□ Mücadele İmtihan ve Yolda Kalanlar
□ Tehlikeli insanlar ve Yolu Kaderi
□ Aynı Endişe
□ Sıddıka Sıddık Gerek
□ Yarasanın Yüzü Yok
***
MÜCADELE İMTİHAN VE YOLDA KALANLAR
Talut, İsrail Oğullarına peygamberleri Samuel döneminde kafir düşmanları olan Calut (Golyat) ve orudusuna (Amalikalılar) karşı savaşmak üzere kumandan olarak görevlendirilmişti. Kumandanlığına itirazlar oldu.
“Ondan çok mal ve itibar sahibi kişiler kumandan olmalıdır” tezini savunanlar vardı. Halbuki Talut’un ve ilmi ve uzun boyuyla mükemmel bir fiziği vardı ve bu otorite sağlamakta önemli bir etkendi. Kumandanlığına işaret olarak “Tabut” gönderildi. Tabut’un içerisinde Tevrat sayfaları ve Hazreti Musa’ya ait emanetlerin bulunduğu anlatılır. Konuyla ilgili Kur’ân’da şöyle buyrulmaktadır: “Peygamberleri devamla şöyle dedi: ‘Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekîne ile Mûsâ ve Hârûn’un manevî mirasından bir bakiyyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin için delil vardır.” (Bakara, 2/248)
İtirazlar kesildi ve Hümümdarlık alâmeti olan tabut gelince Tâlût bir ordu hazırlayıp harekete geçti. Ancak orduya katılanların bütünüyle samimi ve itaat duygusuna sahip kimselerden oluştuğu henüz belli değildi. Bu kavim, yıllardır zillet ve meskenet içinde yaşamıştı. Mağlub durumdaydı. Zafer kazanmış bir toplulukla karşılaştıkları zaman nasıl bir tavır sergileyecekleri önemliydi. Çünkü savaş, ancak savaşa hazır, cesur ve kuvve-i maneviyesi tam olan bir orduyla yapılmalıdır. İçinde korkakların, döneklerin ve kuvve-i maneviyesi çok zayıf olan kimselerin oluşturduğu bir ordunun zor bir durumda mukavemet göstermesi pek mümkün değildir. Diğer yandan dönek ve korkak tiplerin çevrelerine olumsuz etki yapıp bozgunculuk yapmaları da söz konusudur. Bundan dolayı böyle bir ordunun itaat, samimiyet ve dayanıklılık testinden geçmesi önem arz etmektedir.
Tâlût orduyla bir süre yol gittikten sonra, askerlerin iyice susadıkları bir anda onlara, Allah’ın kendilerini bir ırmakla imtihan edeceğini, nehrin suyundan içenlerin kendisinden olmadığını, içmeyenlerin ise kendi askerlerinden olacağını söyledi. Sadece bir avuç içmeye de ruhsat olduğunu ifade etti. Irmağa gelince, pek azı müstesna sudan kana kana içtiler. Böylece emri dinlememiş oldular. Karşılarına çıkan ilk zorluğu aşamadılar. Oysaki bu bir imtihandı. Bu şekilde davranmakla imtihanı kaybetmiş oldular.
Rivayete göre, bir adam sudan bir avuç alınca hem kendine ve hayvanına yetmişti. Fakat saldırıp içenlerin dudakları morarıp, hararetleri artmıştı. Bu bakımdan kana kana içenler, ırmağın berisinde dökülüp kalmışlardı. Tâlût ve iman eden beraberindeki kimseler ırmağı geçince geride kalanlar “Bugün bizim Câlût ve askerleriyle savaşacak gücümüz yok.” dediler. BİR GÖRÜŞE GÖRE DE; bu sözü söyleyenler ırmağı geçemeyenler değil de ırmağı geçmiş olan müminlerin zayıf kısmıdır. Düşmanın çokluğunu görünce, ümitsizliğe düşüp birbirlerine böyle söylemişlerdi. Çünkü müminlerin de imanda dereceleri farklıdır. Söylediler de ne oldu? Her hâlde Allah’a kavuşacaklarını bilen ve bunu bekleyenler, yani ölümden kaçmanın mümkün olmadığını, bugün bu savaşta ölmezse diğer bir gün mutlaka öleceklerini ve nihayet Allah’ın huzuruna varacaklarını bilen, bundan dolayı da sözünde duran veya zafer ümidiyle ya şehid veya gazi olmaya karar veren kesin iman sahipleri ordunun kuvve-i maneviyesini de yükseltecek şekilde şöyle dediler: “Nice küçük topluluklar vardır ki Allah’ın izniyle, büyük cemaatlere galip gelmiştir. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/249) Böyle söyleyerek zayıfların kalplerine de kuvvet verdiler. [Elmalılı, Hak Dîni Kur’ân Dili, 2/144. Ayrıca bkz.: Taberi, Târih, 1/243.]
