır sûresi, 35/28) âyetinin de açıkça bildirdiği üzere ilim, Allah’a karşı haşyeti gerektirir. Fakat buradaki ilim salt nazarî bir ilim olmadığı gibi, âlim de sadece nazarî bilgiye sahip kişi değildir. Bilgisinin gereğine göre bir hayat yaşamayan, bildikleriyle amel etmeyen kimsenin bir yönüyle cahilden farkı yoktur.

Önemli olan, elde edilen teorik bilgilerin marifete çevrilmesi, yani bir vicdan kültürü ve irfan peteği hâline getirilmesidir. Kul bu sayede Rabbini daha derinden duyacak ve daha çok sevecektir. Çünkü insan ancak çok iyi bilip tanıdığını sevginin gerçek mânâsıyla sevebilir. Bazı kimselerin Allah’a karşı muhabbetleri, aşk u iştiyakları yoksa Allah’ı yeterince bilmediklerinden, tanımadıklarındandır. Marifetullah ve muhabbetullahla doymuş bir kalbin Allah’a karşı haşyet duymaması mümkün değildir. Böyle bir insan sürekli temkin ve teyakkuz içinde bulunur, nâm-ı celîl-i sübhaniyi (Allah’ın yüce ismini) duyduğu zaman haşyetten tüyleri diken diken olur. Bu da likaullah’a (Allah’a kavuşma) iştiyak duygusunu tetikler. Yani kişi sürekli Allah’a kavuşacağı günü bekler. Fakat bir asker olarak dünyaya gönderildiğinin ve terhisin de kendi elinde olmadığının şuurunda olduğu için, terhis edileceği âna kadar sabırla, rızayla beklemeye devam eder. Bir taraftan iştiyakla ocaklar gibi cayır cayır yanıp kavrulurken, diğer taraftan şikâyet etmez, gam izhar eylemez. Ömrünü böyle bir ikilem içinde geçirir. İşte bütün bunlar bir yönüyle hikmetle, diğer yönüyle de huşûyla alâkalı meselelerdir. Zira haşyete, kalbin onarımı, imar ve ihyası gözüyle bakabiliriz. Dahası o, latife-i rabbaniyenin, sırrın, hafînin ve ahfânın canlı olması demektir. Bütün bunlar da mebde’de elde edilen nazarî ilimle, onun çok iyi değerlendirilmesiyle varılabilecek ufuklardır.

3. Doymayan Nefis

°°°Önsöz°°°

Nefis, bütün canlılardaki her türlü isteğin merkezidir. Nefsi teskin etmek ile onu doyurmak tamamen farklı şeylerdir. Çünkü nefis, teskin edilebilir, yani istediği her ne ise meşru yollardan karşılanabilir ama tatmin edilemez. O hep daha fazlasını ister. Nitekim bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi: “Adem oğlunun bir vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz.” (Buharî) İşte bu nefsin, niçin kontrol edilmesi gerektiğini şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi: 

°°°°°°°°°°°

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) üçüncü olarak, doyma bilmeyen nefisten Allah’a sığınıyor. Nefis, yeme içmeye, gezip eğlenmeye düşkün yaratılmıştır. Obur insanlar gibi doyma bilmeyen bir iştahla yiyen, sürekli “hel min mezîd” (daha yok mu) diyen ve ne verirseniz verin yine de açgözlülüğünü sürdüren bir nefis, kendisinden Allah’a sığınılacak bir beladır. İnsan, nefsin heva ve heveslerini tatmin etmek için yaratılmamıştır. Onun aslî vazifesi ibadettir, kulluktur. Kâinatta yiyip içen, yan gelip kulağı üzerine yatan o kadar çok mahlûk vardır ki bu alanda insan gibi donanımı en yüksek seviyedeki bir varlığa lüzum yoktur. Allah’ın, ahsen-i takvime mazhar ettiği insanın, bu mükemmel yaratılışla beraberinde getirdiği bir kısım sorumlulukları olmalıdır. Kur’ân, bu sorumlulukları yerine getirmeyen insanların hayvandan da aşağı bir derekeye düşeceklerini haber verir. (A’râf sûresi, 7/179.) Çünkü kıymetli bir şeyin bozulması, alelâde bir şeyin bozulması gibi değildir. Ne kadar lütufla serfiraz iseniz, bunların kadrini bilmediğiniz takdirde, mazhar olduğunuz lütuflar ölçüsünde ceremeye maruz bırakılırsınız. Harem odasına alınmışsanız, oranın erkânına riayet etmediğiniz takdirde sizi lobide de bırakmaz kapı dışarı ederler. Aynen öyle de, insan tefessüh ettiği vakit düz bir zeminde kalamaz, derin bir çukura düşer.

