Hüznün kaynağı geçmiş, korkunun kaynağıysa gelecektir. Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın velilerine korku ve üzüntü yoktur” buyrulur (Yunus, 62). Onların acıları ve korkuları hayatlarını olumsuz etkilemez. Onlar acı ve kederin kaynağı olan akıllarını imanla nurlandırmışlar, imandan gelen güçle, gelecek ve geçmiş zamanın olumsuz taraflarını yenmişlerdir. Gelecek henüz gelmemişken, onun için kaygılanmamış; geçmiş zaten bitmiş olduğundan, Hayır, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır.” (Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa s.196; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/478-479) , “illa ma kad selef” (Nisa, 23) yani ‘geçmiş geride kaldı’ diyerek acılar ve hüzünlerin zararlı kısımlarını terk etmeyi başarmışlardır.
Sabır gücü yanlış ve lüzumsuz işlere dağıtılmazsa, her zorluğa ve her musibete yeterli gelir. Sabır kapasitesi, düne hiç harcanmamış haliyle, yarına hiç pay bırakmayacak şekilde, bugün son damlasına kadar kullanılarak, mükemmel bir güç elde edebilir, böylece “Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 153) ayetinin sırrı ortaya çıkar. Asıl sorun, baştaki dertlerin büyüklüğü değil, sabrın o dertlere yetmiyor olmasıdır. Zira sabır da bir nimettir ve her nimet gibi o da sınırsızca değil, miktarınca verilir. İnsan sabır kuvvetini gereksiz işlere dağıtır, şimdi ihtiyacı olan sabrı geçmişe ve geleceğe pay eder. Kaderindeki bütün musibetlere tahammül edebileceği güç ona verilmişken, bu gücü israf edip, dayanıksız bir biçimde musibetlerin karşısına çıkar. Oysa çekilen en büyük acıların, yaşanılan vakte düşen miktarı, hiçbir zaman tahammülün üzerinde değildir. Bir ayette, “Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez” buyrulmuştur. (Bakara, 286) Belanın şiddeti, musibetin büyüklüğüyle değil sabrın yeterliliğiyle ölçülür. Konfüçyüs, “Kuyu derin değil, ip kısa” derken bunu kastediyor olmalıdır. Allah israf edenleri sevmez; gelecekte kullanılacak sabrı, insana şimdiden göndermez; şu an verdiği sabrın, geçmiş zaman musibetleri için kullanılmasından razı olmaz. Kur’an-ı Kerim’ de şöyle buyurur; “Hiçbir şey yoktur ki, kaynağı katımız da olmasın. Fakat Biz her şeyi tayin edilmiş bir ölçüyle indiririz” (Hicr, 21). Allah, gönderdiği musibete denk gelecek miktarda sabrı musibetin beraberinde indirmişken, insan sabır gücünü yanlış kullanır, sabır israfına girer ve musibetlerin altında ezil meye başlar. Şimdi sırtında bulunan yükleri, sorumlulukları sonsuza kadar taşıyacağını vehmederek tahammül sınırlarını zorlar. Oysa insanın dertlerle yalnızca bir gün boyunca nasıl baş edeceğinden başka bir sorunu yoktur.
Arapçadan dilimize geçen ‘imza’ ve ‘mazi’ kelimeleri, aynı köktendir. İmza, iş bitince, yani mazi olunca atılır. Mazi, yani geçmiş, altına imza attığımız bir şeydir ve geri döndürülemez. İnsan geçip gitmiş günlerdeki olumsuzlukları akılda, hatırda, hafızada sıcak tutarak, var olan sabrı geçmişe de yöneltir ve bugüne lazım olan sabır gücünden olur; bu yüzden şimdi yaşadığı musibet ona olduğundan daha büyük, mevcut dayanma gücüyse gerçekte olduğundan daha az görünür. (Ölçü ve tartıda haksızlık yapanların vay haline! ‘Mutaffifın-1’) Gelecek, daha gelmemişken insanı üzüp yorar ve sarsar. Sabır kuvvetini insandan koparan geçmiş ve gelecek, onu güçsüz, zavallı ve ümitsiz kılar. Gelecekte belki de hiç başına gelmeyecek musibetlere, yalnızca olasılık dahilinde oldukları için, mutlaka gerçekleşmek zorundalarmış gibi, şimdiden güç yetirmeye çalışarak sabrını tüketir. Muhtemel bir zararı mutlakmış gibi görerek kendine eziyet eder.
Marcus Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “Yaşamını bir bütün olarak düşünüp kaygılanma. Önceden başından geçmiş ve sonradan başına gelecek olan kederleri hep bir aradaymışlar gibi düşünme. ” Bir Çin Atasözünde bu durum ironiyle ifade edilir; ”Henüz yanına gelmediğin bir köprüden geçmeye uğraşma!” İnsan bu geçici hayatı kalıcı gördüğünde, musibetler gözün de büyür, tahammül gücü azalır ve gelecekte onu bekleyen olası musibetler, fani hayatı baki görmesi sebebiyle, olduklarından daha büyük görünür. Gözünde büyüttüğü o gelecek musibet için sabrını şu anda harcamaya başlar ve şimdiki musibetlere ancak kafi gelebilen tahammülünü erkenden tüketmiş olur. Yarın ve öbür gün acıkacağım diye bugünden mideye yemek doldurmak nasıl fayda vermez ve hatta sağlığı bozarsa, gelmemiş günlerin dertlerini bugünden çekmek de öyle anlamsız ve zararlıdır. Şimdi durmadan su içmek, yarınki susuzluğu gidermez; şimdi hızlı hızlı nefes almak, bir dakika sonraki nefes alma ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Öyle de geçmiş ve gelecekteki acılı zamanları düşünüp şimdiye ait sabrı kullanmak, o acıları hafifletmeyeceği gibi, şimdi yaşanan dertlere karşı da dayanma gücünü zayıflatır. İmam Gazali’nin tabiriyle, babamızın midesine girenler bizim karnımızı doyuramadığı gibi, bizim yediklerimiz da evlatlarımızı doyurmamaktadır. Bu anlatımda baba ‘geçmişimizi’, oğul ‘geleceğimizi’ sembolize ederek; dünün ve yarının sabrının bugüne bir faydası olmayacağı ifade edilmiş olur. Yüz metre koşusunda olanların bütün güçlerini hemen kullanmak istemeleri anlaşılır bir şeydir. Ama maraton koşanlar için bu büyük bir hatadır. Maratonda, var olan gücün, dikkatli bir şekilde, gereken yerlerde gerektiği kadar harcanması oldukça önemlidir. İnsan da, bu hayat koşusunda, gücünü lazım olduğu yerlerde, israf etmeden, dikkatlice sarf etmek mecburiyetindedir. Zira insanın önünde uzun bir yolculuk var. Kur’an-ı Kerim’de “Yürüyüşünde iktisatlı ol” buyrulur (Lokman, 19).
