“O sizin Samsunlu hocanız” namıyla bilinen merhumun “Bir Günlük Hayat” adlı adlı eserinde kaleme aldığı bir yazı..
Kâinatta öyle hadiseler olmaktadır ki insanı yer yer sarsmakta ve ümit kırmaktadır. Hâlbuki insan şu dünya ekranında kendisine takdir edilen rolü oynamakla, konumunun hakkını vermekle mükelleftir. Hadiseler ne kadar büyük olursa olsun, sıkıntılar ne kadar çekilmez bir hâl alırsa alsın, musibetler, hastalıklar ne kadar ağır basarsa bassın, insanın dişini sıkıp sabretmesi, Allah’a tevekkül ve teslim olması gerekir ki kaybetmemiş olsun. Günümüze kadar her türlü engeller aşılarak, sıkıntılara göğüs gerilerek temsil edilen ve uğrunda binlerin, milyonların can verdiği Kur’ân ve iman hizmetinde, Cenâb-ı Hak bizleri istihdam etmektedir. Liyakatimizin fevkinde, Allah’ın omuzlarımıza yüklediği bu şerefli vazifeyi mümkün olduğu kadar arızasız, kusursuz gelecek nesillere, şerefle devretme gayreti içinde olmaya çalışacağız. Bizden evvelkilere bu kolay olmadığı gibi elbette bize de kolay olmayacaktır.
Kendisinde şüphe olmayan Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan şöyle buyuruyor.
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki Peygamber ile yanındaki mü’minler bile ‘Allah’ın vaat ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)
“Mü’minler sadece ‘İman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hâllerine bırakılıvereceklerini, imtihana tabi tutulmayacaklarını mı zannettiler? Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette şimdiki mü’minleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.” (Ankebût, 29/2-3)
Konuyla alâkalı bir hatıramı burada nakletmek istiyorum.
İman ve Kur’ân hizmeti ile alâkalı sıkıntıların arttığı günlerdi. Kendi ülkemiz ve vatanımızda bir hırsız, bir câni gibi kovalanıyorduk. Bir dostumuzun yazlık evinde Hocamla birlikte kışın misafir kaldık. Hocam, eline aldığı küçük bir kitapta; “Bak ne yazıyor, bizi ne güzel anlatıyor.” dedi.
“Zâlim bir hükümdar raiyetine kızıyor, onları susuz, geniş ve derin bir kuyuya attırıyor. Kuyudakiler; bağırıp çağırıyor, ağlaşıyor ve ölümlerini bekliyorlar. İçlerinden biri, ‘Hele bir sükût edip istişare edelim, bağırıp çağırmakla buradan kurtulamayız.’ diyor. İstişare ediyorlar ve neticede şu karara varıyorlar. En kuvvetli olanlar alta yatacak, az kuvvetliler onların üstüne, derken en zayıf olanı yukarı çıkaracaklar, o da yardım isteyecek. Düşünce güzel ama altta kalanların üstüne ağır bir yük binecek. Bu yükün, altta kalanlara zarar vereceği de bilinmektedir. Kaburgaların kırılması, sıhhatli bir şekilde nefes alamama tehlikesi de vardır bu uygulamada. Olsun, hedefe ulaşmak, sıkıntılardan kurtulabilmek için buna katlanmaya hatta ölmeye bile razı oldular. İştişareye uydular, plânı aynen uyguladılar ve hepsi de kurtuldular.”
Okuduğu kitaptan bu cümleleri aktaran Hocamız şöyle buyurdular: “Biz de bugün davamız adına, birkaç asır evvel atıldığımız bir kuyudan nefsimizi ve neslimizi kurtarmaya çalışıyoruz. Milletimiz ve insanlık adına ölüm pahasına dişimizi sıkar, sabreder ve davamız adına her türlü çile ve ızdıraba katlanır isek, milletimiz ve insanlık adına sahabeye denk bir hizmet vermiş olur, konumumuzun hakkını eda etmiş oluruz.”
Darılma yok, dayanma vardır. “Yerinde çürüyen, küflü çivi gibi olmaz.” demişler. Yerinde çürüyenler gibi olmamak için kalbî ve rûhî hayatımızı sürekli yenilemeliyiz. Hedefimiz O’nun rızası olmalı, hareketlerimiz Rızasına kilitlenmeli, sevdamız bu olmalıdır. Her ne kadar değişik imtihanlara tâbi tutulsak da. O’ndan gelene râzı olmalıyız. Allah (celle celâluhû) kullarına zulmetmez. Bizler kusurlarımızı görmeliyiz ve düzeltmeliyiz.