Hocaefendi herkesin ve bilhassa gençlerin inanmaları ve imanda derinleşmeleri ile çok alakadar idi. Onların günah deryalarına açılmalarına, iman ve hizmet dairesinden uzaklaşmalarına gönlü razı olmazdı. Ders ve sohbetlerinde sık sık gençlerin yüksek ideallerle buluşturulup kendilerine sorumluluk verilmesini, iyi ve hayırlı işlerle meşgul edilmelerini, her zaman gözetilmelerini salıklardı. Hizmet’in açılan ilk evinde kalan üniversite öğrencileri -ki onların bir kısmı ileride Hocaefendi’nin yol arkadaşı olmuş Hizmet büyüğü abilerdir- o yıllara ait hatıralarını anlatırlarken iki tane olaydan bahsederler. Bu hatıraların bir tanesini bizzat Hocaefendi’den de dinlemiştim.
İlk ev yani ‘dershane‘ açıldığında orada kalan üniversite talebeleri henüz evde kalmanın yol yordamını bilmiyorlar. Ev tam bir bekâr evi gibi dağınık, nöbetçilik sistemi yok, mutfak, banyo ve tuvaletler ideal manada temiz değil. Her gün yataklarından kalkıyorlar, yorgan ve yastık öylece dağınık. Kahvaltı yapıyorlar tepsiyi, bulaşıkları mutfağa bırakıyorlar, odalar ve salon darmadağınık. Bu vaziyette okullarına gidiyorlar, fakat onlar bunun farkında değiller. Akşam geldiklerinde oda ve salonlar düzenlenmiş, yataklar toplanmış, banyo tuvaletler temizlenmiş, bulaşıklar yıkanmış, yemekler hazırlanmış. Onlar da gelip yemekleri yiyor, bulaşıkları yine mutfağa yığıyorlar. Yatıyorlar, kalkıyorlar yine her şey dağınık, düzensiz bir şekilde. Ertesi sabah evi aynı şekilde bırakıp okullarına gidiyorlar. Akşam geldiklerinde evi yine toparlanmış, silinmiş, süpürülmüş, bulaşıkları yıkanmış, yemekleri de hazırlanmış bir şekilde buluyorlar. Buna rağmen yine yemekler yeniyor, bulaşıklar bırakılıyor, ortalık darmadağınık okula gidiliyor. Bir süre bu böyle devam ediyor. Tabii yavaş yavaş fark etmeye başlıyorlar, nasıl oluyor da altı üstüne gelen bu ev her gün temizleniyor, hazır hâle getiriliyor. Fakat bir türlü meseleyi çözemiyorlar. Bir gün içlerinden biri hastalanıyor ve okula gidemiyor. Sabah vakti saat 10:00 gibi kapıyı biri açıyor. Hasta yatağından korkulu gözlerle kalkan öğrenci karşısında bir de kimi görsün, Hocaefendi! Anlıyor ki kaç gündür o dağınık evitemizleyip toparlayan, evi hazır hâle getiren kişi Hocaefendi imiş. Akşam arkadaşları geldiğinde durumu onlara anlatıyor. Hocaefendi konunun bilinmesini ve yayılmasını istemese de mesele etrafa yayılıyor. Evde kalanlar daha sonra Hocaefendi’ye teşekkür ederek ne yapmaları gerektiğini soruyorlar. O da nöbetçilik sistemini, dershane misyonu olan bir evin nasıl olması gerektiğini, cemaatle namazı, kitap okumayı, ders yapmayı, günlük takip edilmesi gereken programı, tertip, düzen ve disiplini gençlere öğretiyor, anlatıyor.
Konumuza başlık olan ikinci mesele ise şudur; bilindiği gibi kovandaki arılar vakti gelince yumurtlar ve yeni yavrular, arılar ürer. Kovanda normalden fazla arı çoğaldığı zaman bir kısmı kraliçe arı ile birlikte başka boş bir kovana nakledilir. Buna ‘oğul verme’ denir. Oğul verme mevsimi genellikle mayıs ve haziran aylarında olur. Bu bilgileri şunun için verdim: Bahsini ettiğimiz evde kalan bazıları bir kış mevsiminde değişik sebepler ileri sürerek yeni bir ev tutarlar ve ayrılırlar.
