Pırlanta İkliminde Seyahat-34

*️⃣Hakperest Âlimlerin Dimdik Duruşu

*️⃣İşti­rak-i a’mâl-i uhreviyeye Kur’ân ve Sünnet Temelli Bakış Açısı

*️⃣İşti­rak-i a’mâl-i uhreviye ve İhlâs

*️⃣İşti­rak-i a’mâl-i uhreviye ve Dayanışma Ruhu

*️⃣İşti­rak-i a’mâl-i uhreviye ve Ortak Akılla Hareket Etme

Hakperest Âlimlerin Dimdik Duruşu

°°°Önsöz°°°

Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, bugün hâlâ dinî hayatımıza ictihatlarıyla yön veren, gönüllerimizin en mûtena köşelerinde aldıkları yeri bütün tazeliğiyle koruyan büyük ilim, fikir ve gönül insanları vardır. Bunları gönüllerimizin demirbaşı haline getiren sebep sadece büyük âlim oluşları değildir elbet. Onlar, büyük âlim oluşlarının yanında çok samimî ve derin birer gönül insanı olmaları, uğradıkları nice zulüm ve baskıya rağmen hak ve hakikatten taviz vermemeleri sayesinde bu yeri edinmişlerdir. Bunun tam zıddı sıfatları taşıyan sözde ilim adamlarının sayısı, belki bunlardan daha fazladır ama bugün onları ya tanıyan yok, ya da hayırla anılmıyorlar. Geçmişte yaşayanlar için böyle olduğu gibi bugün yaşayanlar için de durum böyle olacaktır. Bu ihlâslı, onurlu ve tavizsiz dik duruş, sadece şahıslar için değil, belki ondan çok daha fazla cemâatler ve şahsı mâneviler için de geçerlidir. Pırlanta Müellifinin, ‘ruh ve kalb insanları’ dediği bu mübârek zatları bize şöyle anlatıyor:

°°°

İmam Ebû Hanife’nin (rahmetullahi aleyh rahmeten vâsiaten) binlerce talebesi olduğu ifade ediliyor. Bunların bir kısmı İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi ulemadan olsa da, halk arasından da o halkaya dâhil olan ve gelip onu –belki tam olarak anlayamasa da– kenarından, köşesinden dinleyen çok sayıda insan olmuştur. Avamdan olan insanların bu halkada konuşulan derin ilmî meseleleri, onların menatlarını, konuyla ilgili usûl-i fıkıh disiplinlerini, içtihat sistematiğini anlamaları çok zordur. Fakat Hazret’in öyle bir Allah’a (celle celâluhu) teveccühü, Peygamberimiz’e bağlılığı ve din yolunda dimdik duruşu vardır ki işte bu duruş, o insanların gönlünde bin tane delilden daha güçlü tesir meydana getirmiştir.

İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed İbn Hanbel gibi fakihler de hak yolunda dik duruşlarından hiç taviz vermemiş ve ömürlerinin sonuna kadar sahip oldukları kıvamları korumuş­lardır.

İmam Şâfiî, Müslüman idareciler tarafından zincirlere bağlanarak Bağdat’a celp edilmiş ve orada istintaka tâbi tutulmuştur. Fakat çevresindekiler onun enginliğini gördüklerinde eziyeti bırakmış ve ona hürmet etmeye başlamışlardır.

Aynı şekilde İmam Ahmed İbn Hanbel, zindanlara atılmış, kırbaçlanmış, işkence görmüş fakat duruşunu hiç değiştirmemiştir. Daha sonraki dönemlerde yaşamış olan İmam Gazzâlî Hazretleri’nin duruşuna bakacak olursanız, onun da istikametini hiç kaybetmediğini, hep dimdik durduğunu ve muhataplarına tecdit mü­lâ­ha­zasıyla hak dini yeniden ifade ettiğini görürsünüz. İşte avam halk onların bu dik duruşlarına bakmış ve onları arkasından gidilecek birer rehber olarak kabul etmiştir.

