Yusuf Sûresi Tefsiri – [1-42]

Bismillâhirrahmânirrahîm.

***

الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠ (١)

(ELİF, LÂM, RÂ BUNLAR AÇIKLAYICI/APAÇIK KİTAB’IN ÂYETLERİDİR.)

•‘Elif-lâm-râ’ (الٓـرٰ۠): Kur’ân-ı Kerîm’de 29 sûrenin başında bulunan ve bir kaç harfin birleşmesinden meydana gelmiş bu harflere kesik okunuşlu harfler anlamında mukatta’a harfleri denir.

•Kur’ân-ı Kerîm, Yûsuf sûresine birer ilahî şifre konumundaki bu harflerle girizgâh yapmaktadır. Bunlar 14 hece harfini ihtiva eder ve mükerrerleriyle birlikte sayısı 78’dir. 27’si Mekkî, 2’si Medenî olmak üzere şu 29 sûrenin başında yer alırlar. Bunların müstakil âyet olup olmadıkları ihtilaf konusudur.

 

•Bu konuda Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şu açıklaması mevcuttur: ‘Allah Teâlâ’nın Kitab’ından bir harf okuyana bir sevap vardır ve bu sevap on misliyle verilir. Ben (الم) bir harftir demiyorum. ‘Elif’ bir harftir, ‘lâm’ bir harftir, ‘mîm’ bir harftir.’ (Tirmizî, Sevabü’l-Kur’ân, 16)

Hurûfu mukatta harflerinin anlamı hususunda iki farklı anlayış mevcuttur. 

Bunlardan ilkine göre bu harfler, Kur’ân’ın sırlarından olup, mânâsı Allah’a aittir.

Mütekellimler ise, Allah’ın kitabında anlaşılmayan bir şey bulunmasını kabul etmemişler ve bunlar hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Onlara göre bu harfler;

1. Sûrelerin ismidir,

2. Allah’ın isimlerinden veya sıfatlarından birine delâlet ederler,

3. Allah’a yemin ifade ederler,

4. Kullanılma gayesi, müşriklerin dikkatini çekmektir,

5. Birer tenbih edatıdırlar.

Bu harfleri, sûfîler de işarî tefsir geleneği ile farklı yorumlamıştır. Örneğin (الم) daki ‘elif’, şeriata, ‘lâm’, tarîkata, ‘mîm’ de hakîkata delalet eder.

 

Şia’ya göre bu harflerden, mükerrer olanları çıkarıldığında ( صراط علي حقّ نمسكه) ‘Ali’nin yolu uyacağımız hak bir yoldur’ ifadesi elde edilmektedir. [..]

Akla “Mukatta’a harfleri anlaşılamadığına göre Kur’ân’da mevcudiyetinin hikmeti nedir?” şeklinde bir soru gelebilir. Bu âyetler Kur’ân’ın bir üslubu olarak müteşâbih türünden âyetlerdir.

Müteşâbih birden fazla mânâya ve tefsire imkân veren, açıklanmaya ihtiyaç duyan, mânâsını anlamak için kendisi dışında başka bir delile ihtiyaç gösteren âyetlerdir.

Müteşâbih âyetler hakkında yapılan tasnifte mukatta’a harfleri mutlak müteşâbihlerden kabul edilir. Bu tür âyetlerin Kur’ân’da yer almasının birçok hikmeti söz konusudur.

İlk nazarda anlaşılmıyor gibi görünen bu tür âyetler, (zaman içinde açılan gonca bir gülün bu süreç içinde geçirdiği her safha ayrı bir renk, koku, profil ve sanat farklılığı sergilediği ve özellikle onu izleyenler nezdinde kabiliyetleri, ihtiyaçları ve hissiyatı ölçüsünde ayrı ayrı tesir bıraktığı gibi) her tabakaya ayrı bir anlam fısıldar. Kalp ve akıllarını ona kilitlemiş muhataplarına muhakkak söyleyeceği bir şey olacaktır.

Bediüzzaman bu hususta şu enfes yorumu yapmaktadır: 

• ‘Müteşâbihât denilen Kur’ân-ı Kerim’in üslupları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için âvâm-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür.’ ‘Müteşâbihât dahi ince ve müşkil istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşâbihât, ince hakikatlere sûretlerdir.’ (Nursî Said, İşârâtü’l-İ’caz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, s. 170.)

• ‘Kur’ân-ı Hakîmin cümleleri birer mânâya münhasır değil; belki, nev-i beşerin umum tabakatına hitap olduğu için, her tabakaya karşı birer mânâyı tazammun eden bir küllî hükmündedir. Beyan olunan mânâlar, o küllî kaidenin cüz’iyatları hükmündedirler. Herbir müfessir, herbir ârif, o küllîden bir cüz’ü zikrediyor. Ya keşfine, ya deliline, veyahut meşrebine istinad edip, bir mânâyı tercih ediyor… Bunlar umumen murad ve maksud olabilir ve onun hakikî ve mecazî mânâlarıdır.’ (Nursî Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1999, s. 315.)

Bu demek değildir ki Kur’ân’ın mânâları müphemdir ve onları isteyen istediği tarafa çekebilir. Bilakis maksad şudur: Kur’ân’ın âyetlerinin iç içe girmiş daireler hâlinde genişleyen mânâları vardır. Bunlar birbirini kesen değil, merkezleri aynı olan dairelerdir. Tıpkı durgun bir havuza atılan taşın etrafında gitgide genişleyen halkaların oluşması gibi. Asıl merkezî mânâ sarih mânâ olup, diğerleri genişleyen maksatlar durumundadır.

Kur’ân’ın i’câzının; belki de indiği dönem itibariyle en belirgin olanı onun, nazım, üslup ve kelimelerden oluşan beyâni yönüdür. Bu icaz gereği hitabın içerdiği kelimelerin her biri yerli yerine oturmaktadır. Öyle ki bir kelimeyi başka biriyle değiştirmek, ya hitabın bozulmasına yol açacak ya da belâgatının eksilmesine sebep olacaktır. Bu zaviyeden bakıldığında Kur’ân’ın i’câzını Kur’ân’ın bütünlüğü içinde her bir sûrede hatta yerine göre her bir âyette aramak Kur’ân’ın değişik hikmetler içeren i’caz vecihlerini ortaya koyacak ve bitmek tükenmek bilmeyen bu sonsuz hazineden istifade edilmesine sebep olacaktır. ‘Kur’ân’ın bütün nesillere ve çok farklı seviyelere hitap edip müfessirlerin ilmi kapasitelerine göre âyetlerin külli mânâlarının cüz’iyâtlarını anlayabileceklerini, bütün o mânâların umumen murad ve maksud olup, âyetin hakiki veya mecazi mânâları olduğunu bildirir.’

Sûrenin bu harflerle başlaması, kıssanın olağanüstü güzelliği ve etkileyiciliğini peşinen ihsas eden ilave bir unsurdur. (Atalay Mehmet, Kur’ân’a Psikoloji ile Bakmak, İz Yayıncılık, s. 74.) Zira bu harflerin zikredilmesi, Yûsuf kıssasında geçecek olan her bir kelime hatta harfin dahi bir misyon ve vazifesi olduğuna dolayısıyla Kur’ân âyetlerine bu nazarla bakmanın gerektiğine işaret etmektedir. Kur’ân’da bu harflerin mevcudiyetinden ilm-i ilahînin sonsuzluğu, insanın bu ilim karşısında acziyeti de ortaya çıkmaktadır. Bu harfler Allah’ın, hikmetine vakıf olamayacağımız bir sırrı olduğunun göstergesidir.

Kur’ân lafzı, nazmı, üslûbu ve içeriği itibarıyla insan ve cinleri kendisinin bir benzerini getirmekten âciz bırakmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in her bir harfinin dahi misyonu olduğu, ‘mukatta’a’ denilen bu benzeri harfler ile de bu misyonu sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Kur’ân başka bir delile ihtiyaç duymadan bizatihi her harfiyle kendini kanıtlar.

□Mubîn kelimesi (الْمُب۪ينِ۠); ibâne kökünden geçişli ve geçişsiz anlamıyla kullanılan bir isimdir. Bu itibarla Kur’ân âyetleri geçişsizlik cihetiyle kendi özünde net ve anlaşılır iken geçişlilik cihetiyle de insanlığa gerçekleri açıklayan âyetler anlamına gelir.

•Kur’ân-ı Kerîm’in önemli bir hususiyeti kendi kendini tefsir etmesidir. […] “Bir kimse; ‘Kur’ân’ın en güzel tefsir yolu nedir?’ diye sorsa, ona şöyle cevap veririz: ‘Kur’ân’ın yine Kur’ân ile tefsir edilmesidir. Zira bir yerde anlamı kapalı (mücmel) olarak geçen bir âyet, bir başka yerde tefsir edilmiş, bir yerde kısa geçmiş (muhtasar) olan husus başka bir yerde etraflıca anlatılmıştır…”(İbn Kesîr, et-Tefsîru’l-Kebîr, thk. Abdurrahman Amayra, Beyrut ts. I, 3. ) […]

Kur’ân mübîn bir kitaptır, ancak anlaşılırlığı ona muhatap olan farklı seviye ve kültürlere göre farklılık arzeder. Zira Kur’ân-ı Kerîm aynı anda değişik insan gruplarına hitap eder. İşte tefsîr bu noktada bazılarına göre kapalı kalan kısımlarını açma ve beyân etme rolü oynar. Bu sayede sıradan insanlar, kendi bilgi ve tecrübelerine göre sathî bir mânâyı anlarken, ihtisas ehli lafızların köklerine inerek daha değişik mânâları kavramaktadırlar.

‘Kur’ân’ın mübîn olması ondaki her şey, her insanın, her seviyenin hemen anlayacağı şekilde meydandadır, tefsîre hacet yoktur, demek değildir. Kur’ân, kitap olarak gönderilmiştir. Kitap birçok ilimler ihtiva etmektedir. Muallimsiz kitap, insanlara bir şeyler öğretmek için geçerli olan bir yol değildir. Öğretimde kitap ile yetinen, öğretmeni ve okulu reddeden öğretim sistemi olamaz. Onun içindir ki Allah, kitabını, mesajını sahipsiz, muallimsiz bırakmamıştır. Birçok âyette Peygamber’in kitap ve hikmeti öğretmesinden, açıklamasından bahsetmiştir.’ (Yıldırım Suat, Hz. Peygamberin Kur’ân Tefsîri, Yeni Ümit Dini İlimler ve Kültür Dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 1996, Sayı: 34 Yıl: 9.)

Bu kelimeden ayrıca konuşurken muhatabın anlayacağı dil ve üslubun önem ve gereği anlaşılabilir.

Mübîn kelimesi ayrıca Zâtı Celâli gizli olmayan, gören gözlere âyân olan, âsarı ile maruf olan mânâlarında Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden birisidir.

***

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰناً عَرَبِياًّ لَعَلَّـكُمْ تَعْقِلُونَ (٢)

(BİZ ONU AKLEDESİNİZ/ANLAYASINIZ DİYE (Arapça bir Kur’ân) ARAPÇA OKUNMUŞ OLARAK İNDİRDİK.)

Kur’ân âyetleri Arapça harflerden meydana gelmektedir. Bir önceki âyetle irtibatlı olarak bu harflerden örülmüş olan bu kitap bu dili konuşan topluma kendi dillerinin en küçük parçası olan her harfi ile benzerinin getirilmesi hususunda âdeta meydan okumaktadır.

Kur’ân’ın insanın kullandığı bir dil ile inmesi ona insanîlik vechi kazandırmaktadır. Bu itibarla bir şekilde insana göre ve ona yönelik olduğu hissi uyandırmaktadır.

Kur’ân (اَلْقُرْاَن) kelime bakımından farklı mânâlara gelmektedir. Bunlardan en yaygın olanı, ‘okumak’ manâsına gelen (قَرَأ) fiil kökünden, harfleri ve kelimeleri birbirine ekleyerek okuma demektir. [..] Bu fiil ayrıca ‘el-kar’u’ masdarıyla ‘toplamak’ anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerîm de kendinden önce inmiş olan kitapların özünü bir araya getirmekte ve onları bir tek kitapta toplamaktadır. İmam Şâfiî gibi âlimler de Kur’ân’ın herhangi bir kelimeden türemediği, özel bir isim olduğu görüşündedir.

•Istilahî olarak da Kur’ân, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) vahiyle indirilmiş, mushaflarda yazılmış, tevatürle nakledilip tilavetiyle taabbüd olunan mu’ciz kelâmdır. Burada Kur’ân kelimesi ile Kur’ân’ın tamamı veya vahyin bir cüz’ü kastedilmiştir.

(KUR’ÂN’EN ARABİYEN).. (قُرْءٰناً عَرَبِياًّ) ‘Arapça Kur’ân’ ifadesi Kur’ân kelimelerinin her birisinin ayrı ayrı Arapça olmasını gerektirmez. Örneğin Âdem, Âzer, İblîs, İdrîs, İsrâîl, İsmâîl, İlyâs, Elyese‘, Eyyûb, Dâvûd, Zülkifl, Lokmân, Rûm, Zekeriyyâ, Süleymân, Şeytân, Îsâ, Lût, Me’cûc, Mârût, Medyen, Meryem, Mûsâ, Nûh, Hârût, Hârûn, Yakub, Yehûd, Yûsuf ve Yûnus gibi isimler Kur’ân’da yer almakla beraber Arapça değildirler.

  • Abdullah b. Abbâs, Abdullah b. Mes‘ûd, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, el-Hasan el-Basrî, Vehb b. Münebbih, Suyûtî gibi ilim adamları: Kur’ân-ı Kerîm’in Habeşçe, Farsça ve İbranice gibi başka dillerden kimi yabancı kelimeleri ihtivâ ettiğini söylemişlerdir.

İbn Cerîr et-Taberî, Muhammed b. İdrîs eş-Şâfi‘î ve İmam Fahreddîn er-Râzî gibiler de: ‘Arapça olmayan özel isimlerin dışındakilerden Kur’ân’da olan her şey (kelime) Arapça’dır’ derler. Kur’ân, ister aslı Arapça olsun, isterse dillerinde Arapçalaştırdıkları yabancı kelimeler olsun, Arapların daha önce kullandıkları, dillerine pelesenk ettikleri ve kendi aralarında tanıdık buldukları kelimelerden bir kısmını gündemine almış ve kullanmış da olabilir. Öyle ki bir zaman sonra, kelimeler kullanıla kullanıla Arapça hükmüne geçmiştir. (Bkz. Kal‘acî, Muhammed Ravvâs, Lügatu’l-Kur’ân, (Kur’ân Dili, Seçilmiş Arap Dili, Trc. Eren A. Cüneyt, Toprak Sait), Yeni Akademi Yayınları, İzmir, 2009, s. 21, 22.)

Kur’ân’ın Arapça indirilmiş olma vurgusu onunla ibadetin Arapça orijinali ile olması gerektiğine de işaret etmektedir. Diğer taraftan Kur’ân’ın Arapça olması ile onun anlaşılırlığı arasında kurulan ilişkiden iletişim esnasında muhataba verilecek mesajın anlaşılır olmasının gereğini anlıyoruz. Ayrıca Kur’ân’ın anlaşılması için tercüme, meâl ve tefsirlerinin yapılması caizdir. Çünkü Kur’ân, anlaşılması için indirilmiştir. Arapça olmasının hikmeti de nâzil olduğu toplumun diliyle inmiş olmasındandır.

  • Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça indirilmesinin hikmetlerinden biri, belki de en önemlisi Arapça’nın Allah ile kul arasında irtibatı sağlayabilecek kapasitede ifade gücüne sahip bir dil olmasıdır.
  • Arapça, düşünme örgüsünü sağlayabilecek ifade zenginliğinin kaynağı olma özelliğinden dolayı Allah’ın insanlığa gönderdiği son kutsal kitabının dili seçilmiştir.

Üstâd Muhammed Hamidullah Kur’ân’ın Arapça olarak indirilmesine dair şunları der: 

“Diğer dillerin zaman içinde değiştiği kabul edilen bir gerçektir, mesela Urduca’ya bakalım, beş yüz yıl önce Urduca yazılmış bir kitabı anlamamız çok zordur. Bu, dünyadaki bütün diller için geçerlidir. İngilizce’de beş-altı yüzyıl önce yazılmış olan Chaucer’ı ancak birkaç bilgin anlayabilmektedir. Bu diğer bütün eski ve yeni diller için geçerlidir. Allah’ın son mesajı aynı değişime maruz bir dilde vahyolmuş olsaydı bizim de anlayabilmemiz için yirminci yüzyılda başka bir kitap göndermesi şart olurdu. Eskilerin kitapları gibi bu kitaplar da anlaşılmaz olurdu. Dünya yüzünde değişim kanunundan muaf bir dil varsa o da Arapça’dır. Günümüzde radyo dinlediğimiz ve gazete okuduğumuz Arapça’nın Peygamber zamanındaki yani Kur’ân ve hadisteki Arapça’yla, aynı olduğu ispatlanmış bir gerçektir. Kelimenin anlamı dilbilgisi imlâ veya da telaffuz noktasında aradan geçen uzun zamana rağmen hiçbir fark yoktur. Peygamber bugün aramızda bulunsaydı ve ben ona çağdaş Arapça ile konuşsaydım kendisine söyleyeceğim her kelimeyi anlardı. Aynı şekilde Peygamber bana cevap verdiğinde ben de onun söyleyeceklerinin her kelimesini anlardım.

Bundan çıkaracağımız sonuç şudur: Son Peygambere indirilen kitabın değişime maruz kalmayan bir dilde olması gerekliydi. Bundandır ki Arapça seçildi. Belagat, fesahat, musikî vs. gibi özelliklerin yanı sıra Arapça’nın hepimizin şahit olabileceği başka bir özelliği vardır. Bu da Arap dilinin değişmeme niteliğidir. Peygamber zamanında edebiyat ve eğitim dili ne ise bu gün de aynıdır.” (Hamidullah Muhammed, İslâm’ın Doğuşu, (Çev. Murat Çetinkaya), İst, 1997, s. 16-17; Candan Abdulcelil, Kuran Okunurken Zihne Takılan Âyetler, Elest Yayınları, İstanbul, 2004, s. 74. )

•‘İndirdik’ (اَنْزَلْنَاهُ) ifadesiyle Kur’ân’ın Hz. Peygamber Efendimiz’in kelamı olmayıp Allah tarafından indirilmiş olduğu açıkça beyan edilmiştir.

Âyetlerin sonunda yer alan ve Kur’ân âyetlerini birbirinden ayıran son kelimeye fasıla veya fezleke denir. Kur’ân tilavetinde okuyuşa büyük bir ahenk ve şiirsellik katan bu kelimeler âyetin mazmunu ile doğrudan alakalı ve ihtiva ettiği mânâyı da âdeta bağlayıcı ifadelerdir.

•‘Umulur ki akledersiniz‘ (لَعَلَّـكُمْ تَعْقِلُونَ) ibaresinden Kur’ân’ın akıl sahiplerine fayda verdiği, insanın da akletme potansiyeline haiz bulunduğu ve bunu kullanmasının gerektiği anlaşılmaktadır.

Akıl kelimesinin lügat mânâsı ile olan ilişkisi ile Kur’ân muhatabına özelde ihtiva ettiği âyetleri genelde de Cenab-ı Hakk’a delalet eden âfâkî ve enfüsî âyetler hakkında düşünme, eşya ve hâdiseler arasında tevhide ait işaret ve akletme çağrısında bulunulmaktadır.

Bu ibareden ayrıca Kur’ân mesajının evrensel olduğu hakikati anlaşılmaktadır. Çünkü (لَعَلَّـكُمْ) kelimesindeki zamir her zaman ve zemindeki Kur’ân’ın muhatabı olan kimselerdir. Ayrıca cem’ sigasının zımnında insanın sosyal bir varlık olduğu, İslâm dininin de sosyal içerikli olduğu da anlaşılmaktadır.

***

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَۗ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ (٣)

BİZ SANA BU KUR’ÂN’I VAHYETMEKLE (En güzel Kur’ân kıssalarını) EN GÜZEL SURETTE ANLATMIŞ OLUYORUZ. OYSA DAHA ÖNCESİNDEN (bunlardan) HABERSİZ KİMSELERDENDİN. )

Kıssa kelimesi lügatta ‘bir şeyin takibi suretiyle ardından gitmek’ anlamına geldiğinden bu kıssada meydana gelen hâdiselerin dikkatle takip edilmesi neticesinde birçok ders, ibret ve hikmet çıkarılacağına işaret vardır.

Kur’ân, Kelâmullah olması yönüyle insan fıtratına en uygun olacak biçimde yer yer –hâdiseleri- kıssalaştırarak arzeder. Bu hem Kur’ân’daki eğitim/terbiye metodunu hem de insanlara ibretli/hikmetli şeylerin hikâye edilerek anlatılabileceğini gösterir.

•‘En güzel beyân’ ifadesi (اَحْسَنَ الْقَصَصِ) (نَقُص) fiilinin mef’ûl-ü mutlakı olup mânâsı ‘en güzel beyân’ demektir. Bu tevile göre âyetin mânâsı ‘geçmiş milletlerin haberlerini sana en güzel bir şekilde anlatıyoruz’ şeklindedir.

Mâturidî bu ifadenin ‘en doğru söz’ olduğunu söyler.

İbn Abbas (radıyallahu anh) (.. اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَابًا..) ‘Allah sözlerin en güzelini indirmiştir’ (Zümer 23) âyetini delil getirerek ‘Rahmân’ın sözü’ olarak tefsir etmiştir.

“Eğer bu lafzı, masdar olarak kabul edersek, âyet, ‘Biz, sana bu Kur’ân’ı en güzel bir şekilde anlatıyoruz’ mânâsında olur. Böyle olması hâlinde, ‘en güzel olma’ hususu, kıssaya ait değil, anlatma işine ait olmuş olur ki bu güzel oluştan maksad, âyetlerin fesahat bakımından, mucize noktasına varmış, fasih ve beliğ sözler olmasıdır.”(Bkz. er-Râzî Fahruddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, XVIII, 84.) Bu itibarla birçok meâl ve tefsirde geçtiği gibi ‘kıssaların en güzeli’ anlamına gelmesi Arapça gramer yapısına uygun değildir.

•‘sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle’ (بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ) ifadesinden Hz. Peygamber Efendimizin gaybı bilmediği, onun bilgisinin sadece kendisine vahyedilenle sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Âyetten Allah insana bildirmezse insanın bilemeyeceği hakikati ortaya çıkıyor.

Bir dilden başka bir dile geçen kelimeler anlam kaybına uğrayabilir. Bu itibarla özellikle Kur’ânî terimleri vahyin nâzil olduğu dönemdeki maksadına muvafık anlamak ve aktarmak gerekir. Gafil kelimesinde olduğu gibi; zira bu kelime Türkçede olumsuz bir anlamda kullanılmaktadır. Oysa burada kastedilen mânâ habersiz olma anlamındadır. Buradan insanın öğrenme neticesinde seviye kat edeceği de ayrıca anlaşılmaktadır.

Kur’ân’ın mâzînin derinliklerinde meydana gelen hâdiseler hakkında vermiş olduğu bilgiler maziye ait i’câzına işaret eder. Kur’ân’ın gayba ait i’câzı mâzi, istikbâl, kevnî hakikatler ve uhrevî durumlarla ilgili olmak üzere dört kısma ayrılır. Kur’ân, bu yönünü şu şekilde ifade etmiştir:

تِلْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ فَاصْبِرْۜۛ اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟

‘Bunlar sana vahyettiğimiz bilinmeyen olaylardır. Sen de, milletin de daha önce bunları bilmezdiniz. Sabret; sonuç, Allah’tan sakınanlarındır.’ (Hûd 49.) Bu bilgiler bazen o kadar detaylı arz edilmektedir ki o detayların başka türlü bilinebilmesi mümkün değildir. Ümmî bir zâtın bu kıssayı böylesi edebî bir üslup ve tarzda anlatmış olması onun peygamberliğinin ayrı bir delilidir.

***

(Yûsuf Sûresi Tefsiri 4-6.ayetler)

اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ (٤)

(Hani) Bir zamanlar Yûsuf babasına: ‘Ey babacığım, rüyamda on bir yıldız, güneş ve ayı gördüm. Onları bana secde eder vaziyette gördüm’ demişti. )

 

•Bu âyetlerle kıssaya dâhil olunmaktadır. Yûsuf (aleyhisselâm) rüyasında on bir yıldız ile ay ve güneşin kendisine secde ettiklerini görür. Rüyasının tabirini babasına sorar.

•Yûsuf (يُوسُفُ), İbranice özel isimdir. (Ebu’s-Suûd, Muhammed b. Muhammed, İrşâdu Akli’s-Selîm İlâ Mezâya’l-Kur’âni’l-Kerîm)

•Kederli, üzüntülü, hüzünlü anlamlarında Arapça ‘esef’ kelimesinden geldiği söylense de gayr-i munsarif olması hasebiyle Arapça olmaması daha muvafıktır. ( Bkz. el-Beydâvî, a.g.e., III, 272.)

 

•(Büneyye ve Ebeti) (اَبَتِ) (بُنَي) kelimelerinden çocuğun anne ve babasına hitap ederken son derece edepli olması ve aynı şekilde anne ve babanın da çocuklarına olabildiğince şefkatli olmaları, hitaplarının şefkat içerikli olmaları irşad ve gereği anlaşılmaktadır.

Bu ifade tarzından muhatabın yaş ve statüsüne uygun konuşmanın lüzumu ve muhataba ismi ile hitaptan ziyade onun hoşuna gideceği tarzda hitap etmenin irşad ve gereği de anlaşılmaktadır. Bu lüzum yaşça büyük olanlara ve de özellikle anne ve babaya karşı daha bir önem kazanır.

 

•Anne-baba çocukları ile arasına bir mesafe koymamalıdır. Zira Yûsuf sorunlarını paylaşacabileceği bir rahatlık görmese rüyasının tabirini öğrenmek için babasına müracaat etmezdi.

 

•Rüyalar misal âlemine açılan birer pencere hükmünde olup oradan o âlemle ilgili sembol ve işaretler sezilebilir. İçinde kadere ait bazı sırları barındırabilir. Bu itibarla özellikle salih rüyalar hikmetlerle doludur. Rüya insana havâss-ı hamse dediğimiz maddî beş duyu dışında, misal âlemi ile irtibata geçebileceği başka latifelerinin de varlığına delildir. Hz. Yûsuf’un rüyasını babasına sormasından rüyaların yorumlanabileceği ve özellikle fazilet erbabı, ilim ehli vb. kimselere tabir ettirilmesinin önemine işaret vardır.

 

•“Yüce Allah, insan ruhunu madde ötesi âleme çıkabilecek, levh-i mahfuzu okuyabilecek yetenekte yaratmıştır. Ancak ruhun bedenle ilgisi buna engel olmaktadır. Uyku hâlinde ruhun bedenle ilgisi azalır, levh-i mahfuzu okuma gücü artar. Ruhun orada gördükleri, hayal âleminde kendine özgü izler bırakır. Bu izler hayalin ötesindeki bir gerçeği yani levh-i mahfuzdaki bilgiyi gösterir ki rüyanın asıl işaret ettiği şey budur. Gazzalî, levh-i mahfuz ile insan kalbini, karşı karşıya duran fakat aralarında perde bulunan iki aynaya benzetmektedir. Aynaların arasındaki perde kaldırıldığında birindeki görüntü diğerine aynen yansır. İşte rüya olayı buna benzer; insan uyuduğu zaman kalbin duyu organlarıyla ilgisi kesilir, levh-i mahfuz ile kalp arasındaki perde ise kalkar, böylece levh-i mahfuzdaki bazı bilgiler kalbe yansır; hayal gücü bu bilgileri sembollerle alarak korur, insan uyandığında ancak hayalindeki sembolleri hatırlar. İşte rüyayı yorumlayıp İşaret ettiği perde arkasındaki gerçekleri göstermeye ‘rüya tabiri’ denilmektedir.” (Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, DİBY, Ankara, 2007, III, 215.)

•Yûsuf (aleyhisselâm)’ın (اِنّ۪ي رَاَيْتُ) ‘Kesinlikle gördüm’ dedikten sonra tekrar (رَاَيْتُهُمْ) ‘Onları gördüm’ demesinden insanın muhatabı ile konuşurken vurgulamak istediği meramını tekrarlamasının güzel bir davranış olduğu anlaşılmaktadır.

 

•Ayrıca ilk (رَاَيْتُ) kelimesinin rüyada on bir yıldız, güneş ve ayı görmesi, ikinci (رَاَيْتُهُمْ) kelimesinin ise onları secde ederken görmesi şeklinde de anlaşılabilir.

 

•Mümin edebe mugayir olabilecek her türlü söz ve davranıştan uzak durmalıdır. Hz. Yûsuf (aleyhisselâm) rüyasında kendisine secde eden yıldızlar, güneş ve aya işaret eden gayr-i âkil zamiri yerine anne-baba ve kardeşlerine râci (هُم) âkil zamirini tercih etmiştir.

 

•Akla gayr-i âkil objeler nasıl secde edebilir şeklinde bir soru gelebilir. Secde; alın, burun, el ayaları, dizler ve ayak parmaklarının yüz ve ellerin yere konulması suretiyle gerçekleşen Allah’ın huzurunda tazim kasdıyla yere kapanma anlamında ibadet şekline verilen genel bir isimdir. Kelimenin aslı ‘se-ce-de’ fiil kökünden sucûd masdarı alnı yere koymak, tevazu içinde olmak, eğilmek anlamlarına gelir. (İbn Manzûr, a.g.e., III, 204.) Gerçek anlamda ibadetin özüdür. Bu cihetle varlık âleminin her bir parçası kendi tabiatına muvafık ibadet şekli ile secde edebilir.

***

قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْداًۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ (٥)

(Babası dedi ki: Yavrucuğum, rüyanı kardeşlerine anlatma. Sana tuzak kurabilirler. (Kesinlikle) Şeytan insan için apaçık bir düşmandır.)

 

•Yâkub (aleyhisselâm) oğlunun görmüş olduğu bu rüyadan peygamberlik silsilesinin onunla devam edeceğini ve büyük makamları ihraz edeceğini anlayarak, üvey kardeşlerinin herhangi bir zarar vermemesi ve haset ve kıskançlıklarından da sakındırmak için rüyasını anlatmamasını salık verir. Zira şeytan insanoğlunun apaçık bir düşmanıdır.

 

•Kur’ân kıssalarına göz attığımızda insanlık tarihinin ilk kıskançlık örneğinin Hz. Âdem’in oğulları Kabil ile Habil arasında cereyan ettiği anlaşılır. Neticede Kabil bu kıskançlık ile kardeşinin kanına girmiştir. Bu âyette olduğu gibi enbiya ve eslaf aynı sebebten kavimleri tarafından zulme maruz bırakılmışlardır.

 

•“Kur’ân, peygamberlerle kurulan en güzel sistemlerin, bağy, yani rekabet ve kıskançlığa dayalı tecavüzler sebebiyle medyana gelen tefrika ve ihtilâflar neticesinde yıkılıp gittiğini bize anlatır.” ( Ünal Ali, Müslümanların Tarihinde En Zayıf Nokta, Zaman Gazetesi, 14. 10. 2013.)

 

•‘Rüyanı anlatma’ (لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ) ifadesinden rüyanın herkese anlatılmaması gerektiği anlaşılmaktadır.

 

•Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde: “Rüya, tabir edilene kadar kuşun ayağında takılı vaziyettedir. Tabir edildiğinde düşer” buyurmuştur. (İbn Mâce Ebû Abdillah Muhammed (ö. 273), Sünen-i İbn Mâce, Dâru İhyâi’l-Kutubi’l-Arabiyye, Beyrut, II, 1288; eş-Şeybâni Ebû Abdillah Ahmed b. Hanbel (ö. 241), Müsned Ahmed, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1421, XXVI, 100.)

 

•Diğer bir bir hadislerinde de: “Rüyalarınızı sadece alim ve nâsihlerinize anlatın” buyurmaktadır. (ed-Dâremî, Muhammed b. Hibban (ö. 354), el-İhsân fî Sahîh İbn Hibban, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1408, XIII, 414.)

 

•Bu âyetten kıskançlık ve ihtirasın insanı sapkın davranışlara sevk ettiği, insanın sosyal hayatın içinde çevresindekilerin gıpta damarlarını tahrik etmemeye özen göstermesinin gerektiği anlaşılmaktadır. Maslahat için herhangi nimeti gizlemek de caizdir.

 

•Aynı şekilde bir babanın aile efradı hakkında bilgi sahibi olması, karakterlerini tanıması tavır ve davranışlarını ona göre ayarlaması gerektiği de görülmektedir.

 

•Âyetin satır aralarında genel olarak günaha sebep vermemek, özel olarak da hasede sebep vermemenin önemi de okunmaktadır.

 

•Müslüman din ve ahlak konusunda zaafı olan kimselere ister şahsî olsun, ister umumî olsun nimet ve gelişmeleri anlatmamalıdır. Nimet nevinden bazı şeyler güvenilen çevre ile paylaşılabilir. Ancak herkese söylenmemelidir.

 

•Hz. Yâkub (aleyhisselâm) da oğlunun görmüş olduğu rüyasından kendince bazı işaretler sezinlemesine rağmen bunu açıkça yorumlamaktan kaçınmıştır. Buradan her doğrunun her yer ve zamanda söylenmemesi gerektiği anlaşılmaktadır.

 

•Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde “Hacetlerinizin başarıya ulaşması için gizlilikten istifade edin. Zira her nimet sahibine hased edilir” buyurmaktadır. (el-Harâitî, Ebû Bekr, Muhammed b. Cafer (ö. 327), İ’tilâlu’l-Kulûb, Riyad, 1421, II, 335; el-Mısrî, Ebû Abdillah, Muhammed (ö. 454), Müsnedu’ş-Şihâbi’l-Kadâi, Müessesetu’-r-Risâle, Mısır, 1407, I, 410; el-Advî, Ebû Abdillah Muhtafa, Silsiletu’t-Tefsîr, XXIV, 12; Muhammed Tâhir, İbn Muhammed, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, Dâru’t-Tûnusiyye li’n-Neşr, Tunus, 1984, XIII, 21.)

 

•Şeytan (الشَّيْطَانَ), uzaklık anlamına gelen (شطن) kökünden gelir ve uzaklaşan demektir. Allah’a karşı isyan içinde, O’ndan uzaklaşmış olmasından dolayı şeytan denilmiştir. Ayrıca (شاط) kökünden batıl, küstah, aceleci, inatçı, hırs içinde yanmak mânâları da zikredilmiştir. Bu kelime azgınlık ve sapkınlıkta benzeri olmayan bir cins isim olarak kullanılmıştır. Böyle olunca ister cin, ister ins sınıfından olsun Allah’a isyan içinde olan herkes şeytan kavramının içine girer. Araplar bu tür eylem içinde olanlara (تَشَيْنُ الرَّجُل) ‘Falanca şeytanlaştı’ der.

 

•Cenab-ı Hak En’âm sûresinde bu bağlamda şöyle buyurmaktadır:

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوح۪ي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًاۜ وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

‘Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.’ (En’âm Sûresi, 112.)

Bu arada kaderin hakkımızda neleri sakladığını bilemeyiz. Ancak bize düşen zahirî şartlara göre hareket etmektir. Esbap dairesinde hareket ile tedbir almak kadere teslimiyete mâni olmadığı gibi ihtiyatı elden bırakmamak da meşru ve olumlu bir davranıştır. Diğer taraftan sosyal hayatın sağlıklı idamesi adına verilecek ders ve nasihat kinâye ve remizle perdelenmelidir.

***

وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟ (٦)

(Bu suretle Rabbin seni seçip sana rüya (ve hâdiselerin) yorumlamasını öğretecek, önceden, ataların İbrahim ve İshak’a olan nimetini tamamladığı gibi, sana ve Yakub ailesine de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin en iyi bilen ve hikmet sahibidir.)

 

•‘Bu suretle’ (وَكَذٰلِكَ) lafız ile başlayan bu âyet latif bir geçişle önceki hâdiselerin birbirleriyle irtibatını sağlamaktadır.

 

•Bir şekilde ‘görmüş olduğun rüya aslında senin geleceğine ait bazı sırlara işaret eden hakikatler barındırmaktadır’, demektedir.

•“O misal âleminde o büyük ve yüksek yıldızların sana secde hâlinde görünmeleri, temsil ve teşbih yoluyla şuna delalet eder ki ileride Rabbin sana peygamberlik verecek ve büyük adamları sana, senin emrine bağımlı kılacak, sana boyun eğdirecek. Ve sana haberlerin yorumu ile ilgili ilim öğretecek. Düşünce olarak ortaya konan ve vakıa olarak meydana gelip gelmeyeceği belli olmayan sözlerin, vakıa olarak ne anlama geldiğini tayin etmek, yani rüya tabir eylemek veya vahiy ve ilâhî işaretlerin muammalarını, ledünnî hakikatlerini anlamak veyahut olayların en sonunda alacağı şekli ve ondan hasıl olacak sonuçları anlamak ilminden bir şanlı hisse verecektir. Ataların İbrahim ile İshak’a tamamladığı gibi hem sana, hem de Yakub soyuna nimetini tamamlayacak ki peygamberlikte muvaffak kılmış, dünya ve ahiret hayatında tam bir şeref ve şana mazhar eylemiştir. İşte o rüyanın kısaca tabiri budur.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, (Sad. İsmail Karaçam vd.) Feza Gazetecilik, İstanbul, ts., V, 34.)

 

•Hz. Yâkub’un (aleyhisselâm) rüya tabiri içinde satır aralarında bazı hakikatler sıralanmıştır. Bunların başında belki de en önemlisi Kur’ân’a göre gerçek nimetin iman olduğu hakikatidir. Peygamberlik de nimetlerin tamama ermesi mesabesindedir. Ayrıca ‘te’vîlü’l-ehâdis’ (vahiy/ ilham, rüya ile eşya ve hâdiselerin hâl diliyle anlattıklarının yorumlanması ilmi) Cenab-ı Hakk’ın i’tâ ve bahşidir.

 

•‘seni seçip’ (يَجْتَب۪يكَ) kelimesinden peygamberliğin kesbî değil, vehbî olduğu anlaşılmaktadır. Bir hadislerinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Yûsuf (aleyhisselâm) hakkında “Kerîm ibn-i Kerîm ibn-i Kerîm ibn-i Kerîm, Yûsuf ibn-i Yâkub ibn-i Ishak ibn-i Ibrahim” buyurmuştur. (Buhari, Muhammed b. İsmail (ö. 256), el-Câmiu’s-Sahîh, Dâru’ş-Şa’b, el-Kâhire, 1407, IV, 181; el-Hâkim, Ebû Abdillah Muhammed (ö. 405), el-Mustedrek alâ’s-Sahihayn, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1411, II, 377. )

 

•Arapça ‘Kerîm’ kelimesi Kur’ân’da,

-güzel (Nisâ Sûresi,31.),

-mevki ve makam bakımından Allah katında üstün (Tekvîr Sûresi 19; Hucurât Sûresi 13.),

-kendi zatında da faziletli, değerli (Duhân Sûresi 49.)

-ve hayrı çok olan demektir.

•Yûsuf (aleyhisselâm) babası Yâkub, dedesi İshak ve büyük dedesi İbrahim (aleyhisselâm) ile birlikte dört nesil peygamber nesli olma şerefine sahip tek peygamberdir. Bu itibarla da hayrı çok olandır.

 

Âyette geçen ‘Rabb’ kelimesi ism-i fâil mânâsında masdar bir kelime yapısıdır. (رَبَب) fiil kökünden gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de birçok anlamda kullanılmıştır. Bunlardan öne çıkanları terbiye eden, öğreten, bir şeyi maddî ve manevî kemâle erdiren, yol gösteren, yöneten, üzerinde tasarrufta bulunan, hâkim olan, sahip, efendi ve veli anlamlarıdır. Kelimenin bu yapıda seçilmiş olması Cenab-ı Hakk’ın terbiye ediciliğinin mutlak ve en kâmil derecede olduğuna delalet eder. ‘Rabb’ kelimesi bu âyette olduğu gibi Yûsuf sûresinde bundan sonra gelen dört ayrı makamda müfrede isnad edilmesi (رَبُّك) hususî terbiyenin (yerine göre ilgi ve alâkanın) önemine işaret ve vurgu yapmaktadır.

 

•(Âl) kelimesi (آَل) iştikak olarak Arapça (أهل) ehil kelimesinden gelir. Daha çok soylu olan ehil için kullanılır.

 

•Âyetteki ( اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ) sıralamada İbrahim (aleyhisselâm)’ın önce zikredilmesi, (Allahu a’lem) hepsine babalık yapma cihetiyle fadl ve derecesinden olsa gerektir.

 

•Bu âyetin fasılasında (عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟) şeklindeki sıralamanın yanısıra başka yerlerde (حَك۪يمٌ۟ عَل۪يمٌ ) şeklinde ‘hakîm’ kelimesi ‘alîm’ kelimesinin önünde zikredilmiştir. (En’âm Sûresi 83,128,139, Hicr Sûresi 25, Neml Sûresi 6.)

Bunun sebebi,

سُبْحَٰنَكَ لَا عِلْمَ لَنَآ إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَآ ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْعَلِيمُ ٱلْحَكِيمُ

“Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.’ dediler” (Bakara Sûresi-32. ) gibi siyak ve bağlamın ilim olduğu yerlerde ‘alîm’ kelimesinin;

قَالَ النَّارُ مَثْوٰيكُمْ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ

“O buyuracak ki: ‘Meskeniniz ateştir. Allah’ın diledikleri hariç, hepiniz içinde ebedî kalmak üzere oradasınız.’ Gerçekten Rabbin hakîmdir, alîmdir.” (En’âm Sûresi 128.) gibi mutlak ‘hikmet’i gerektirdiği yerlerde de ‘hakîm’ kelimesinin takdim edilmesidir.

 

Bu son âyette cehennemliklerin cezalandırılması hikmeti ön plana çıkardığı açıkça görülmektedir. Yûsuf sûresi âyetinde de bağlam Cenab-ı Hakk’ın Yûsuf’u peygamber olarak seçmesi ve te’vil-i ehâdîsi öğretmesinin arka planında sonsuz ilmi ile irtibatı hikmetin önünde gelmesine daha muvafıktır.

 

Hikmet (حَكِيم), abesiyetin yani gereksizliğin, yersizliğin zıddıdır. İlim ve amelde isabet demektir. Kendisi ile amel edilen faydalı ilim, ilim ile beslenen amel, varlık âleminde her şeyi yerli yerine koymak şeklinde anlaşılır.

  • Kur’ân’da Kur’ân öğütleri, (Bakara Sûresi 231.)
  • anlamak, bilmek, (Lokman Sûresi12.)
  • nübüvvet (Nisa Sûresi 54, Bakara Sûresi 251.)
  • ve ince sırları ile Kur’ân (Bakara Sûresi 269, Nahl Sûresi 125.) anlamlarında kullanılmıştır.

Hakîm kelimesi de, her şeyi yerli yerine koyan ve hikmetin gerektirdiğini yapan, hikmetli, hâkim, sağlam, kendisiyle bir konuda hükmedilen, hükmü kesin olan anlamlarına gelir. ‘el-Hakîm’ ifadesi, Allah’ın esmâ-i hüsnâsındandır. (Bkz. Soyalan Mehmet Yaşar, Elmalılı Tefsirinde Kur’ânî Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları, 151-153. (915-929))

Hikmet içinde, Cenab-ı Hakk’ın alîm ve kadîr isimlerinin tecellisi ile bir ucu nassa bağlı bir basiret ve vicdan kesafeti söz konusudur.

[7-10.Ayetler]

لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ(٧)

(Yûsuf ve kardeşleri hakkında soru soran/talep eden (ders almak isteyenler) için kesinlikle nice ibretler vardır.)

 

•Arapça’da (سأل) kelimesi soru sormak ve bir şey talep etmek anlamlarına gelir. Soru sormak kişinin bilmediği bir şeyi sorarak anlamayı istemesi veya soranın önceden bilmediği bir şeyi öğrenmek istemesidir. (Mu’cemu΄l-Mustalahati’l-Belâğiyye ve Tetâvvuriha, Beyrut, 1996., s. 109)

 

•Belagatta soru birçok gaye için sorulur. Bunlardan en meşhur olanı öğrenmek maksadıyla sorulan sorudur. Bu mânâda soru sormak, sorabilmek ayrıcalıktır. Nice gizli hakikatler sorulan sorularla gün yüzüne çıkmıştır.

Belagata göre sorunun gayelerinden biri (فَهَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ) ‘Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helâk edilir mi? (Ahkâf Sûresi 35) örneğinde olduğu gibi muhatabın bir şeyi yapmadığını vurgulamak için sorulan inkârî sorudur. Ayrıca muhatabı azarlamak, kınamak, tehdit etmek için de sorulur. Bu suretle soruyu soranın nazarında iyi olmayan bir işi yapmaya veya yapılması gereken işi terk etmeye yöneltmiş olunur. (el-Meydânî Abdurrâhman Hasan el-Habenneka, el-Belâğatu’l-’Arabiyye Üsüsüha ve Ulûmuha ve Fünûnüha, Dârü’l-Kalem ed-Dârü’ş-Şamiyye, I-II, 1. Baskı, Dımaşk, 1996, II, 274.)

قَالَ يَا هٰرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّواۙ ، اَلَّا تَتَّبِعَنِۜ اَفَعَصَيْتَ اَمْر۪ي

(Musa, döndüğünde:) Ey Harun! dedi, sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun? (Tâhâ Sûresi, 92-93.) Görüldüğü üzere Hz. Musa (aleyhisselâm) kardeşini bir işi yaptığını zannettiğinden şiddetli bir şekilde kınamaktadır.

 

Soru bazen “Biz senin göğsünü açıp geniş‏letmedik mi? (İnşirâh Sûresi 1.)” âyetinde olduğu gibi teyit ve tekit ettirme, karşıdakine kabullendirme manâlarında da kullanılır. Burada verilmesi gereken cevap itiraf ve ikrarla (بلى) dır. Yani, ‘elbette göğsümü genişlettin’ şeklinde olması gerekmektedir.

 

Âyetteki (لِلسَّٓائِل۪ينَ) kelimesi (سأل) kökünden ‘talep etmek, istemek’ anlamında yorumlanmaya da müsaittir. Bu durumda âyetin mânâsı genelde Kur’ân âyetlerine, özelde de Yûsuf (aleyhisselâm)’ın kıssasına ders ve ibret almak nazarıyla yaklaşanlar için büyük ders ve faydalar olduğu şeklindedir. Buradan Kur’ân’ın, kapısını çalana cömert davranacağı, her derde deva olacağını anlayabiliriz.

***

اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ(٨)

(Hani (Yûsuf’un kardeşleri) ‘Kesinlikle Yûsuf ve kardeşi babamızın yanında bizden daha sevimlidir. Oysa biz güçlü bir grubuz. Kuşkusuz babamız apaçık bir yanılgıdadır’ demişlerdi.)

 

Kıssanın bu sahnesinde Yûsuf (aleyhisselâm)’ın kardeşlerinin kendi aralarındaki ifsat maksatlı kulislerinden bahsedilmektedir. Âyete (اِذْ ) harfi ile başlanmış olması muhatapları âdeta olayın içine dâhil etmekte, yaşanan hâdiselere onları da şahid kılmaktadır.

 

Yûsuf’un kardeşleri Yûsuf’un babaları nezdinde çok sevildiği oysa sayıca çok olmaları sebebiyle sevilmeye en layık olanın kendileri olduğu şeklinde bir anlayışla babalarını açık bir yanılgı içinde görmektedirler. Bu anlayış Yahudi zihniyetini resmeden ciddi bir sapmadır. Oysa Kur’ân, sayıca çok ve kuvvetli olmayı sevme ve sevilme sebebi olarak görmez. Kur’ân’a göre insanlar nezdinde sevilmeye gerçek sebep takva ve güzel ahlaklı olmaktır.

 

Bu kelime (عُصْبَةٌۜ) sayısı ondan kırka kadar olan erkek topluluğuna denir. (el-Kaysî Ebû Ali el-Hasan, Îdâhu Şevâhidil-Îdâh, Beyrut, 1408, II, 801.) Hatırlanacak olursa İblis’in ateşten yaratılmış olmasını faziletli görme mantığı ile Yûsuf’un kardeşlerinin çokluk ve kalabalığı haklı ve faziletli görme mantığı aynıdır. Oysa kalabalıklara aldanılmaması gerekir; bir yığın, sadece bir yığın olabilir.

اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ

‘Kuşkusuz babamız apaçık bir yanılgıdadır’

‘Muhabbet ve sevgi, ifrat derecede olur ve bir de mukabele görmezse nefrete dönüşür. Babalarını çok seven bu çocuklar, kendi sevgilerine, kendi hayallerinde yaşattıkları kadar mukabele görmeyince, babalarına sapkınlık isnad etmişlerdir.’

  • Buradaki sapkınlığın dinî mânâdaki dalalet sapkınlığı değil, görüş hatası anlamında olması gerekir.

Âyetten sırasıyla anne ve babanın çocukları arasında kıskançlığa yol açabilecek her türlü yaklaşımdan uzak durmaları, evlatları hakkında titizlik derecesinde adaletli davranmaları gerektiği anlaşılmaktadır. Zira çocuklar arasında adaletsizlik sosyal hayatın en küçük yansıması diyebileceğimiz ailenin temelini sarsacak sorunlara sebebiyet verecektir. Bunun içindir ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) asırlar öncesinden bu mevzuya parmak basmış, kardeşler arasında muhtemel adaletsizliğin o ailede sevgi ve saygıyı kaldıracağını vurgulamıştır.

Ashâbı kiramdan Numan b. Beşir (radıyallahu anh) anlatıyor:

‘Babam bana bir miktar mal hibe etmişti. Annem (Amra binti Ravâha), bu hibeyi Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) sormalısın dedi. Bunun üzerine babam Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gitti ve durumu anlattı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘başka çocuklarının olup olmadığını’ sordu. Evet, cevabı üzerine, ‘Aynı şekilde hepsine de hibe ettin mi?’ diye sorunca, babam ‘hayır’ dedi. Bu duruma karşılık Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem); ‘Allah’tan korkun, (Peki bütün çocuklarının sana karşı iyilik ve merhamette eşit olmasından hoşlanmaz mısın?) deyince babam ‘evet ya Resûlalllah’ dedi. ‘Öyleyse, çocuklarınız arasında adil olun’ buyurdu. Bunun üzerine babam yaptığı hibeden vazgeçti.’ (Müslim b. el-Huccac el-Kuşeyrî, Sahîhu Muslim, Dâru İhyâi’t-Turâsil Arabi, Beyrut, (Thk. Muhammed Fuad Abdulbâki), III, 1241.)

 

Başka bir rivayetlerinde de ‘Bir öpücükle bile olsa çocuklarınız arasında ayırımcılık yapmayın’ buyurmuştur. ( Abdürrezzâk b. Hemmâm es-Sanânî (ö. 211/826), el-Musannef, (thk: Habîburrahmân el-A’zamî), Beyrut 1403/1983, 99-100, nr. 16501.) Konuyla ilgili fukahadan Tâvus b. Keysân (106/724) ‘Çok basit/önemsiz (bir saç parçası) bir şeyle de olsa çocuklar arasında ayırımcılık yapılamaz; ayırımcılık şeytan işidir ve bu tür bağışlar bâtıldır.’ der.

Buhârî (256/869) hazretleri böylesi bir muamelenin hukukî geçerliliğini reddeder. Konuyla ilgili: “Bir kimse çocuklarından birine bağışta bulunursa, diğerlerine de aynı şekilde bağışta bulunup adâleti sağlamadığı sürece bu işlem caiz değildir; bu tür muamelelere şahitlik de edilmez.” der. (Buharî, Muhammed b. İsmail (ö. 256), el-Câmiu’s-Sahîh, Dâru’ş-Şa’b, el-Kâhire, 1407., IX, 338.)

 

Hased, kardeşlik bağlarını dahi sarsabilecek en çirkin hasletlerin başında geldiği ve kıskançlıkla aile fertleri arasında daha sık karşılaşılabileceği akıllardan çıkarılmamalıdır.

***

اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْماً صَالِح۪ينَ (٩)

(Yûsuf’u öldürün veya onu (bilinmeyen) herhangi bir yere atın ki, babanız (ın sevgisi) sadece size (bize) kalsın. Daha sonra iyi kimselerden olursunuz’ demişlerdi, ya.)

 

İnanç bozukluğunun nasıl eylem bozukluğuna yol açtığı bu âyette açıkça görülmektedir. Hz. Yâkub’un oğullarının kadere rıza ve teslimiyet inançların zayıf olması ve Peygamber olan babalarının hatalı olduğuna inanmaları isabetli eylem yapmalarına mâni olmuş, aynı kanı taşıyan kardeşlerini öldürmeyi istemişlerdir. Buradan yanlış yerde kullanılan değerlerin fayda değil zarar verdiği açıkça görülmektedir. Hz. Yâkub’un (aleyhisselâm) oğulları babalarına olan sevgilerini olması gereken yer ve ölçüde değil zarar veren konumda kullanıyorlar. Sevgi onların dünya ve ahiretlerine saadet vesilesi olması gerekirken aile efradı için zulüm ve kendileri hakkında da hüsran ve tezlile sebep veriyor.

 

‘İşte şeytan insanları böyle kandırmaktadır. İnsanlar öfkelendiklerinde, iradelerinin ipini kaçırdıklarında, olayları değerlendirmedeki sağduyularını yitirdiklerinde şeytan, işte yüreklere böylesine kolayca sızabilmeyi başarmaktadır. İşte onların yüreklerindeki kıskançlık duygusunun giderek büyümesinin ardından şeytanın devreye girip onların iç dünyalarına sızarak, onlara akıl verdiğini görüyoruz; Onu öldürün! Bundan sonra tevbe ederek suçunuzu telafi edersiniz. Fakat tevbe bu değildir. Tevbe kişinin bilmeden, anlayamadan, farkına varamadan işlediği hatalar için pişmanlık duyup tüm yüreğiyle af dilemesidir. İslâmda söz konusu türden ‘hazır tevbeler’ yoktur! Suçu işlemeden önce hazırlanan ‘Sonra tevbe ediveririm!’ kılıfı, asla tevbe olamaz! Bu sadece suçu örtbas etme çabası, şeytanın suçu işletebilmek için allayıp bezediği bir kendini aklama yöntemidir!’ ( Bkz. Kutub Seyyid, fî Zilâli’l-Kur’ân, (Trc. Saraç Emin vd.), Hikmet Yayınları, İstanbul, 1977, VII, 367.)

 

Âyetten günah işlemeden önce tevbe etme niyetinin anlamsız olmasına rağmen şeytanın nefsi tebrie etme adına insanı nasıl gülünç duruma düşürdüğü, aldattığı açıkça görülmektedir. Bilindiği üzere günah insanı fâsid daireye sevk eder. Hz. Yâkub’un oğulları da yanlışlarını bir başka yanlış düşünce ile örtmeye çalışmaktadır. Günah içinde geçici bulduğun zevk daha sonra ebedî eleme inkılâb edecektir. Zehirli bal misâli; tatlıdır ama neticede seni öldürecektir. Evet, günah omuzları düşürür. İzzeti kırar. Başların gökte olması istenirse günahtan uzak kalınmalıdır. Böylece hem Allah, hem de nâs indinde aziz kalınır.

 

Akıl hissin önüne geçmeli veya en azından muvazeneli olmalıdır. Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) kardeşleri olaya mantıkla değil hisleriyle yaklaşmışlar neticede büyük zarar görmüşlerdir. Ayrıca aklî davranmak yalnız başına çözüm getiremediği gibi, duygusal davranmak da tek başına bir çözüm getirmez. Duygusallık aklın önüne geçtiğinde muvazeneli davranış sergilenemez. Duygusal davranan Yûsuf’un kardeşleri gibi. Gerekli olan akleden kalptir. Akleden kalp insana sağlıklı kararlar verdirtir. Âyetten hak ve hukukun meşru olmayan yollarla talep edilemeyeceği, aksi takdirde hüsrana sebebiyet verdiği de anlaşılmaktadır.

 

•‘Daha sonra iyi kimselerden olursunuz’ ( وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْماً صَالِح۪ينَ) ifadelerinden Hz. Yûsuf’un kardeşlerinin inançlı oldukları anlaşılmaktadır. Ancak inançlı olmak, inanıyor olmak günah işlemeyecek anlamına gelmez. Görüldüğü üzere inançlı olmalarına rağmen günah işlemişlerdir. Buradan mümin dahi olsa kimsenin nefsine, ameline güvenmemesi gerektiği anlaşılmaktadır. Ayrıca insanın kendini aldatmaya, daha doğrusu buna kendini inandırmaya çalışması kadar gülünç bir durum olmasa gerektir.

Sâlih kelimesi (صَالِح۪ينَ) sülâsîlerin hem birinci, hem üçüncü bâbından gelir. Birinci babtan ‘elverişli olmak’ üçüncü babtan da ‘iyi olmak, düzelmek, faydalı ve uygun olmak’ anlamları öne çıkar. Bu fiilin türevi, (صَلُحَ -يَصْلُه) şeklinde telaffuz edildiği gibi (صَلَحَ -يَصْلُه) şeklinde de telaffuz edilir. Fesadın, yani bozgunculuğun zıddıdır. ‘Bu genel anlamın dışında, fesat, daha ziyade, münafıkların bir özelliği olarak zikredilmektedir.’ (Sâlih amel kavramı hakkında zikredilen yorumlar için bkz. Dumlu Ömer, Kur’ân’da Salâh Meselesi, D.İ.B.Y. Ankara 2012, s. 32. )

 

Amel ile birlikte kullanıldığında yapılan her işin sağlam, yerinde ve ıslah gayesiyle yapılması demektir. Bu da, hem dînin kaidelerine, hem de şeriat-ı tekvîniyeye, yani Allah’ın kâinat ve hayat için koymuş olduğu kanunlara uygun davranmakla mümkün olur. Bu durumda sâlih amel özetle, amelin yukarıda zikri geçen şartlara haiz olması gerektiğinin yanı sıra bu amelin uygun zamanda ve uygun olan miktarda yapılması şartları da söz konusudur. Yani sâlih/doğru bir iş yanlış ve uygun olmayan bir zamanda yapılmışsa salih kabul edilmez. Yine sâlih/doğru bir iş olması gerekenden az veya çok olarak yapılmışsa salih olmayabilir.

Örnek verecek olursak; nafile namaz kılmak sâlih bir ameldir. Ancak bir memur bu namazı iş ortamında vazifesini terk ederek yapacak olursa bu amel namaz da olsa sâlih kabul edilemez. Yine 2 rekâtlık nafile namazı daha fazla diye 5-7-9 rekât kılmak sâlih amel olamaz. Örnekleri sosyal hayata da taşıyabilirsiniz. Bir insanın giyim ve kuşamı (şer’î ölçü ve sınırları dışında) bulunduğu ortamın örf, âdet ve geleneklerine uygun olmaması yerine göre sâlih olmayabilir. Doğru bir söz, yine uygun olmayan bir zaman ve mekânda söylenecek olursa sâlih olmayacaktır.

Günaha düşmemek ve ibadete devam etmek için gerekli havl ve kuvveti sadece Allah’tan bilmek, O’ndan istemek gerekir. Zira insanın sahibi göründüğü nimet ve merhalelerin hiçbirisinde, aslen kendi kudret ve gücünün bir katkısı yoktur. Bu hususta yaklaşımı iman da dâhil olmak üzere nimet adına neye sahip görünüyorsa tamamen Allah’ın kudret ve kuvveti ile ihzar edildiği şeklinde olmalıdır.

Bediüzzaman bu mevzuyla alâkalı olarak şöyle der: ‘( لاحَوْلَ وََلا قُوَّةَ إّلا بِاللّهِ ) cümle-i mukaddesesi, insanın, zerre vaziyetinden, insan-ı mü’min suretine gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve ahvâline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pek çok elem ve emellere mâruzdur. Maahaza, havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binaenaleyh, bu cümle, tesellî-bahş olup şümûlü dâhilinde olan makamlara göre tefsir edilir.’ (Nursî Said, Mesnevî-i Nûriye, Envar Neşriyat, İstanbul, 1993, s. 141. [5/6] )

 

Ayrıca kıskançlık gibi insanda (kuvvetle) hükmeden bazı huyların, terbiye edilmezse, peygamber evlâdını bile kardeşlerini kuyuya atmaya, hatta Allah’a şirk koşmanın ardından yeryüzündeki en büyük günah durumundaki bir eylem olan öldürmeye kadar götürebildiği görülmektedir. İnsanlar değerlendirilirken bütün realiteler nazara alınmalı ve ölçüler sağlam olmalıdır. Görüldüğü üzere Hz. Yâkub’un (aleyhisselâm) çocukları peygamber çocukları olmalarına rağmen böylesi bir eylemi yapabilmektedirler.

***

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ (١٠)

(Hani onlardan biri de: ‘Yûsuf’u öldürmeyin! İllâ yapacaksanız, onu (bilinen şu) kuyunun dibine bırakın. Yolculardan biri bulup alsın’ demişti. )

 

Âyette ismi zikredilmeyen (قَٓائِلٌ مِنْهُمْ) ‘Onlardan birisi’ tabiri ile kardeşlerin kendi aralarında fikir birliğini sağlayamadıkları anlaşılmaktadır. (قَٓائِلٌ) kelimesinin nekre gelmesi onlardan bu konuda ayrıldığını vurgular. Hatta hikmet dolu latif bir üslup kullanarak Yûsuf’un öldürülmemesini sağlamaktadır.

 

*‘Buna göre Yûsuf ne öldürülmelidir ne de yok olmakla yüz yüze kalabileceği ıssız bir yere bırakılmalıdır. En iyisi Yûsuf, kervanların uğrak yolu üzerindeki bir kuyuya bırakılmalıdır. Zira böyle yapılırsa büyük bir ihtimalle kervancılar onu bulup kurtaracak, sonra da yanlarına alıp götüreceklerdir. ‘Eğer mutlaka bir şey yapmak istiyorsanız’ ifadesinde, bir kuşku uyandırabilme ya da alıkoyabilme çabası gözlenmektedir. O, bu ifadesiyle âdeta, Yûsuf’a kötülük etmek noktasında kesin kararlı olan kardeşlerin yüreklerinde kuşkular uyandırıp onları vazgeçirebilmeye çalışmaktadır. Bu bir tür oyalayıp alıkoyma taktiğidir. Onun bu ifadesinden, Yûsuf’a kötülük etme girişiminden rahatsız olduğu net bir biçimde anlaşılmaktadır ancak diğerlerinin gözü dönmüş kıskançlıklarını asgari zararla bertaraf edebilmek için, böyle değişik bir öneri getirmek dışında, bir çare de bulamıyordu. Üstelik onların bu konuda geri adım atmaya hiç de niyetli olmadıklarını anlamış bulunuyordu…’ (Bkz. Bkz. Kutub Seyyid, fî Zilâli’l-Kur’ân, Hikmet Yayınları, İstanbul, 1977, VIII, 366-368.)

 

Başlangıçta Yûsuf’un kardeşleri onu öldürmek isteği ile plan kurarlarken öncelikle öldürmeyi hedeflemişlerdi. Bunu âyetin başında yer alan (اُقْتُلُوا يُوسُفَ) ‘Yûsuf’u öldürün!’ sözünden anlayabiliriz. Daha sonra (أَوِطْرَحُوهُ أَرضًا) ‘Yahut onu bir yere atın’ önerisi takip etmektedir. Bu teklif de bir çeşit ölüm anlamına gelmektedir, bunu cümlede bulunan herhangi bir yer anlamındaki nekre (أَرضًا) kelimesinden anlamaktayız. Öyle bir yer ki muayyen bir ferde delâlet etmeyip, umum ifade eden bilinmeyen bir yer, yani açlıktan susuzluktan, belki de yırtıcı hayvanların saldırılarına maruz kalarak ölebileceği belirsiz bir yer. Bütün bu anlamları (أَرضًا) kelimesinin nekre gelmesinden çıkarmaktayız. Ancak bu ölüm ilkine göre daha farklıdır. İlkinde, doğrudan öldürme önerisi varken burada dolaylı yoldan öldürme istemi vardır.

Daha sonraki merhalede ise öldürülmesinden vazgeçilme durumu söz konusudur.

( لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ) ‘Yûsuf’u öldürmeyin! (وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ) ‘Onu, o kuyunun dibine bırakın’ teklifi gelir. Zira o, her ne kadar kıskanıyor olsalar da, yine de kardeşleridir. Onlar da her ne kadar günah işleseler de peygamber ocağında yetişmiş iman sahibi insanlardır. Cürümlerini, daha sonra yapacakları tevbe ile gizlemeye çalışmakta, bir yerde vicdanlarını rahatlatmak istemektedirler.

وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْماً صَالِح۪ينَ

‘Ondan sonra da tövbe ederek salih kimselerden olursunuz.’

Bu merhalede (وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ) ‘Onu, o kuyunun dibine bırakın’ cümlesinde yer alan kuyu kelimesi (الْجُبِّ) marife gelmiştir. Kelimedeki el takısı (الْجُبِّ) misyon olarak kardeşlerinin, Yûsuf’u öldürmek istememelerine delalet etmektedir.

Bu merhalede artık, Yûsuf ‘un (aleyhisselâm), kardeşleri tarafından bilinen o kuyuya sadece bırakılması teklif edilmektedir. Öldürülmesi istense idi, bilinmeyen bir kuyuya bırakılması teklif edilirdi.

Yani, bir araya gelme nedeni olan Yûsuf ’un(aleyhisselâm) öldürülmesi planlarından, merhale merhale vazgeçilerek, onun sadece o diyardan uzaklaştırılması önerilmektedir. (يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ) ‘Yolcu kafilelerinden biri oradan geçerken onu alıp götürsün’, sözü de bu hükmü desteklemektedir.

Bunu da ( اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ) ‘Eğer yapacaksanız böyle yapın!’ sözüyle kısmen hafifletmektedir. Buradan muhatabın duygu ve düşüncelerinin sebep ve illet gösterilerek değiştirilebildiği, emir, talep ve yasaklama gibi durumlarda alternatifle hareket etmenin netice alma konusunda daha muvafık olduğu görülmektedir. Zira Gustave Le Bon’un dediği gibi ‘Kitleleri inandırmak için önce besledikleri duyguları anlamak, bu duygulara katılır görünmek, sonra da ilkel bir çağrışım ile, telkin edici bazı hayaller aracılığıyla bu duyguları değiştirmeye girişmek, icabında geri dönmeyi bilmek ve özellikle uyandırılan duyguları her zaman sezmek gerekir.’ (Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi, Hayat Yayıncılık, İstanbul, 2005, s. 79. )

 

İnsan kötülük etse de, günah işlese de yaratılışın ilk tarz ve heyeti olan fıtrat olarak iyiliğe meyillidir. Zira Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi: ‘Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar, sonra anası babası onu Yahudi veya Hristiyan yapar.’ (el-Beyhakî, Ahmed b. Hasen (ö. 458), el-Kadâu ve’l-Kader, Riyad, 1421, I, 344.) Hz. Yûsuf’un kardeşleri de kötülük yapmalarına rağmen fıtratları onları sevk-i tabiî ile güzel olana çekmektedir.

Son âyette zikri geçen (الْجُبِّ) ‘kuyu’ hakikat olmakla birlikte birçok çağrışımlara işaret eden zengin bir metafor olarak yorumlanabilir. Buradan yola çıkarak karanlıkların kendi içinde nûru da barındırdığı, neticesinde nûra gebe olduğu, çölün öldürücülüğüne hayat olması gibi pek çok küllî düstur ve umumî dersler anlaşılabilir.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de kullanılan lafızlar ve bu lafızların içinde yer alan harflerin uyum içinde dizilişi o kelimenin mânâsı ile ahenk hâlindedir. Buna tabiattaki seslerin âdeta harflere dönüşmesi ve kelimeleşmesi anlamında ‘onamatope’ denir.

 

Arapça lafızların ne anlama geldiğini bilmeyen herhangi bir insan bile seçilmiş olan Kur’ân kelimesinin tedâi ettiği mânâyı veya o mânânın ipuçlarını hissedebilir. Kur’ân kelimeleri bu hususiyeti ile muhataplarına ayrı bir i’câz örneği sunmaktadır. Bu âyette de kuyu anlamına gelen ve yaygın olarak kullanılan örneğin (ألْبءْر) yerine (الْجُبِّ) kelimesinin seçilmiş olması içine bırakılan taşın suya düştüğünde çıkardığı ses çağrışımıyla anlama daha farklı bir zaviyeden zenginlik katmaktadır.

 

[Yusuf Sûresi Tefsîri 11-15.ayetler]

قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ (١١)

(Babalarına: ‘Ey babamız, neyin var Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Oysa biz onun iyiliğini isteyenlerdeniz’.

اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَداً يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ(١٢)

‘Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin (oynasın, oyalansın), biz onu muhakkak koruruz’ dediler)

 

•Kıssanın bu sahnesinde kardeşlerin kendi aralarında anlaşmalarının ardından planlarını uygulamak üzere babalarının yanına geldikleri ve ondan Yûsuf’u birlikte götürmek üzere talep ve ısrar ettikleri görülmektedir.

•Babalarına olan konuşmalarına (يَٓا اَبَانَا) ‘Ey babamız’ şeklinde başlamaları, kendilerinin onun evladları olduklarını aynı zamanda Yûsuf’un kardeşleri olduklarını hatırlatarak bir bakıma güven telkin ettirmek içindir.

 

•‘Neyin var bize güvenmiyorsun?’ (مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا) sözünden ısrarlarının şiddeti okunmaktadır. Oysa Kur’ân bu arada geçen birçok detayı tayyederek muhataba sadece faydası olanı sunmaktadır. Bu ibareden Yâkub (aleyhisselâm)’ın onların sözlerine güvenmediği de anlaşılmaktadır. Zira inandırıcılık sadece söz ile olmaz. Bir kimse hakkında genel kanaat, tavır ve davranışları ile şekillenir.

 

•Cemaat hâlinde görünmenin kitleleri daha inandırıcı kılacağı için babalarının karşısına toplu hâlde çıktıkları görülmektedir. Bunu (تَأْمَنَّۭۖا) lafzındaki ‘mütekellim maa’l-gayr’den anlamaktayız. Zira kitleler genellikle duygusal hareket ettiğinden kitle psikolojisi insanın karar almasını olumlu olumsuz etkileyebilir.

 

•Kur’ân’ı okurken harflerin hakkını vermek, harfleri mahreç ve aslına uygun olarak okumak demek olan tecvid kuralları da vahye istinad etmektedir. Çünkü tecvid kuralları, Hazret-i Cebrail’in (aleyhisselâm) Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur’ân’ı nâzil buyururken okumuş olduğu kurallar mecmuasıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim’de •‘Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık. Onu tertil üzere indirdik’, (Furkan Sûresi, 32.) diğer bir âyette de •‘Kur’ân’ı açık açık, tâne tâne, tertîl ile oku’ (Müzzemmil Sûresi, 4.) buyrulmaktadır.

Âyetlerde geçen tertîlin ne olduğu sorulan Hazret-i Ali (radıyallahu anh):

‘Tertîl, harflerin tecvidini, sıfatlarını, okunuş biçimlerini, mahreç özelliklerini ve vakıfları bilmek demektir.’ buyurmuştur. ‘Yani Cebrail (aleyhisselâm) Kur’ân’ı âyet âyet indirirken nasıl okumuşsa, harflerin boğazdan çıkış biçimlerini nasıl göstermişse, harfleri hangi gırtlak, hançere, boğaz ve ağız sesi ile okumuşsa, Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur’ân’ı vahyederken nasıl kıraat etmişse, bütün bu okuyuş ve kıraat biçimleri tecvid kuralları olarak tesbit edilmiş ve bir araya toplanmıştır. Yani ‘tecvid’ adı altında öğretilen okuyuş kuralları Hazret-i Cebrail ’den(aleyhisselâm) Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) intikal eden okuyuş biçimlerinden ve kurallarından başka bir şey değildir.’ [Bkz. Eren Cüneyt, Kur’ân-ı Kerîm’in Eşsiz İ’câzı, Yeni Akademi Yayınları, İstanbul, s. 35.]

 

Kelimedeki İŞMAMIN tecvid kuralları gereği okunması da göz önünde bulundurulacak olursa ÂDETÂ DALAVERE ÇEVİRİYOR OLMALARININ RESMEDİLDİĞİ de söylenebilir. Zira işmam “bir harfe zamme veya kesre vermek suretiyle bunu hafifçe hissettirme, harfin sesini genizden hissettirme, biraz duyurma, koklatma” gibi anlamlara gelir. Bu makamda kardeşlerin babalarının karşısında duygularını kem-kümlerle ifade etmeye çalıştıkları ihsas edilmektedir. Böylece kendilerini de ele vermiş olmaktadırlar.

 

•‘Kesinlikle biz onun iyiliğini isteyenlerdeniz’ (وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ) ve (وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ) ‘biz onu muhakkak koruruz’ ifadelerinin isim cümlesi formatı,(لَه) (إن) nin takdimi ve (te’kid lamı) haberi pekiştiren amillerdir.

 

Normalde haber veren kişinin herhangi bir konu hakkında muhataba yönelteceği sözün, imkân dâhilinde ihtiyaca göre olması gerekir. Buradan hareketle muhatabın durumuna göre îrâd edilecek söz üçe ayrılır:

 

a- İbtidâî Kelâm (İbtidâî bildirme):

 

Söylenecek söz hakkında tereddüdü olmadığı bilinen muhatabın durumuna uygun söylenmesi gereken sözdür. Muhatabın zihninde, kendisine söylenen sözdeki hüküm ile ilgili bir tereddüt yoksa cümlede, hükmü pekiştiren herhangi bir te’kide ihtiyaç duyulmaz. Örnek: Mal ve oğullar dünya hayatının süsüsdür.’(Kehf Sûresi 46.) Âyette geçen mal ve oğulların dünya hayatının süsü olması hükmü muhatap tarafından itiraz ve şüpheyle karşılanmadığından burada ibtidâî kelâm meydana gelmiştir.

 

b- Talebî Kelâm (İstemeli bildirme):

 

Muhatabın söylenecek söz hakkında tereddüdü olduğu düşüncesiyle onun durumuna uygun söylenmesi lazım gelen sözdür. Eğer muhatabın zihninde kendisine söylenen sözdeki hüküm hakkında şüphesi varsa o hükmü bir te’kit ile güçlendirmesi güzel olur.

‘Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi: Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal (buradan) çık! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim, dedi.’[Kasas Sûresi 20] Âyette şehrin öbür ucundan gelen kişi Hz. Musâ’nın (aleyhisselâm) şüphe edeceğini göz önüne alarak sözünü (إِن) ile pekiştirmiştir.

 

c- İnkârî Kelâm (İnkâr bildirme):

 

Söylenecek sözü kesinlikle inkâr edeceği bilinen muhatabın durumuna uygun söylenmesi lazım gelen sözdür. Eğer muhatap kendisine söylenen sözdeki hükmü kabul etmiyor inkâr ediyorsa bu durumda da hükmün inkârı ölçüsünde bir veya birden çok te’kit ile pekiştirmek gerekir. “(Elçiler) dediler ki: Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.[Yasin Sûresi 16.]” Âyetteki hüküm (إِن) ve ibtidâ lâmı ile pekiştirilmiştir.

Onbir ve onikinci âyetlerde de inkarî kelâm örneği bir üslup kullanıldığı görülmektedir. Buradan çocuklarının sözlerine inanmayan Yâkub (aleyhisselâm)’ın ısrarlı duruşuna karşılık çocuklarının onu inandırmak için bir çok argüman kullanmaya ihtiyaç hissettiği anlaşılmaktadır.

 

•‘Gezsin (oynasın, oyalansın)’ (يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ) ifadesinden oyun ve eğlencenin mübah ve meşrû olduğu söylenmiştir. Ruhu rahatlatıcı türden spor ve eğlence mübahlığın da ötesinde belki de çok faydalı olsa gerektir. Zira bu türden aktiviteler metafizik gerilimi artırıp, iç coşkunluğu, aşk, heyecan ve şevkle insanı dine ve ibadetlere karşı daha canlı bir hâle getirecektir. Bir hadislerinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: ‘Şüphesiz bu din kolaydır. Kim dini zorlaştırmaya kalkarsa muhakkak yenik düşer.’ [Ahmed b. Hanbel, Ebû Abdillah (ö.241), Müsned, (Thk. Şuayb el-Arnavut) Müessesetu’r-Risâle, 2001, XVI, 395.]

Diğer bir hadiste de şöyle buyurur: ‘Amellerden takatiniz yettiği kadarını yüklenin. Zira siz usanıp bıkmadıkça, Allah da (celle celâluhû) bıkmaz.’ [Ahmed b. Hanbel, Müsned, 43, 164.]

***

قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ (١٣)

(Babaları: ‘Onu götürmeniz beni gerçekten üzmekte. Ayrıca ondan habersiz (bir anınızda) onu kurdun yemesinden korkuyorum’ dedi. )

Bu satırlarda aile içi dengeleri korumaya çalışan, çocukları ile arasındaki perdeyi kaldırmamaya gayret eden, aynı zamanda da acziyet içinde kalmış yaşlı bir babanın ruh hâleti sezinlenmektedir. Öyle ki babası ve dedesi peygamber olan bir baba duygularını ancak bu şekilde dile getirebilirdi. Yûsuf’u göndermek istemediğini hâl diliyle anlatamamanın verdiği ızdırap âdeta kendini gösteriyor bu satırlarda. Hatta çocuklarının gıpta damarlarını tahrik etmemek için Yûsuf ismini zikretmeyip zamirle ifade ediyor meramını. Buradan insanların duygularını rencide etmemek, gıpta damarlarını tahrik etmemek gerektiği dersi veriyor asırlar ötesinden.

Satır aralarından aile içi ilişkilerde anne ve babanın çocukları ile saygı perdesini muhafaza etmelerinin önemi de anlaşılıyor.

 

Âyet ayrıca Hz. Yâkub’un (aleyhisselâm) babalık içgüdüsünü de açığa vurmaktadır. Buradan çocuklar büyümüş olsalar da anne ve babanın evlatlarını hep çocuk gibi görmesinin doğal olduğu anlaşılıyor.

  • Başa gelen bir musibet karşısında hüzünlenmek caiz olmakla birlikte bu hüzün kaderi tenkide varmamalıdır.
  • Yâkub (aleyhisselâm) da oğlunun başına gelecekleri tahmin etmesine rağmen Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve önlenemez hükmüne teslim olmuştur.
  • İnsanın hayatında işleyen kaderî bir program, bir senaryo bulunmaktadır. Neticede her şey o programa göre cereyan eder. Bu arada göz ardı edilmemesi gereken önemli bir husus da hâdiselerin tamamını sebep ve asıl mahiyetleriyle bilmemizin mümkün olmadığı gerçeğidir.
  • Ayrıca her doğru her yer ve zamanda söylenmemelidir. Hz. Yâkub (aleyhisselâm) da oğlunun görmüş olduğu rüyasından kendince bazı işaretler sezinlemesine rağmen bunu açıkça yorumlamaktan kaçınmıştır.
  • Ayrıca geleceğe ait ilim Allah’ın elindedir.
  • İnsan gelecekle ilgili kesin bilgi ve hüküm vermemelidir.
  • Son olarak da sosyal hayatın sağlıklı idamesi adına verilecek ders ve nasihat kinâye ve remizle perdelenmelidir.

***

قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذاً لَخَاسِرُونَ (١٤)

(‘Biz kuvvetli bir toplulukken kurt onu yiyecek olursa, (bu durumda) gerçekten hüsrana uğramış kimselerden sayılırız, yazıklar olsun bize’ dediler. )

 

Kur’ân’ın zemmettiği hasletlerden birisi de kuvvetperestlik, maddepesertliktir. Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) kardeşleri de çokluğu haklı olmakla eş görmüşler ve Kur’ân’ın ifadesi ile zemmedilmişlerdir. Oysa hak çoklukta değil zayıf da olsa ona layık olanındır. Şurası bir gerçektir ki kuvvete dayalı yeryüzünde ayakta kalan hiçbir sistem ve devlet olmamıştır.

***

فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ١٥

(O’nu (Yûsuf) alıp götürdüklerinde ve kuyunun dibine atmayı kararlaştırdıklarında Biz Yûsuf’a, ‘Kardeşlerinin bu yaptıklarını onlar farkına varmadan bir gün onlara kesinlikle bildireceksin.’ diye vahyettik. )

Böylesi büyük bir günahta fikir ve işbirliği yaparak kuyunun başına gelirler. İşte o esnada Cenab-ı Hak, Yûsuf’a vahiy ile desteğini bahşeder. Zira Allah haklı olanın yanında olup salih kimselere kalbî itminan ve sükûnet verir. Buradan vahyin çeşitlerinden birisinin de kalbe ilka edilen Rabbanî ilham olduğu anlaşılmaktadır.

 

[..]Âyette ‘alıp götürdüklerinde ve kuyunun dibine atmayı kararlaştırdıklarında’ sözünden sonra (لَمَّا)’nın cevabı hazfedilmiştir. Makama uygun birçok takdir yapılabilir. Ancak netice olarak kuyuya bırakmış olmalarından dolayı cevap olarak ‘onu kuyuya bıraktılar’ takdiri daha muvafık olsa gerektir. Bu türden zikredilenin, kendisine delâlet etmesi şartıyla, cevabın hazfedilmesi, birçok hikmeti içerisinde muhatabın hayal dünyasını canlı tutmak ve özellikle de Kur’ân’ın îcâz üslûbu çerçevesinde Kur’ân’da yer yer görülmektedir. [..]

 

•‘Ona vahyettik’ (اَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ) Bu âyetten Yûsuf’a ilk vahyin kuyuya atılırken geldiği söylense de (et-Taberî, Muhammed b. Cerîr, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1405, VII, 161-162.) vahiy kelimesinden muradın ıstılahî anlamda peygamberlik vazifesini üstlenmek anlamında değil, ilham olması daha muvafıktır.

 

•‘Bir gün onlara kesinlikle bildireceksin’ (لَتُنَبِّئَنَّهُمْ) ifadesinde, onlara bir gün bu yaptıklarını sorgulama mânâsı gizlidir. Nebe’ kelimesi önem arzeden haber olması cihetiyle diğer bir tevcihe göre de onların ebedî hayatlarına fayda, ibret, ders ve hikmete ait haberleri verecek, bu itibarla onların hidayetlerine vesile olacaksın şeklinde de anlaşılabilir.

 

•Her an görüldüğü sanılan eşyanın ve yaşanan hâdiselerin farkında olunmadan geçen bir hayat kadar bahtsızlık olamaz. (وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ) ‘Onlar farkına varmıyorlar’ ifadesi ile zemmedilen kardeşler, Yûsuf gibi bir peygamber namzedi kardeşlerinin kıymetini fark edememişler, üstelik ona zulmetmişlerdi. Evet, onlar farkında değillerdi, nice farkında olamayanlar gibi. Kardeşlerine o esnada inen vahyi fark edemedikleri gibi yaptıklarının ne büyük bir zulüm olduğunu da fark edemediler. […]

 

[Yusuf Sûresi Tefsîri 16-18.ayetler]

 

وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ (١٦)

(Akşamüstü ağlayarak babalarına geldiler.)

 

•Kıssanın bu sahnesinde babaların önünde ağlaşan kardeşler görünmekte. Vaktin akşam olduğu vurgusu da Kur’ân’ın îcâz ve i’câzı ile bütünleşmiş olarak özellikle seçilmiş bir husus.

 

•Yüz, insanın duygu ve düşüncelerini yansıttığı ayna mesabesindedir. Yüzde hakikat gizlidir. Onun için Hz. Yâkub’un oğulları suçlarının eseri yüzlerinden okunmaması adına gece yarısını seçmişlerdir. İnsanın ruh derinliği ve zenginliğine delalet eden ağlama da her zaman doğru olmayabilir. İnsan yalandan ağlayabilir. ‘Kişinin ağlayışı sözünün doğruluğuna işaret etmez.’ [Bkz. el-Mâlikî, Ebû Bekir İbnu’l-‘Arabî, Ahkâmu’l-Kur’âni’s-Sugrâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2006, s. 346.] Buradan görünene değil, kendisini görüntünün ardında layık olan sahiplerine gizleyen hakikatlere talip olmanın gereği anlaşılmakta. Diğer bir ifadeyle insan mücerred duygularla hareket etmemeli, akıl ile muvazene içinde olmalıdır. Zira suçlu suçunu gizlemek adına tedbir alabilmektedir.

***

قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ (١٧)

وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ (١٨)

(‘Ey babamız, biz yarış yapmaya gittik. Yûsuf’u eşyalarımızın yanına bıraktık; bir de ne görelim onu kurt yemiş. Biz ne kadar doğrulardan olsaydık bile sen bize kesinlikle inanmış olamazsın, dediler. Yûsuf’un gömleğini, uydurma, sahte bir kana bulayarak getirdiler. Babaları: ‘Yok öyle değil, nefsiniz sizi bir işe ayarttı. Artık bana güzel bir şekilde sabretmek düşer. Sizin anlattıklarınıza karşı yardım dilenecek olan sadece Allah’tır. ’ dedi.)

 

İşlenen zulmün yalanla örtülmeye çalışıldığı bu sahne birçok ders ve ince hakikatler barındırmaktadır. Öncelikle (يَٓا اَبَانَٓا) ‘Ey babamız’ ifadesi onların kıskançlık barındıran ruh hâletleri ile birlikte babalarına kendilerinin evlatları olduğunu hatırlatarak babalık şefkatini celbetmek ve de böylesi bir eylemi yapmayacaklarını da ihsas ettirmektedir.

 

Mütekellim maal gayr (نَٓا) zamirinde ayrıca günah işleyen kimsenin aynı günahına ortak arama çabası da sezinlenmektedir. Zira günahkâr günahına ortak arar. İşlediği günahta yalnız olmadığını hem psikolojik rahatlama adına hem de çevresine mazeret kılıfı için kullanmak ister. Bulamayınca da hırçınlaşır. Günahsızlara da düşman olur.

 

•‘Yarış yapmak’ [نَسْتَبِقُ] anlamına gelen bu kelimenin özellikle seçilmiş olması oyun türünden yarışmanın o gün ve coğrafyanın bir kültürü olduğuna delildir. Buradan yarış yapmanın cevazına da ayrıca işaret vardır.

Evet, suçlu sahte deliller üreterek komplo hazırlayabilir. Hz. Hz. Yâkub oğullarının sözlerine inanmamasına rağmen oğulları ile arasındaki köprüleri yıkmayarak onları uzun vadede de olsa terbiye ve kazanmayı tercih etmiştir. Buradan insanın müspet hareket içinde olması, öç almak yerine suç işleyenleri dışlayıcı değil kuşatıcı; cezalandırıcı değil caydırıcı olmasının gereği anlaşılıyor.

 

•‘Sen bize kesinlikle inanmış olamazsın.’ [وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا] sözü değerlendirilecek olursa aslında peygamber olan babalarının kendilerine inanmamış olması, onların haksız ve yalancı olduklarını ispatlamaya yetmelidir. Zira kimse hakkaniyet noktasında bir peygamberle kıyaslanamaz ve bir peygamberden daha doğru olamaz.

 

•‘Biz ne kadar doğrulardan olsaydık bile’[وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ] ifadesi onların doğru kimseler olmadıklarının kendi ağzılarından ispatıdır. Zira (لَوْ) Burada imtina ve imkânsızlık mânâsında gelmiştir. Şart mânâsını içermesiyle beraber şartın imkânsızlığını ifade için cevabın da imkânsızlığını ifade eder ve işlenen işin geçmişte olduğunu bildirir. Bu edatla gösterilmek istenen şey ‘eğer yapsaydı, olsaydı’ gibi şartla ‘işin, olayın’ olmadığını gösterirken buna bağlı olarak beklenen ‘netice veya hâdisenin de’ olamayacağını gösterir. [eş-Şerîf Muhammed Hasan, a.g.e, II, 947.]

 

•‘Uydurma, sahte, yalan kan’ [بِدَمٍ كَذِبٍۜ] ifadesinde ( كَذِبٍۜ) kelimesi yalanın şiddetini gösteren mübalağalı bir mastar çeşididir. Yalanın ta kendisi demektir. [Zemahşeri, Cârullah Ebu’l-Kasım Muhammed (538/1144), el-Keşşaf an Hakaiki’t-Tenzil, Riyad, 1418, III, 262.]

 

• ‘Nefsiniz sizi bir işe ayarttı’[بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ ] ifadesinden tezkiye edilmemiş nefsin kötülük emrettiği, insanın nefsinin telkinlerine göre hareket etmemesi gerektiği hakikati vardır.

 

•Bel (بَلْ) Türkçe’de ‘bilakis, hayır, aksine, öyle değil, işin doğrusu’ mânâlarına gelen bu edat anlatılan bilginin yanlışlığını te’kidle bildirmek için kullanılır. [Çöğenli Sadi, Bakırcı Selami, Arapça Edatlar Sözlüğü, Erzurum 2000, s. 71.] Yani önceki bilgiyi iptal ederek yanlış tevehhüme mahal vermemek için doğru olan şeyin anlatımına başlangıç teşkil eder. ‘Onu kurt yemiş…’ sözlerine inanmama ve onu reddetmek için gelmiştir.

 

•‘Nefsiniz’ [اَنْفُسُكُمْ] tabirinde de nefsin (كُمْ) zamirine izafeti ile zımnen benlik dürtüsüne işaret edilmektedir. Yani benlik dürtüsü ve ona güvenin insanı doğru olandan uzaklaştıracağına işaret eder.

 

•‘Güzel sabır’ [فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ] Sabır; kelime olarak hapsetme demektir. Kısaca nefsi emredilen şeylerde tutmak, hapsetmektir. Kulun yapmakla yükümlü olduğu emirleri yerine getirme, yasaklardan sakınma ve başa gelen belâ ve musibetlere göğüs gererek tahammül etme anlamlarına da gelmektedir. İnsan dünya hayatında bir imtihandadır. Hayatını da bu anlayışa göre şekillendirir. İmtihanı bazen şer gibi görünür bazen de hayır gibi görünür. Sabır da insanın başına gelen şer gibi görünen imtihanı karşısında şikâyetçi olmaması, dayanma gücü ve direnmesi, diğer bir zaviyeden de Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirme mevzuunda sebatkâr olması anlamına gelir.

 

•Efendimiz bir hadislerinde (أَلصَّْبرُ رِضًا) “Sabır rızadır, Allah rızasını kazandırır.” buyurmaktadır. [Abdurrauf el-Münâvî, Feydu’l-Kadîr Şerhu el-Câmiu’s-Sagîr, IV, 307; Ebû Hafs, Ömer b. Ahmed İbn Şâhin (ö. 385), et-Tergîb Fedâili’l-A’mâl, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2004, I, 88.]

•Bir diğer hadislerinde de (نَصْبِرُ وَلَانُعَاقِب) “Sabrederiz cezalandırmayız.” buyurmaktadır. [Ahmed b. Hanbel, Musned, XXXV, 152.]

 

•Sabır, sabrın olması zaman dilimi içinde olmalıdır. Sabrın güzeli de bu tür sabırdır. Sabırlı olmak eğitimin önemli bir parçasıdır. Yâkub (aleyhisselâm) da çocuklarını musibetler cenderesi altında bilenen sabrıyla terbiye etmeyi tercih etmiştir. Zira peygamberler ideal rol model insanlardır. Belki de işin en zoru, aynı kandan olan kardeşlerini, yani canının bir diğer parçası yavrusunu öldürmek isteyeni bırakın cezalandırmak, hayat verme derdine düşmek olsa gerektir. İşte böylesi bir sabır mebde itibariyle zehir içmek gibidir. Baldıran zehiri misali. Ama sonuç bal şerbettir.

‘Yâkub (aleyhisselâm)’ın sabrı güzel olan sabırdır. Bu sabır ise bir nevi ibadettir. Devamı müddetince kul ibadette sayılır. Nasıl ki Fâtiha sûresinde (إِيَّاكَ نَعْبُدُ) ‘(Sadece) Sana ibadet ederiz’ denildikten sonra (إِيَّاكَ نَسْتَعِين) ‘Ve (sadece) Sen’den yardım dileniriz’, denilmiştir. Burada da (فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ) ‘(Bana düşen) güzel sabırdır’ dedikten sonra (وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ) ‘Yardım dilenilecek olan (sadece) Allah’tır’ denilmiştir.’

 

Âyetten müminin büyük günah işlemesinin mümkün olduğu, sabr-ı cemîlin bir mümin vasfı olduğu, Allah’ın rahmetinden ümit kesilmeyeceği, her şartta sabırla yalnız Allah’a dayanılıp O’na güvenilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

[Yusuf Sûresi Tefsîri 19-20.ayetler]

وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ (١٩)

(Bir kervan geldi, sucularını kuyuya gönderdiler; kovasını kuyuya salar salmaz: ‘Müjde, işte bir çocuk’ dedi. Yûsuf’u alıp onu ticari bir mal olarak sakladılar. Allah onların ne yaptıklarını çok iyi bilendir. )

 

Kur’ân yine kendine has üslûbu ile muhatap nezdinde fayda mülahaza etmediği detaylara girmeksizin kıssayı farklı bir sahneye taşımaktadır. Bu üsluba birden fazla cümlenin hazfi anlamında îcâz-ı hazf denir.

Planladıkları gibi kafile, sözü edilen kuyuya yanaşmış, su çıkarmak ve taşımak üzere sucularını göndermiş, onlar da kuyuya saldıkları kovanın içinde su yerine Yûsuf (aleyhisselâm)’la karşılaşınca, heyecan ve korkularına galip gelen sevinçlerini ‘müjdeler olsun’ anlamına gelen (يَا بُشْرٰى) lafzıyla ifade etmişlerdir. Âyet zımnen Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) sûretinin güzelliğine işaret etmektedir. Zira sucuların korkulması gereken anda gösterdikleri tepki ‘müjdeler olsun’ gibi pozitif bir tepkidir.

 

•Kelimesi (غُلَامٌۜ) çocukluk ile ergenlik arası yaştaki erkek çocuklara delalet eder. (İbn Manzûr, a.g.e, XII, 440.) Bu yaştaki çocuklar ev işlerine ve hizmete daha yatkın olmalarından ‘köle’ ve ‘hizmet eden genç’ anlamında da kullanılır.

 

•‘Onüçüncü âyetteki ‘Kurdun onu yemesinden korkuyorum’ ifadesi de küçük yaşta olduğuna delildir.’ (el-Mâlikî, Ebû Bekir İbnu’l-‘Arabî, a.g.e, s. 346.)

 

•Kelimesi (بِضَاعَةًۜ) Arapça’da ticaret yapılan mal anlamında kullanılır. Kur’ân bu sözcüğe vurgu ile hür birisinin köleleştirilmesini özellikle zemmetmektedir.

 

•‘Onu ticari bir mal olarak sakladılar’ (وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ) cümlesinde failin sucular veya Yûsuf’un kardeşleri olduğu söylenmiştir. Her iki ihtimal de mümkün görülür. Kur’ân’da bu ihtimallere imkân veren (ه) zamirinin özellikle zikredilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira ihtimallerin zenginliği dinleyici nezdinde kıssada cereyan eden olayların daha canlı hâle gelmesine sebep verir.

وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟ (٢٠)

(Onu ucuz bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Onlar esasen onu yanlarında tutmakta da isteksizdiler.)

 

Bir insan ve de özellikle bir peygamberin kıymeti para ile ölçülemez. Ayrıca emek sarf edilmeden elde edilen mal kıymetsiz ve de ucuzdur.

 

•kelimesi (وَشَرَوْهُ) (باع) anlamında müşterek kullanılmaktadır. (el-Küfevî el-Hanefî, Eyyub b. Musa (ö. 1094), el-Külliyyât Mu’cemun fî’l-Mustelahât ve’l-Furuki’l-Lugaviyye, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, I, 541; el-Mâlikî, Ebû Bekir İbnu’l-‘Arabî, a.g.e, s. 346.) (بخس) Ucuz anlamındadır. Noksan, eksik ve zulüm anlamlarına da gelir. (el-Mursî, Ebu’l-Hasan Ali b. İsmail (ö. 458), el-Muhkem ve’l-Muhîtu’l-A’zam, Dâru’l- Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2000, V, 88.)

 

•‘Sayılı’ (مَعْدُودَةٍۚ) ifadesi o günün kültüründe alışverişin ölçüyle değil adetle olduğuna işaret etmektedir. (el-Mâlikî, Ebû Bekir İbnu’l-‘Arabî, a.g.e, s. 346.)

Kadı İbnü’l-Arabî (ö. 543) der ki: Altın ve gümüş paralarda aslolan tartıdır.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Altını altına karşılık, gümüşü gümüşe karşılık ancak eşit tartılarda satınız. Kim daha fazla verir veya daha fazlasını isterse o kimse faize düşmüş olur.’ Ancak sayı ile alışveriş kolaylıktan dolayı meşru görülmüştür. (el-Mâlikî, Ebû Bekir İbnu’l-‘Arabî, a.g.e, s. 346.)

 

•‘Birkaç dirhem gibi ucuz bir fiyat’ (بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ) tabiri lafzın fonetiği içinde dinleyiciye yapılan alışverişin ucuz oluşunu da ayrıca ifade etmektedir.

Aslında ucuzluk ve pahalılık insan tarafından yüklenen değer cinsi olup izafîdir. Değer ihtiyaca göre artar eksilir. Bazen yerine göre mücevherler bile ihtiyaç duyulan bir yudum su ile ölçülemez.

[Yusuf Sûresi Tefsîri 21-22.ayetler]

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٢١)

(Mısır’da onu satın alan kimse karısına: ‘Ona iyi bak, belki bize faydası olur yahut da onu evlat ediniriz’ dedi. Böylece Biz Yûsuf’a o yerde kalma imkânı verdik. Ona, rüyaları yorumlamayı öğrettik. Allah Teâlâ iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler. )

 

•Sîma ruhun aynası mesabesindedir. Zira Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) mübarek yüzünden onun âlî bir ruha sahip olduğu onu satın alan kimse tarafından anlaşılmış, eşine onun bakımı hakkında telkinde bulunmuştur.

 

•Arapça (مَثْوٰيهُ) kelimesi, uzun süre kalınan, yerleşilen ve ikamet edilen yer anlamında olup Yûsuf (aleyhisselâm) hakkında ‘Ona iyi bak, ihtiyaçlarını karşıla’ anlamında kullanılmıştır. Bu aynı zamanda onun itibarının gözetilmesi anlamına da gelir. Zira Yûsuf hem sîma hem de karakter olarak fazilet sergilemektedir.

 

•‘Bize faydası dokunabilir’ (عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا) ve (نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ) ‘Onu evlad ediniriz’ cümleleri de Yûsuf’u satın alan Aziz’in hikmet ehli ve uzak görüşlü olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu ifade o günün geleneğinde evlat edinmenin yaygın bir uygulama olduğuna delildir.

 

•Ayrıca (زوج) ‘eş’ yerine ‘kadın’ anlamına gelen ( امرأة) kelimesinin seçilmesinden Aziz’in hanımı ile birlikte Kur’ân’ın idealize ettiği hakikî aile mefhumundan uzak bir hayat yaşadıkları anlaşılmaktadır. Yani Kur’ânî evliliklerde referans verilen aile, karşılıklı duygu ve düşünceleri, aşk ve sevgileri, sıkıntı ve hüzünlerini birlikte paylaşan kurumdur. Bu bazen ailenin varlığını sembolize eden çocuk olabilir. Bazen huzur, bazen de inanç birlikteliği şeklinde tezahür edebilir.

 

Arapça’da müennes ifadeler müzekker olanlardan bazı kurallarla ayrılmaktadır. Bunların en yaygın olanı müennes kelimelerin sonuna eklenen ‘tâ-i merbûta’dır. Kur’ân ‘zevc’ kelimesini erkekle eşi arasında uyum olduğu zaman kullanmaktadır.

 

  • Allahu Teâlâ Bakara 102. âyetinde

•‘İşte bunlardan koca ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı.,

  • Ahzâb 59’da

•‘Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlara söyle: Ev dışına çıktıkları zaman dış elbiselerini üzerlerine salıversinler.’

  • Bakara 232’de

‘..Kendi aralarında meşrû surette anlaşmaları durumunda, kocaları ile tekrar nikâhlanmaları hususunda onlara baskı yapmayın.’ demek suretiyle ‘zevc’ kelimesinin dinde ve karakterde uyum ve tam benzerliğe delalet ettiği anlaşılacaktır. Çünkü ‘zevc’ kelimesinin lügattaki bir diğer anlamı bireyi tamamlayan tekmil eden demektir. Tamamlama da uyum olmaksızın mümkün olamaz.

 

Kur’ân, kocanın eşine her ikisi arasında yukarıda bahsi geçen dinde ve karakterde tam uyum olmaması durumunda ise (امرأة) ‘kadın’ kelimesini kullanmaktadır. Örneğin Firavun inançsız, hanımı da mümin olduğu için -‘İman edenlere ise Allah, Firavun’un eşini misal getirir.’ (Tahrim Sûresi 11. ) derken yine Nuh (aleyhisselâm) ve Lût (aleyhisselâm)’ın eşleri hakkında da ‘Allah, kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal getirir.’ (Tahrim Sûresi 10) der. Firavun’un zevcesi, Nûh’un zevcesi veya Lût’un zevcesi demez.

 

Bu âyette de özellikle (امرأة) kelimesi kullanılmış olmasından ve de Aziz’in ( نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ ) ‘Onu evlad ediniriz’ ifadesinden Aziz’in aynı yuvayı paylaştığı hanımı ile ortak çocuklarının olmadığı ve kıssanın ilerleyen bölümlerinde daha belirgin anlaşılacağı üzere bu durumun sorumlusunun da erkek olduğu sezinlenmektedir.

 

•‘Yûsuf’a o yerde kalma imkânı verdik’ (مَكَّنَّا لِيُوسُفَ) ifadesinden zahiren şer gibi görünen hâdiselerin perde arkasında nice hayırlar gizli olduğu açıkça görülmektedir.

***

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ (٢٢)

(Erginlik çağına gelince, ona hikmet ve ilim verdik. Biz iyilik yapanlara işte böyle karşılık veririz.)

 

•Hz. Yûsuf’un köle olarak satılmış olması zâhiren aleyhinde bir durum olarak görülse de ilerisi adına aristokrat bir evde olmanın sağladığı imkânlardan istifade edeceği de göz ardı edilmemelidir. Bu babtan olmak üzere güzel bir eğitim almış, devlet yönetimi hakkında da tecrübesi artmış oldu. Ona ayrıca nesnelerin mahiyet ve hakikatlerini bilme ve bunun gereğini yerine getirme anlamındaki hikmet gibi büyük bir nimet bahşedilmişti. Rüyaları yorumlayabilme kabiliyeti de bunun bir devamı mahiyetindeydi.

 

•Âyetin fasılasında yer alan (وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ) ‘Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz’ cümlesi de Yûsuf (aleyhisselâm)’a bahşedilen bu faziletin onun ihsan sahibi olmasının bir karşılığı olarak değerlendirilebilir.

(اَشُدَّهُٓ) Kelimesi tam ergenlik yaşına girmeye delalet eder. Bazıları 20, bazıları 33 ve bazıları da 40 yaşa delalet ettiğini söylemiştir. (Mâlikî, Ebû Bekir İbnü’l-‘Arabî, Ahkâmu’l-Kur’âni’s-Sugrâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2006. s. 347.)

  • Er-Râzi bu kelimenin tefsiri ile ilgili yaptığı yorumda insanı kamere benzeterek şöyle der:

‘İnsan, önce meydana gelir. Sonra her gün azar azar kemalinin doruk noktasına ulaşıncaya kadar gelişmesini sürdürür. Sonra, kendisinden hiçbir şey kalmayıncaya kadar, noksanlaşmaya ve gerilemeye başlar. Binâenaleyh onun hâli, ayın hâline benzer. Çünkü ay, önce zayıf, belli belirsiz bir hilâl biçiminde ortaya çıkar; sonra gittikçe gelişerek dolunay hâline gelir. Derken, yok olup görünmez oluncaya kadar geriler ve küçülür.

Bunu anladığın zaman biz deriz ki: Ayın bir devir yapmasının müddeti, yirmisekiz küsur gündür. Bu devri dört kısma ayırırsan, her bir kısım yedişer gün olmuş olur. Hiç şüphesiz doktorlar insan bedeninin hâllerini de, yedili bir sisteme göre belirtmektedirler. Binâenaleyh insan, doğumundan yedi yaşını tamamlayıncaya kadar, zayıf bünyeli ve güçsüz, dayanıksızdır.

İkinci yedi yaşına girdiği zaman, onda, anlayış, zekâ ve kuvvet eserleri görülmeye başlar. Sonra bu, on dört yaşını tamamlayıncaya kadar gelişmeye devam eder. Onbeş yaşına girdiği zaman, üçüncü yedi yaşlık zaman dilimine girmiş olur. Burada, aklı kemâle erer, mükellefiyet çağına erişir ve onda, şehvet harekete geçer. Sonra, bu hâl üzere, yirmibir yaşını tamamlayıncaya kadar gelişmeye devam eder. Yirmibir yaşında üçüncü yedi yıllık dilimi tamamlayarak yirmi iki yaşına girer. İşte bu son yedi yıllık dilim, onun neşv ü nemâ bulduğu yedi yılların son dilimidir. Yirmisekiz yaşını tamamladığı zaman gelişme müddetini tamamlamış olur ve insan, buradan artık duraklama devrine geçer.

Bu zaman, işte insanın tam kemâl ve erginliğine erdiği zamandır. Bu, beşinci yedi yıllık zaman diliminin tamamlanmasıyla insan, otuzbeş yaşına gelmiş olur. Sonra bu mertebeler, güç kuvvet ve zayıflık bakımından da farklı farklıdır. Binâenaleyh, yedi yıllık zaman dilimleri içinde, şiddet, güç, kuvvet ve kemâlin en ileri olduğu beşinci yedi yıllık zaman dilimi, yirmisekiz yaşından otuzüç yaşına kadar olup, bazen otuz beş yaşına kadar devam eder.’ (Râzî Fahruddin, et-Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,, XVIII, 111.)

 

•‘Ona hikmet ve ilim verdik’ (اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ) ifadesinde hüküm, ilimle amel etmek demektir. (el-Mâlikî, Ebû Bekir İbnu’l-‘Arabî, a.g.e, s. 347.) Biz onu yönetimin başına getirdik, diye de açıklanmıştır. Yani Biz, ona hükmetme bilgisini verdik, anlamındadır.

Mücahid der ki: Biz ona akıl, kavrayış ve peygamberlik verdik, demektir. Buradaki hükmün peygamberlik, ilmin din olduğu da söylenmiştir. İlmin rüya ilmi olduğu da söylenmiştir. Ona genç bir çocukken peygamberlik verildi, diyenler ergenlik çağına ulaşınca biz onun kavrayış ve bilgisini arttırdık, diye de eklerler. ( İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Buruc Yayınları, IX, 246-247.)

 

İlim ve hikmet peygamberliğin iki temel öğesi olup kemâle ermek ancak ilim ve hikmetle mümkündür. İnsan için kemâle erme hem fizik hem de ruhla mümkündür. Hatta ruh insanın maddiyatından daha âlîdir; âlem-i gaybın âlem-i şahadetten daha âlî olması gibi. İnsanın fiziğinin kemâli zamanla irtibatlıyken ruhunun kemâle ermesi ilim ve hikmetle irtibatlıdır. İlim ve hikmetin nekre lafızlarla zikredilmesi bunların sınırsızlığına işaret eder. İlim ve hikmetin nekre lafızlarla zikredilmesinden ayrıca bu vasıfların mahiyetine ulaşmanın mümkün olamayacağı da anlaşılır. Hikmet mücerred ilmin önündedir. Zira hikmet bilinenin pratiğe dönüştürülmesidir.

[Yusuf Sûresi Tefsîri 23-29.ayetler]

وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ (٢٣)

(Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapıları kapadı ve ‘haydi gelsene!’ dedi. Yûsuf: ‘Allah’a sığınırım, çünkü O benim efendimdir; bana iyi baktı. Kuşkusuz zalimler asla kurtulamazlar’ dedi. )

 

•Yûsuf (aleyhisselâm) kıssanın başından beri, kardeşleri tarafından kıskanılma, hakkında öldürülme planları yapılma, kuyuya atılma, köleleştirilme gibi farklı imtihanlarla sınanmaktadır.

 

Kıssanın bu bölümünde de bir kadın tarafından rahatsız edilme gibi iffet ve ismet noktasında büyük bir imtihan geçirmektedir. Öyle ki Yûsuf gençliğin ve sağlıklı olmanın zirvesinde, köle konumunda ve de efendisi genç bir bayan tarafından sebepler dairesinde her türlü önlemin alındığı böylesi bir eyleme davet karşısındadır. Çok sağlam bir iman gerekir ki bütün bu argümanlara karşı durabilsin, sebat göstersin.

İşte bir önceki 22, 36, 56 ve 78. âyetlerin ifadesiyle Yûsuf gerçek bir muhsin, bir sonraki 24. âyetin ifadesine göre Allah’ın kendisini itaata tahsis ettiği, vahyi ve risaleti için seçtiği muhlas ve 51. âyetin ifadesine göre de sadıktı.

Evet, Hz. Yûsuf (aleyhisselâm) Allah’a itaatte, günaha girmeme ve Allah’ın kaderine karşı rıza gösterme gibi sabrın üç çeşidini üzerinde cem etmiş bir kahramandı. Bunlar içinde yaşı ve makderesi gereği belki de en şiddetlisi karşı karşıya kaldığı bu durumdu.

Edeb insanlığın mayası olup dinin öğretileri ile bütünleşerek insanı ‘ahsen’ konuma taşır. Bir diğer ifadeyle ikiz kardeşi ihsan anlamında her işi O (celle celâluhû) görüyor gibi davranma hâlidir. Yûsuf (aleyhisselâm) da bu duruşu ile edebini taçlandırmış oldu.

Hz. Ali’ye (radıyallahu anh) nisbet edilen bir beyitte şöyle söylenmiştir: ‘İnsanlar arasında her şeyin bir süs ve zînet yanı vardır; insanoğlunun zîneti ise, edebindeki tamâmiyettedir. İnsan vardır ki o, nesebiyle göz doldurmasa bile, âdâbıyla mazhar-ı şereftir.’

 

•Âyette geçen (رَاوَدَ) ‘çağırdı’ kelimesi kullanıldığı fiile müşareket anlamı veren ‘müfâale’ babındandır. Sevgi ile ve yumuşakça bir konuda ısrar edilmesi anlamında kullanılır. Buradan çağırma eyleminin karşılıklı çağrılma olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira bir sonraki âyet durumun Aziz’in hanımı tarafından tek taraflı olduğuna delildir. Bu fiilin müşareket anlamı Aziz’in hanımının kendi içinde gidip gelen duygu ve düşünceleri şeklinde olması daha muvafıktır.

 

•‘kapıları kapattı/kilitledi’ (وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ) ifadesinde yer alan (غَلَّقَ) fiili tef’il babından üst üste kapatma veya kilitleme mânâsı verir. (الْاَبْوَابَ) kelimesi ile birlikte hakiki mânâsının yanında önlem almak adına ayrıca birçok vesileyi de kullandığı anlaşılabilir.

 

•kelimesi (هَيْتَ لَكَۜ) ‘Haydi bana gelsene, beri gel’ anlamında muhatabın yanına yaklaşmasını talep için kullanılan fiilimsidir. Tasrifi (حَيَّ عَليَ) şeklinde gelir.[…]

 

•‘Allah korusun, O’na sığınırım’ (مَعَاذَ اللّٰهِ) ifadesi kurtuluş imkânı çok zor olan durumlarda kullanılan bir tabir olup doğrudan Cenab-ı Hakk’ın yardımını celb ve talep içindir. Bu ifade aynı zamanda iman timsali Yûsuf’un örnek model duruşunu da sergilemektedir.

 

•‘O benim efendimdir’ (اِنَّهُ رَبّ۪ٓي) cümlesindeki zamirin mercii hakkında ilki Allah’a diğeri de Aziz’e ait olduğu şeklinde iki ayrı görüş ileri sürülmüştür. Siyak ve sibakın akışı Aziz olmasını daha muvafık kılarken, Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) konum ve şe’ninin gereği olarak Cenab-ı Hakk’ı kastetmesi daha uygundur. Zamiri Aziz’e irca ettiğimizde Yûsuf’un (aleyhisselâm) bu sözünü kendi duygu, konum ve meziyetlerini ifade için değil, kadına onun eşi olduğunu ihsas ettirmek için bir şekilde ona söylemiş olduğu şeklinde hamletmek daha uygundur. Yani ‘Bu kadar, beni koruyup gözeten benim efendim yani senin beyin olan efendimin bunca ihsanına karşı vefasızlık olabilir mi?’ gibi anlamları hissettirmek istemiştir diyebiliriz.

 

Âyetten ayrıca bir kimsenin nâmahremi ile aynı ortamda yalnız kalma anlamına gelen halvetin mahzuru ve haram oluşu açıkca görülmektedir.

 

•(اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ) ‘Kuşkusuz haksızlık yapanlar asla kurtulamazlar’ fasılasından Allah’ın sınırlarını aşmanın zulüm olduğu ve zulüm işleyenin iflah olmayacağı net ifadelerle beyan edilmiştir.

***

وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ(٢٤)

(Oysa kadın ona karşı son derece istekliydi. Rabbinin açık delilini görmemiş olsaydı Yûsuf da onu isteyecekti. Ondan kötülüğü ve fenalığı uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o ihlâsa mazhar edilmiş, has kullarımızdandır. )

 

Aziz’in hanımı Yûsuf’a (aleyhisselâm) karşı olan duygularına hâkim olamayıp bunu fiiliyata geçirmeye niyetlenmiştir. Ancak iffet ve sabır kahramanı Yûsuf böylesi bir düşünceyi dahi aklına getirmemiş, ondan uzak kalmıştı.

 

İnsanın kalbine gelen duygu ve düşüncelerin mertebeleri ve eylemin gerçekleşene kadar geçirdiği safhalar vardır. İçten geçen şeylerin amel safhasına ulaşana kadar geçirdiği bazı evreler vardır. Bunların ilkine hâtıru’l-bâl denir.

-Hâtıru’l-bâl; kalbe bir düşüncenin gelmesi ve iz bırakmadan ayrılma evresidir. Bu evreyi hâciz takip eder.

-Hâciz; kalbe gelen bir işi yapıp yapmama düşüncesinin biraz daha karar kılma hâlidir. Bu evreyi hadîsü’n-nefs takip eder.

–Hadîsü’n-nefs; bu düşünceyi gerçekleştirip gerçekleştirmeme hususunda nefsin tereddüt etmesidir. Bu evreden sonra düşünceyi tatbik etme veya etmeme hususunda kalben/zihnen tercih etme anlamına gelen hemm gelir. Tercih edilen görüşü tatbik etmek için kesin karar verme ve ardından gerçekleştirmek adına harekete geçme noktasına azim denir.

 

İslâm hukukuna göre insanın içinden geçirdiği düşüncelere karşı sorumluluğu müsbet yönde hemm merhalesinde başlar. Diğer bir ifadeyle nefsin bir düşüncenin yapılmasını tercih ettiği safha olarak tanımlanan ‘hemm’ merhalesinin dinî mükellefiyet ve sorumluluğu fiiliyata evirilmedikçe müminin lehine işlemektedir. Bu merhalede hayır yönde sevab varsa da şerde muâheze yoktur.

 

Zira bir hadiste Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): ‘Allah iyilikleri de kötülükleri de takdir etti, sonra bunları açıklayarak dedi ki: Her kim bir iyilik yapmaya hemmeder (niyetlenir) de yapamazsa Cenab-ı Hak onu kendi katında tam bir iyilik olarak yazar. Eğer niyetlenir ve de o iyiliği yaparsa on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüz ve daha fazla katına çıkarır. Her kim de fenalık yapmaya hemmeder (niyetlenir) de sonra vazgeçerse Allah Teâlâ onun için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer fenalığı kasdeder ve işlerse bir günah olarak yazar.’ buyurmaktadır. (Müslim, I, 118; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 34.)

 

Dolayısıyla kişinin hemmden önceki merhalelerden dolayı herhangi bir mesuliyeti yoktur. Mesuliyet tam anlamıyla azim mertebesinde başlar. İnsanlar ancak bu mertebeyle birlikte sorumlu olurlar.

 

•(وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ) ifadesinde yer alan istisnâ-i munkatı’dan hemmin Hz. Yûsuf (aleyhisselâm) tarafında vâki olmadığı ve günaha girmekten nefsini alıkoyduğu için de ayrıca sevaba girdiği anlaşılmaktadır.

‘Eğer, âyet Secavendî’nin koyduğu (وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ)’dan sonraki “cim” harfi esas alınarak, yani “durmak caizdir” anlayışıyla okunur ve ‘bihâ’dan sonra durulursa, o takdirde mânâ şöyle olur: “Kadın ona kesin olarak karar vermiş, Yûsuf da ona kesin karar vermişti.” Buna göre âyetin devamı cümle-i ibtidaiyye, yani başlangıç cümlesi olur. Devamı başlangıç cümlesi olduğu zaman da âyetteki mânâ şöyle olur:

(لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ ) 

“Eğer Rabbinin bürhanını görmeseydi!..”

Bu mânâ ise, hem âyette kast edilen anlam değildir hem de gördüğü burhan, basireti ve aklı başında davranması sebebiyle hiç meyletmediği bir şeye, “Karar vermişti…” şekline dönüştürülmüş olur ki bu anlayış Yûsuf’a (aleyhisselâm) büyük bir iftira sayılır. İşte bu gerekçe ile (وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ )’dan sonraki “cim” harfi mutlaka kalkmalı ve âyet vasl ile okunmalıdır. (Duman Zeki, Tefsir Te’vil ve Tefsirde Temel İlkeler Açısından “Secavend”lerde Mânaya Tesir Eden Önemli Üç Hata, s. 511.)

Âyetten kadın-erkek ilişkilerinde karşılıklı olarak ihtiyatın esas olması gerektiği de anlaşılmaktadır.

Burada bir hususu dile getirmek gerektiği kanaatindeyim. Aslında erkek ve kadın cinslerinin birbirlerini arzulaması anlamına gelen şehevî duygular nesillerin devamı adına insan tabiatına zer’ edilmiş doğal meleke ve donanımlardır. Ölçü bu donanımın meşru dairede kullanımıdır.

İnsanda yaratılışı itibariyle kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviye olmak üzere üç meleke mevcuttur. Bu melekeler terbiye ve tezhiple yerinde kullanıldığında sahibini alây-ı illiyyîne yükseltir. Kuvve-i akliye, düşünme ve tefekkür hassası olup varlık aleminden yaratıcıya intikal etme, sanatından O’nu okuma ve doğru ile yanlışı ayırt etmeye yarar. Kuvve-i akliyenin ifrat, tefrit ve vasat olmak üzere üç mertebesi vardır.

“… Kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki hakkı hak bilir imtisal eder, bâtılı bâtıl bilir içtinab eder.” (Nursî Said, İşâratü’l-İ’caz, İstanbul 1997, s. 23.)

 

Kuvve-i gadabiye tehlikelere karşı insanın kendini koruması için Allah’ın bahşettiği bir savunma ve dâfia melekesidir. Kuvve-i gadabiyenin ifrat, tefrit ve vasat olmak üzere üç mertebesi vardır: “Evet, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki ne maddî ne manevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecâattır ki hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.” ( Nursî Said, a.g.e, s. 23)

 

Kuvve-i şeheviye de yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi insanın maslahatını celb ve cezbeden melekedir. Kuvve-i şeheviyenin de ifrat, tefrit ve vasat olmak üzere üç mertebesi vardır: “Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki ne helâle ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat metrebesi fücurdur ki namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat metrebesi ise iffettir ki helâline şehveti var, harama yoktur.b(Nursî Said, a.g.e , s. 23)

Hz. Yûsuf da (aleyhisselâm) kâmil bir fıtrat gereği böylesi bir donanıma sahipti. O kuvve-i akliye ve şeheviyesini meşru dairede kullanarak Kur’ân’ın ifadesiyle muhlas hâle geldi.

كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ

(Ondan kötülüğü ve fenalığı uzaklaştırmak için işte böyle yaptık, ifadesinden Allah’ın dostlarına lütuf ve ihsanda bulunduğu, Allah’ın hidayeti, irşadı, yardım ve tevfiki olmaksızın salih amel kuşağında sebat etmenin mümkün olmadığını da anlıyoruz.

 

*‘Hz. Yûsuf’un hemen karşı çıkıp ilkelerine sarılmasının ardından gelen bu âyet, onun bu bağlamdaki tahrik karşısındaki nice zamandır süren tavrının nasıl bir noktaya ulaştığının ifadesidir… Direnme ve zaaf ama w sonuçta Allah’ın buyruklarına sarılıp kurtuluşa erebilme konusunda, insanın öz doğasının nitelik ve niceliğine ilişkin gerçekçi ve reel bir ifadedir bu. Ancak Kur’ânî ifade, insandaki söz konusu türden karmaşık, çatışmalı ve baskın ayrıntılara girerek uzun uzadıya anlatmıyor. Zira Kur’ân-ı Kerim, olayın yaşandığı söz konusu ânı, kıssa çerçevesinde, aynı zamanda mükemmel bir yaşam çerçevesinde, hak ettiği normal payı aşacak kadar uzun bir sahneye dönüştürmek istememektedir. Bu sebeple de gerçekçiliğin, dürüstlüğün ve atmosferdeki temizliğin hakkını verebilmek için, gerek başlangıçtaki, gerekse sonuçtaki tedbirliliği aktarmasının yanısıra, bu iki süreç arasındaki zaaf ânına değinmekle yetiniyor.’ (Kutub Seyyid, a.g.e., VII, 384.)

  • ‘Böyle sıkı bir imtihanın önem ve gerekliliği o dönem Mısır toplumunun manevî-ahlakî şartları gözönünde bulundurulursa, apaçık ortaya çıkmaktadır.

