•Cins Dimağlar ve Kabiliyetlerin İnkişafı
•Mesai Tanzimi ve Aile Hayatımız
•Beraber Yol Yürünen İnsanları İkna
•Mesai Himmeti
•Evlatperestlik
***
CİNS DİMAĞLAR VE KABİLİYETLERİN İNKİŞAFI
°°°Önsöz°°°
- İnsanlar, Cenâb-ı Hakk’ın yaratılıştan kendilerine bahşettiği kabiliyet, kapasite ve potansiyeli değiştiremezler.
- Fakat isterlerse onu en ideal bir şekilde değerlendirir ve kendi sınırlarının sonuna kadar kullanabilirler.
- Bu durum, beden ve fizikî kapasitemiz için geçerli olduğu gibi ruh ve zihin melekelerimiz için de geçerlidir.
- Fakat, bunları kullanmanın ve geliştirmiş olmanın başka bir imtihan kapısının açılmasına sebep olacağı da asla unutulmamalıdır.
- Pırlanta Müellifi , genç dimağlar dediği bu insanların içlerindeki bu potansiyeli ve onu nasıl değerlendirmeleri gerektiğini şöyle açıklıyor:
°°°°°°°°°°°
Cins dimağ dediğimizde, içinde yaşadığı çağı, toplumu, insanı, kâinatı, eşya ve hâdiseleri, kısaca her şeyi anlamaya çalışan, anladığı nazarî bilgileri pratiğe dökme gayreti içinde olan ve bu istikamette sürekli düşünen, sorgulayan, araştıran dimağları kastediyoruz.
Bu tür insanlar, hakikat aşkına, ilim sevdasına ve araştırma tutkusuna kilitlendikleri için arkasına düştükleri problemleri, Allah’ın (celle celâluhu) izniyle çözebilir, çok sürpriz başarılar ortaya koyabilir, düşüncelerdeki tıkanıklıkları açabilir ve böylece içinde yaşadıkları toplumun aydınlanmasına vesile olabilirler.
Kabiliyetler Bir İmtihan Vesilesidir
Ne var ki, böyle bir seviyeyi elde etmiş insanların potansiyel bir kısım tehlikelerle karşı karşıya olduklarını da ifade etmek gerekir. Mesela onlar, yeteneklerini göz önünde bulundurarak farklılık mülâhazasına girip karşılaştıkları her problemi kendi zekâ ve kabiliyetleriyle çözebilecekleri ve her sorunun üstesinden gelebilecekleri vehmine kapılabilirler. Böyle bir psikoloji içinde “dediğim dedik” mülâhazasıyla hareket edebilir veya kendi üstünlüklerini vurgulamak istediklerinden ötürü farklı düşünce ve kanaatlere karşı müstağni ve katı bir tavır sergileyebilirler. Başka bir ifadeyle bazı konularda yüksek ufuklara açılmaları, çevrelerindeki insanlara tepeden bakmaya ve onların mülâhazalarını hafife almaya sebebiyet verebilir. Hatta zamanla kendilerince bir isyan ahlâkı geliştirerek, ciddi bir tefekkür ürünü olan çok makul düşüncelere bile hemen itiraz etme yoluna girebilir ve Hakk’ın hatırının âli olduğunu unutabilirler.
Bu tür inhirafların temelinde esasında terbiye eksikliği vardır. Eskiden talimde bulunan yani öğreten insanlar aynı zamanda çok iyi eğitimciydiler. Hakiki mürebbiler, oturuşları, kalkışları, duruşları, inanç, düşünce ve dünya görüşleriyle çevrelerindeki insanlara her yönüyle örnek oluyor ve onları hâl diliyle terbiye ediyorlardı. Fakat bugünkü tedrisat sisteminde eğitim ve öğretimin at başı gittiğini söylemek oldukça zordur. Öğretimde çok ileri noktalara gidildiğini düşünsek bile bu durum, eğitimdeki boşluğu doldurmayacaktır.
Eğitim, potansiyel insanın hakiki insanlığa yükseltilmesi demektir. İdeal eğitimciler ise, mahir bir heykeltıraş gibi insan âbidesini ortaya koyabilecek kabiliyette olmak zorundadır.
Eğer cins dimağlar, iyi eğitimcilerin elinden geçmiyor ve onların tesirinde yetişmiyorlarsa, “Her şeyi en iyi ben bilirim.” psikozundan sıyrılmaları ve başka insanlardan istifade edecek bir anlayışa kavuşmaları oldukça zordur.
Benliğinin Altında Kalıp Ezilenler
Bu konuyla irtibatlı olarak, Hazreti Pîr’e ömür boyu hizmet etmiş ilk saffı teşkil eden kahramanlardan birisinin bir tavrını daha önce size birkaç defa nakletmiştim. Bir müzakere esnasında bu kahraman zatın yanında bulunanlardan birisi onun düşüncesine muhalif bir beyanda bulunuyor. Fakat o büyük insan ona karşı “Öyledir kardeşim. Belki de doğru söylüyorsun.” deyip tebessümle mukabele ediyor. Çünkü o, muhatabının o anki hâlet-i ruhiyesi itibarıyla, hakikati kabullenip söylediklerini anlayacak durumda birisi olmadığını hissediyor. Fakat itiraz eden kişi bir süre sonra kendi mülâhazalarının falsosunu birkaç yerde yaşayınca tekrar o büyük insanın yanına geliyor ve bu sefer, “Efendim! Ben şu düşüncemde yanılmışım. Sizin söylediğiniz doğruymuş.” diyor. Hazret, tavrını hiç değiştirmeden yine, “Öyledir kardeşim.” diyor.
Ben de belki yüz defa benzer hâdiseler yaşadığımı ve her defasında bunları geçiştirdiğimi söyleyebilirim. Geçiştirmişimdir çünkü bu tür insanlar kendi akıllarının her meseleye erdiğini zannedip her söze itiraz edebilirler. Bu durumda siz, problemin büyümemesi adına meseleyi zamana bırakırsınız. Aksi takdirde bu insanlar çok farklı noktalara savrulabilirler. İnsanlık tarihi boyunca bunun pek çok acı örneği vardır.
Mesela Hitler, bir kısım kabiliyetleri olmakla birlikte, kendisini hep üstün görme gibi bir hastalığa tutulduğundan hiçbir kalıba girmemiş, hiçbir söze kulak asmamış ve neticede koskocaman bir milleti bir macera uğruna hezimete uğratmıştır. Öyle ki günümüzde bile hâlâ kendi toplumu içinde ona lanet okunmaktadır. İnsanları böyle yanlış bir isyan ahlâkından korumanın tek çaresi, terbiye ve rehabilite etmek suretiyle onların heyete uyumlarını sağlamaktır. Değişik üslup ve metotlarla ama mutlaka bir yolu bulunup onlara vifak ve ittifakın önemi anlatılmalıdır.
Cenab-ı Hakk’ın ekstradan gelecek teveccüh ve inayetinin buna bağlı olduğu ifade edilmeli; insanın şahsî düşüncesi ne kadar isabetli olursa olsun, genel ahengi bozmama adına onlardan vazgeçebilmenin bir fazilet olduğu vurgulanmalıdır. [Cins Dimağlar ve Kabiliyetlerin İnkişafı/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]
***
MESAİ TANZİMİ VE AİLE HAYATIMIZ
°°°Önsöz°°°
- Hiç kullanılmadığı ya da yanlış kullanıldığı takdirde, telafisi imkansız zararlara yol açan değerlerin başında zaman gelir.
- Zaman, bir daha tekrarlanamayan ‘an’lardan ibarettir.
- Zaman hayatın bir boyutudur. Onsuz bir iş yapmak mümkün değildir.
- Zamanın heder edilmesi, onunla kazanılması muhtemel her şeyin kaybedilmesidir.
- Onun için zamanın kendisisi kadar, onun nasıl kullanıldığı, kullanılacağı da önemlidir.
- Bunun için ilk yapılması gereken iş mesâi tanzimi, yani zamanını nasıl kullanacağını bilmek olmalıdır.
- Zaman konusundaki titizliğine defalarca şahit olduğumuz büyüğümüzün şu tavsiyeleri, hayattaki temel görevlerimizin aksamaması adına oldukça önemlidir:
°°°°°°°°°°°
Zamanın tanzimi, yapılması gerekli bütün işleri nazar-ı itibara alıp önem sırasını belirleyerek hayatın ona göre plânlanması demektir. Öyle ki, bu plân içerisinde namaz, zikir, dua gibi ibadet hayatımız da olmalı; aile, çoluk-çocuk gibi bire bir mesul olduğumuz insanlara karşı yapmamız gereken sorumluluklar da yer almalıdır.
Mesela mü’min, hizmet ediyorum diye gece ibadetini terk edemez, etmemelidir. Evet, inanan bir gönül iki rekâtlık namazla da olsa gecenin ihyasına mutlaka katkıda bulunmalıdır. Esasında geceleyin kalkıp 10-15 dakikasını teheccüd namazına ve duaya ayıran bir insan hizmet hayatından hiçbir şey kaybetmez; bilakis çok şey kazanır. Zira geceyi değerlendiren bir insan, bir diriliş yoluna girmiş demektir.
Gece ibadeti, mele-i âlânın sakinlerinin alkış tutacağı bir ameldir. Orada yapılan dua, başka dualarla kıyas edilemeyeceği gibi, gecenin derin sessizliği içinde alnı yere koyma, seccadeyle buluşma, Rabbin huzurunda iki büklüm olma, iki damla gözyaşı dökme de başka zamanlarda yapılan ibadetlerle kıyas edilemeyecek kadar büyüktür. Bu açıdan, bir gün tanzim edilirken gece ibadeti asla ihmal edilmemelidir.
Her Hak Sahibine Hakkını Verin!
İnsan, kalbî ve ruhî hayatını besleyen ibadetleri asla ihmal etmemesi gerektiği gibi, sosyal hayatındaki umum hakları birden nazara alarak bunları ağırlıkları ölçüsünde sıraya koymalı ve her birisinin hakkını vermeye çalışmalıdır.
Bilindiği üzere Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendilerini ibadete adadıklarından ötürü ailelerini ihmal eden sahabilere hitaben şöyle buyurmuştur: “Nefsinizin sizin üzerinizde hakkı var, ailenizin sizin üzerinizde hakkı var, Allah’ın sizin üzerinizde hakkı var.. her hak sahibine hakkını veriniz.” (Buhârî, edeb 86, savm 51, teheccüd 15; Tirmizî, zühd 64.)
- Hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere, ibadetle meşgul olma dahi insanın; nefsinin, eşinin, çocuklarının vs. kendisi üzerindeki haklarını ihmal etmesine yol açmamalıdır.
Esasında namazın beş vakte tahsis ve tayini, mü’minlere zamanın tanzimi konusunda önemli dersler verdiği gibi, gece ve gündüzün yaratılış hikmetlerinin anlatıldığı âyet-i kerimeler de onlara bu konuda bir kısım doneler vermektedir. Mesela Kasas Sûresi’nde şöyle buyrulmuştur:
وَمِنْ رَحْمَتِه۪ جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
-“O, rahmetinin eseri olarak gece ile gündüzü var etti ki, geceleyin istirahat edesiniz, gündüzün de hayatınız için çalışıp Allah’ın lütfundan nasibinizi arayasınız ve O’nun nimetlerine şükredesiniz.” (Kasas sûresi, 28/73)
- Bu ve benzeri âyet-i kerimelerle Kur’ân-ı Kerim zaman tanzimi konusunda rehberlikte bulunup bize şu mesajı vermektedir:
Eğer hayatınızı tanzim eder, gündüz, gündüz yapılması gerekenleri, gece de gece yapılması gerekenleri yapar; geceyi ayrı bir derinlikte, gündüzü de ayrı bir ufukta değerlendirirseniz karışık yaşamaktan kurtulur, plânsızlık ve programsızlıktan kaynaklanan engellere takılmaz ve çok daha bereketli bir hayat yaşarsınız. Disiplinli ve verimli bir zaman tanzimi için yirmi dört saatlik zaman dilimini yazıya dökebilirsiniz. Bu yapılabildiği takdirde sohbet-i cânan yörüngesinde arkadaşlarla bir araya gelmeden kitap okumaya; odamızı düzenlemeden evrad u ezkârla meşgul olmaya; eş ve çocuklarımızla belli meseleleri meşveretten istirahat etmeye kadar günün hangi saatinde hangi işin yapılacağı net bir şekilde tespit edilmiş olacaktır.
Hatta oturup içilecek bir çaya, yenilecek bir yemeğe ayrılacak süre bile bu tanzimin içinde mütalâa edilebilir. [Mesai Tanzimi ve Aile Hayatımız / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]
***
BERABER YOL YÜRÜNEN İNSANLARI İKNA
°°°Önsöz°°°
- İnsan tek başına yaşayan, yaşayabilen bir varlık olmadığı için, zaman tanzimi konusunda da, hayatını paylaştığı, teşrik-i mesai yaptığı herkesle, en yakınlarından başlamak üzere işbirliği yapmak zorundadır.
- Yoksa kendi adına yaptığı bir düzenlemenin geçerliliği olmayabilir.
- En yakınlarımız ailemiz olduğuna göre, bu işe de oradan başlamak gerekiyor.
- Burada yine çok önemli bir husus ise, bunun zorla ve dayatarak değil, ikna yolu ile olması gerektiğidir.
- O zaman işlerimizin nasıl güzelleşeceği ve bereketleneceği anlatılmaya şöyle devam ediliyor:
°°°°°°°°°°°
Zaman tanziminde dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise şudur:
İnsan, uygulamayı düşündüğü zaman tanzimini öncelikle hayatını paylaştığı insanlara açmalı, onların düşünce ve görüşlerini almalı, sonra da yapması gereken vazifelerin ehemmiyetini onlara anlatıp aklen ve kalben onları ikna etmelidir. Yani eşinin, çoluk-çocuğunun, anne-babasının hakları yanında kendisi üzerinde Allah’ın (celle celâluhu), dinin, Kur’ân’ın hakkı olduğunu ve her hak sahibine hakkının verilmesi gerektiğini dili döndüğünce izah etmeye çalışmalıdır. İnsan, aynı haneyi paylaştığı kişilerle bu konuda bir mutabakata varabilirse, üzerine terettüp eden işleri aile çevresinin olumsuz söz ve tavırlarına takılmadan, daha rahat ve kolaylıkla yapabilir.
Bir insan düşünün ki, zamanının önemli bir kısmını i’lâ-yı kelimetullah yolunda kullanması gerektiği hususunda nefsini ikna etmiştir ve buna yürekten inanmaktadır. O, bu vazifeyi, hiçbir fedakârlıktan çekinmeden yerine getirebilecek şekilde içine sindirmiş ve içselleştirmiştir. Fakat hayatı beraber paylaştığı insanlar, Allah hakkının büyüklüğünü, O’nun adının âfâk-ı âlemde (dünyanın dört bir tarafında) şehbal açmasının önemini, bu dinin bir emanet olduğunu ve bu emanete karşı sürekli metafizik gerilim içinde bulunulması gerektiğini, asırlardan beri rahnedâr olmuş bir kalenin usûlünden fürûuna kadar restorasyon görmesinin çok hayati bir vazife olduğunu bilmiyorlarsa, onun yanında beraber yol yürümek istemezler. Dolayısıyla onlarla beraber yol yürüyebilmek için ekstra gayret ortaya koyması gerekir. Bu ise bir müddet sonra o kişide yol yorgunluğu hâsıl edecektir.
Hâlbuki insan, sahip olduğu inanç ve mefkûreyi hayatı paylaştığı insanlara inandırabilir, onlarla aynı duygu ve düşünceyi soluklar ve yapmış olduğu hizmetlere sahip çıkma duygusunu onların gönüllerinde uyarabilirse işlerini tanzim etme mevzuunda işini ciddi mânâda kolaylaştırmış olacaktır. Hatta yapması gereken vazifeleri aksattığında, mesela gitmesi gereken toplantıya gitmediği veya katılması gereken bir okuma programına katılmadığında ilk tepkiyi hayatı birlikte paylaştığı insanlardan alacaktır. Bu da kendisi için teşvik edici bir unsur olacaktır. Aksi takdirde eğer eşiniz, çocuklarınız veya birlikte yaşadığınız diğer insanlar sizin kafanızda kurguladığınız mesai tanziminden ve bunu uygulamanın öneminden habersizse, bir süre sonra duygu ve düşüncede bir kısım ihtilaf ve iftirakların yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Bu da ilâhî inayetin kesilmesine yol açar. Zira Allah’ın (celle celâluhu) tevfik-i sübhanisi vifak ve ittifaka gelir.
Şayet siz Allah’ın muvaffak kılmasına namzet olmak istiyorsanız, hangi dairede olursa olsun, öncelikle aranızdaki vifak ve ittifakı temin etmeniz gerekir. [Mesai Tanzimi ve Aile Hayatımız / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]
***
MESAİ HİMMETİ
°°°Önsöz°°°
- Normal olarak insanlar, bir işe, onu önemsediği kadar kendisini verir, zaman ayırır ve onunla meşgul olurlar.
- Bir işin önemi, onun bizzat kendisinden kaynaklanabildiği gibi, insanın ona verdiği izafi bir değerden de kaynaklanabilir.
- Eğer yapılması gereken iş Allah katında da çok değerli ise, o zaman bu değer gerçek bir değer olur.
- Hadîs-i şerifte; “Bu dinin başı islam’dır, direği namazdır, zirvesi cihaddır!” (Tirmizi) şeklinde ifade edilen o iş dinin zirvesi kabul ediliyorsa, ona zaman ayırırken de, bunu planlarken de farklı bir titizlik ve dikkat ister.
- Aşağıda, ‘hizmet ehlinin mesai anlayışı‘ dediği bu konuda da şunları söylüyor Pırlanta Adam:
°°°°°°°°°°°
Üzerinde durulması gereken diğer bir mevzu da, yüce bir mefkûre istikametinde harcayacağımız mesaiye ayrılacak zamanın süresidir.
Bir memur veya işçi mantığıyla sadece günün yedi sekiz saatlik bir kısmını mesaiye ayıran bir insanın mefkûre adına yapacağı iş, o mantığın darlığıyla sınırlı olacaktır. Eğer insan yüce bir mefkûre istikametinde üzerine 3-4 iş aldıysa ve bunların yapılması 13-15 saatlik bir zamanı gerektiriyorsa, insan iyi bir mesai tanzimiyle bunu yerine getirmeye çalışmalıdır. Yani bir taraftan saniyesini boşa geçirmeksizin harcayabildiği kadar zamanını Allah yolunda harcamalı, diğer yandan da işlerini düzene koymak suretiyle bu zamanını en verimli bir şekilde değerlendirmeye gayret göstermelidir. Özellikle günümüzde asırlardan beri rahnedâr olan mânevî bir kalenin tamiri mevzubahis olduğundan, Kur’ân ve iman hizmetine gönül vermiş insanlar şimdiye kadar gösterilen fedakârlıktan daha fazlasını gösterme ve bu konuda daha hassas hareket etme mecburiyetindedirler. Bunu sağlama adına aralarında “mesai himmeti”nde bulunabilirler.
Mesela birisi gününün on iki saatini milletine hizmet yolunda ayırabileceğini söyler, bir başkası on üç saatlik bir sorumluluğun altına girer, bir diğeri ise on dört saat Allah yolunda çalışma vaadinde bulunur.
Hâsılı herkes gönüllü olarak ne kadar mesai himmetinde bulunmuşsa, o vakti hizmet yörüngeli tanzim edip değerlendirmeye çalışır. Hakiki bir mü’mine düşen mesai anlayışı işte budur. Günümüzde mesai kavramı böyle anlaşılmıyorsa Müslümanlığın bu yönü anlaşılamıyor demektir. Eğer bazıları, imkânı olmasına rağmen beklenilen ölçüde mesai himmetinde bulunmuyorsa zihinlerin bu mevzuda ikna edilmesine ihtiyaç var demektir. Bu konuda muhataplarla bir mutabakata varma çok önemlidir. Fakat böyle bir mutabakattan sonra da hiç kimsenin hak ihlali yapmaması gerekir.
Herkes sahip olduğu sorumluluğu yerine getirme konusunda o kadar titiz olmalıdır ki, ne eşler birbirinin hukukuna tecavüz etmeli, ne çoluk çocuğun hakkına girilmeli, ne amir memur arasında bir haksızlık yaşanmalı ne de işyerindeki sorumluluklar ihlal edilmelidir. Yoksa biz mesai derken, bir memur mantığıyla hareket etmeyi, yedi sekiz saat çalıştıktan sonra yan gelip yatmayı, yiyip içmeyi, keyfimizce gezmeyi, miskin insanların otağı sayılan kahvehanelerde oturmayı, oyun oynamayı, cismanî ve şeytanî bir kısım aktivitelere katılmayı vs. anlıyorsak, meseleyi yanlış anlıyoruz demektir. Bu zihniyetle hareket eden birisi, günümüzde insanlık için yapılması gereken işlerin onda birini bile yapamayacaktır. Hatta böyle sakat bir mesai anlayışına sahip insan, kendisine en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda tatile gitmekten çekinmeyecek, çok önemli meselelerin yapılması gerektiği bir yerde izin alacak ve böylece yapılması gereken hayatî işleri aksatacaktır.
Hizmet ehlinin mesai anlayışı ise böyle değildir. Onlar hakka hizmet için üzerlerine aldıkları sorumluluğu mutlaka yerine getirmeye çalışır ve başladıkları bir işi asla yarım bırakmazlar. Bu arada eşlerine, çocuklarına, ailelerine karşı ihlal ettikleri haklar olduğunda da onları telafi etmek için gayret gösterir, hakkına girdiğini düşündüğü insanların gönüllerini almaya çalışırlar. Mesela yeri gelir, bir buket gülle onların karşısına çıkar, geç kaldıkları için özür beyan eder ve sonra da ilk fırsatta, onlara verdikleri sözü yerine getirir, kastî olmayan hata ve ihmallerini telafi ederler.
Bu arada mutlaka yapılması gerekli olan bir işten dolayı meydana gelen gecikmeler karşısında da eşler birbirine müsamahalı davranmalıdır. Asla unutulmamalı ki, böyle bir bekleme süresindeki saatler, dakikalar, hatta saniyeler bile bekleyenler açısından ibadet hükmüne geçer. Çünkü böyle bir bekleyiş ciddi bir fedakârlık sayılır. Bir yuvayı paylaşan eşlerden her birisinin diğerine ihtiyacı vardır. Onunla paylaşması, dertleşmesi gereken belli meseleler vardır. İşte kendi ihtiyacı olduğu hâlde, hizmet adına bir yerde koşturan hayat arkadaşını bekleyen bir insanın saniyeleri hiç farkına varmadan seneler hükmünde ibadet şeklinde kabul edilebilir. Zira mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.
Eğer eşlerden biri hayır peşinde koşarken diğeri de maddî-mânevî ona destek oluyorsa, Allah’ın (celle celâluhu) izniyle, her ikisi de o salih amelden hâsıl olan sevabı paylaşırlar. [Mesai Tanzimi ve Aile Hayatımız / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]
***
EVLATPERESTLİK
°°°Önsöz°°°
- Bir şeye veya kişiye karşı sevgi ne kadar büyükse, onun imtihanı da o kadar büyük olur.
- Evlat sevgisi bu dünyadaki en büyük sevgidir. Bu sevgi olmasa hiçbir anne, hiçbir baba çocukları için o kadar sıkıntıya katlanmaz.
- Bu durum, Cenab-ı Hakk’ın insan neslini, hattâ bütün canlıların nesillerini devam ettirmek için anne ve babaların, özellikle annelerin yüreğine koyduğu peşin bir ücretten başka bir şey değildir.
- Bu vazifenin dünyadaki ücreti bile bu kadar büyük. Ahiretteki elbette çok daha büyük olacak.
- Fakat bunun, o ölçüde insana yüklediği ağır bir sorumluluğu ve riskleri de var.
- Bu konu, salih evlat temennisi çerçevesinde Pırlantada şöyle ele alınıyor:
°°°°°°°°°°°
فَلَمَّا اٰتَاهُمَا صَالِحًا جَعَلَا لَهُ شُرَكَۤاءَ فِيمَۤا اٰتَاهُمَا فَتَعَالَى اللهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Allah kendilerine kusursuz bir çocuk verince, annesi de babası da ölçüyü kaçırıp verdiği çocuk sebebiyle şirke bulaştılar. Tuttular, Allah’a birtakım şerikler yakıştırdılar. Hâlbuki Allah onların yakıştırdıkları her türlü ortaktan münezzehtir.” (A’râf sûresi 7/190.)
Cenab-ı Hak, bir önceki âyet-i kerimede insanlığı tek bir nefisten yarattığını, sükûn bulsun diye ondan da eşini yarattığını ifade buyurduktan sonra eşinin hafif bir yük yüklendiğini ve hamileliği biraz ağırlaştığında ise her ikisinin ellerini kaldırıp,
لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحًا لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ
“Eğer bize salih bir evlat verirsen mutlaka Sana şükreden kullardan oluruz.” (A’râf sûresi, 7/189.) şeklinde dua ettiklerini haber vermiştir.
“Salih” kelimesi, hem bedenen sağlıklı ve kusursuz insanlar hem de imanında derin, ibadet ü taatında dikkatli, ihsan şuurunda engin insanlar için kullanılır.
Esasen doğacak çocuğun hem sağlıklı hem de müttaki olmasını istemek Allah’a (celle celâluhu) ve ahirete imanın bir gereğidir. Çocuk bekleyen inanan bir insan, ellerini açıp, “Allah’ım! Salih bir evlat ver! Onun eli ayağı, gözü kulağı, dili dudağı, bütün âzâ ve cevârihi salih olsun! Onu imanda, İslâmiyet’te ve ihlâsta da salih eyle! Bedenî sağlığının yanında amelî yapısını, kalbî ve ruhî hayatını da arızasız ve kusursuz ihsan eyle!” diye dua eder. Fakat bazen imtihan gereği insanın sakat ve engelli bir çocuğu dünyaya gelebilir. Bu durumda yapılması gereken sabretmek ve onun sıkıntılarına katlanmaktır. Zira engelli bir çocuğun dünyaya gelmesinde ne tür hikmetler olduğunu biz bilemeyiz. Cenab-ı Hak, böyle bir hâdiseyle insanın hem değişik günah ve hatalardan arınmasını hem de o çocuğun bakım ve görümüne katlanmak suretiyle mânevî olarak derecesinin yükselmesini murad buyurmuş olabilir.
Hitap, Peygamberlerin Zatlarında Onların Ümmetlerine
Önceki âyet-i kerimede ilk insanın yaratılışı anlatıldığı için, ilk bakışta burada söz konusu edilen kişilerin Hazreti dem ve Hazreti Havva oldukları anlaşılabilir. Fakat Allah’tan (celle celâluhu) salih bir evlat isteğinde bulunanlar onlar olsa da, peygamberlerin ismet sıfatı göz önünde bulundurulduğunda bu âyette “şirke düşenler” olarak ifade edilenlerin peygamberler değil de onların dışındaki bir kısım benî dem olduğunun bilinmesi gerekir. Elbette ki peygamberler kendi muhasebe ufukları açısından bu tür ikazları kendilerine hitap ediyormuş gibi değerlendirip istifade edebilirler, bu ayrı bir konudur. Ama asıl ikaz, peygamberlerin zatında onların ümmetlerinedir. Bildiğiniz gibi ümmetlerine ait bir kısım hususiyetlerin, peygamberlerin şahsına hitap edilerek ifade edilmesi Kur’ân’da değişik yerlerde karşımıza çıkan bir üslup tarzıdır.
Mesela Zümer Sûresi’nde Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben,
وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“…Şirke girersen, amellerin boşa gider.” (Zümer sûresi, 39/65.) buyrulmuştur. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şirke bulaşmayacağı müsellem olduğuna göre bu âyetin mânâsı, O’nun zatında bütün insanlığa, “Eğer şirke girerseniz, amelleriniz boşa gider.” demektir. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için Cenab-ı Hakk’ın hıfzı, inayeti ve riayeti söz konusudur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) masûn ve masumdur.
Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayat-ı seniyyelerinin bidayetinde dahi, insanların gırtlaklarına kadar cahiliye günahlarına bulaştıkları bir dönemde bile zerre kadar şirk kirine bulaşmamıştır. Hatta bırakın şirki, âdâba ait meselelerde dahi O, kusur etmemiş, kimseye bir fiske vurmamış ve kıl kadar dahi incitmemiştir. Bu açıdan hangi meseleyi ele alırsak alalım, en başta, peygamberlerin ismet sıfatına sahip olduklarını ve müzekkâ bulunduklarını kabul ve teslim etmek gerekir. O hâlde peygamberlere hitaben nâzil olan bu ve benzeri âyet-i kerimelerin hükmünün, evleviyetle onların ümmetleri hakkında olduğunun bilinmesi gerekir.
İşte bu temel prensibi göz önünde bulundurduğumuzda buradaki hitap tarzını şu şekilde anlamak daha doğru olur:
– “Dikkat edin! Bu kadar masûn ve masum olan bir zat hakkında böyle bir tembih geliyorsa, ismet, iffet ve sıyanet teminatı olmayan insanların evleviyetle bu konuda dikkatli olmaları gerekir.” İşte Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) bu âyette yer alan hitaptaki hissesine bu zaviyeden bakılmalıdır. Aksi takdirde –hafizanallah– Allah’ın (celle celâluhu) bütün insanlar, bütün milletler üzerine seçip tercih ettiği bir zat (Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/33.) hakkında uygunsuz mülâhazalara girmiş olursunuz. Hâlbuki bize düşen, bütün enbiya-i izâm efendilerimiz hakkında düşüncelerimizi her zaman temiz tutmaktır.
Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, salih evlat talebi Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) ait olsa bile, evlat sebebiyle şirke bulaşma durumu onunla irtibatlı değildir; hitap bizedir. [Evlatperestlik / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]