Hocaefendi, Hizmet’le ilgili problemlerde vakit kaybetmeden hemen çözüm aramanın öneminden bahsettiği bir sohbetinde, ilk ışık evlerin açıldığı dönemlere ait bu hadiseyi kendi ifadeleriyle şöyle anlatır: “…Zafer Bey aradı: ‘Üç tane güzelden cüdâ (ayrı) düştük derem (derim) vâ hasretâ (eyvah) şimdi… Bunlar kendi yuvalarını bırakıp gitmişler.’ dedi… Sonbaharın kışa döndüğü günlerdi, her yer buz tutmuştu. Gece kalktım, yola çıktık; nereye gittiklerini de tam bilmiyoruz. Bir kısım koordinatlar bulduk, yeni kurulmuş gecekonduların olduğu mahallelere vardık. Bir ev tutmuşlardı, bodrum katında… Allah’ın izniyle bulduk orayı. ‘Men talebe vecedde vecede’ ‘Bir şeyin ardına düşerseniz, o mevzuda ölesiye bir ciddiyet sergilerseniz Allah sizi asla boşa çıkarmaz.’ buyuruluyor ya, işte öyle oldu. Bulursunuz mutlaka… Nitekim bulduk. Gittik, ev de içerisi de zifiri karanlık. Kendi kendime diyorum ki: ‘Bunlar bu gece bu eve yeni gelmişlerdir. Kapları yok, kacakları yok, doğru dürüst yatakları yok, sobaları yok, yakacakları da yok. Üşürler, tedirgin olmuşlardır. Vaktinde, iradî ya da bir öfkeyle geldikleri bu evde, tam da memnun olmadıkları bu anı değerlendirebilirsek; ‘Haydi yuvaya dönün.’ dersek, dönerler. Böylece bir ihtilafa, bir iftiraka meydan vermemiş oluruz.’
Pencereye vurdum, cevap vermediler. Saklanıyorlardı. Bir daha vurdum, ‘Ben geldim.’ dedim. Nihayet utandılar; insan bu… Kitaplar okumuşlar, bir terbiye var. Derken içlerinden biri geldi, kapıyı açtı. Tam içeriye girdiğimizde, tahminime yakın bir manzarayla karşılaştım. Ev, bütün soğukluğu ile onları kuşatmıştı. Saat gece bir… Henüz uyumamışlardı. Baktım, yüzlerini eğdiler. Anladım ki, söyleyeceğim şeyleri kabul edecekler. ‘Yahu,’ dedim, ‘Allah aşkına, kış günü arının oğul verdiğini kim görmüş? Yaz günü olur bu iş. Birincisi, kış günü oğul vermez. İkincisi, başlarında ana arı olmadan nereye konacaklarını bilemezler ki… O oğuldan hiçbir şey çıkmaz.’
Baktım, hiç itiraz etmiyorlar. Yumuşak bir şey bu, ama onlar onu da tatlılıkla kabul ediyorlar. Sonra dedim:- Benim huyumu biliyorsunuz değil mi?- Evet hocam, biliyoruz, dediler.- Bakın, dedim. İçimden ne yapmak geliyor biliyor musunuz? Size birer sille vurup, ‘Dönün yuvanıza!’ demek geliyor. Onlar da mahcup bir eda ile:- Sen bilirsin hocam, dediler.” ( https://www.youtube.com/watch?v=qTvuLUo-xf0&t=425s )
Evet, herhâlde Hocaefendi’nin bu helecan, heyecan, hassasiyet ve takibi olmasaydı, sebepler açısından müşahede edilen fütuhat ve inkişafları görmek mümkün olmazdı.
Eser: GÜLEN AN(I)LAR Hocaefendi’den Güldüren ve Düşündüren Anekdotlar Sayfa: 186-188 Yazar: Numan Yiğit @NumanYiit9 (Süreyya Yayınları)