Pırlanta İkliminde Seyahat-42

•Güzellikler O’ndan, Eksik ve Kusurlar Bizden

•Ortak Akla Müracaat

•En Büyük Düşman

•Nefis Mertebeleri ve Nefs-i Levvâme

•İrşad Ruhu ve Avam halk

***

GÜZELLİKLER O’’NDAN, EKSİK VE KUSURLAR BİZDEN

°°°Önsöz°°°

  • Hata yapmamak elimizde değil. Çünkü bütün ruhsal ve fiziki donanımımız buna göre dizayn edilmiş. Baştan mükemmel yaratılmış olsaydık gelişme kavramından bile haberimiz olmazdı.
  • Bununla beraber insanoğlu hem kendisini, hem de ortaya koyduğu her türlü eseri sürekli geliştirme kabiliyetine ve potansiyeline sahiptir.
  • Bunun ilk şartı ise, hem kendisinin, hem de eserinin mükemmel olmadığını kabul etmek ve daha iyisinin olabileceğine, olacağına inanmaktır.
  • Kusursuzluk sadece Cenab-ı Hakk’a mahsustur. Bizdeki mükemmellik kavramının kaynağı da budur.
  • Sürekli başkalarında hata aramak nasıl bir kusur ve ayıpsa, kusuru hep kendisinde aramak ve görmek de o ölçüde bir erdemdir.
  • Birincisi insanın önündeki bütün gelişme imkânlarını ortadan kaldırırken, ikincisi sürekli yeni kapılar açar.
  • Tamamen şahsî, günlük ve rutin bir örnek üzerinden konunun önemini şöyle ortaya koyuyor Pırlanta Adam:

°°°°°°°°°°°

Kur’ân-ı Kerîm’in şu açık düsturu fazla söze ihtiyaç bırakmamaktadır:

وَمَۤا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.” (Şûrâ sûresi, 42/30.)

Meydana gelen hata ve gediklerin, yaratılış gayesine muhalif bir şekilde gözün bakmasından, kulağın duymasından, zihnin değerlendirmesinden, ağzın konuşmasından, elin tutmasından, ayağın adım atmasından, hislerin ortaya konulmasından vs. kaynaklandığı ve bunların pek çoğunu da Allah’ın (celle celâ­lu­hu) affettiği bizzat Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın nassıyla ifade edilmektedir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

كُلُّ ابْنِ اٰدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ 

“Her âdemoğlu hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise çokça tev­be edenlerdir.” (Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30; Dârimî, rikak 18.) buyurmak suretiyle, insan tabiatında hata yap­ma his ve duygusunun, daha doğrusu donanımının bulunduğuna dikkat çekmiştir. İşte burada önemli olan, insanın, hatasının farkına varması ve onu telafi etmeye çalışmasıdır. Râşit Ha­li­feler bile yer yer, “Keşke şu işi şöyle değil de böyle yapsaydım.” demek suretiyle kendilerini sorgulamış; bazı icraatlarında –ken­di ufukları açısından– yanıldıklarını ifade etmişlerdir.

Hâdiselerin Dilini Doğru Okuma

Hatta insan, başına gelen bela ve musibetleri, meydana gelmesi açısından kendi irade ve kastına bağlı olmasa bile, kendinden bilmelidir. Mesela ayağına batan iğneyi bile tesadüf eseri görmemeli, onun kendi kusurlarının bir sonucu olduğunu düşünmelidir. Bu duruma bir misal olması açısından şu hâdiseyi ifade edebilirim: “Bir arkadaşınız kendine günde bazen iki bazen de üç defa insülin iğnesi vuruyor. Eğer bu sırada iğnenin mahfazası elinden düşse bunu, ‘Bismillâh’ dememeye bağlıyor ve ‘Allah’ım! Eğer Senin adınla bunu taksaydım, elimden düşmeyecekti.’ diyor. Aynı şekilde bazen iğneyi vururken bir sinire veya kılcala rastlıyor ve kan çıkıyor. Bunu da iç inhiraflarına, düşüncede istikamete erememeye, O’nunla münasebeti tam sağlayamamaya vs. veriyor.”

Bence bela ve musibetler karşısında ortaya konması gereken tavır işte bu şekilde olmalıdır. Zira insan, ortaya çıkan bir kusuru, bir eksiği, bir gediği kendinden bilmediği ve kendisini sorgulamadığı takdirde, ömür boyu suizanda bulunmaktan ve başkalarını suçlamaktan bir türlü kurtulamaz. Hatta o, sürekli çevresindeki insanların, kendi pozitif tavır ve davranışlarını negatif hâle getirdiğini ve işlerini riske attığını düşünür. Tabi, kendi kusurlarını göremediğinden ötürü de onları telafi etme adına herhangi bir teşebbüste bulunmaz.

Hâlbuki hatalarını gören ve bunların farkında olan insan, ortaya çıkan her bir olumsuz hâdise karşısında oturup düşünecek ve bir daha aynı hatayı yapmama adına alternatif çare arayışlarına girecektir. Evet, falso ve fiyaskoyu kendinden bilen insan bir daha aynı vartaya düşmemek için makuliyet ve mantıkıyet içinde hareket edecek ve gerekli olan bütün tedbirleri almaya çalışacaktır. Mesela insanları sevk ve idare konumunda bulunan bir yönetici, mesul olduğu insanların arasında uyuşmazlıklar ortaya çıktığında bundan ders ve ibret alacak, aynı huzursuzlukların bir daha tekrarlanmaması adına bütün ihtimalleri gözden geçirip her bir ihtimal için birkaç çözüm yolu üretecektir. Yani daha baştan ortaya koyduğu plân ve projelerde muhtemel problemlerin farklı farklı alternatif çözümleri olacaktır. [Mükemmel Dinin Mensupları Mükemmelliğe Talip Olmalı/ Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

ORTAK AKLA MÜRACAAT

°°°Önsöz°°°

  • Bir açıdan akıllı insan, en başta kendi aklının her şeye yetmediğini, yetmeyeceğini bilen insandır.
  • Böyle olunca başkalarının akıllarından da faydalanma imkânı ortaya çıkmış olur. Akıl bir iken çok olmuş olur.
  • Akıl akıldan üstün olacağına göre, her seviyedeki akıldan faydalanmak mümkün hâle gelir.
  • Ortak akıldan istifade denilen bu sistemin adı ise istişaredir. İnsanların en akıllısının hem emrettiği, hem de bizzât uyguladığı bu sistem hakkında şöyle deniliyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

  Ortaya konulan işlerin ekmeliyet ve etemmiyet içinde yapılmasını sağlayan ve insanı hata ve yanlışlardan koruyan önemli bir disiplin de ortak akla müracaat edilmesidir. Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), istişare eden kimsenin kayıp yaşamayacağını ifade buyuruyor. (Bkz.: et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 2/7.)

    Düşünün ki, Efendimiz vahiy ile müeyyet olduğu ve gökler ötesi âlemlerle irtibata geçtiği hâlde her meseleyi meşverete arz ediyor. Hem de dini, hak ve hakikati, meşveretin ne demek olduğunu kendilerine öğrettiği insanlarla istişarede bulunuyor. Evet, kendi mutlak üstünlüğünü bir mânâda bir kenara bırakıyor ve insanlardan bir insan olarak karşılaştığı problemler hakkında ashabıyla görüşüyor. Kaldı ki Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) için yanılma ihtimali söz konusu değildir. O hâlde yanılmaya, hem de pek çok yanılmaya açık bizim gibi insanlar için yanılma ihtimalini en aza düşürmenin yolu da meseleleri ortak akla havale etmek olacaktır.

 Günümüzde hem fert, hem toplum olarak pek çok problem sarmalıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez, ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır, daha sonra da suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız. Suç da, kabahat de sizde olduğu hâlde sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar, onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız.

Hâlbuki bir şairin ifadesiyle,

“Kimseye bâki değil mülk ü devlet, sim ü zer;

 Bir harap olmuş gönül tamir etmektir hüner!”

  Eğer altın ve gümüş birisi için bâki olsaydı, onlar Karun’un işine yarardı. Oysaki o, hazineleriyle birlikte yerin dibine batırıldı. Bununla da kalmadı, Kur’ân’da lanetlenmek suretiyle mânen de insanlar tarafından sürekli yerin dibine batırılmaya mahkûm edildi. (Bkz.: Kasas sûresi, 28/76-83.) Bu açıdan yıkılmış bir gönül varsa, asıl hüner onu tamir etmektir.

