Kelime-i şehadetin bürhanı içindedir; ondaki iki kelâm, birbirine şahittir. (Sözler, “Lemeât”; Muhakemât, “3. Makale, 2. Maksat, Mukaddime”)
Kelime-i Şehadet, “Şehadet ederim ki başka ilâh yoktur, ilâh olarak yalnız Allah vardır ve yine şehadet ederim ki Muhammed, Allah’ın kulu ve rasûlüdür.” sözüdür. İslâm’ın giriş kapısı olan bu söz, onun temelini veya çekirdeğini de teşkil etmektedir. İslâm, bütün diğer iman, ibadet, ahlâk, muamelât ve ukubât esaslarıyla bu temele oturur veya bu çekirdekten çıkar. Bu Kelime-i Şehadet’teki iki esastan birine inanıp, diğerine inanmayan, Müslüman olmaz. Fakat Mekke’de Peygamber Efendimiz’in risaletinin ilk yıllarında olduğu gibi ve her zaman her yerde tekrarlanabileceği, tekrar yaşanabileceği üzere, İslâm’dan gerektiği şekilde ve doğru haberi olmayan, hattâ zihni İslâm hakkında yanlış bilgilerle doldurulmuş, kendisine İslâmî tebliğ gitmemiş bir insana veya insanlara ilk tebliğ edilecek hakikat, Lâ ilâhe illa’llah hakikatıdır. Bu hakikati kabul eden insana derece derece diğer iman, ibadet, ahlâk, muamelât ve ukubât esasları tebliğ edilir ve her zaman, her yerde, her dönemde İslâmî tebliğ, tedricî bir süreç takip eder. İşte bu süreçte bir insan Lâ ilâhe illa’llah hakikatini kabul etmesinin ardından vefat edebilir. Böyle bir insan için “kurtulamaz” denemez.
İMAN ESASLARI BİRBİRİNİ GEREKTİRİR
İslâm’da iman esasları arasında telazum vardır; yani onlar, birbirini gerektirir. Ulûhiyet ve Rubûbiyet, risaletsiz olmaz. Çünkü Ulûhiyet de, Rubûbiyet de hem kulluk ister, hem de tanınmak ister. Çünkü Rabbü’l-âlemin olan Hz. Allah, Sıfatları ve İsimleri’yle tecelli halindedir. Kâinat da, insan da, O’nun eseridir. Eğer bu eserin manâsı bilinmezse, bu takdirde, onun yaratılması boşa olmuş olur. Cenab-ı Allah (c.c.), manâsız ve abes iş yapmaktan münezzehtir. Dolayısıyla O, eserini ve eseri üze-rinden Kendisi’ni tanıyacak ve tanıtacak bir elçi (rasûl) gönderir.
Rasûller, her insan gibi fânidirler. Bu sebeple, onların risaletleri, yani vazifeleri adına Cenab-ı Allah’tan aldıkları vahyin bir kitap halinde gelecek nesillere aktarılması gerekir. Öyleyse, Ulûhiyet ve Rubûbiyet risaletsiz olmazsa, risalet, dolayısıyla Ulûhiyet ve Rubûbiyet, Kitap’sız da olmaz. Yerinde temas edileceği üzere, daha pek çok gerekçelerin yanısıra, mademki Ulûhiyet ve Rubûbiyet tanınmak ve kulluk, yani ibadetle mukabele ister, öyleyse bu mukabelede bulunanlar mükâfatlandırılırken, bulunmayanların da cezalandırılması adaletin gereğidir. Bu adaletin tam gerçekleşeceği yer de Âhiret’tir. Dünya, Âhiret’in sadece tarlasıdır. Dolayısıyla Ulûhiyet ve Rubûbiyet, Âhiret’i ister. Rasûller, insanları Âhiret temelinde, karşılığı daha çok Âhiret’te görülmek üzere Allah’ı tanımaya ve O’na kulluğa çağırırlar.
Ulûhiyet ve Rubûbiyet’in eserleriyle tanınması ve ibadetle mukabele görmesi adına rasûllere gönderilen vahyi ulaştıracak elçiler de lâzımdır; bu elçiler de melekler, melekler içinde özellikle Hz. Cebrail’dir (a.s.). Ayrıca, daha önce üzerinde durulduğu üzere, Ulûhiyet ve Rubûbiyet’in izzet ve azamati sebepler kullanmayı gerektirir. İşte Cenab-ı Allah’ın kâinatın idaresinde sebepler veya perdeler olarak kullandığı, tekvinî emirlerinin iletilmesinde istihdam buyurduğu varlıklar da meleklerdir. Cenab-ı Allah’ın eseri ve O’na ayna olan kâinatta hakim Şeriat-ı Fıtriyye’nin değişmez hükümleri ve kanunları, asla sarsılmaz ve muhteşem denge ve bu denge üzerine oturan intizam ve nizam, her şeyin belli ve sabit ölçüler dâhilinde cereyan ettiğini gösterir. Bu da Kader’i ispat eder. Dolayısıyla bütün iman esasları, birbirini gerektirir ve birbirine delildir, birbirini ispat eder.
İman esaslarının da, İslâm’ın diğer esaslarının da üzerine oturduğu temel veya kendisinden çıktığı Kelime-i Şehadet’in de iki kelâmı birbirine hem şahit, hem de delildir. İlk kelâm olan Allah’ın varlığı ve Birliği, Peygamber Efendimiz’in peygamberliğine bir bürhan-ı limmî, yani sebepten müsebbebe (neticeye), müessirden esere götüren delildir. Yukarıda arz edildiği gibi, Ulûhiyet ve Rubûbiyet, risaletsiz olmaz, dolayısıyla da risalete delildir. Buna mukabil, Kelime-i Şehadet’in ikinci kelâmı olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a..s) risaleti, Cenab-ı Allah’ın varlığı ve Birliği için bir bürhan-ı innî, yani neticeden sebebe, eserden müessire götüren delildir. Ortada bir rasûl, yani elçi ve risalet, yani elçilik varsa, elbette onu tayin edip elçi olarak gönderen bir Zat bulunacaktır.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |