Pırlanta İkliminde Seyahat-19

۝Cenazede Hüzün, Vakar ve Temkin

۝Damat Efendi

۝“Allahümme Ecirnâ min Fitneti’n-nisâ”

۝Kıvâme Meselesi ve İfratlar-Tefritler Arasında Kadının Yeri

۝Tâlût ve Suyla İmtihan

۝Neye Karşı Sabır?

***

CENAZEDE HÜZÜN, VAKAR VE TEMKİN

°°°Önsöz°°°

İnsanın başına gelen her hâl ve durumun kendine göre bir karşılanma şekli ve âdâbı vardır. Cenaze ile ilgili yapılması gerekenlerde de durum aynıdır. Yerleşmiş âdet ve gelenekler bu konuda yanlış tavırlara sebep olabildikleri gibi, bazen de insanların kendilerini kontrol edememeleri, ya da riyakârlık yapmaları dinen makbul olmayan davranışlara yol açabiliyor. Cenazelerde sergilenen ve dikkat edilmesi gereken titizlikler şöyle açıklanıyor Pırlantada:

* “Üzülmemenin, ağlamamanın ve o acıyı bir anda yüreğe gömmenin âdeta imkânsız olduğunu kabul ediyorum. Fakat, elimize, dilimize, tavır ve davranışlarımıza hâkim olmanın da irademiz dahilinde bulunduğuna inanıyorum. Nasıl ki, insan çok öfkelendiği zaman kötü sözlerle dilini kirleteceğine

 لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ

 “Havl ve kuvvet, olup biten her şey, ancak Allah’ın izni ve iradesi dahilinde gerçekleşir.” (Buhârî, daavât 50; Müslim, zikir 44) diyerek ona hâkim olur,

 حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

 “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” ( Al-i İmrân sûresi, 3/173) sözüyle öfkesini bastırır; şehit ve (cenaze) yakınları da o acılarını dua ile bastırmalı, illâ bir şey söyleyeceklerse dillerini dua ve yakarışla meşgul etmelidirler.

Meselâ, toplumumuzda vefat edenin arkasından Fatiha okumak âdet olmuştur; şehit ve (cenaze) yakınları da durmadan Fatiha okumalı ve böylece hem dua etmeli hem de dillerini kötü sözlerden korumalıdırlar. Vefat edenin ardından on bir defa ihlâs sûresi okunabileceğini de Hedyü’n-Nebî gibi bazı kitaplarda görmüştüm. Onlar on bir değil, gerekirse yüz on ihlâs okumalı ve böylece hem içlerindeki sıkıntıyı atmalı hem sevap kazanmalı ve hem de şehit ve (ölen) için taze gül demeti mahiyetinde bir hediye göndermiş olmalıdırlar. İsyan edercesine bağırıp çağırma yerine böyle yapanlar, Cenâb-ı Hak’tan gelip kendilerine ulaşan bir sekînenin bütün benliklerini sardığını ve kendileri için eşsiz bir teselli kaynağı olduğunu göreceklerdir.

Diğer taraftan, CENAZE NAMAZINA KATILANLAR ve kabristana kadar cenazeyi takip edenler de yol boyunca lüzumsuz lâkırdı etmemeli, yüksek sesle konuşmamalı ve hatta bağıra bağıra zikretmekten ve yüksek sesle Kur’ân okumaktan da kaçınmalıdırlar.

O esnada hep ölümü ve ahireti hatırda tutmalı, kendi hayatlarının muhasebesini yapmalı ve akıbetlerini düşünmelidirler. Musallanın ya da kabrin başında, genel manzara ve atmosferi değerlendirerek insanları tenbihe matuf bir iki söz söylemek matlup olsa da, oralarda konuşulacağına ve nutuk atılacağına dair delil sayılabilecek bir misal mevcut değildir.

 

Günümüzde olduğu gibi NUTUK ATMALAR, saygısızca BAĞIRIP ÇAĞIRMALAR ve insanın en ciddî olması gerektiği yerde küstahlıktan başka bir şey ifade etmeyen çirkin davranışlar DİNİN ÖZÜNE terstir.

Belki orada, sözü başkalarına müessir olacak hâlis bir insanın ölüm ve ötesi ile alâkalı bazı hakikatleri hatırlatması, her zaman bir araya gelemeyen o insanları bazı hususlarda ikaz etmesi makbul olabilir. FAKAT, BU DA Peygamber Efendimiz ve selef-i salihîn tarafından çok yapılmamıştır. Resûl-i Ekrem Efendimiz birkaç cenaze münasebetiyle bir iki tavsiye ve nasihatte bulunmuştur ama CENAZE BAŞINDA NUTUK ATMAYI bir sünnet hâline getirmemiştir. 

İbn Mes’ud (radıyallâhu anh) Resûl-i Ekrem Efendimiz’in kabristandaki bir hâlini şöyle anlatır:

Hazreti Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) elindeki çubukla yere kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir çizgi çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinat eden bir kısım küçük çizgiler attı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: ‘Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler ise musibetlerdir. Bu musibet oku, yolunu şaşırarak insana değmese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.’ (Buhârî, rikak 4; Tirmizî, kıyâmet 35; İbn Mâce, zühd 37.)

Habîb-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölümü ve eceli hatırlatışı sahabenin gözlerini yaşartmış, Hazreti Osman gibi bazıları ağlamışlardır. (Buhârî, rikak 4; Tirmizî, kıyâmet 35; İbn Mâce, zühd 37.) Çünkü, bir CENAZENİN TEŞYİİ ve DEFİN ZAMANI muhasebe ve ölümü derince duyma anıdır; MUSALLA ve KABİR içten içe ağlanacak mekânlardır. TABUT ve MEZAR, insanın bir gün kendisinin de içine gireceğini düşündürmesi gereken iki hatırlatıcıdır. KABRİSTAN, ‘Nice olur benim hâlim!’ mülâhazasına bağlı olarak girilmesi gereken bir yerdir.”

  • Mevtayı Nasıl Bilirsiniz?

°°°Önsöz°°°

Yukarıda da kısmen geçtiği üzere, ülkemizde zaman zaman cenaze merasimleri bir şov alanına dönüşebiliyor. Bazıları oralarda cenazeyi kullanarak kendini pazarlıyor, hattâ hiç hakkı ve yetkisi olmadığı halde cenazeyi tezkiye ediyor, ona makam bile takdir edebiliyor. Ölmüş birisi hakkında diğer mü’minlerin şahitlikleri elbette önemli, ama gerçek şahit olmaları, yani yalan söylememeleri şartıyla. Ayrıca, herkesin iyisi kendine göre olmamak, dinimizin iyilik olarak bildirdiği ölçüler açısından iyi olmak şartıyla. Aynı konuya, daha başka yönleri de ele alınarak şöyle devam ediliyor:

 

* “Cenaze namazını müteakiben, vefat eden hakkında şahitlik yaptırmaya ve hakların helâl ettirilmesine gelince, dünden bugüne İslâm âlimleri onda bir mahzur görmemişlerdir. İhtimal, “Ölülerinizi kötülüklerini sayıp dökerek yâd etmeyin, onları mesâvileriyle anmayın; hayırlı yanlarını zikredin!(Tirmizî, cenâiz 34; Ebû Dâvûd, edeb 42) mealindeki hadis-i şerife bağlı olarak

– “Mevtayı nasıl tanırsınız?” denmesine ses çıkarmamışlardır. Fakat, o hususta da bir noktaya dikkat etmek gerekir: CENAZEYE İŞTİRAK EDEN KİMSELER, gerçekten mevtayı hayırlı bir insan olarak tanıyorlarsa hüsnüşehadette bulunmalı, aksi hâlde sükut etmelidirler. Mü’minler, hep doğru sözlü olmaları gerektiği gibi, orada da doğru şehadeti esas almalıdırlar.

Meselâ, bir insan hayatı boyunca hep dine hakaret etmiş, dindara sayıp sövmüş, iman edenlere düşmanlık yapmışsa, onun lehinde şehadet etmek,

– “Çok iyi biliriz, Cennetlik adamdı!” türünden sözler söylemek yalan beyanda bulunmak demektir. Evet, bir mülhid mülhidliğinden dolayı ademe mahkûm edilmez, bir inançsız inançsızlığı sebebiyle yok sayılmaz. Ülkemizde herkesin yaşama hakkı vardır; bu topraklarda doğup büyüyen, kendisini milletin bir ferdi bilen herkes bu ülkenin vatandaşıdır; o da o hâliyle kabul edilir. Fakat, hüsnüşehadet meselesine gelince, bir insan hakkında Allah’ın bilgisinin hilafına medh ü senalar döktürmek büyük bir yalandır.

 

İşte, seleflerimiz meseleyi, zikrettiğim hadis-i şerife ve benzerlerine dayandırarak, cenaze namazının akabinde “Nasıl bilirdiniz?” deyip şahitlik yaptırmayı ve halka haklarını helâl ettirmeyi geleneklerimizin arasına dahil etmişlerdir. Bunun doğru bir uygulama olup olmadığının da münakaşası yapılabilir; fakat şahsen böyle bir tatbikin çok mahzurlu olduğunu zannetmiyorum. Çünkü, söz konusu hadis buna bakmasa bile, farklı bir zaviyeden bunu da ihtiva ettiği söylenebilir. Belki o insanların mevta hakkında güzel mülâhazalara yönlendirilmeleri, o güzel düşüncelerin dua yerine geçmesi gibi mütalâalarla şahitlik yaptırılıyor olabilir. Ne var ki, tabutun başında ağıtlar yakmak, bağırıp çağırmak, yaka paça yırtmak ve feryat etmek mahzurlu olduğu gibi, musallada ya da kabirde nutuk atmak, hamasî laflar etmek ve uzun uzun konuşup durmak da dinin ruhuna ters ve yakışıksız bir davranıştır.

Maalesef, değer ölçüleri, kıstas ve kriterler alt üst olunca kimin ne yapacağı ve nasıl hareket edeceği de belli olmuyor. Belki meselelere vâkıf kimselere, din adına yapılan işler mevzuunda dinî kural ve kaideleri anlatmak düşüyor. Millî kültürümüzü, gelenek ve örfümüzü ana hatlarıyla ortaya koymak icap ediyor. Dinî ve millî değerlerimizi tafsilâtıyla şerh etmek ve bunlara gereken kıymetin verilmesi için yeterli tahşîdatı yapmak gerekiyor.” [Kınalı Kuzular ve Şehit Cenazele. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

***

DAMAT EFENDİ

°°°Önsöz°°°

Damat Efendi olayı bizim kültürümüzde, hadis-i şerifte de geçen “en hayırlı genç” tipinin sembolü olabilecek bir örnektir. Günümüzde bazı gençlerin düştükleri sefâhet ve sefâlet ile bu olayın kahramanı karşılaştırıldığında, bir taraftan ne hallere gelmişiz derken, diğer taraftan da potansiyel olarak gençlerin belki çoğunda böyle bir cevherin gizli olduğunu, iyi bir eğitimle bunu ortaya çıkarmanın mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Çünkü şartların bunca elverişsizliğine rağmen, toplumumuzda Damat Efendi kıvamında gençlerimiz hâlâ mevcut elhamdülillah. Bütün mesele onlara sahip çıkmak ve güzel örnek olmak. Damat Efendinin hikayesi şöyle anlatılıyor Pırlantada:

* “Mecmau’l-Enhür sahibi Muhammed İbn Süleyman, “Damat Efendi” lakabıyla meşhur olmuştur. Çünkü, bu iffet âbidesi, talebelik döneminde bir gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktadır. İlmî mütalâalara daldığı bir esnada kapısı çalınır. O vakitte birinin gelmesinin hâsıl ettiği hayret ve misafirin kimliği hakkındaki merakla hemen kapıyı açar. Karşısında genç ve güzel bir kızcağız durmaktadır. Misafir, yolunu kaybettiğini ve etrafta başka bir ışık göremediği için onun kapısını çalmaya mecbur kaldığını söyler.

Genç talebe, misafirini geri çeviremez, onu gece karanlığına ve sokağın soğuğuna terk edemez, çaresizce kızı içeri alır. Ona oturup dinlenebileceği bir köşe gösterdikten sonra da sabaha kadar dersine çalışmaya devam eder. Utangaç ve gizli-saklı nazarlarla onu seyreden kızcağız, bu iffetli talebenin bir hâline taaccüp eder; genç, arada bir parmağını önünde yanan mumun alevine tutmakta ve bir müddet öylece bekledikten sonra geri çekmektedir. Bir defa ile de yetinmemekte ve bunu ara ara sürekli tekrarlamaktadır. Bu hâl üzere sabah olur.

Gün ışıdıktan sonra genç kız oradan ayrılıp evine döner. Halkın yardımıyla yolunu bularak ulaştığı ev, Osmanlı vezirlerinden birinin sarayıdır; bu genç kız da, o vezirin kerimesidir. Saray halkı, ona geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini merakla sorarlar; zira, bütün gece onu aramış ama bir türlü bulamamışlardır. Genç kız başından geçenleri, gördüklerini ve hususiyle de kendisini misafir eden talebenin tuhaf hâlini bir bir anlatır.

Vezir, kızına yardım eden o genci sarayına davet eder ve niçin sabaha kadar elini yanan mumun üzerinde tuttuğunu sorar. Yusuf yüzlü genç,

– “Yolunu kaybettiği için kapımı çalan bir misafiri dışarıda bırakamazdım; bu sebeple onu kulübeme aldım. Nefsimin desiselerine karşı koyabilmek için de, elimi ara sıra mumun bana Cehennem’i hatırlatan alevi üzerine koydum. Şeytan beni kandırmaya yeltendiğinde, parmağımı ateşe tutarak, nefsime Cehennem azabını hatırlattım ve böylece yanlış bir şey yapmaktan kurtuldum.”

Evet, hayırlı genç, bu iffet ve ismet şuuruyla ve ahirete kilitlenen gönlüyle o vezirin çok hoşuna giden ve teklifi kabul ederek o kızcağızla evlendikten sonra da “Damat Efendi” olarak anılagelen Muhammed İbn Süleyman gibi, bu dünyanın cazibedâr güzellikleri karşısında bakışı bulanmayan, gözü kaymayan, veraların verasını ebedî saadet diyarı sayan ve hep ona ulaşmayı düşünerek yaşayan insandır.”  [En Hayırlı Gençler. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

***

“ALLAHÜMME ECİRN MİN FİTNETİ’N-NİS”

°°°Önsöz°°°

Efendimiz’in dualarında Allah’a sığındığı hususlardan birisi de ‘kadın fitnesi’ meselesidir. Fakat bu hadis-i şerif bazen yanlış anlaşılarak, kadının bizzat fitne olduğu şeklinde onlara haksızlık yapılabiliyor ve iftira edilmiş oluyor. Kur’ân-ı Kerim’de onun adıyla sûre indirilen Hz. Meryem’in, hadis-i şeriflerde faziletleri anlatılan Hz. Hadice’nin, Hz. Fâtıma’nın, Hz . Aişe’nin, hattâ firavunun hanımı Hz. Asiye’nin de birer kadın oldukları düşünülürse bunun ne kadar yanlış olduğu anlaşılır. Bu işin doğrusu ise Pırlantada anlatıldığı gibidir. Şöyle ki:

* “Bir kere, İslâm bazı muharref dinlerde ve din görünümlü batıl inançlarda olduğu gibi, kadını şeytanın ürünü veya kötülüklerin tohumu olarak görmez. Erkeği kadının egemen bir efendisi saymadığı gibi, kadını da, erkeğin hakimiyetine teslim olmaktan başka çaresi bulunmayan zavallı bir mahlûk olarak kabul etmez. Bir zamanlar Batı’yı kasıp kavuran kadının ruh sahibi olup olmadığı meselesi hiçbir zaman Müslümanlar arasında tartışılmamıştır. İslâm, insanın işlediği “ilk günah”tan ve beşerin Cennet’ten çıkarılmasından da kadını sorumlu tutmamıştır. 

Cenâb-ı Allah, ilâhî kelâmında Hazreti Adem ile Hazreti Havva’yı beraber konuşturmuş; Şeytanın ikisine birden vesvese verdiğini, o ilk sürçmeyi beraberce yaşadıklarını, hatta sürçmede önceliğin Hazreti Adem’e ait olduğunu ve sonra yine ikisinin birden tevbe ve istiğfarla Allah’a yöneldiklerini anlatmıştır. Dolayısıyla İslâm, “ilk günah” gibi bir vebali asla kadına yüklememiş, böyle bir zelle yüzünden onu kınamamış ve kadını, insanlığı Cennet’ten yere indiren günahkâr bir varlık saymamıştır.

İstidradî olarak şunu da ifade etmeliyim: İnsan, mal mülk, makam-mansıp, evlâd ü iyal ile sürekli denenip sınandığı gibi, erkek kadınla kadın da erkekle imtihan olabilir. Bu sebeple, erkek için bir imtihan unsuru olması açısından kadına “fitne” de denilmiştir.

Bir kısım mü’minlerin sabah akşam dualarında

 اَللّٰهُمَّ أَجِرْنَا مِنْ شَرِّ النِّسَاءِ، اَللّٰهُمَّ أَجِرْنَا مِنْ بَلَاءِ النِّسَاءِ، اَللّٰهُمَّ أَجِرْنَا مِنْ فِتْنَةِ النِّسَاءِ 

demeleri; yani,

  • “ALLAHIM, erkekliğin altında kalıp kadınla imtihanı kaybederek bir kötülük işlemekten bizi koru;
  • ALLAH’IM, şehvetin arkasında sürüklenip bir felâkete uğramaktan bizi muhafaza et;
  • ALLAH’IM bir kadının cazibesine kapılıp doğru yoldan sapmaktan bizi halâs eyle!” diyerek Allah Teâlâ’ya iltica etmeleri kadının potansiyel bir iptila vesile olmasındandır.

 

Güzeller Güzeli Yaratıcı, kadına cemalinden bir parıltı vermiş ve onu tenasübü, güzelliği, edâsı ve endâmıyla erkeğin gönlüne çok câzip gelebilecek bir hilkatte yaratmıştır.

Bazıları, o câzibe karşısında iradelerinin hakkını vermekte zorlanabilirler; kadını bir imtihan vesilesi görür ve onun karşısında iradesiz davranmamak için de sabah akşam ellerini açıp –arz ettiğim gibi– Allah’ın hıfz u himayesine sığınırlar. Yoksa, mü’minler, kadının şer, belâ ve fitne olarak yaratıldığını asla düşünmez ve kadın fitnesinden korunma dualarını o bâtıl inanca bağlamazlar. Bu açıdan, aslında erkek de kadın için bir imtihan aracıdır ve kadın da erkek sebebiyle başına gelebilecek şerden, belâdan ve fitneden sürekli Hazreti Hafîz’e sığınmalıdır.

Hatta, o da –dilerse– dualarında

 اَللّٰهُمَّ أَجِرْنَا مِنْ شَرِّ الرِّجَالِ، اَللّٰهُمَّ أَجِرْنَا مِنْ بَلَاءِ الرِّجَالِ، اَللّٰهُمَّ أَجِرْنَا مِنْ فِتْنَةِ الرِّجَالِ

diyebilir. Evet, erkek-kadın münasebetleri çerçevesinde her ikisi de birbiriyle imtihan olmaktadır ve her biri diğeri için bir imtihan unsuru, bir belâ sebebi ve bir fitne vasıtasıdır.

Aldatan Havva imajı ve ilk günahın vebalinin kadına yüklenmesi, Batılı toplumlarda, asırlar boyu kadın hakkında çok olumsuz yorumlara sebebiyet vermiştir. Bu çarpık anlayıştan dolayı, kadın, güvenilmez, doğrudan muhatap kabul edilmez, ikinci sınıf bir varlık konumuna itilmiş; âdet hâli, hamilelik ve çocuk doğurma, onun ebedî suçuna bir ceza olarak telâkki edilmiştir. Oysa, İslâm’ın kadına bakışı, erkeğe bakışından hiç farklı değildir. Kur’ân’ın ifade ettiği yaratılış keyfiyeti, önce Hazreti Adem’in daha sonra da ondan, onun mayasından eşinin yaratılması şeklindedir. Kur’ân’ın tasviri, kadın-erkek ayrımı yapılmadan her ikisinin de insan olduğunu hatırlatmaya ve bu iki varlığın birbirini tamamlayıcı önemli birer fenomen olduklarını nazara vermeye matuftur.

İslâm’a göre, kadın ve erkek arasında bir kısım farklılıklar bulunsa da, bunlar pek çok maslahat için plânlanmış özel bir dizaynın neticesidir; fakat, aralarında ontolojik bir farklılık kat’iyen söz konusu değildir.” [Alan Mahkûmu ve Hak Mahrumu Kadınlar/ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

***

KIVÂME MESELESİ VE İFRATLAR-TEFRİTLER ARASINDA KADININ YERİ

°°°Önsöz°°°

Müslümanlıkla ilgili olarak en çok tartışılan konulardan birisi de, erkeğin kadından üstün olup olmadığı meselesidir. Bu konu birinin diğerinden üstün olup olmadığı ekseninde değil de, fıtratlarının farklı olup olmadığı şeklinde tartışılsaydı belki kesin sonuç alınabilirdi. Zira fıtratların farklılığı kabul edildiği takdirde, sorumlulukların da farklı olacağı kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Bir yönüyle kadının istismarı anlamına da gelen bu konu hakkında şunları söylüyor Pırlanta Müellifi:

* “..Kadınlar erkeklerin mesul sayıldığı bazı mükellefiyetlerden sorumlu tutulmamışlardır. Onların, bir kısım mükellefiyetlerden muaf olmaları da, kadınların eksik görülmesinden ve onlara bazı nakîseler isnad edilmesinden kaynaklanmamıştır. Aksine, tâife-i nisanın erkeklerin sorumlu olduğu kimi mükellefiyetlerden mesul tutulmamaları rahmet-i ilâhiyenin neticesi ve onlara merhametin ifadesidir. Binaenaleyh, erkeğin kadından üstün olduğu hissini uyaran Kur’ân âyetleri, farklı istidat ve farklı kabiliyetleri ifade sadedinde îrad buyurulmuş ilâhî beyanlardır.

Meselâ; bazıları, 

-“Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Bunun sebebi, Allah’ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenme gibi malî yükümlülükleridir. O hâlde iyi kadınlar, itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukukunu koruyan kadınlardır.” (Nisâ sûresi, 4/34.) mealindeki

 اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَۤاءِ 

ifadesiyle başlayan âyet-i kerimeyi erkeğin mutlak hakimiyetine delil saymaktadırlar. Oysa, “KIVÂME MESELESİ”ni nazara veren bu ilâhî beyan da kadınlara merhametin sesi soluğudur ve ailede iş bölümünün gerekliliğine dikkat çekmektedir. Malûmdur ki; kadının da erkeğin de birbirine fâik oldukları bazı hususiyetleri vardır.

Kur’ân-ı Kerim,

-“Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır.” (Lokman sûresi, 31/14) mealindeki âyet gibi bir kısım beyanlarıyla ANNEYİ ÖNE ÇIKARMIŞTIR.

İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) da

– “Kime iyilik yapayım?” diye peşi peşine üç defa soran bir sahabiye, üç defasında da, “Annene.” cevabını vermiş (Buhârî, edeb 2; Müslim, birr 1.) ve

– “Cennet anaların ayakları altındadır.” (el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/102. Aynı mânâdaki hadis için bkz.: Nesâî, cihâd 6; İbn Mâce, cihâd 12.) hadis-i şerifi gibi mübarek sözleriyle kadını çok mualla bir mevkiye koymuştur. Öyle ki, bu ifadeler açısından meseleye bakılacak olursa, bir erkek çatlayasıya koşsa da kadına yetişemeyecek ve onun geriye dönüp “Beyhude yorulma, bana yetişmen muhaldir!” dediğini duyacaktır.

Bu açıdan, kıvâme meselesini ele alan âyet-i kerime, kadının erkekte bulunmayan bazı üstün vasıflara sahip olduğu gibi, erkeğin de kadında olmayan birtakım üstünlüklere sahip bulunduğunu belirtmiş, her ikisinin birbirine değişik yönlerden muhtaç olduklarını ima etmiş ve erkeğin, eşinin geçimini sağlamaktan sorumlu bir hâmi olduğunu bildirmiştir.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, BU ÂYET, “erkeğin kadına hakimiyetini, fakat rastgele değil, milletin efendisi, onlara hizmet edendir.” (Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 10/187; ed-Deylemî, el-Müsned 2/324) mânâsı üzere HİZMETÇİLİKLE KARIŞIK BİR HÂKİMİYETİNİ ifade eder. BUNDAN DOLAYI, bir taraftan erkeğin üstünlüğünü anlatırken diğer taraftan da kadının değer ve üstünlüğünü belirtir. (Bkz.: Elmalılı, Hak Dîni Kurân Dili 2/1348.)

Bir ailede huzur ve saadetin devam etmesi için o hanede mutlaka İŞLERİN TAKSİM EDİLMESİNE ve herkesin BİRBİRİNE YARDIMCI OLMASINA ihtiyaç vardır. Meselâ, bir yerde üç tane hâkim olursa, orada kargaşa hiç bitmez, sürekli fikir ayrılıkları yaşanır; nizam ve intizam için nihayet bir söz kesen olması lâzımdır. Ne var ki, nihaî kararı verecek insan, sadece kendi SÂBİT FİKİRLERİNİ DAYATMAMALI, ailenin her ferdine DÜŞÜNCELERİNİ BEYAN ETME HAKKI tanımalı ve her zaman HAKŞİNAS OLUP akl-ı selime yakışır şekilde davranmalıdır.

İşte, hayatın her alanında ve her zaman aktif olabilecek, ailenin iâşesini temin etmek için en ağır şartları dahi göğüsleyebilecek ve ne yapıp edip çoluk çocuğunun yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini tedarik edebilecek insan olarak erkek bu konularda bir yönden fâik sayılmış ve yuvada istişarenin hakkını verdikten sonra söz kesen olarak o tayin edilmiştir.

Dünyada pek çok değişimler olmasına rağmen, insanların ekseriyeti itibarıyla hâlâ iâşeden erkek sorumludur ve dışarıda çalışıp para kazanma onun vazifesidir. KİMİLERİ meseleyi hemen başka vadilere çekip, dünyanın bazı yerlerinde kadının da çalıştığını söyleyerek buna itiraz edebilirler. Fakat, KADININ FITRATINA UYGUN İŞLERDE ÇALIŞMASINI KABUL ETMEKLE BERABER, acaba para kazanmak için onun da dışarıya açılması aile huzuru açısından kâr mı getirmiştir zarar mı? Kadının, hususiyle de birtakım işlerde çalışması gerçekten bir ihtiyacın gereği midir, yoksa bir baş kaldırma vesilesi, bir isyan hareketi midir? Kendi iâşesini temin etmesi kadının mutlu olmasına kâfî gelmiş midir; aksine, onu daha bir huzursuz mu etmiştir? Acaba onun, tabiatına ters mesleklerde çalıştırılması toplum bünyesinde ne türlü yaralar açmıştır? İşte, sıhhatli bir tespit yapabilmek ve KIVÂME MEVZUUNU DOĞRU ANLAYABİLMEK İÇİN, bunların HEPSİNİN NAZAR-I İTİBARA ALINMASI, meseleye KÜLLÎ (bütüncül) BİR NAZARLA bakılması ve konunun MÜSPET-MENFİ BÜTÜN YÖNLERİYLE değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu zaviyeden bakılırsa, görülecektir ki, İslâm kadını hiçbir hususta mahrum etmemiş; fizikî yapısını ve hususî konumunu gözeterek merhameten onu bazı mükellefiyetlerden muaf tutmuştur.

Meselâ; onun omuzuna, vakit namazlarını cemaatle kılma, Cuma namazı, hutbe, ezan, kâmet ve itikâf gibi sorumluluklar yüklememiştir. Bununla beraber, “Ben Cuma namazına gideceğim” diyenin önünü de hiç almamış, onun kendi isteğiyle cemaate katılmasına mani olmamıştır. Hadis ve siyer kitaplarında, Asr-ı Saadet’te kadınların bayram namazlarına, hüsûf ve küsûf namazlarına, hatta yağmur dualarına iştirak ettiklerine dair misaller verilmektedir.

Evet, onun, erkeğin mesul sayıldığı her mükellefiyetten sorumlu olmaması ve bazılarından muaf tutulması İslâm’ın kadına bakışındaki merhametin bir tezahürüdür. Bu rahmet tecellîsi de şu temel espriye dayanmaktadır: Kadın, erkeğe kıyasla daha çok şefkatli ve pek merhametlidir. Ondaki engin şefkate bir iltifat olarak, yegâne merhamet sahibi Rahman ü Rahîm, ilâhî rahmetinin değişik tenezzül dalga boyundaki bir tecellîsine daha kadını mazhar kılmış ve onun bazı mükellefiyetlerini kaldırmıştır.

 İslâm’a göre kadının dünyadaki rolü sadece evinin işleriyle meşgul olmak ve çocuk büyütüp yetiştirmekle de sınırlı değildir. Aslında o, fıtratına ters düşmemesi ve dini hassasiyetleri gözetmesi kaydıyla, toplumun hemen her alanında kendi üzerine yüklenen vazifeleri yapmakla ve içtimaî hayatta erkeğin elinin yetişmediği yerlere uzanıp oradaki eksiklikleri tamamlamakla mesuldür. Fakat, maalesef, bu gerçek zamanla Müslümanlar arasında dahi göz ardı edilmiş ve kaba bir anlayış, hoyrat bir düşünce kadın ve erkeğin birbirine yardımcı olmalarına dayalı bu sistemi bozmuştur. Onun bozulmasıyla da hem aile düzeni hem de içtimaî nizam bozulmuştur.

Farklı milletlere mensup Müslümanların kendi tarihi birikimlerine İslâm libası giydirmeleri, âdet ve geleneklerini din-i mübinin esaslarıymış gibi görüp göstermeleri ve belli dönemlerde bu çizgide bir kısım içtihatlar yapmaları sebebiyle kadının hakları yenmiş, gün be gün o daha dar bir alana itilmiş ve bu işin neye müncer olacağı hesaba katılmadan, bazı yerlerde hayattan bütün bütün tecrid edilmiştir.

Fakat, bu husustaki düşünce kaymalarının ve inhirafların müsebbibi –hâşâ– din-i mübin değildir; hata, onu yanlış yorumlayıp yanlış uygulayanlara aittir. Tatbikattaki bu hataların da mutlaka düzeltilmesi lâzımdır. Ne var ki, bu mevzudaki yanlışlıklar düzeltilirken mesele feministlerin arzu ettiği şekilde ele alınırsa, bu defa yine denge bozulacak ve ifratları tefritler takip edecektir.” [Alan Mahkûmu ve Hak Mahrumu Kadınlar. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

 

***

TÂLÛT VE SUYLA İMTİHAN

°°°Önsöz°°°

Cenâb-ı Hakk, kullarını istediği zaman, istediği gibi imtihan eder. Haramlardan uzak durmak, farzları titizlikle yerine getirmeyi emretmekle imtihan ettiği gibi, bazen kullanılması helâl ve mübah olan işlerle de imtihan eder. Bu sayede kullar kendilerinin de ne olduklarını anlamış olurlar. Başına bir sıkıntı, bir zorluk gelmeden önce insan kendisinin ne tinette, karakterde, ne kalitede ve ne samimiyette olduğunu bilemeyebilir. Dolayısıyla bu imtihanlar sayesinde, Allah’ın zaten bildiği kendi durumlarını insanlar da öğrenmiş olurlar. Hattâ ilk bakışta anlamsız gibi görünseler bile, sonuç itibariyle bir gerçeğin ortaya çıkmasına vesile olmaları nedeniyle her imtihan şekli aynı kapıya çıkar. Aşağıda, bir altındaki ara başlıkla beraber bu türden bir imtihan olan ve Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Câlût ve Tâlût olayı sonuçlarıyla beraber şöyle açıklanıyor:

* “Hazreti İsa’nın (aleyhisselâm) doğumundan yaklaşık olarak dokuz-on asır önce Mısır ile Filistin arasında Amalika adlı bir kavim yaşamaktaydı. CÂLÛT adında bir hükümdar tarafından idare edilen bu kavim, İsrailoğulları’na saldırıp onları perişan etmiş; vatanlarından kovmuş, çoluk çocuklarından ayrı koymuştu. BUNUN ÜZERİNE İsrailoğulları, peygamberlerine müracaatta bulunmuş, düşmanlarıyla çarpışmak için kendilerine BİR KOMUTAN TAYİN ETMESİNİ istemişlerdi. “Ne olur, bize bir hükümdar tayin et de biz de Allah yolunda cihad edelim” (Bakara sûresi, 2/246.) demişlerdi.

Bu hâdise, bahsi geçen peygamberin ve diğer şahısların kimlik bilgileri gibi bazı detay sayılabilecek hususlara yer verilmeden, SONRAKİ NESİLLERE İBRET OLABİLECEK yanlarıyla Bakara sûresinin 246-252. âyetlerinde anlatılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de sadece Hazreti Musa’dan (aleyhisselâm) sonra gelen peygamberlerden biri olduğuna işaret edilen bu Allah elçisinin adı Eski Ahid’de Samuel olarak zikredilmektedir. Adı ne olursa olsun, İsrailoğulları’nın fıtratını çok iyi bilen o peygamber,

– “Ya savaşma emri size farz kılınır, siz de savaşmazsanız?” deyince onlar,

– “Ne diye Allah yolunda cihad etmeyelim ki; vatanlarından çıkarılan biz, çoluk çocuğundan ayrı düşenler de yine biziz.” (Bakara sûresi, 2/246.) cevabını vermişlerdir.

Onlar böyle deseler de, CİHAD KENDİLERİNE FARZ KILININCA içlerinden çoğu sözlerinden dönüvermiş ve geride ahdine SÂDIK PEK AZ İNSAN KALMIŞTIR. Fakat, dönemin peygamberi bunu önceden bilmesine ve onların daha sonra takınacakları tavrı o anki hâllerinden okumasına rağmen İsrailoğulları’nın kumandan talebini geri çevirmemiş, Tâlût’u hükümdar ve başkomutan olarak tayin etmiştir.

Eski Ahid’de Saul olarak anılan Tâlût’un ismi bazı kaynaklarda Süryânice Sayil ve İbrânice Savil şeklinde geçmektedir. Dolayısıyla, genel kanaat, “Tâlût” kelimesinin isim değil, İbranice bir lakap olduğu yönündedir. “Tâlût” güçlü, kuvvetli ve iri cüsseli mânâlarını içermektedir; maddî-mânevî kuvvetliliğe bir unvan gibidir. (Bkz.: Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili 2/830.) 

İsrailoğulları başlangıçta işi zenginlik ve kavmiyetçilik noktasından ele almış ve Tâlût’un hükümdarlığını tasvip etmemişlerdi. Onlara göre, içlerinden daha zengin, daha seçkin ve daha asil birinin komutan olması gerekiyordu. Cenâb-ı Allah, Tâlût’a hem maddî hem de mânevî yönden bir üstünlük vermişti; o, heybetli, güçlü, kuvvetli ve çok güzel suretli olduğu gibi, dinî, siyasî ve askerî işleri de bilen, idareciliğe kabiliyeti olan biriydi. 

 

Heyhat ki, İsrailoğulları her zamanki “seçkinlik” tutkusundan kurtulamamış ve daha soylu bir insanın tayin edilmesini istemişlerdi. Peygamberleri onlara seçimin Allah Teâlâ tarafından yapıldığını ima etmiş, Tâlût’un Hak indindeki yerine dikkat çekmiş ve devamla şöyle demişti: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekîne ile Musa ve Harun’un mânevî mirasından bir bakiyye bulunan ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz, bunda elbette sizin için delil vardır.” (Bakara sûresi, 2/248.)

 İşte, İsrailoğulları ancak o zaman Tâlût’un hükümranlığına razı olmuşlardı. TÂLÛT, CÂLÛT’a karşı SEFERE ÇIKMAK ÜZERE ordusunu harekete geçirince ASKERLERİNE ŞÖYLE seslenmişti: “Allah sizi, bir IRMAKLA İMTİHAN EDECEK. Onun SUYUNDAN KANA KANA İÇEN BENDEN SAYILMAYACAK; sadece AVUCUYLA ALDIĞI MİKTAR muaf olmak üzere, kim O SUDAN İÇMEZSE o da benden sayılacak.” (Bakara sûresi, 2/249.) 