Hakka Çağrıda Dosdoğru Bir Duruş

Aynı şekilde Hazreti Pîr de çağımızın sesi soluğu olmaya, fen ve felsefeden gelen dalâletlere karşı aklî, mantıkî ve ilmî bir kısım delillerle imanı yeniden inşa etmeye, İslâmiyet’i akılların, ruhların ve hislerin kabul edeceği şekilde yeniden insanlara sunmaya çalışmıştır.

Onun ortaya koyduğu düşüncelere açılabilirseniz, onların derinliklerinde çok cevherlere ulaşabilirsiniz. Ayrıca yazmış olduğu Lahikalar’a baktığınız zaman, iman ve Kur’ân’a hizmet etmek isteyen insanlar için nasıl hizmet etmeleri lazım geldiği hususunda yanıltmayacak ve şaşırtmayacak çok önemli düsturlar ortaya koyduğunu görürsünüz. Fakat denilebilir ki onun yazdığı bu baş döndürücü eserlerin hiçbiri olmasaydı, o zatın seksen küsur senelik hayatındaki dimdik duruşu yeterdi.

Evet, sizin mücelletlerle ifade etmek istediğiniz hakikatleri o zat elif gibi dimdik duruşuyla ifade etmiştir.

İşte bir realite olarak diyebiliriz ki avam-ı mü’minîn öteden beri aklî istidlâllerden, mantıkî kıyaslardan daha ziyade Hakk’a müteveccih olan bu ufuktaki insanların söz ve tavırlarına itimat etmiş ve onların arkasından gitmişlerdir. Bu tür insanların durduğu yeri, durulması gerekli olan yer; yöneldikleri ciheti de yönelinmesi gerekli olan cihet olarak görmüşlerdir

Kalb ve Ruh Ufkunda Diriliş

 Farklı zamanlarda ortaya çıkan diriliş hareketlerinde de kalb ve ruh ufkunu ihmâl ederek sadece aklını ve mantığını kullanan, amel buudu noksan bir ilimle başkalarına bir şey anlatmak isteyen insanlardan daha ziyade, iç dünyasına yönelmiş, ciddi bir murakabeye dalmış, kendi ruhunun ufkuna göre yaşayan, ömrünü kalbî ve ruhî hayat yörüngesinde sürdüren insanlar toplumdaki yenilenmeyi sağlamışlardır. Yaşanan ba’sü ba’de’l-mevtlerin, diriliş hareketlerinin arkasında bu tür ruh ve kalb kahramanları vardır.

Bu diriltici solukları Hazreti Pîr’den Mevlâna Halid Bağdâdî’ye, Alvar İmamı’ndan kardeşi Vehbi Efendi’ye, İhramcızade Hazretleri’nden halifesi Hulusi Efendi’ye muhtelif meşreplerden sayısız gönül erleriyle misallendirebilirsiniz.

Herhangi bir beklenti içine girmeden, işin sonundaki semereyi hiç mi hiç düşünmeden, kendilerini delice hak yoluna adamış bu büyük zatlar, çevrelerinde oluşturdukları atmosfer içinde, sizin bin tane mektebinizde yetiştirdiğiniz insandan daha büyük ruh ve kalb insanları yetiştirmişlerdir. […] [İrşad Ruhu ve Hakperestçe Duruş / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

İşti­rak-i a’mâl-i uhreviyeye Kur’ân ve Sünnet Temelli Bakış Açısı

°°°Önsöz°°°

Üstad Hazretlerinin, zamanımızda cemâat kavramına kazandırdığı bir derinlik de âhiret işlerinde ortaklık meselesidir. Yaygın bir tabirle, dünyanın global bir köy haline geldiği günümüzde, dünyalık işlerde bile şahsî teşebbüslerin, münferit gayret ve kabiliyetlerin çok işe yaramadığı düşünülürse, dine hizmet ve mâneviyât alanlarında bunun ne kadar önem kazanmış olacağı kolayca anlaşılır. Ayrıca bu meselenin, kişinin âhireti adına ona kazandıracağı mânevî hâsılata bakan bir yönü de vardır. Üstadımızın bu muhteşem yorumunu da bize şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:

°°°

Hazreti Pîr, Risale-i Nur’un değişik yerlerinde işti­rak-i a’mâl-i uhreviye meselesini net bir şekilde ortaya koymuş; hizmet-i imaniye ve Kur’âniye dairesi içinde yer alan kişilerin her birinin, umumun kazandığı sevaplara ortak olacağını da ifade etmiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.206 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur); Kasta­mo­nu Lâhikası, s.67)

Hazreti Üstad’dan önce bu meselenin ne tasavvuf, ne tefsir ne de diğer İslâmî eserlerde bu ölçüde açık ve sarih şekilde ele alındığını hatırlamıyorum.

Her ne kadar geçmişten bugüne bazı büyük zatlar bu hususa değişik ima ve işaretlerde bulunmuş olsalar da Üstad’ın konuyla ilgili yaklaşımları çok açık ve nettir. Esasında onun bu yaklaşımı nuranî olan metafizik âlemin letafetine de çok uygun düşmektedir. Çünkü nuranî şeyler, aynıyla akseder. Mesela, dört duvarında ayna olan bir odada bulunan lambanın sureti, aynı anda hepsinde aynıyla tezahür eder. Aynen onun gibi uhrevî ve nuranî işlerdeki sevaplar da bö­lün­mek­sizin o işe iştirak eden her bir şahsın amel defterine fazl-ı ilâ­hî olarak kaydedilir.

Hazreti Pîr’in bu yaklaşımının Kur’ân ve Sünnet’in temel düsturlarından süzülmüş bir tespit olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve Sünnet-i Sahiha’ya bakıldığı zaman pek çok yerde Cenab-ı Hakk’ın muvaffakiyet lütfetmesinin vifak ve ittifaka vâbeste olduğu; birlik ve beraberlik ruhu içinde gerçekleştirilen amellere apayrı bir bereket ve mükâfat vaat edildiği görülecektir. Mesela Kur’ân-ı Kerim’de yer alan,

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَۤاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ۤ إِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, (yapışın, sonra da) ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalblerinizi birleştirdi de, O’nun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah, size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz.” ( Âl-i İmrân sûresi, 3/103.) kavl-i kerimiyle;

وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَۤا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰكِنَّ اللهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Ve onların kalblerini birbiriyle te’lif edip uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine de onların kalblerinin arasını uzlaştıramazdın; ancak Allah’tır ki, onların arasını buldu ve uzlaştırdı. Çünkü O, daima üstündür, hüküm ve hikmet sahi­bi­dir.” (Enfâl sûresi, 8/63.) âyet-i kerimesi bu hususa işaret etmekte; bir yönüyle umu­mun menfaatine bakan zafer, hâkimiyet ve muvaffakiyetlerin Müslümanların vifak ve ittifakına bağlandığını göstermektedir.

Bir işte ortak hareket etme, dünyevî işlerde büyük başarılara vesile olmaktadır.

Hazreti Üstad’ın verdiği misalle meseleye bakılacak olursa, on kişi ayrı ayrı dikiş iğnesi üretimi yapmaya çalıştıklarında günde ancak üç iğne yapabilirken, teşrik-i mesai ve taksim-i a’mâl (birlikte işbölümü yapma) düsturuyla hareket edip her birisi iğnenin imalatı adına gerekli olan ocak yakma, demir getirme, delik açma ve uç sivriltme gibi bir işi yaptığında her birine günlük üç yüz iğne düştüğü görülür. (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).)

Yine Üstad Hazretleri’nin verdiği bir misalle, dört beş kişiden birisi lamba, birisi gazyağı, birisi fitil, birisi şişe, bir diğeri de kibrit getirip lambayı yaksalar, onlardan her birisi ondan çıkan ışıktan tamamıyla istifade ederler. (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).)

İştirak-i a’mâlin maddî olan dünyevî işleri bu ölçüde kolaylaştırdığını ve ona bereket kazandırdığını gören bir insan, zannederim ortaklık düsturunun şeffaf ve nuranî olan uhrevî işlerde nasıl bir feyiz ve bereket kazandıracağını daha iyi anlar.

Bu açıdan meseleye bakıldığında şunu söyleyebiliriz:

Günü­müzde Cenab-ı Hakk’ın inayet ve lütfuyla dünyanın dört bir yanında ve hayatın değişik katmanlarında gerçekleştirilen güzel hizmetlerden hâsıl olan sevabın bütünü, iştirak-i a’mâl-i uhreviye sırrıyla bu uğurda koşturan her bir ferdin amel defterine eksiksiz bir şekilde aksedecektir.

Yani bu geniş daire içinde bulunan her bir fert, milyonların sa’y u gayretinin neticesinden istifade edecektir. Her birinin amel defterine yazılan sevaplar, diğerlerine de yazılacaktır.

Durum böyleyken bir insanın böyle küllî bir mükâfatı bırakarak, ferdî mülâhazalara takılıp kalması, bencilliğinin altında ezilip “Ben, kendi kendime bir şeyler yapabilirim.” demesi o engin mükâfattan mahrum kalması demektir.

Çünkü insan ne kadar kabiliyetli ve istidatlı olursa olsun, isterse elli tane deha çapında kabiliyete sahip bulunsun, yine de tek başına ne dünyada insanlığa faydalı ve kalıcı bir hizmet ortaya koyabilir ne de ahirete müteveccih böyle büyük bir mükâfata nail olabilir. [Heyetin Sevabına Nail Olmanın Şartları / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

İşti­rak-i a’mâl-i uhreviye ve İhlâs

°°°Önsöz°°°

Üstad Hazretleri her mü’min için, özellikle de bir hizmet mensubu için çok önemli olması gereken bu hususun, ancak şartlarına riayet edilirse gerçekleşeceğini söylüyor. Bunlardan birincisi olan, ve her amelimizin, her aktivitenin ve her işimizin özü olması gereken “sırr-ı ihlâs ile iştirak” düsturunu, bunun gereklerinin neler olduğunu şöyle açıklamaya devam ediyor Pırlanta Müellifi :

°°°

Hazreti Pîr’in İşti­rak-i a’mâl-i uhreviye ilgili açıklamalarına bir bütün hâlinde baktığımızda böylesine büyük ve küllî bir semereye mazhariyetin kendine göre bir kısım şartlarının bulunduğunu görmekteyiz.

O hâlde kendimize sormamız gereken soru şudur:

Biz, sahip çıkmaya çalıştığımız bir hareket içerisinde nasıl bir duruş ortaya koymalıyız, birlikte nasıl yol yürümeliyiz ve nasıl kaynaşıp bütünleşmeliyiz ki söz konusu mazhariyetleri elde edebilelim? İşte böyle bir mazhariyeti elde etme adına Hazreti Pîr ilk şart olarak “sırr-ı ihlâs ile iştirak” esasını zikrediyor.

İhlâs, bir ameli sırf Allah (celle celâluhu) emrettiği için yapmak, neticesini rıza-i ilâhîye bağlamak, semerelerini de ahirete bırakmak demektir. Bu açıdan ahirete müteveccih her türlü iş ve amelde ihlâsı esas alan bir kimseye göre önemli olan, bir kısım hayırlı hizmetlerin yerine getirilmesidir; bunları falan veya filanın yapması değildir. Farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, asıl olan, kimi zaman toplu çarpan dertli yüreklerle bir ney sesi gibi inleyip insanları mest etmek; kimi zaman da koro hâlinde gür bir sesle insanlara hak ve hakikati duyurmak, onlara Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki ifadesiyle, hayret (yaşadığı hâli ifade edemeyen ârifin yaşadığı hal), kalak (Can sıkıntısı. Kararsızlık. Gönül darlığı, Zahmet. Meşakkat) ve heymân (içtikçe daha bir yanan ve bir türlü suya kanmayan ma’nâlarına geldiği gibi, aşk yüzünden deli ve kara sevdalı anlamlarına da gelir) yaşatmak ve böylece onları huzur-u kibriyaya ulaştırmaktır.

Hedef ve maksat bu ise, böyle bir gayeyi kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin, insan, kendisi yapmış gibi bundan memnuniyet duymalıdır.

Üstad Hazretleri, bu konuya misal verirken, talebelerinden birisine (Hasan Feyzi), -“Falanın hattı senin hattından daha güzel” dediğini, o talebesinin bu sözden memnun olduğunu ifade ediyor. Hatta Üstad Hazretleri o talebesinin kalbine baktığını, kalbinin de aynı duygularla çarptığını belirtiyor. (Bkz.: Bediüzzaman, Barla Lâhikası, s.119.) İşte bu, sırr-ı ihlâs ile iştirake çok çarpıcı ve güzel bir misaldir.

Aynı şekilde Hazreti Pîr, bu meseleyi ağır bir defineyi taşıma ve muhâfaza etmeye benzetmiş, defineyi omuzunda taşıyanların kendilerine yardıma koşan kuvvetli ellerin iştirakinden sevinmesi ve memnun olması gerektiğini ifade etmiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.197-198 (Yirmi Lem’a, Birinci Nokta).)

Evet, bu taşınan definenin bir ucundan ben tutacağım, bir ucundan sen tutacaksın, bir ucundan da öbürü tutacak ve hiç kimse kendisine hangi ucun rast geldiğine bakmayacak. Madem götürülen definede, ona iştirak eden herkese ait bir hisse vardır; herkesin kendi payına düşen işi hakkıyla yerine getirmesi ve bunu yaparken de kimseyle rekabet ve münakaşaya girmemesi gerekir.

Bir insanın bu ölçüde ihlâs sırrına muvaffak olabilmesi ise, kendi renginden sıyrılıp heyetin rengini alabilmesi ve kardeşlerinin meziyetleriyle iftihar etmesiyle mümkündür.

Zaten hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’ye gönül vermiş bir insanın, değişik nam u nişanları, ad ve unvanları geride bırakacak şekilde çok önemli bir vazife ve sorumluluğa talip olduğunu asla unutmaması gerekir. Bu açıdan yürüdüğü yolun şuurunda olan bir insana, “Sen, şunu yaptın, bunu yaptın.” dense onun vereceği cevap şu şekilde olacaktır: “Hatırlamıyorum, çok ihtimal de vermiyorum. Arkadaşlar çalıştı, gayret ettiler. Belki o esnada ben de aralarında bulunmuş olabilirim.” İşte Üstad Hazretleri’nin ifade ettiği sırr-ı ihlâs ile iştirakin ölçüsü budur. [Heyetin Sevabına Nail Olmanın Şartları / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

İşti­rak-i a’mâl-i uhreviye ve Dayanışma Ruhu

°°°Önsöz°°°

Birinci şartın özünün ihlâs ve samimiyet olduğu açıklandıktan sonra, bunun yeterli olmadığı, fakat yine bunun bir gereği olan, bundan bağımsız ele alamayacağımız ikinci bir şart olan “sırr-ı uhuvvet ile tesanüd”, yani uhuvvet, samimi ve derin bir kardeşlik ile dayanışma şartının ne olduğu, nasıl olması gerektiği açıklanmaya Pırlanta Müellifi  şöyle devam ediliyor:

°°°

Üstad Hazretleri, iştirak-i a’mâl-i uhreviyeden istifade edebilmenin ikinci şartı olarak ise “sırr-ı uhuvvet ile tesanüd”ü nazara vermiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.201-202 (Yirmi Birinci Lem’a, İkinci Düstur).)

Uhuvvet, kardeşlik demektir. Bir yerde kardeşlik varsa, orada birbirine dayanma ve dayanışma da olur. Nitekim Efen­di­miz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mü’minler arasındaki kardeşliği anlatırken, bir vücudun uzuvları arasındaki münasebete dikkat çekmiştir. (Bkz.: Buhârî, edeb 27; Müslim, birr 66)

Nasıl ki bu uzuvların birinde rahatsızlık hâsıl olduğunda, diğer uzuvlar da ateş ve uykusuzluk ile buna ortak olurlar. Aynen öyle de mü’minler kendi aralarında öyle samimi ve ciddi bir uhuvvet bağı tesis etmelidirler ki, heyet-i İslâmiye’de bir arıza olduğu zaman her biri bundan üzüntü duyup ızdırabını çekmelidir.

Evet, kendini hakka adamış inanan gönüller kubbedeki taşlar gibi düşmemek için baş başa vermeli, birbirlerine destek olmalı ve yol boyu hiçbir arkadaşının yolda takılıp kalmasına meydan vermemelidir.