Yunus Emre de,

-“Biz, gönül yıkmaya değil, gönül yapmaya geldik” diyor. Bizim de vazifemiz kalbleri tamir etmektir. Hâl böyleyken bir insanın, kendi yaptığı hataları kalkıp başkalarına mâl etmesi, onları suçlaması ve böylece pek çok gönlü yıkması olacak iş değildir. [Mükemmel Dinin Mensupları Mükemmelliğe Talip Olmalı/ Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

EN BÜYÜK DÜŞMAN

°°°Önsöz°°°

  • İnsan genellikle düşmanı dışında arar. Hâlbuki en büyük düşman onun kendi içindeki nefsidir.
  • O istemedikçe hiç bir dış güç insana istediğini yaptıramaz.
  • Onu düşman olarak görmedikçe şerrinden emin olmak da mümkün olmaz.
  • Nefsin en büyük kozu insana sunduğu gayrı meşrû zevklerdir.
  • Nefis bir taraftan her kötülüğü emreden bir düşman iken, kendisiyle mücadele ve gayr-ı meşrû isteklerinde onun rağmına hareket edildiği takdirde insanın terakkisini sağlayan güçlü bir zemberek hâline dönüşür.
  • Efendimiz’in, onunla mücadeleye “büyük cihad” dediği bu güç kısaca işte şöyle özetleniyor:

°°°°°°°°°°°

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

أَعْدَى عَدُوٍّ لَكَ نَفْسُكَ الَّتِي بَيْنَ جَنْبَيْكَ

“Senin en büyük düşmanın, mahiyetindeki nefsindir.” (el-Beyhakî, ez-Zühd 1/157; ed-Deylemî, el-Müsned 3/408; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/222.) buyurmak suretiyle kendisine karşı asıl tavır alınması ve mücadele edilmesi gereken en çetin düşmanın nefis olduğuna dikkat çekmiştir.

  Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir zaman düşmanla yaka paça olduktan sonra Medine’ye dönerken, “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” buyurmuş, büyük cihadın ne olduğu sorulduğunda ise O, “Nefisle cihad.” cevabını vermiştir. (el-Beyhakî, ez-Zühd 1/165; Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 13/523.)

 Çünkü insanın, karşısında açıkça gördüğü düşmanla mücadelesine nispetle, iki kaşı arasına gizlenmiş, her an hücum fırsatı kollayan sinsi bir düşmanla mücadelesi daha zordur. Hem düşmanla yapılan cihadda, her ne kadar savaşma, vuruşma gibi maddî zorluklar olsa da muzaffer olma neticesinde ganimet ve benzeri kazançların peşin olarak dünyada elde edilme ihtimali vardır. Fakat nefisle mücadele etme, onu yenme, aşma ve bertaraf etme neticesinde insana vaat edilen mükâfatlar büyük çoğunluğu itibarıyla hâlihazırda mevcut olmayıp ahirete bağlanmıştır.  İnsan tabiatı ise,

 كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ . وَتَذَرُونَ الْاٰخِرَةَ

 “Hayır, doğrusu siz şu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz, onun için ahireti terk edip durursunuz.” (Kıyâmet sûresi, 75/20-21.) âyet-i kerimesinde ifade buyrulduğu üzere peşin ve günübirlikçi mükâfatlara perestiş eder. Evet, insan sa’y u gayretinin neticesini hemen elde etmek, çalışmasının ücretini çarçabuk almak ister. Bu açıdan i’lâ-yı kelimetullah adına yapılan cihad, gerçekte küçük olmasa da, büyük cihada nispeten küçük kalmaktadır. [Melek Edalı Nefis: Nefs-i Mutmainne / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

NEFİS MERTEBELERİ VE NEFS-İ LEVVÂME

°°°Önsöz°°°

  • Kaynağı Kur’ân-ı Kerim olmak üzere bazı tasavvuf ve ahlâk kitaplarında nefsin yedi mertebesinden söz edilir.
  • Bunlar, emmâre (hep kötülüğü emreden), levvâme (hatasını bilip kendisini kınayan), mülhime (bir takım ilham ve sezgilere açık hâle gelen), mutmainne (doyuma ulaşmış, oturaklaşmış), râdiye (Allah’ın her türlü takdirinden râzı), mardiyye (Allah da kendisinden râzı) ve sâfiye (durulaşmış, tertemiz hâle gelmiş) ya da zekiyye mertebeleridir.
  • Bunun en düşük seviyesi emmâre mertebesidir.
  • İnsanın terbiyesi, terakkisi ve gelişmesi bu mertebelerde alınacak mesafeye bağlıdır.
  • Emmâreden levvâmeye geçiş mücadelenin ve terakkinin başlaması demektir. Bu mücadele ile alınacak olan bu mesafeyi şöyle anlatıyor Pırlanta Müellifi:

°°°°°°°°°°°

İnsanın amansız düşmanı olan nefis, potansiyel olarak insan için çok zararlı olsa da, değişim ve yükselmeye açıktır, terbiye edilebildiği takdirde insanı Allah’tan (celle celâluhu) uzaklaştıran değil, onu Allah’a (celle celâluhu) yaklaştıran bir bineğe dönüşür. Mesela;

 وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ 

“Hayır ha­yır, kasem ederim sürekli kendini kınayan o nefse!” âyet-i ke­ri­mesinde beyan buyrulan nefis, böyle bir değişim ve terakkinin ilk adımını atmış, ilk açılımını gerçekleştirmiş nefsi ifade eder. Bu nefis, her ne kadar, zaman zaman hata ve günahlara girse de yaptığı kötülük ve günahtan dolayı kendini kınar, sorgular, içine düştüğü levsiyattan çıkma yolları araştırır, tevbe ve istiğfara yönelir ve bir daha da aynı hata ve günahlara düşmemek için alternatif mücadele şekilleri geliştirir. İnsanın, “NEFS-İ EMMÂRE”nin sultasından kurtulup hata ve günahları karşısında kendisini kınayan “NEFS-İ LEVVÂME” mertebesine geçmesi nefsin tezkiye ve terakkisi adına çok önemlidir. Çünkü bu ilk adım, nefsin diğer mertebelerine ulaşma adına bir açılma noktasıdır.

İnsan nefsinin mertebe mertebe “NEFS-İ MUTMAİNNE”ye yükselmesi, nefs-i mutmainnenin, NEFS-İ RÂDİYE (Hakk’ın takdir ve hükümleri karşısında hep rıza soluklayan nefis), NEFS-İ MARDİYYE (kendisinden razı olunan nefis) ve –eğer bu dünyada mümkünse– NEFS-İ SÂFİYE veya NEFS-İ ZEKİYYEYE ulaşması da ilk olarak “nefs-i emmâre”nin “nefs-i levvâme”ye açılmasından geçmektedir.

  Nasıl ki, merkezdeki küçük bir açı muhit hattında kocaman bir açı meydana getiriyorsa, nefis adına küçük de olsa merkezdeki böyle bir açılım çok önemlidir ve bir o kadar da zordur. Çünkü bunun sağlanması için bir değişimin gerçekleştirilmesi; bir diğer ifadeyle eskinin silinmesi, geçmişe veda edilmesi, o güne kadar alışılagelen şeylerin elin tersiyle itilip yeni bir yola girilmesi gerekmektedir. İşte günah ve hatalar karşısında kendini kınayan, sorgulayan ve bir daha da o günahlara düşmeme konusunda mücadele azmi ve iradesi sergileyen nefis, bu mücadelesini sürdürdüğü takdirde, kalb ve ruh ufku semasında pervaz edip kanat çırpabilecek “nefs-i mutmainne” mertebesine yükselmiş olur.

İtminana Ermiş Nefsin Vasıfları

Nefs-i mutmainne, itminana ermiş, iman ve irfan ufku açısından tam oturaklaşmış, Allah’ın (celle celâluhu) rıza ve hoşnutluğundan başka her şeye kapılarını kapatmış, farklı alternatif arayışlardan da kesilmiş nefis demektir. Beyhude arayışlardan kurtulmuş böyle bir nefis artık hep O’na müteveccih yaşar, ömrünün dakika ve saniyelerini bile O’nun rızası istikametinde değerlendirir ve hep O’nun takdir ve hükümleri karşısında rıza soluklar. Bir insanın içinde Cenab-ı Hakk’ın icraat-ı sübhaniyesi karşısında razı olma duygusu varsa bu aynı zamanda Allah’ın (celle celâluhu) ondan razı olduğunun da bir göstergesidir. 

Bu açıdan bazı muhakkiklere göre nefs-i râdiye ve mardiyye, nefs-i mutmainnenin açılmış iki kanadı mesabesindedir. Allah’tan razı olan ve Allah’ın da kendisinden razı olduğu böyle bir insan için artık ister celâlden cefa gelsin isterse de cemalden vefa gelsin fark etmez. O, her ikisini de safa diye bağrına basar. 

Ayrıca o, “Hel min mezîd – Daha yok mu?” yolcusu olması itibarıyla sürekli mârifetini arttırmaya ve kendisine ait farklı uzaklıkları aşarak O’na karşı yakınlık mukabelesinde bulunmaya çalışır. [Melek Edalı Nefis: Nefs-i Mutmainne / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

İRŞAD RUHU VE AVAM HALK

°°°Önsöz°°°

  • Anlatılanların doğru olması gerektiği kadar, kime, ne zaman, neyin ve nasıl anlatılacağını bilmek de çok önemlidir.
  • Bilgi ve mantık açısından gelişmiş, kendisini geliştirmiş insanlarla, çevre ve imkânları bakımından buna pek fırsat bulamamış ya da kendisinde o kabiliyetin fazla gelişmemiş olduğu insanları ikna aynı argümanları kullanmakla mümkün olmaz.
  • Aşağıda, avam dediğimiz ve halkın büyük çoğunluğunu teşkil eden, Bediüzzaman Hazretlerinin yüzde seksen olarak gördüğü ve “safderûn ekseriyet” dediği bu kimselere dinî konuların nasıl anlatılması gerektiği şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Üstad Hazretleri, “Cumhur-u avamı burhandan ziyade me’hazdaki kutsiyet imtisale sevk eder.” (Hakikat Çekirdekleri ve Sü­nû­hât) diyor.

  “Avam halk” mânâsına gelen “cumhur-u avam” ifadesiyle burada kastedilen; İslâmî ilimlere vâkıf olmayan, dinî hayatını taklide bağlı olarak yaşayan ve dinin ruhuna nüfuz edemeyen kişilerdir. Bu tür insanlar genel itibarıyla aklî, mantıkî ve felsefî delilleri pek bilmezler/bilemezler; ilmî istidlâller de onlara çok ağır gelir. Aynı şekilde pozitif bilimlerin verilerini de anlamakta zorlanırlar. Bu açıdan aklî, felsefî istidlâlleri kullanarak onlara hitap etmenin pek bir faydası olmayabilir. Bunun yerine farzdan harama, mubahtan âdâba kadar herhangi bir şer’î meseleyi onlara anlatırken,

-“Kur’ân, bu konuda kat’î olarak şöyle ferman ediyor.” veya

-“Sünnet-i Sahiha’da konuyla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır.” dediğinizde bu, onlar için daha bağlayıcı ve etkili bir beyan olacaktır. Çünkü Kur’ân ve Sünnet, –hakikatte öyle olduğu gibi– onlar nazarında da itimat ve ittiba edilmesi gereken çok sağlam iki kudsî kaynaktır.

Bu açıdan bazı hakikatleri avam halka anlatırken fıkhî tahliller, küllî kaideler yerine öncelikli olarak âyet-i kerimelerle Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz ve uygulamaları öne çıkarılmalıdır. Farklı bir ifadeyle, anlatılmak istenilen meseleler, “Efendiler Efendisi (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) şöyle davranıyordu; şöyle oturuyor, böyle kalkıyordu; şöyle yiyor, böyle içiyordu.” gibi ifadelerle bizzat Efendimiz’in hayatına bağlanarak anlatıldığında bunun muhataplarda çok daha inandırıcı ve yönlendirici bir etkisi olacaktır.

  Buraya kadarki izahlardan anlaşılacağı üzere “aslî kaynak” diye ifade edebileceğimiz “me’haz” dediğimizde ilk anlaşılması gereken Kur’ân ve Sünnet’tir.

   Bununla birlikte bazı büyük şahsiyetler hayatlarını milimi milimine Kur’ân ve Sünnet yörüngeli yaşadıklarından ötürü halkın sevgi ve güvenini kazanmışlar ve bir mânâda izafî bir me’haz hâline gelmişlerdir. [İrşad Ruhu ve Hakperestçe Duruş / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

Bu yazı 82 kez okundu