4. İcabet Edilmeyen Dua

°°°Önsöz°°°  

Bir işi yapmaktan maksat, onun sonunda yapana kazandıracağı iyi ve faydalı bir sonuç veya sonuçlardır. Bu durum ibadet ve dua için de böyledir. Şayet o iş böyle bir sonuç doğurmayacak ise buna halk tabiriyle “boşuna kürek çekmek” denir. Eğer bunu elde edememenin sebebi kendimizden kaynaklanan bir hata ise, bu mahrumiyetin sebebi biz kendimiz olmuş oluruz. Son olarak, hadis-i şerifin son maddesinin ifadesi açısından aynı durumun yaşanmasının sebeplerini şöyle açıklıyor Muhterem merhum:

°°°°°°°°°°°

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu hadiste son olarak, icabet edilmeyen duadan da Allah’a sığınıyor. Allah (celle celâluhu) bir âyette, 

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ى عَنّ۪ـى فَـاِنّ۪ـى قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ 

“Kullarım Sana Beni soracak olurlarsa bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim.” (Bakara sûresi, 2/186.) beyanıyla dualara cevap vereceğini haber verirken başka bir âyette ise kullarını duaya çağırıyor:

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِۤي أَسْتَجِبْ لَكُمْ

 “Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin ki size icabet edeyim.” (Mü’min sûresi, 40/60.) Burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var: Allah’ın, kullarının duasına icabet etmesi demek, istenilenleri her zaman aynıyla vermesi demek değildir. Çünkü bazen kulun istemiş olduğu şeyler, maslahatına aykırı olabilir. Dolayısıyla Allah, istediğinin daha güzelini vermek suretiyle kulunun duasına icabet eder. Bu, bir hastanın doktora, “Bana şu ilacı ver.” demesi gibidir. Doktor, hastanın istediği ilacı yararlı görmüyorsa onu değil, başkasını verir. Öte yandan Tirmizî’de geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:  إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ “Allah (celle celâluhu) gafletle ve şuursuzca yapılan (ne dediğinin farkında olmayan) kalbin duasını kabul etmez.” (Tirmizî, daavât 65; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1/670.) Bu sebeple mü’mine düşen vazife, dualarına samimiyet ve ciddiyetle devam etmesidir. Öyle ki o, Allah’la arasındaki bütün engelleri bertaraf ederek kalbi ile doğrudan O’na yönelmelidir. Ağzından çıkan her bir sözü, taalluk ettiği mânâ itibarıyla mülâhazaya almalıdır. Her kelimeyi, kalbinin ritmine tesir edecek şekilde söylemelidir.

Dolayısıyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), aslında gafletle ve şuursuzca dua etmekten Allah’a sığınmıştır diyebiliriz. Biz biliyoruz ki O, hiç böyle dua etmemiştir. Fakat diğer hususlarda olduğu gibi burada da rehberliğinin muktezası olarak bunları özellikle vurgulamıştır. Bizim gibi yolda kalmışlara, düşmüşlere, sürçmüşlere yol göstermektedir. Bize düşen de hiç bıkmadan, usanmadan, durmadan adap ü erkânına riayet ederek dua dua Allah’a yalvarmaktır.

Eser: Kırık Testi-19 Işık Karanlığı Boğarken

Bir Duâ

Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Delil ve bürhanlarımızı hedefine yönlendir, kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle! Allah’ım, Senden her işimizde sebat, Kur’ân yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına yönelenleri boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana baş kaldıranlara da doğru yolu göster.. muzdariplerin dualarını icabetle taçlandır, sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd eyle, hasta ruhlara hususi muamelede bulun, küfür ve ilhad içinde bocalayanlara da nurunu göster; göster de kalmasın hiçbir yanda muzlim bir nokta..!

| Dua | Çağ ve Nesil-7 Işığın Göründüğü Ufuk |

Bu yazı 28 kez okundu