***
Talutun Ordusu düşman ordusuna göre sayıca çok az kalmıştı. Talut, kim düşman kumandanını öldürürse kızını ona vereceğini ve mülkünün yarısına ortak edeceğini vaat etti. Ordusunun içerisinde Hazreti Davud (as) da bulunuyordu. Hazreti Davud’un attığı bir sapan taşıyla düşman kumandanı Calut öldü ve ordusu dağıldı. Calut’u öldüren Hazreti Davud, örnek bir hayat yaşıyordu. Güzel ahlakı, gücü ve yiğitliği herkes tarafından konuşulmaya başlamış ve Talut onun gölgesinde kalmıştı. Artık Talut’un sınavı başlamıştı.
Kıskançlık kendisini çatlatacak dereceye gelmişti. Damadı Hazreti Davud’u öldürmeye teşebbüs ettiyse de Allah dilemediği için başarılı olmamıştı. Önceleri kendisini haklı olarak destekleyen alimler, sonu ölüm de olsa Talut’un Hazreti Davud’a karşı içindeki hasedin ne kötü neticeleri olacağını görüp kendisini uyarıyorlardı. Talut vazifeleri gereği bu uyarıyı yapan gerçek ilim adamlarını öldürmekten geri durmadı.
Bir gün aklı başına geldi. Yaptıklarına pişman oldu. Ölüm herkes için kaçınılmaz sondu ve hesap için ahiret vardı. Kendisine yol gösterecek hakiki alimleri araştırdı.
Kendisine: “Sen sana yol gösterecek samimi alim mi bıraktın?” dediler. Çıldıracak hale geldi. Sonsuz bir hayatının cehenneme çevrilmesine sebep olacak yanlışları nasıl yapmıştı?
Nasıl nefsine uymuştu?
Neden damadı Hazreti Davud’u öldürmeye teşebbüs etmiş ve doğru söyleyen alimleri öldürmüştü.
Vefat etmiş olan peygamber Hazreti Samuel’in mezarına gidip delirmiş gibi günlerce ağladı, ağladı, ağladı. Dizlerini dövdü. Kendisini içinde bulunduğu durumdan kurtulması için işaret beklediğini söyledi. Ve bir gün Hazreti Samuel’i rüyasında gördü.
Allah’ın peygamberi Talut’a çok yanlışlar yaptığını, bunların affının neredeyse mümkün olmadığını, fakat hükümdarlıktan vazgeçerek 13 oğlunu alarak Allah’ın düşmanlarıyla savaşıp toptan şehit olmalarıyla ancak affedileceğini söyledi. Talut denileni yaptı. 13 oğlunu alarak cihada çıktı ve 13 oğluyla kendisi şehit oluncaya kadar Allah için savaştı. İnşâAllah affa mazhar olmuştur. (Bu bilgiler için Kur’an-ı Kerim Bakara Suresi 246-251, Hasan Yenibaş Peygamberler tarihi , Diyanet İslam Ansiklopedisi Talut maddesi ve İbn-i Kesir’in el Bidaye ve’n- Nihaye, Mevsuatüşşamile Hazreti Samuel devri adlı bölümünden istifade edilmiştir.)
Yine Allah-u Teala’nın yanında bir iyiliği varmış ki; sonunda aklı başına geldi. Şeytan Hazreti Adem’e secde meselesindeki bir kibrinden dolayı ebediyen lanetlendi.
Tarih sayfaları düştükleri bataklıklardan çıkamayıp boğulanlarla doludur. Nice çalımlı adımlarla yola çıktığı halde çeşitli sebeplerden dolayı helak olan bedbahtlar vardır. Mütevazi olarak yola çıktığı halde etrafındaki yalakalardan dolayı son nefeslerini kibirle veren bedbahtlar vardır. “Önce insan” deyip ortaya çıkmasına rağmen ırkçılık tuzağına düşüp başkalarına yaptıkları haksızlıklarla zalim olarak ölen kemtalihliler vardır. Elde ettiği cam hükmündeki makam ve serveti kaybetmemek için ahiretteki elmasları kaybeden zavallılar vardır.
Korkmak ve ürpermek lazım.
“Ne oldum” değil, “Ne olacağım?” demeli.
Allah-u Teala akibetimizi hayretsin. Amin.
***
TEHLİKELİ İNSANLAR VE YOLUN KADERİ
İnsanların çoğu bazı yanlarıyla azıcık parlak bir insan ortaya çıkınca, onun arkasından sürüklenebilirler. “Kitle psikolojisi” denen bir şey var. Bu tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde hep devam edegelmiştir. Hazreti Nuh’a “sâhir” demişler, “kâhin” demişler, “büyücü” demişler. Hazreti Hûd’a başka bir şey demişler. Hazreti Sâlih’e başka bir şey demişler. Hazreti Musa’ya başka bir şey demişler. Demişler… Efendimiz’e demedik bir şey bırakmamışlar. Demedik şey bırakmamışlar… Demek ki, bu yolda yürüyenlerin kaderi, böyle!.. Allah alınıp-satılmaktan, peylenmekten muhafaza buyursun. [ 30/07/2017 ***]
Yaşlı tilki yavrularına rızıklarını nasıl elde edeceklerini, tehlikelerden nasıl korunacaklarını anlatıyormuş. Uzun uzun yaptığı nasihatlerinin sonunda: Sakın hocaların tavuklarını almaya uğraşmayın. “Tilkinin eti helaldir” fetvasını verirlerse hepiniz yandınız demiş. Müslümanlar için en tehlikeli kişiler, DÜNYA MENFAATLERİ İÇİN dini kullanan hocalardır.
Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin aşıkların önderi ilan ettiği ve çok etkilendiği zatlardan birisi de Feridüddin Attar (ö: 630-1232) menfaatçi hocaların hışmına uğrayan Allah dostlarındandır. Harzemşahlar devrinde Semerkant müftüsünün dini menfaat elde etmek için kullandığını görünce böyle yapmasının doğru olmadığını kendisine söylemiş ve bu hususta “Lisan-ü’l-Gayb isimli eserini yazmıştır. Müftü bunu hazmedememiş ve Attar’a elinde delil olmadığı halde, aslı astarı olmayan iftiralarda bulunarak sapık olduğunu her tarafta anlatmaya başlamış ve eserlerini yaktırmıştır.
Adam müftü olduğundan toplumda belli bir ağırlığı vardır. Kısa zamanda anlattıklarının etkisi görülmeye başlamış. Halk Attar’dan nefret etmeye ve düşmanlık beslemeye başlamış. Attar sokağa çıkamaz hale gelmiş. Herkesin kendisine sapık, hain olarak bakmasından dolayı şehrini terk etmekten başka çare bulamamış ve Mekke’ye doğru yola çıkmıştır. (Allah Dostları İbnü’l-Cevzi, Şule Yayınları 2003 Kaynak eserler dizisi 1 Cağaloğlu / İstanbul, 7. Cilt, sayfa: 104)
Dünyevi menfaatler için Allah dostu bir zat, yalan ve iftiralarla Semerkant’ta hain, sapık ilan edilmiş ve hicrete mecbur kalmıştır. Semerkant halkı müftülerine inanmakla Feridüddin Attar gibi bir zattan kendilerini mahrum bırakma talihsizliğini yaşamışlardır. Hak dostlarında bu şekilde muamelelere maruz kalmayan hemen yok gibidir.
Yazıklar olsun yeri ve zamanı geldiğinde doğruları konuşmayan hocalara!
Yazıkları olsun dini menfaatleri için kullanan sahte hocalara!
Yazıkları olsun onlara inanan cahil yığınlara!
***
AYNI ENDİŞE
Muhammed Harzemşah’ın etrafındaki bazı kişiler, makamlarını ve itibarlarını kaybedecekleri korkusu ile Mevlâna Hazretlerinin babası Baha Veled Hazretleri hakkında Harzemşah’ı endişelendirecek şeyler söylüyorlardı.
– Baha Veled, Belh halkını tamamıyla kendisine bağlamıştır. Bizi ve sizi kabul etmiyor, kıymet vermiyor. Emr-i bi’l-ma’rufla kendini meşhur ederek saltanatı ele geçirmek istiyor. Bu hususta hiç vakit kaybetmeden çareler düşünmek ve harekete geçmek gerekmektedir diyorlardı.
Dostlarından bazıları, hakkında söylenen bu sözleri Baha Veled’e bildirmişti. Çok geçmeden Harzemşah, Sultanü’l-Ulema Baha Veled Hazretleri’ne bir adamını göndererek şunları söyledi:
– Şeyhimiz eğer Belh ülkesini kabul ederse bu günden itibaren padişahlık, ülke ve askerler onun olsun. Allah ona iki çeşit saltanat vermiştir. Birincisi dünya, ikincisi ahiret saltanatıdır. Bana da başka bir ülkeye gidip yerleşmem için müsaade etsin, çünkü bir ülkede iki sultan olmaz. Eğer dünya saltanatını bize bırakırsa, bu bize büyük bir lütuf olur.
Baha Veled Hazretleri elçiye:
– Sultana selâm söyle, bu dünyanın fâni ülkeleri, askerleri, hazineleri, taht ve talihleri padişahlara yaraşır. Biz dervişiz, bize memleket ve saltanat uygun düşmez, dedi.
Aynı endişeyi ne yazık ki dünden bu güne birçokları taşımıştır. Bazılarının da sürekli bu endişeyi tahrik etmesi, meseleyi bir balon gibi şişirmesi, bu endişelerin devamlı gündemde kalmasına sebep olmaktadır. Gözlerinin bu dünyadan başka bir diyarı net olarak seçememesinden olsa gerek, Allah’ın rızasına talip olmayı anlayamamakta, milletimiz ve memleketimiz için yapılan hayırlı çalışmalar arkasında başka sebepler aramaktadırlar. Halbuki onlar için “Dünya öyle bir meta değil ki bir nizaa değsin.” İnşallah bir gün o saadeti, o zevki anlarlar…
***
SIDDIK’A SIDDIK GEREK
Şeyhin birisi, müritlerinin yavaş yavaş yanından dağıldığını, kendisini terk ettiklerini fark etmiş. Zamanla hepsi gitmiş. Sadece bir tanesi kalmış. Sadakat göstermiş. Ne olursa olsun vefa gördüğü kapıyı terk etmemiş. “Biz erdiğimiz bütün mazhariyetlere onun eliyle erdik.” diye düşünmüş. Şeyh bu son kalan müridine:
– Evlâdım, arkadaşların ne gördü, niye gittiler, diye hicranlı bir gönülle, titreyen dudaklarla sormuş.
Cevap vermek istememiş mürit. “Efendim şu, bu…” deyip durmuş. Israr etmiş şeyh. Sonunda mecbur kalmış.
– Efendim, arkadaşlarımız, gözleri açılıp bir kısım manevî tabloları, levh-i mahv ve ispattaki kayıtlardan bazılarını müşahede edince, sizin için orada “şaki (isyankar, günahkar)” yazdığını müşahede etmişler. Onun için dağıldılar.
İçini çekmiş şeyh ve şöyle demiş:
– Ben onu orada kırk senedir müşahede ediyorum. Ama dişimi sıktım dayandım. Başka hangi kapı var, nereye gideyim? Nereye gideyim ki o “şaki” yazısı silinsin. Onun kapısını terk etmedim.
O esnada “şaki” yazısının silinip, “said (bahtiyar mesut)” yazıldığını müşahede etmişler.
* *
Başka hangi kapı var ki ona gidelim. Israrla, sabırla o kapının tokmağına dokunmak gerek… “Beni bir kedi irşad etti.” demiş veli. “Nasıl?”
“Farenin birisi bir deliğe girdi. Bunu gören kedi gelip, o deliğin başında oturmaya başladı. Gözünü kırpmadan oturdu. Sonunda fare oradan çıktı, o da avını yakaladı. Ben sabır dersini ondan aldım.” Sabır, gaye ve murat…
***
YARASANIN YÜZÜ YOK
Bir zamanlar yeryüzündeki kuşlar ve hayvanlar arasında savaş başlamıştı. İki taraf da kesin bir üstünlük sağlayamıyordu. Savaştaki iki tarafın da bazı özelliklerini taşıyan yarasa, savaş müddetince tarafsız kalmıştı.
Kuşlar, “Gel bizimle beraber ol!” dediklerinde, “Ben hayvanım.” diyor, hayvanlar kendilerinden olmasını istediğinde kuş olduğunu söylüyordu.
Zamanla kuşlar ve hayvanlar arasında barış imzalandı. Yarasa, kuşların yanına gidip, sevinçlerine ortak olmak istedi, fakat kuşlar onu aralarına almadılar. Hayvanların yanına gittiğinde de aynı muameleyi gördü.
Her iki tarafın da kendisini suçladığı, hiç kimsenin kendisini yanına almak istemediği talihsiz yarasa, köşe bucak saklanmaya, yüzünü ancak alaca karanlıkta göstererek yaşamaya mecbur kaldı. Artık kimsenin yanına gidecek yüzü yoktu.
* *
İnsanlar, karanlığa bir mum yakmalı, yangın çıkaranlarla söndürenler arasında tarafsız kalmamalı, iyiliğin kötülüğe galebesi için elinden geleni yapmalıdır. Tabii, kötülüğe kötülükle mukabele ederek değil, güzelliği yaşayıp, tavsiye ederek…