Hikmetli Kıssalar-28

Büyük Proplemlerin basit çözümü olabilir.

Karar Vermenin Bilgeliği

Biryerlerde Senide bekleyen var.

Yerin Göğün Askerleri

Müslüman Yardımlaşır

***

BÜYÜK PROPLEMLERİN BASİT ÇÖZÜMLERİ OLABİLİR

Abdullah Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısı ile uyanır. İlaç alır geçmez. Bir iki gün bekler ağrı artarak devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene yapar, ağrı kesiciler veriri ve gider. Lakin Abdullah Efendinin baş ağrıları gittikçe artmaktadır. Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlamıştır. Başka doktorlar çağrılır. Abdullah Efendi Uşak ilinin ileri gelenlerindendir.

Ağrısını kesecek olana servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı kesemedikleri gibi sebebini de bir türlü bulamaz. Ev halkı birbirine karışır. Baş ağrısından geceleri uyuyamayan Abdullah Efendiyi İstanbul’a götürmeye karar verirler. İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olurlar. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır. Görünüşe bakılırsa Abdullah Efendi turp gibidir. Oysaki dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmektedir. Ağrı kesici iğnelerle zorla ayakta duran Abdullah Efendi bu defa apar topar yurt dışına götürülür. O devirlerde Amerika’dan ziyade İsviçre daha moda. Zürih’e gidilir.

Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör doktorlar muayene eder,testler tekrarlanır ama sonuçta Abdullah Efendiye bir teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Abdullah Efendiye ağrı kesici iğne verilir. 60 yaşlarını süren adamın ülkesine dönüp ”dinlenmesi” daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiyelerinde bulunulur. Abdullah Efendi bitkin,ailesi perişan…” Kader” denilir, Uşak’a dönülür.

Abdullah Efendi yayladaki evin bir odasına yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Bir gün hastanın keyfi gelsin morali düzelsin diye Abdullah Efendinin berberi “Berber Mehmet” çağrılır. Berber Mehmet,yataktan kalkamayan Abdullah Efendiyi traş ederken adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.

Berber Mehmet bir an düşünür.

-“Beyim der”

-“Sakın senin burnunda kıl dönmesi olmasın”

Bir bakar

-“Hah işte” der.” Kıl dönmüş”

Abdullah Efendinin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker alır. Ev halkı Abdullah Efendinin yaylayı ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşarlar.

Berber Mehmet, Abdulah Efendinin elinden zor alınır ve Berber Mehmet’in cımbızının ucunda 20 cm’lik kılla kapı dışarı edilir. Abdullah Efendinin kanayan burnuna pansuman yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağa yatırılır. Ertesi sabah Abdullah Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiş, baş ağrısından eser kalmamıştır. Dönen kıl sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfederler. Çözümün bu kadar basit olacağı kimsenin aklına gelmemişti. Sapasağlam ayağa kalkan Abdullah Efendi, Berber Mehmet’i çağırır ve ona bir servet bağışlar.

ŞİMDİ EFENDİM bu HİKÂYEDEN HANGİ DERSLERİ çıkarabiliriz:

Berber Mehmet Efendilerinde fikirleri vardır, dinlemek gerekir. Bazen büyük meselelerin çok basit çözümü olabilir. Dünya misafirhanesinin mükerrem varlığı insanın elbette başına bazen büyük problemler gelebilir. Problemin çözümü çok basit olabilir. Akil insana düşen herkesi dinlemeyi bilmek. Herkesin fikirlerine açık olmak..

***

KARAR VERMENİN BİLGELİĞİ

Çin düşünürü Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış.

Bir köyde bir yaşlı bir adam varmış… Çok fakir… Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki kral bile onu kıskanırmış. Kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.

Bu at, bir at değil benim için… Bir dost. İnsan dostunu satar mı?”

Bir sabah kalkmışlar ki at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış. Köylü “Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün onuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demiş.

Karar vermek için acele etmeyin. Sadece at kayıp deyin. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan onbeş gün geçmeden at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki on iki vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var demişler.

Karar vermek için yine acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”

Köylüler bu defa ihtiyarla açık açık dalga geçmemişler ama içlerinden sahiden akılsız diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara; “Bir kez daha haklı çıktın. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.”

Yaşlı adam “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz. O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı, gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.” demiş.

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş. Giden gençlerin ya öleceği ya da esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler yine ihtiyara gelmişler.

Yine haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.”

Yaşlı adam “Siz erken karar vermeye devam edin. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olacağını sadece Allah biliyor.”

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlarmış, etrafına anlattığında:

“Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir, insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken yenisi açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

***

BİR YERLERDE SENİDE BEKLEYEN VAR.

Av. Bekir Berk’in oğlu Ertuğrul Hakan Berk anlatıyor:

(Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk kitabından)

1962 veya 1963 yılı olabilir. Adlî tatil içinde tutuklu bir müvekkilinin duruşmasına gitmek üzere geldiği Balıkesir’de o yılların bütün yaz aylarında olduğu gibi beni de yanına almıştı. O yıllarda Dursunbey’e kara yoluyla düzenli bir ulaşım olmadığından ve yolun ulaşıma olağanüstü derecede elverişsiz olması nedeniyle Dursunbey’e motorlu trenle gitmek üzere yola çıktık. Mototren o yıllarda oldukça lüks bir ulaşım aracı olarak halkın pek kullanma imkânı bulamadığı ve bu nedenle ara istasyonlarda durmayan, sadece bazı yerlerde çok kısıtlı sürelerde bir-iki dakikalık posta teslim işlemi için duraklayıp yola devam eden bir ulaşım aracıydı.

Trene bindikten sonra babam, kondüktöre, Dursunbey’de bu bir-iki dakikalık duraklama anında trenden inmemiz gerektiğini, ertesi sabah duruşması olduğunu ve mazlumların tutuklu bulunduğunu, defalarca belirtti ve ricada bulundu. Ancak tren, Dursunbey’de durmadı. Duraklar gibi yaparak posta torbasını atıp hızlanarak yola devam etti. Babam bunu anladığında âdeta kükreyen bir aslan gibi coşarak, trenin derhal durdurulması gerektiğini sesinin olanca gürlüğüyle haykırdı.

Başlangıçta gayet umursuz ve sakin bir şekilde “İleride Tavşanlı’da inersiniz.” diye konuşan yetkililer ve makinist, onun bu kararlı tavrı karşısında gerilemeye başladılar. Ancak yine de treni durdurmalarının imkânsız olduğunu, ama biraz yavaşlatabileceklerini söylediler. Bu arada Dursunbey’den oldukça uzaklaşılmıştı. Tavşanlı’ya gidildiği takdirde o yılların ulaşım imkânları içinde ertesi sabah tutuklu sanıkların duruşmasına yetişebilmek imkânsızdı. Ben henüz altı-yedi yaşlarında ufak bir çocuk olduğum için ağlamaya başlamıştım. Çünkü babam trenden atladığı takdirde yalnız başıma ne yapacaktım? Ve sonunda çözüm bulundu: Demir yolları yetkililerinin anlamsız ve umursamaz bakışları arasında önce biraz yavaşlayan trenden daktilo ve çantası atıldı, daha sonra beni boynuna sararak kavrayan babamla birlikte en azından 40-50 km hızla giden trenden biz de atladık. Allah’tan, atladığımız güzergâh âdeta plâj kumuna benzer bir yapıda olduğu için bir yerimizi kırmadan kurtulmuştuk!

Demir yolu güzergâhı boyunca geriye, Dursunbey istikametinde yürüdüğümüzde 15-20 dakika sonra çanta ve daktiloyu bulduk. Bana yıllar süren bir zaman dilimi gibi gelen bir sürede Dursunbey’in ilçe sınırları dışında bulunan tren istasyonuna ulaştığımızda bizi bekleyen, ancak tren durmadan geçip gidince büyük bir hayal kırıklığı içinde kalan mazlumların yakınlarından birkaç kişi, beni üstü başı toz toprak içinde, babamı da ellerinde çanta ve daktilosu ile görünce, hayret ve sevinç içinde kaldılar. Bu manzarayı aradan 45 yıl geçmesine rağmen unutamam!

Burada, yıllar sonra düşündüğümde anlamlı bulduğum bir husus da tren Dursunbey istasyonundan uzaklaşmasına ve bekledikleri avukat trenden inmemesine rağmen saatlerce istasyonda kalıp Bekir Berk’in mutlaka geleceğine, yetişeceğine inanmaları ve beklemeye devam etmeleriydi!

Ertesi gün sanık Nur talebelerinin uzun bir savunmadan sonra tahliye olduklarını ve bu maceralı yolculuktan sonra Dursunbey’in o yıllarda çok yaygın olan elma bahçelerinde baba dostlarıyla birkaç gün sakin ve huzurlu bir tatil geçirdiğimizi hatırlıyorum!

Kaynak: Bekir Berk’in oğlu anlatıyor…

***

YERİN GÖĞÜN ASKERLERİ

Tarih ve Medeniyet dergisinde “KARINCA ORDUSUNUN GECE OPERASYONU ” başlıklı yazısında iki olay anlatıyordu.

 

Birincisi 1954 yılında olmuştu:

Avusturya’nın Darwin şehrinde yeni hükümet konağı açılışa hazırlanıyordu. Bu şehrin esas ismi Palmerston idi. C. Darwin’in hatırasını yaşatmak için 1911 yılında değiştirilmişti. Yeni konağın açılış töreninden birkaç gün önce enteresan bir olay cereyan etti.

Bir gecede konak harabeye çevrilmişti. Manzarayı gören, binanın yıllar önce boşaltılıp kendi hâline terk edildiğini iddia edebilirdi. Yeni yapılmış hükümet konağını bu hâliyle görenler; Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, Mekke’den Medine’ye hicret ederken sığındığı, mağara girişindeki örümcek ağını görenlerin yaşadığı şaşkınlığa benzer bir şaşkınlık yaşıyorlardı. Bir gecede ne olmuştu!.. Kazma, kürek, çekiç girmemiş, bir patlama olmamıştı; ama duvarlar, kolonlar, kapılar, pencere pervazları delik deşik hâldeydi. Daha sonra araştırmalar gösterdi ki bunu “beyaz karıncalar” dediğimiz termitler yapmıştı. Firavun’un sarayını da yine karıncalar yıkmamış mıydı? Bugüne kadar 1900 değişik termit türü tespit edilmiştir. Bunlar kral ve kraliçeler dışında işçiler ve askerler diye ikiye ayrılırlar ve enteresandır hepsi de kördür. Askerlerin silahları; odunları ayrıştıracak, camı eritecek, metalleri paslandıracak, kurşunu delecek kadar güçlü olan bünyelerinde taşıdıkları asittir. Zaman zaman uzaktaki hedeflere de yönelir ve disiplinli bir ordu halinde taarruza geçerler. Bir parmakla bastırınca eziliverecek bu kör yaratıkları, Darwin şehri hükümet konağına kim yönlendirmişti? Koca şehirde bir sürü yapı dururken neden sadece hükümet konağını delik deşik etmişlerdi? İlahî dinlerin gerçeklerine zıt şeyler savunanlara, ilahî kaynaklı bir mesaj mı ulaştırmışlardı?

G.Otmanbölük, karıncalarla ilgili enteresan bir olay daha anlatıyor:

1949 yılında, bir gece yarısı, termit sürüleri Vatikan Sarayı’nın temellerinden içeriye sızdılar. Sanki nereye gidecekleri, ne yapacakları kendilerine iyice öğretilmiş, belletilmişti. Diziler halinde yürüyerek, kütüphaneye doluştular. Orijinal yazmaların, evrakların üzerine yayılarak, tükürüklerindeki kimyevî maddeleri boşalttılar. Bütün belgeleri işe yaramaz hâle getirdiler. Sonra, aynı sessizlikle geri dönüp toprağın derinliklerinde kayboldular. Otmanbölük’ün bu husustaki yorumuna göre bunlar, Hristiyanlığı aslından saptıran ve ilahî bir din olmaktan çıkaran tarihî belgelerdi.