Böylece, Tâlût onları uyarmıştı; fakat onlar, –pek azı hariç– suyun başına varır varmaz ondan avuç avuç içmişlerdi. İçmiş ama İÇTİKÇE DAHA BİR SUSAMIŞ, bir türlü SUYA KANMAMIŞ ve İMTİHANI KAYBEDEREK yolda kalmışlardı. TÂLÛT ve zaruret miktarı bir avuç suyla iktifa eden SÂDIK MÜ’MİNLER ise, ihtiyaçlarını görüp IRMAĞIN DİĞER TARAFINA selâmetle geçmişlerdi. Suyun ÖBÜR YAKASINDA KALANLAR, yeis ve inkisar şurubu içmişçesine “Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak tâkatimiz yoktur” (Bakara sûresi, 2/249.) demiş, geri çekilmişlerdi; ama ölümden sonra diriltilip Allah’ın huzuruna çıkacaklarını bilen diğerleri, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle, büyük cemaatlere galip gelmiştir. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara sûresi, 2/249.) diyerek yollarına devam etmişlerdi.”

  • Sabr u Sebat ve Nusret Duası

* “Evet, ölümden kaçmanın mümkün olmadığını, bugün olmazsa yarın mutlaka öleceklerini ve nihayet Allah’ın huzuruna varacaklarını bilen mü’minler, AHDE VEFA GÖSTEREREK Hak yolunda şehit veya vazifesini yapmış gazi olmaya karar vermişlerdi. Onlar, Câlût’u ve onun YÜREKLERE KORKU SALAN ORDUSUNU GÖRÜNCE ürküp kaçma yerine Tâlût’un etrafında daha bir KENETLENMİŞ ve ALLAH’a TEVECCÜH EDİP sabra sarılmak gerektiğine inanarak şöyle niyaz etmişlerdi: “Yâ Rabbenâ, üstümüze gürül gürül sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!” (Bakara sûresi, 2/250.)

İsrailoğulları’ndan tahkiki imana ermiş bu KÜÇÜK GRUP, sayıları az da olsa, ALLAH’a SIĞINMAK SURETİYLE zafere kavuşabileceklerine GÖNÜLDEN İNANMIŞ; belli bir talim ve terbiyeden, bir ikaz ve rehabiliteden sonra ulaştıkları o iman ufkuyla İÇİNDE BULUNDUKLARI HÂLİ DEĞERLENDİRMİŞ ve İÇTEN YAKARIŞA geçerek

 رَبَّنَۤا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ 

demişlerdi. Onlar, sadece “Bize sabır ver!” dileğiyle de yetinmemiş; أَفْرِغْ عَلَيْنَا ifadesini tercih ederek “Sabrı başımızdan aşağı yağmur gibi boşalt, üzerimize bol bol sabır yağdır” demek suretiyle Allah’ın inayetine ve sabra ne ölçüde muhtaç olduklarını dile getirmişlerdi.

-“Rabbimiz, Sen yarattın, Sen yetiştirdin bizi; en iyi Sen bilirsin ihtiyaçlarımızı, zaaflarımızı, eksiklerimizi…Sabırla coştur yüreklerimizi, cesaretle doldur içlerimizi; hiç titremesin bacaklarımız, asla kaymasın ayaklarımız. Geriye tek adım atmadan ve yerimizden ayrılmadan Senin yolunda mücahedenin hakkını verdir bize, o kâfirler topluluğuna karşı yardım ve zafer ihsan et şu bîçare bendelerine!..” mülâhazalarıyla niyaz etmişlerdi.

İşte, İsrailoğulları’ndan çoğunun onca hırgür çıkarmalarından, ahde vefasızlık yapmalarından ve inananları yüzüstü bırakıp geri dönmelerinden sonra, SÂDIKLARIN O KADARCIK BİR TEVECCÜHÜNÜ Cenâb-ı Hak cevapsız ve mükâfatsız bırakmamıştı. Allah’ın izni ve inayetiyle Dâvud (aleyhisselâm) Câlût’u öldürmüş ve Tâlût ordusu düşmanlarını bozguna uğratmıştı.” [Tâlût Ordusu ve Sabır Duası. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

***

NEYE KARŞI SABIR?

°°°Önsöz°°°

 

Kullukta devam ve temâdi, ruhen ve kalben tekâmül açısından hayatımızın en temel dinamikleri şükür ve sabır etrafında cereyan eder. Hayatın hiçbir karesinde, nimetlere mazhariyetin söz konusu olmadığı, ya da sabra ihtiyacımızın bulunmadığı bir an yoktur. Bunlar aynı zamanda birbirlerinin anlaşılmasına vesile olan zıtlar gibidir. Üstad Hazretlerinin de üzerinde durduğu bu konu, Pırlantada biraz daha genişletilerek şöyle ele alınıyor:

* “Selef-i salihînden bazıları sabredilmesi gereken bir durum başa gelmeden sabır talep etmeyi belâlara davetiye çıkarma saymışlar. Musibetlerin toslamasına maruz kalmadan Allah’tan sabır istemeyi belâ isteme şeklinde anlamışlar. Onlara göre; sabır, ancak belli belâ ve musibetler karşısında kendisine koşulan bir tabye, bir mevzi, bir sığınak, bir dayanak noktası ve koruyucu bir seradır. Dolayısıyla onlar, öyle bir belâ ve musibet söz konusu olmadan

– “Allahım bize sabır ver” demeyi,

– “Allahım bize önce belâ ver, sonra da o belâya karşı sabır ver; bizi evvela ağır mükellefiyetlere maruz bırak, akabinde de onlara tahammül gücü ver” duasında bulunma kabul etmişler. Bu açıdan, bir savaş durumu olmadan

 رَبَّنَۤا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

 şeklinde (Bakara sûresi, 2/250.) dua etmeyi uygun bulmamışlar.

Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sabır, sebat ve nusret isteme ile alâkalı farklı yerlerdeki ifadeleri incelenirse görülecektir ki, sabr ü sebat sadece savaş meydanı ile alâkalı bir husus değildir. 

Sabır yalnızca belâya karşı olsa, belâ gelmeden sabır istemenin belâ isteme mânâsına geldiği kabul edilebilir. Ne var ki, tahammül etme, vazgeçmeme, aceleci davranmama, katlanması zor vak’alar karşısında dişini sıkıp dayanma… gibi mânâlara gelen sabır bir zaviyeden diyanetin yarısını teşkil eden çok önemli bir kalbî ameldir; o sadece belâlara münhasır değildir, onun pek çok çeşidi, derinliği, yanı vardır. Hazreti Üstad, belli başlı sabır çeşitlerini üç kategoride toplamış; hususiyle mâsiyetten uzak durmayı, musibetlere katlanmayı ve ibadet ü taatte devamlı olmayı nazara vermiştir. (21.Söz, 1.Makam, 3.İkaz)

Bununla beraber, sabredilen hususlar itibarıyla sabır çeşitlerini çoğaltmak da mümkündür:

  • Dünyanın cezbedici güzellikleri ve nefsi gıcıklayan nimetleri karşısında istikameti koruma adına sabır,
  • belli bir vakte bağlı işlerde zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır,
  • ermiş insanların can ü gönülden cemâl-i ilâhîyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her anı “Refik-i A’lâ” hülyalarıyla geçirdikleri hâlde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri şeklindeki vuslata karşı sabır… bunlardan bazılarıdır.

Bu itibarla, bilhassa sokakların birer kanal hâline gelip gözlerden gönüllere günah akıtıp durduğu günümüzde mâsiyetten kaçma ve ibadet ü taate sarılma adına sabır talebi çok önemlidir. Her mü’min hemen her zaman,

– “Allahım! Kalbime ibadet ü taati şirin ve günahları da çirkin göster; kulluğu bana sevdir, günahlara karşı içimde tiksinti hissi uyar. İbadetlerde devamlı olma, kötülüklerden uzak durma konusunda beni sabırlı kıl!” mülâhazalarıyla oturup kalkmalıdır. Bu şekilde dua etmenin belâ ve musibet istemekle hiç alâkası yoktur.

  • Biz de Sabır Yağmuruna Muhtacız…

°°°Önsöz°°°

 Her devrin kendine göre zorlukları ve imtihan şekilleri olduğu gibi, bunlar arasında farklı açılardan benzerlikler de söz konusudur. En azından, sabra ihtiyaç olması açısından benzerlikler vardır. Bu bölümde son olarak, Tâlût’un askerleri olmasak bile onlar kadar, belki daha fazla sabra ihtiyacımızın olduğu şöyle özetleniyor Pırlantada:

* “Bize gelince; o duayı ilk defa dillendiren Tâlût’un askerleri gibi değiliz; onların hâline benzemiyor şu anki hâlimiz. Ashab-ı Bedir’in, Uhud kahramanlarının, Malazgirt, Niğbolu ve Çanakkale yiğitlerinin mücahedeleri gibi de değil bizim mücadelelerimiz. Onlar maddî bir savaşın içindeydiler ve her an ölümle burun buruna, şehadetle karşı karşıya idiler. Doğru, biz öyle zorlardan zor bir duruma düşmedik; –Cenâb-ı Allah hiç düşürmesin– ne var ki, bugün de içinde bulunduğumuz zamanın şartlarına göre bazı zorluklar yaşadığımız ve sabra çok muhtaç olduğumuz bir gerçektir.

Evet, bugünün dünyasında da CÂLÛT RUHLU BİR SÜRÜ TİRAN var. BAZILARI açıktan açığa Allah’a, Peygambere, Kur’ân’a saldırıyorlar. Dünyanın değişik yerlerindeki Müslümanlara sırf dinlerinden ve diyanetlerinden dolayı zulmediyorlar. İnsanlar arasına fitneler sokuyor, mezhep çatışmalarını körüklüyor, ırkî mülâhazalara bağlı kavgaları ateşliyor ve İslâm dünyasında kardeş kanı dökülmesine sebebiyet veriyorlar. Bütün bu olup bitenleri görüp muvazeneyi koruyabilme sabr-ı cemilden başka ne ile mümkün olabilir ki? 

İster ferdî ister ailevî isterse de içtimaî olarak din ve diyanetin gereklerini yerine getirme hakkı tanınmıyorsa, onu bütün erkânıyla yaşama fırsatı verilmiyorsa, inanan kadınların saçıyla, başıyla uğraşılıyorsa, genç kızlara dinin emrini de yerine getirmek suretiyle eğitimlerini özgürce tamamlamaları imkânı sağlanmıyorsa.. bilâkis insanlar dini kanaatlerinden ve inançlarından dolayı, ayırımlara tabi tutuluyor, hakaretlere uğruyor ve zulüm görüyorsa.. bütün bunlara da ancak sabr-ı cemîlle katlanılabilir.

Dolayısıyla, biz de Tâlût’un askerleri içinde ya da Bedir ashabı arasında bulunuyor gibi

 رَبَّنَۤا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

desek sezâdır.. Müslümanların bugün maruz kaldığı mazlumiyet ve mağduriyetler karşısında,

-“Rabbimiz, bizim başımızdan aşağı da sağanak sağanak sabır yağdır; gönüllerimizi sabırla, cesaret ve metanetle doldur. Bizi öyle sabır kahramanları eyle ki, hep sabır duyalım, sabır düşünelim, sabır görelim ve sabırla gerilelim… Hepimizi din ve diyanet üzere sâbit kadem eyle; bize mâsiyetlere karşı dayanma gücü, musibetlere tahammül kuvveti ver.. kalblerindeki inanç hissini köreltmiş, kâinattaki en aşikâr gerçek olan Ulûhiyet hakikatini göremeyen körlere, mazhar olduğu nimetleri görmezlikten gelen nankörlere karşı bizi zaferyâb kıl” diye sürekli inlesek yine de azdır.

Hâsılı; sabır kurtuluşa ermenin sırlı-sihirli anahtarıdır; sabreden bir kimse mutlaka aradığını bulur.. ibadet ü taatte sabreden nihayet huzura kavuşur.. mâsiyet karşısında dişini sıkıp günahlardan uzak kalan ve musibetleri takdir-i ilâhî bilip onlara güzelce tahammül gösteren sonunda Cennet’e girer. Hasımlarının değişik komplolarına rağmen çizgisini koruyan, durduğu yerin hakkını veren ve hep mü’min karakterinin gereğini sergileyen de er ya da geç zafere erer.” [Tâlût Ordusu ve Sabır Duası. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]

Bu yazı 54 kez okundu