İçinde bulunduğu andan başka sermayesi yoktur insanın. İçinde bulunduğu mekandan başka imkanı yoktur. Şimdi çektiği ve bir sonraki anda yok olacak olan kederden başka kederi yoktur. Filozof Epikuros’un bu konudaki ilginç tahlili şöyledir: “Annemizden doğmadan önceki dünya yaşamı konusunda hiç endişeleniyor muyuz? Hayır, çünkü biz o zamanlar yoktuk. O halde gelecekteki hayatımız konusunda da endişelenmemeliyiz. Çünkü yoklukta olmaları bakımından her ikisi de, yani doğumumuzdan önceki hayat da, şimdiden sonraki hayat da aynı durumdadır. Biz dünyada yokken yaşanan yıllar için tasamız yoksa şimdiden sonraki yıllar için tasamız olmamalıdır. Çünkü önceki yoklukla, sonraki yokluk arasında bir değer farkı yoktur, ikisi de aynı şeydir. ” İnsan yalnızca içinde bulunduğu güne ait musibetlere sabretmekle mükelleftir. Allah insana hayat boyu sabretmesini değil, yalnızca bir an sabretmesini emretmiştir. O da içinde bulunduğu ana ait sabırdır. İnsan bugün ölse, yarının sabrından hesaba çekilmeyeceğine göre yarının musibetlerine, öbür günün musibetlerine, yıllar sonranın musibetlerine sabrını neden yetirmeye çalışır ki? Kainat her gün yeniden yaratıldığı gibi insana lazım olan sabır da, o sabrın karşısındaki musibet de her gün yeniden yaratılmaktadır. Her gece ‘dünkü acılar’ yok olur. Yarınki acının bugünküyle sadece adı aynıdır, kendisi değil. İnsan ”Bugün dayanacağım” deyip, yarın geldiğinde “Bugün de dayanacağım” demeyi öğrenmeli, durmadan acıyı genelleyen, sabrıysa yaymaya çalışan o şeytani sese kulak as mamalıdır. Bugün eceline bir gün kalmış olmasına rağmen, yıllar sonrasına ait sıkıntılarla kafası meşgul şimdi kim bilir kaç insan vardır?
Rüyasında hastalık kapmış bir insan, uyandığında hasta olmadığı ve hayalinde gökte uçan biri, düşüp ölme riski taşımadığı gibi geçmiş ve geleceğin de insan üzerinde bir tasarrufu yoktur. Mevlana Hazretleri, “Bu alem bir rüyadır. Zanna kapılma, rüyada elin kesilse de, korkma elin yerindedir” der (Mesnevi, Cilt 3). Geçmiş insanın rüyası, gelecekse hayalidir. İnsanın önünde her gün bembeyaz bir sayfa vardır: Adı ‘bugün’dür. Bir hak dostu, “Gün sizin misafirinizdir. Ona iyi davranın ki gidince iyiliğiniz den bahsetsin” der. Misafire gelmeden önce veya gittikten sonra ikramda bulunmanın bir anlamı yoktur. Sabır, insanın musibet hediyesiyle gelmiş günlere yapabileceği en değerli ikramdır. İnsan yaşadığı her kederi, ardında başka bir keder yokmuş, bu son kederiymiş veya kederinin son günüymüş gibi düşünmeli, gücünü ve dikkatini yalnızca içerisinde bulunduğu musibete ait sabra vermelidir. Nefsine, bugünkü musibeti çek rahatlayacaksın, bir daha çekmeyeceksin demeli ve yarını düşünmemelidir. Sabır kuvvetini yanlış zamanlara ve lüzumsuz işlere harcamak nasıl bir hataysa, var olan sabır kuvvetini gerektiğin de kullanmamak da öyle bir hatadır. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de de belirttiği gibi israfı sevmediğinden, verdiği halde kullanılmayan özellikleri geri alacaktır. Genel olarak üç mesele için; yani ibadetler, günahlardan kaçınma ve musibetlere ta hammül etmek için verilmiş olan sabır kuvveti, şayet bu minvalde kullanılmıyorsa, kişinin elinden ilahi bir tasarrufla alınacaktır. Kullanılmayan maddi organlarımızın körelmesi gibi, işletilmeyen manevi yeteneklerimiz de heba olup giderler.
Mitolojide Buridanus’un eşeğinin durumu şudur: Aç ve susuzdur, bir yanında yem dolu bir sepet, diğer yanında su dolu bir kova vardır. Ama eşek günler boyunca bir türlü seçim ya pamaz ve sonunda ölür.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu