İstiğna, ‘başkalarına ihtiyaç duymamak’ anlamına gelen övülmüş bir haslettir. Efendimizin (sav) kimseden bir şey almamaya ve istememeye yönelik teşvik ifade eden sözleri vardır. O (sav) bir defasında sevgili yeğeni Abdullah İbni Abbas’a “Bir şey isteyeceğin vakit Allah’tan iste! Yardım dileyeceğin zaman Allah’tan dile!” buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307). “Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir ki, Allah seni sevsin; halkın elinde olandan yüz çevir ki, insanlar seni sevsin” buyuran da yine O’dur (sav) (İbn Mice, Zühd 1). İşte bu övülmüş olan istiğnadır.
Bir de istiğnanın menfi yani negatif ve yerilmiş bir türü vardır. Bu istiğna, nefsim incinir, gururum yaralanır, mahcup olurum manasındaki istiğnadır. Yüce Kitabımız’da şöyle buyrulur: “İnsan kendisini müstağni görünce azgınlaşıverir” (Alak, 6). Yani insan kendisinin başkalarına muhtaç olmadığını sanmaya başlayınca ölçüsünü kaybetmekte ve dengesizleşmektedir. Bu manadaki ‘kimseye ihtiyacım yok’ düşüncesi enaniyeti güçlendiren ve nefsi azdıran bir felsefedir. Bunun ilerleyen zamanlardaki sonuçlarından biri de kişinin kendisini Allah’tan da müstağni görmesi, onun yardımına dahi ihtiyacı olmadığı zehabına kapılmasıdır ki, felaketlerin en büyüğüdür. Enaniyetten ve kibirden kaynaklı olarak kimseye ihtiyacı olmadığı hissiyatına kapılmak yerilmiş ve kınanmıştır. Allah Samed’dir, hiç kimseye muhtaç değildir, oysa herkes Allah’a muhtaçtır. Muhtaçlığının farkında olmamak bir hastalıktır. Efendimiz (sav) bir seferinde etrafındaki topluluğa “Size bahşetmesini Allah’tan dileyiniz. Çünkü Allah kendisinden bir şey dilenmesinden hoşnut olur” buyurmuştur (Tirmizi, Deavat, 115).
İnsanın sayısız şeye muhtaç yaratılmasının sebebi, taşıdığı ihtiyaç hisleriyle, hiçbir şeye muhtaç olmayışı bakımından Rabbini tanıyabilmesidir. Kendisi dışındaki insanlara da muhtaçtır insan. Cenab-ı Hakk insanların birbirlerine muhtaç olmalarını murat etmemiş olsaydı, her insanı ayrı bir gezegende kimsenin kimseye ihtiyacı olmayacağı şekilde yaratırdı. Şimdi hepimiz aynı gezegende ve birbirimize muhtacız. Bunda da bir murad-ı ilahi, okunması gereken mühim bir mesaj var. İşte istiğna, izzete sebep olması açısından güzel, ancak enaniyet hesabına olursa zararlıdır. İzzetle enaniyet arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizgiyi de insanın niyeti ve bakış açısı çizmektedir. Kimsenin kapısına gitmem çünkü ben özel bir insanım, onlar kim oluyorlar ki ben onlara muhtaç olayım, diye düşünmek şifa ambalajına sarılmış zehirli bir ilaçtır. Herkesi basit, sıradan ve kendisinden daha aşağı görmenin sonucundaki bu tür istiğna övülmeye değil yerilmeye layıktır.
Kierkegaard’ın bu konudaki düşüncesi şudur:
“Fiziksel dünya bakımından kişi, ihtiyaçları azaldığı ölçüde mükemmelleşir. İnsanın Tanrıyla ilişkisindeyse durum tam tersidir. Kişi, Tanrıya olan ihtiyacını ne kadar hisseder ve dile getirirse o kadar mükemmelleşir. Tanrıya ihtiyaç duymak utanılacak bir şey değil, mükemmelliğin ta kendisidir. Dünyadaki en acıklı şey, insanın Tanrıya ihtiyacı olduğunu keşfetmeden ömür tüketmesidir. “
Hastalıklar ve musibetler, istiğnanın bu negatif yönünden bizi kurtarır. Hiç kimseye muhtaç olmadığımız günlerden, bir bardak suyu bile başkasının yardımı olmaksızın içemediğimiz günlere gelmiş, “Lütfen bana yardımcı olur musunuz, beni yalnız bırakmayın!” demeye başlamışızdır. Aczimizi, zayıflığımızı ve haddimizi idrak etmiş ve bu farkındalıkla, kibir ve enaniyetin tehlikeli uçurumlarından uzaklaşmaya başlamışızdır. Bir taraftan tevazuyu, diğer yandan insanlarla ortaklaşa iş yapabilmeyi ve herkes gibi sıradan bir insan olduğumuzu bize öğreten bu tür musibetlerle kalp ve ruhumuz şifa bulmaktadır. Evet, kimse başkalarına muhtaç olmak istemez ama bu, nefs-i emarenin ve gururun hatırı için olunca, Cenab-ı Hakk kulunu bu hastalıktan kurtarmak için onu muhtaçlık içeren hallere duçar edebilir. Sonuçta kibir hizaya gelir ve kişi negatif istiğnadan kurtulur. Sufilerin büyüklerinden Hasan-ı Basri Hazretlerinin şu sözü manidardır: “Eğer fakirlik, hastalık ve ölüm olmasaydı, insanoğlunun kibirden başı eğilmez olurdu.“ Enaniyetinden dolayı ”Rabbim ben yenildim” diyemeyen, yıkım içerisinde olduğunu itiraf edemeyen, darmadağınıklık ve perişanlığına rağmen Rabbinden medet istememek için adeta çırpınan ve tüm zorluklara rağmen dilinden bir dua kelimesi dökülemeyen insan nefsi felaket caddesine girmiş demektir. Resulullah Efendimiz (sav) buyurdular ki: ”Allah Teala Hazretleri kendisinden istemeyene gadap eder” (Tirmizi, Deavat 3, İbn Mace, Dua 1). Yeri geldiği zaman Hz. Yakup gibi, perişanlığını, dağınıklığını, tükenmişliğini Rabbine arz ve itiraf edebilmeli, (Yusuf, 86) yeri geldiği zaman Hz. Nuh gibi “Ben yenildim, mağlup oldum” (Kamer, 10) diyebilmeli insan. Bunu başararak Allah’tan müstağni olma ayıbından kurtulan bir kul için, sorunlar çözüme, mağlubiyetlerse zafere en yakın noktadadır.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu