[Bedîüzzaman Hazretlerinin Talebeleri ve Onu ziyaret edenlerin hatıralarının yazıldığı “Şahitlerin Dilinden” adlı eserden alınmıştır]
*️⃣”Bu zamanda farzları yapan, kebairleri terkeden kurtulur”
*️⃣”Hz. Üstadın en büyük gayesi, küfr-ü mutlakı kırmaktır”
*️⃣”İslâm âleminde bu çeşit ders, izah ve ispat görmedim”
*️⃣”Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur’ân’a hizmet etmektir”
*️⃣”Bediüzzaman’la uğraşmaktan vazgeçin, size atomun sırrını öğreteyim”
“Bu zamanda farzları yapan, kebairleri terkeden kurtulur”
MUSTAFA SUNGUR :
Mütesanid bir heyet, bir cemaat halinde bulunuşları Nur Talebelerinin, hem birbirlerine kuvvet ve müeyyid oluyor, hem geniş dairedeki ehl-i iman cemaatına nokta-i istinad oluyor. Şirket-i maneviye var. İştirak-i âmâl-i uhreviye düsturuyla birbirine manen, ruhen yardım var.
İşte bu gibi çok sebepler tahtında, âhirzaman hadisatı dediğimiz son asırların bu en müdhiş dalâlet cereyanları karşısında Kur’an nuru etrafında toplanmak, o şahs-ı manevîye dayanmak, elbette ferdî ve içtimaî hayatımızın istikametle devamı için elzem ve zarurî bir keyfiyettir.
Müteselsil bu kadar tehacüme karşı Nur talebeleri, elbette bu sır ile dayandılar, geri çekilmediler. Avrupa ve Amerika’ya gittiği zaman o Nur talebesi, hizmeti esas aldı, Nur’ları okumayı terk etmedi. Ruhî ve kalbî gıdasını elde etmeyi, Nur’un manevi havası içinde kalabilmeyi kendine şart kabul etti.
Üstadın; Bu zamanda farzları yapan, kebairleri terkeden kurtulur’ sözünü unutmadı.
Ama bunun için, Nur’un manevi havası dediğimiz Nur dairesinde, Âl-i Beyt-i Nebevînin Silsile-i Nuranîsinin tezahürü olan bu hakikat-i Kur’âniye dairesinde kalabilmek, teneffüs edebilmek için,alakasını devam ettirdi. Çünkü, alaka manevî irtibattır. Birbirine dualarıyla, lisanlarıyla, kalemleriyle yardım eden müttehid bir cemaat-i Nuraniye ile omuz omuza, yan yana beraber olabilmek.. Nur’un tercümanı öyle demiyor mu? [Şahitlerin Dilinden-1]
“Hz. Üstadın en büyük gayesi, küfr-ü mutlakı kırmaktır”
MUSTAFA SUNGUR :
Hz. Üstadın, evvelâ, en büyük gayesi; küfr-ü mutlakı kırmaktır. Mutlak dinsizliğe sed çekmektir. Küfr-ü mutlak dediği, peygamberlere ve Allah’a inanmayan, hiçbir mukaddesat tanımayan cereyandır.
Üstad Said Nursi Hazretleri bu cereyanın, maddi kuvvetle değil, manevi kuvvetle, manevi tahribatla, maneviyat-ı kalbiyeyi yıkmakla ifsad etmekle yayıldığını, te’ sirini gösterdiğini beyan edipona karşı manevi tamiratla, kalblerin ıslahı ile, iman Nur’larını güneş gibi ispat edip ders vermekle mukabele edileceğini ihtar ediyor.
O ihtarlardan birisi budur:
Risale-i Nur, bu mübarek vatanın mânevi bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli mânevi belâyı defetmek için matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannedirim.
O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyanlık dinini mağlûp eden ve anarşiliği yetiştiren, şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanının bu vatanı mânevi istilâsına mukabil Risale-i Nur, sedd-i Kur’anî vazifesini görebilir.
İkincisi:
Âlem-i İslâmın, bu mübarek vatanın ahalisene karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş, diye kalbime ihtar edildi. [Şahitlerin Dilinden-1]
“İslâm âleminde bu çeşit ders, izah ve ispat görmedim”
MUSTAFA SUNGUR :
Birgün 1962’de, İstanbul’da bir grup üniversite talebesiyle, rahmetli Ali Fuat Başgil’i evinde ziyaretle ‘Hüve Nüktesi’ diye adlandırılan hava zerrelerindeki İlâhî kudretin tecellisene dair bahsi okuduk. Çok derin efkâra daldı ve hayretler içinde, ‘İslâm âleminde bu çeşit ders, izah ve ispat ile tevhid dersi veren bir yazı şimdiye kadar görmedim okumadım. Eğer bu, gayet kuvvetli bir tercüme ile İngilizceye çevrilse ve radyolardan okunsa, on binlerce ecnebi derhal Müslüman olur’ diye beyanda bulundu.
Hakikatın büyüklüğü, bu yazdıklarımızın binler derece fevkinde iken; daha bu devlet, bu hükûmet, kendi öz varlığına, öz malına neden sahip çıkmıyor diye insan üzülüyor. Yani, bu hakikatlar, Said Nursi’den çıktığı için mi ele alınmıyor? İlmin, gerçeğin hududu olur mu? [Şahitlerin Dilinden-1]
“Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur’ân’a hizmet etmektir”
MUSTAFA SUNGUR :
Uzun bir mektubun sonunu ÜSTAD Bedîüzzaman Hazretleri şöyle bitirmiştir:
Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur’ân’a hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabûl ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i İlâhiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûb da olsak, kuvve-i mâneviyeye ve hizmetinize noksanlık vermeyecek. O noktada kanaat etmek lâzımdır. Meselâ bir zaman İslâmın büyük bir kahramanı Celaleddin-i Harzemşah’a demişler: ‘Cengiz’e karşı muzaffer olacaksın.’ O demiş: ‘Vazifemiz cihad etmektir. Bizi galip etmek vazife-i İlahiyedir. Ona karışmam.’
Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hâlis hizmetinizin delaletiyle, siz de bu kahramana iktida etmelisiniz. Binden bir-iki adam sizden kabûl etse, yine sarsılmamak gerekir. Bazen bir-iki adam bine mukabil geliyor.’ [Şahitlerin Dilinden-1]
“Bediüzzaman’la uğraşmaktan vazgeçin, size atomun sırrını öğreteyim”
ÂKİF ARIÖZSOY:
Üstadın tarassut ve hapis zamanlarında devletin çeşitli mevkilerine telgraf çektim. Bunlardan genel olarak Üstadın serbest bırakılmasını, Risale-i Nur’un Kur’ân’ın hakikî bir tefsiri olduğunu, buna yalnız Türkiye’nin değil, bütün dünyanın muhtaç olduğunu, okullarda ders kitabı olarak okutulmasını istemiştim.
İsmet Paşaya ise ‘Bediüzzaman’ı serbest bırakın, size atomun sırrını öğreteyim. Yoksa atomu kafanızda patlatırım! şeklinde telgraf çekmiştim. Milli Eğitim Bakanlığına da, ‘Bu kâinatın esrarı içinde insanların, beşeriyetin ahiret hayatı nasıl kurtulacak?’ mânâsında bir telgraf çekmiştim. Yine İsmet Paşaya Risale-i Nur’un mekteplerde okutulması talebimi telgrafla bildirmiştim.
Bu telgraflarım neticesinde, bana çok zulüm ve eziyet ettiler. Hattâ yanan sobaya oturtmuşlardı. Afyon’da Isparta Otelinde beni polisler alıp götürdüler. Sırasıyla emniyete, milli eğitim müdürlüğüne, oradan da doktora havale ettiler. En sonunda sorgu hakimliğine getirdiler. Ağır ceza savcısının elinde benim çektiğim telgraflar vardı. Savcı, ‘Said Nursî’yi tanıyor musun?’ diye sordu. Ben de ‘Evet’ dedim. Savcı sorgulamasına devam etti.
Talebe misin?’
Evet.’
Halen, Risale okuyor musun?’
Evet.’
Evinde de var mı?’
Evet.’
Bu telgrafları sen mi çektin?’
Evet.’
Peki, söyle bakalım, atomun sırrı nasılmış?’
O sizi alâkadar etmez. ‘
Bu cevabım üzerine adam hiddetle ‘Peki, kimi alâkadar eder?‘ dedi. Ben de cevaben, ‘Bu mesele devleti, profesörleri, uzmanları ve mühendisleri alâkadar eder’ dedim.
Beni beş gün kadar nezarete attılar. Bu arada çok da dayak çektiler. Bazen öldü diye bırakıp giderlerdi.
[Şahitlerin Dilinden-1]