Asker karıncalar benim hatırıma “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. “(Fetih, 48/7) ile “Rabbi’nin ordularını ancak kendisi bilir. (Muddessir, 74/31) âyetlerini getirdi.

İnsan bu âyetlere bakınca, yerleri ve gökleri ilahî bir kışla gibi; “O’nu (Allah’ı) hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” (İsra, 17/44) âyetine ve benzeri âyetlere bakınca da, bir mescit gibi görüyor. (Sözün çağrısı)

***

MÜSLÜMAN YARDIMLAŞIR

İki kardeştiler. Ateşe tapan mecusilerin çok olduğu bir şehirde yaşıyorlardı. Kendileri de ateşe tapıyorlardı. Bir gün taptıkları ateşi denemek istediler. Ellerini ateşe sok­tular. Ateş hiç mi hiç tanımadı, İkisinin de ellerini fena halde yaktı.

Çok kızdılar:

-Bunca zamandır tapındığımız ateş bizi yine yakıyor, öyle ise neden buna ibadet edip duracağız? diyerek Bağ­dat’taki meşhur İslâm âlimi Malik bin Dinar’ın vaazını dinlemeye gittiler. Malik bin Dinar vaazında şöyle diyor­du:

-Ateşi de, ateşe tapanı da Allah yaratır. İnsanlar ya­ratığa değil, yaratana ibadet etmeli, O’na kullukta bulun­malıdırlar. Hemen karar veren küçük kardeş, Malik bin Dinar’a gidip durumunu anlattı. Müslüman olacağını söyleyerek, Kelime-i Şehadet getirdi:

-Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlüh. Büyük kardeş ise korkuyordu. -Müslüman olduğumu patronum duyarsa beni işten kovar, aç kalırım, diye endişeleniyordu.

Küçüğü ise: -Şimdi iman ettiğimiz Allah, ateş gibi değildir. O, kendine iman edeni de iman etmeyeni de aç bırakmaz, beni işimden kovsalar da yine Allah’a inanmakta devam edeceğim., diyordu.

Malik bin Dinar da kendisini tebrik etti. Korkmaması­nı söyledi. Ne var ki küçük kardeşin iman ettiğini patronu öğrendi. Onu hemen işten çıkardı. Bununla da yetin­medi. Şehirdeki bütün iş sahiplerine haber göndererek, delikanlıya iş vermemelerini söyledi.

Her gün çarşıya gidip iş arayan küçük kardeş, eve eli boş dönüyordu. Kimse ona iş vermiyordu. Aradan günler geçti. Fakat yine iş bulamadı. Evde de yiyecek birşey kalmamıştı. Allah’tan kurtuluş çaresi iste­di. O gün yine eli boş döndü. Fakat annesi çok memnun görünüyordu. Oğlunu kapıda karşıladı:

-Oğlum, dedi, birisi sana çok para gönderdi. Bir de mektup yolladı.

Mektubu heyecanla açan mü’min kardeş okumaya başladı.

-Sen İslâm’a girdiğin günden itibaren peşine taktı­ğım adamımla durumunu takip ettirdim. Ateşe tapanla­rın seni işinden kovacaklarını, aç bırakıp, dininden dön­dürmeye çalışacaklarını biliyordum. Nitekim tahminim doğru çıktı. Seni işinden çıkardılar, parasız kaldın. Biz Müslümanlar din kardeşlerimizin perişan olmasına asla razı olamayız. İşte sana ihtiyacından fazla para. Bunları harca, iş bulamadığın günlerde ise mutlaka bize uğra, perişan olma. Sana iş de buluruz, para da. imza: Bağdat camiinde vaazını dinleyerek İslâm’a girdiğin din âlimi Malik bin Dinar (Ahmet Şahin “Dini Hikayeler” s:44)

Bu yazı 61 kez okundu