Eğer hizmet erleri bu anlayış çerçevesinde yekvücut olur, böyle bir ruh hâletini paylaşır, hakiki birlik ve beraberliğe ererlerse, milyonların hasenatı ayrı ayrı her birinin defterine noksansız bir şekilde akacaktır. [Heyetin Sevabına Nail Olmanın Şartları / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

İşti­rak-i a’mâl-i uhreviye ve Ortak Akılla Hareket Etme

°°°Önsöz°°°

Son olarak da, üçüncü şart olan “sırr-ı ittihat ile teş­ri­kü’l-mesai”, yani münferit hareket etmemek, kendisini ön plana çıkarıp her şeyi tek başına yapmaya kalkışmamak, tam bir işbirliği içerisinde çelişmesiz, çatışmasız, ihtilafsız, nizasız bir çalışma anlayışı içinde olma düsturu açıklanıyor.

Dikkat edilirse bu üç şartın üçünde de onların birer sır oluşları nazara veriliyor. Yâni kaba mantıkla, bilgi ve beceri ile değil, ancak ihlâsın, uhuvvetin ve ittihadın sırrına ermiş insanlarla bu işlerin yürüyebileceği ifade ediliyor. Zaten o sırlara ermiş olanların başka türlü düşünmeleri, hissetmeleri ve davranmaları beklenemez.

Bu durum ve hâl ise, ancak insanın içe doğru derinleşmesiyle hâsıl olur. Pırlanta Müellifi tarafından Bu üçüncü şartın açıklaması da şu şekilde:

°°°

 İşti­rak-i a’mâl-i uhreviyeden istifade etmek için öne sürülen üçüncü şart “sırr-ı ittihat ile teş­ri­kü’l-mesai”dir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.206-207 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).)

Yani birlik ve beraberlik ruhuyla mesailerin, yapılacak işlerin, vazife ve sorumlulukların taksim edilmesidir.

Başka bir ifadeyle münferit hareket etmekten sakınarak müşterek mesai yapma ve birlikte hareket etme alışkanlığının kazanılmasıdır. Bunun için de herhangi bir işe başlarken öncelikle vazife taksimi yapılmalıdır. Herkes elinden ne geliyorsa, neyi güzel yapıyorsa onu yapma gayreti içinde olmalıdır.

İfade ve izah etmeye çalıştığımız bu üç şart yerine getirildikten sonra, hizmet erleri kafa kafaya vererek meseleleri müşterek akla emanet ederlerse –Allah’ın izni ve inayetiyle– ferdî aklın düştüğü hatalara düşmeyeceklerdir.

Çünkü ihtimal hesapları içinde bir araya gelmiş on tane aklın bir meselede yanlış bir neticeye varması belki milyonda bir ihtimaldir. Baş başa vermiş akıl sayısı yirmi olduğu takdirde ise ihtimal oranı o ölçüde düşecektir.

 Bu açıdan meselelerin kolektif şuura bağlı götürülmesi çok önemlidir.

Öyle ki, bir insan dâhiyane fikirlere, tedbirlere sahip olsa bile, umum heyetle alâkalı meselelerde tek başına asla karar vermemelidir.

Şimdiye kadar insanlık tarihi boyunca tek başına hareket edip, tek başına karar verip de kalıcı bir muvaffakiyet ortaya koyan tek bir kişi dahi bilmiyorum. Evet, ne Sezar’ın, ne Napolyon’un, ne Hitler’in, ne Mussolini’nin ne de ondan sonra gelen diğer tiranların muvaffakiyetleri kalıcı olmamış, başta saman alevi gibi parlamış ama kısa bir zaman sonra sönmüş ve hazin bir enkaz yığını hâlinde orta yerde kalakalmıştır.

Kolektif şuura müracaat eden gerçek liderler ise, meseleleri meşverete bağladıkları ölçüde muvaffak olmuş, ortaya koydukları hizmetlerle içinde bulundukları toplumun geleceğini inşa etmişlerdir.

Hâsılı, hem dünya hem de ukbada iştirak-i a’mâl-i uhreviyenin vaat ettiklerine nail olabilmek için dupduru bir niyet ve samimiyete, kardeşlik ve dayanışma ruhuyla ortak akıl ve kolektif şuura ihtiyaç vardır. [Heyetin Sevabına Nail Olmanın Şartları / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

Bu yazı 83 kez okundu