 

30. âyetten 32. âyete şöyle bir göz atınca görürüz ki genelde kadınlar ve özelde yüksek sosyete bayanları, bugün ‘medeni’ Batı’da ve batılılaşmış Doğu’da olduğu gibi hemen hemen aynı cinsel özgürlüğün sefasını sürmekteydiler.

Allah, Hz. Yûsuf’u (aleyhisselâm) efendisinin evinde böyle özel bir eğitimden geçirmenin düzenini kurdu; çünkü, Hz. Yûsuf (aleyhisselâm) baştan çıkmış bir toplumda ilahî misyonunu yerine getirmek, üstelik sıradan bir adam olarak değil bir yönetici olarak görev yapmak durumundaydı.

Yüksek sosyete bayanlarının davranışlarından anlaşıldığına göre, bu genç ve yakışıklı köleyi kendilerine çekmek için yapamayacakları şey yoktu. Genç kölenin güzelliği karşısında duydukları hayranlığı açıkça utanç duymaksızın belli etmeleri, evin hanımının da onu tahrik için elinden geleni yaptığını ve yapmaya da devam edeceğini çekinmeden utanmadan, itiraf etmesi sosyete bayanlarının durumunu yeterince sergilemektedir. Böylece Allah onu böyle sıkı bir imtihandan geçirmek suretiyle gelecekteki bu tür tahriklere karşı direncini artırmakla kalmadı, aynı zamanda sözkonusu bayanların bu konuda herhangi bir başarı kazanma umutlarını da kırmış oldu. (Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’ân, II, 424.)

 

Kişinin ibadet ü taatini sadece Cenab-ı Hakk için yapması, O’nun rızası dışında her şeye karşı kapanmasına ihlâs, bu konumdaki kimselere de muhlis denir. İsm-i mefûl sigasındaki (الْمُخْلَص۪ينَ) kelimesi ise gözlerin içine yabancı hayalin dahi girmediği, günaha götüren vesilelere dahi fırsat vermeyecek kadar iffetle kazanılan ihlasın mükâfatı olarak da Allah’ın (celle celâluhû) özel koruması altında olan hâslar demektir. Muhlis olanın kendini koruma adına gayretindeki devamlı duruşu onu muhlas konumuna taşır. Bunun içindir ki İblis “Öyle ise, senin izzetine yemin ederim ki ben de onların hepsini azdıracağım. Ancak Sen’in ihlâsa erdirdiğin kullar bundan müstesnadır.”dedi. (Sâd Sûresi 82-83.) ifadesiyle bu kimselere asla bir tesir icra edememektedir.

***

وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءاً اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ (٢٥)

(İkisi de kapıya doğru koştular, kadın Yûsuf’un gömleğini arkadan çekip yırttı; kapının önünde kadının kocasına rastladılar. Kadın, kocasına: ‘Ailene kötülük yapmak isteyene hapsedilmekten ya da acıklı bir cezaya çarptırılmaktan başka ne ceza verilebilir’ dedi.)

 

Behimî duyguların esaretine girmiş bir nefis ile Allah korkusu ile kendini her türlü kötülük ve çirkinliklerden muhafaza etmeye çalışan âlî bir ruhun çatışmasıdır artık olanlar. Biri günah diğeri ise sevap için yarışmaktadır âdeta. Kapıya doğru yönelirler. Birden Aziz kapıda belirir. Muhtemel, olabileceklerden kuşku içinde murakebe etmektedir ailesini. Zira devlet işlerinden uzak kalarak evin bir yerlerinde bulunması çok da sıradan bir durum değildir aslında. O anda hanımı suçluluk psikolojisinin verdiği refleksle savunmadan hücuma geçer. Görünen manzarayı Yûsuf’a yıkmaya çalışır.

 

  • Suçun tespitinden önce cezasının ifade edilmesi suçluluk psikolojisinin tezahürüdür.
  • Âyetten kadının kocası üzerinde daha baskın olduğu görülmektedir.
  • Buradan o dönem itibariyle Mısır aristokrat yapısına ait bazı çıkarımlar yapılabilir.
  • Buradan ve daha önce 21. âyette geçen ‘Onu evlat ediniriz.’ ifadesinden de anlaşıldığı üzere Mısır Azizinin hanımına karşı aile içi özel ilişkilerinde küfüv olmadığı ve vazifelerini yerine getiremediği de sezilmektedir.

 

Her şeyde olduğu gibi kıskançlık da ölçülü olma şartıyla makbul, güzel ve gereklidir. Bu âyetten Mısır Azizinin hanımını kıskanmadığı da anlaşılmaktadır. Buradan aile içi sağlıklı ilişkilerin temelinde kocanın eşini ihmal etmemesi ve ona karşı sevgi ve ilgiyi esirgememesi gerektiği anlaşılmaktadır.

 

•( اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ) ‘Hapsedilmekten ya da acıklı bir cezaya çarptırılmaktan başka’ ifadeleri onun öldürülmesi gibi daha ağır bir cezayla cezalandırılmasına gönlü el vermeyen Azizin hanımının, Yûsuf’a karşı olan şefkat hislerini de açığa vurmaktadır.

Âyetten ayrıca Mısır’ın o dönem sosyal hayatı hakkında da fikir edinmek mümkündür. Örneğin o toplum değer yargıları bakımından sağlıklı bir tabiatın kabul edemeyeceği tavır ve eylemleri reddettiği görülmektedir.

 

قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ (٢٦)

وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ (٢٧)

(Yûsuf: ‘O beni kendine çağırdı’ dedi. Kadının ailesinden biri: ‘Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemektedir. O, yalancılardandır’. ‘Şayet onun gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemektedir ve Yûsuf doğru söyleyenlerdendir’ diye bir hüküm verdi. )

 

Bir başkasına zarar verme ihtimali olsa bile haklı olduğu durumda insanın kendi nefsini müdafaa etmesi meşru bir haktır. Yûsuf (aleyhisselâm) da herhangi bir vurguya ihtiyaç görmeksizin sade bir ifadeyle (هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي) ‘O beni kendine çağırdı’ der. Aslen bu ifadenin kendisi bile hakkaniyetini ispata kâfidir.

 

‘Toplumsal çözülme ve ahlâkî buhranın en önemli göstergelerinden biri de yalanın yaygınlaşmasıdır. Bu kıssada görüldüğü gibi; uşağını kötü emellerine alet etmek isteyen vezirin hanımı, bu isteğine ulaşamayınca suçsuz olduğunu bildiği hâlde Yûsuf’a yalan ve iftirada bulunmaktadır.’ (Kurt Yaşar, Hz. Yûsuf’un Tarihsel Hayatı, Mukayese ve Değerlendirme, Ankara, 2005, s. 51.)

 

(شاحد) Şahid kelimesinin hakikî veya gömleğin kendisinden mecâzî bir ifade olduğu şeklinde iki farklı yaklaşım vardır. Gömlek kabul edildiği takdirde hâl lisanının kavilden daha etkili olduğu ders ve hükmü anlaşılır.(Bkz. el-Mâlikî, Ebû Bekir İbnu’l-‘Arabî, a.g.e, s. 347.) Tercih edilen lafzın hakikat olmasıdır. Bu durumda (وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ ) ifadesinden akrabanın yakınına karşı menfî şahitliğinin uzak olanın menfî şahitliğinden daha güçlü ve tesirli olduğu anlaşılmaktadır. Zira düşmanın itirafı insanın kendini müdafaa etmesinden daha etkilidir.

Âyetten ayrıca şahitlik müessesesi ile bunun ehemmiyetine de işaret vardır. Buradan gizli istihbarat oluşumlarının ehemmiyet ve yerine göre gereği de anlaşılmaktadır.

 

(اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ) ‘Şayet gömleği’ ile başlayan ifadelerden herhangi bir suç isnadında bulunulmadan önce kesinlikle delil toplanması gerektiği anlaşılmaktadır.

 

فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ (٢٨)

يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟ (٢٩)

(Kocası gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, karısına hitaben şöyle dedi: ‘Kuşkusuz bu sizin tuzaklarınızdandır, sizin tuzaklarınız çok büyüktür. Yûsuf’a da: ‘Yûsuf, sen de bunu fazla dillendirme’. Kadına dönerek: ‘Sen de günahının bağışlanmasını dile, çünkü sen suçlulardansın’ dedi. )

 

Gömleğin arkadan yırtılmış olması ile Yûsuf’un hakkaniyeti ispatlanmıştır artık. Bu noktada fitnenin büyümemesi ve skandala dönüşmemesi adına yapılması gereken, olayın örtbas edilmesi olup Aziz de Yûsuf’tan bunu talep etmiştir. Âyet bu arada kadının tuzak ve hilesinin erkeğe göre daha büyük olduğunu hükme bağlar. Aslında bu hüküm zayıf ve güçsüz kimselerin normal şartlarda baş edemedikleri sorunları hile ile halletme yoluna tevessül ettikleri şeklinde genelleştirilebilir.

 

Mısır azizinin hanımı için sarf ettiği (وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ) ‘Sen de günahının bağışlanmasını dile!’ ifadesinden ayrıca o toplumun değer yargıları içinde dinin de önemli bir yerde olduğu görülmektedir. Mısır Azizinin olayı kapatma arzusu fitnenin önlenmesinin önem ve gereğine işaret eder. Buradan ayrıca aile içi sorunların mümkün olduğunca dışarıya taşırılmaması, aile içi ilişkiler başta olmak üzere karşılıklı bütün sosyal ilişkilerin mümkün olabildiğince saygı sınırları içerisinde yürütülmesi ve perdenin kalkmamasının gerektiği de anlaşılmaktadır. Ayrıca ayıpların örtülmesi Kur’ân’ın tavsiye ettiği öğretilerdendir.

 

Kur’ân-ı Kerîm iletmek istediği mesajı vurgulamak için Arapça gramer kural ve kaidelerinin dışına çıkarak dikkatleri o mesaj üzerine çekmektedir. Daha önce de geçtiği üzere buna mânâyı kuvvetlendirmek için, gramer kurallarında yapılan kasdî değişikliğe synesis veya enallage denir. Mısır Azizinin hanımına müennes hitabı ile seslenilmesi gerekirken (خَاطِـ۪ٔينَ۟) ifadesi kullanılmasında da bu hikmet görülmektedir. Zira böylesi bir hatayı genelde erkeklerin yapması kadınlara göre daha muvafık düşerken iffet ve hayâya daha layık olan bir kadından zuhur etmesi tahkîr ve ta’yîb edilmektedir.

 

[Yusuf Sûresi Tefsîri 30-35.ayetler]

وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ (٣٠)

(Şehirde bir takım kadınlar: ‘Vezirin karısı kölesini arzulamış. Kuşkusuz onu apaçık bir yanlışlık içinde görüyoruz’ dediler. )

 

  • Olay zamanla sarayın dışına taşmış, kadınların diline düşülmüştür.

 

Kur’ân ‘şehirdeki kadınlar’ ifadesiyle durumun hassasiyetine özellikle dikkat çekmektedir. Ancak dikkat edilecek olursa kadınların kınaması sınıf farklılığından kaynaklanan ayıplamadır. Üst düzeyde aristokrat bir asilzâdenin (hâşa) alt seviyelerde kölesine âşık olmasıdır kınanan.

 

•‘Kadınlar dedi ki’ ((قَالَ نِسْوَةٌ)) cümlesinde fiilin eril kipi ile gelmesi yaygın gramer kurallarının dışında bir durumdur. […] Bununla birlikte yaygın kuralın dışına çıkılmış olmasının ayrı bir hikmeti olsa gerektir. Zira Kur’ân-ı Kerîm vermek istediği mesajı seçmiş olduğu kelimelerle vurgulamaktadır. Seçilmiş olan her kelimenin bir anlamı olduğu gibi bu kelimenin morfolojik yapısının dahi verilmek istenen mesaja katkısı söz konusudur. Kur’ân-ı Kerîm vermek istediği mesajını bu özellikleri göz önünde bulundurarak takdim eder.

Örneğin Arapça gramatik kurallara göre fiil cümlesinin başında yer alan fiil sadece failinin eril ve dişilliğiyle uyum içinde olmak zorundadır. Ancak bu durum bu âyette olduğu gibi Kur’ân’ın vurgulamak istediği mesaj için değişebilmektedir: (وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ) ‘Şehirdeki kadınlar dedi ki…’( Yûsuf Sûresi 30.) Bu ifadenin orijinalindeki fiil tekil ve erkekler için kullanılan bir fiildir. Arapça’da tekil ve bayanlar için bir fiil formu da mevcuttur ancak bu ifadede konuşanlar kadınlar olmasına rağmen erkekler için kullanılan fiil formu kullanılmıştır. (Bkz. Hamidullah Muhammed (1908-2002), Aziz Kur’ân, (çev: Abdülaziz Hatip, Mahmut Kanık), Beyan Yay., İst., 2000., s. 421.)

 

‘Bedeviler dedi ki’ derken de (قَالَتِ لَْأعْرَاب) şeklinde yine erkekler ya da kadınlar için kullanılan fiil formunu tercih etmek Arapça’da sorun çıkarmamaktadır. (Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed Ensârî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bu üslub ile Kur’ân’ın vermek istediği mesaj hakkında Bediüzzaman’ın şu yorumu dikkat çekicidir:

‘Zaîfler ittifaka muhtaç oldukları için, kuvvetli ittifak ederler. Kavîler ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifakları zaiftir. Arslanlar, tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için ferdî yaşıyorlar. Yabanî keçiler, kurtlardan muhafaza için, bir sürü teşkil ederler. Demek zaîflerin cemiyeti ve şahs-ı mânevisi kavi olduğu gibi, kavîlerin cemiyeti ve şahs-ı mânevisi ise zaiftir.

Bu sırra bir işaret-i latife ve zarif bir nükte-i Kur’âniyyedir ki ferman etmiş: (وَقَالَ نِسْوَةٌ). Müenneslerin cemaatine iki katlı müennes olduğu hâlde -‘kadınlar’ anlamına gelen ( نِسْوَةٌ) dişil bir isimdir. Ayrıca Arapça’da, çoğul isimler daima dişil olarak kabul edilir- müzekker fiili olan (قَالَ) buyurması.

‘Hem (قَالَتِ لَْأعْرَاب)) buyurmakla, müzekkerlerin cemaatine, müennes fiili olan (قَالَتِ) tabiriyle, latîfâne işaret ediyor ki, zayıf ve halîm ve yumuşak kadınların cemiyeti kuvvetleşir, sertlik ve şiddet kesb edip bir nevi reculiyet kazanır. Müzekker fiilini iktiza ettiğinden, (وَقَالَ نِسْوَةٌ) tabiriyle, gayet güzel düşmüş.

Erkekler ise, hususan bedevî (A’râbî) olsa, kuvvetlerine güvendikleri için, cemiyetleri zayıf olup hem ihtiyatkârlık, hem yumuşaklık vaziyetini aldığından, bir nevi kadınlık hâsiyeti takındıkları için, müennes fiilini iktiza ettiğinden, (قَالَتِ لَْأعْرَاب) müennes fiiliyle tabiri tam yerindedir.’ (Nursî, Said, Lem’alar, İstanbul, 1996, ss. 153-54.)

 

Bir gramer kaidesi olarak belirtilen bu durum Kur’ân’ın vermek istediği mesaja gramatik açıdan bir tevildir. Zira Arapça gramer kaidelerini Kur’ân’dan alır. Kur’ân Arapça’ya tâbi olamaz. […]

 

•Tecessüs etmek, kapalı kapılar ardında olup bitenleri merakla araştırmak zemmedilen bir vasıftır. (قَالَ نِسْوَةٌ) ifadesi kadınlar arasında söylentilerin çok hızlı yayılabileceğine işaret etmektedir.

 

•Âyette cemî kılle kipi ile gelen kadınlar anlamındaki ( نِسْوَةٌ) kelimesi dedikodu yapan kadınların (belki de sadece saray içinde) belli bir grup kadın topluluğuna işaret etmektedir.

***

فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـٔاً وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكّ۪يناً وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُٓ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا هٰذَا بَشَراًۜ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ(٣١)

(Vezirin karısı onların bu dedikodularını duyunca onları davet etti; onlara mükemmel bir sofra hazırladı. Her birine birer bıçak verdi. Yûsuf’a: ‘Onların huzuruna çık’ diye emretti. Kadınlar Yûsuf’u görünce (onu umduklarından daha da güzel bularak) büyüttüler ve (şaşkınlıkla) ellerini kestiler: ‘Hâşa! Allah için (Aman Allahım), bu bir insan değil ancak çok üstün bir melek!’ dediler.)

 

Olayın şuyû’ bulmasının ardından Aziz’in karısı haklılığını(!) ispat için kadınları saraya davet eder.

Maksadı onlara Yûsuf’u göstermek, onun güzelliği karşısındaki tepkilerini ölçmek ve psikolojik olarak suçuna ortak aramaktır. Zira insan tabiatı itibariyle onur ve namusunu korumaya düşkündür. Kadınlar Yûsuf’u görünce güzelliği karşısında hayrete düşmüşler, Kur’ân’ın ifadesiyle ikram bıçaklarıyla ellerini yaralamışlardı.

 

Buradan daha önceki âyetlerde de beyan edildiği gibi fıtrat itibariyle zayıf olan kimselerin hile ve desiselerinin daha güçlü olabileceği görülmektedir. Fasl-ı müşterekte bir araya gelme zayıfları da güçlü hâle getirir.

 

Âyetten karşı cinslerin birbirlerine karşı ilgi duymalarının fıtrat gereği olduğu, muhtemel yanlışlara düşülmemesi için öncül tedbir ve önlem alınması gerektiği anlaşılmaktadır. (سِكّ۪ين) kelimesi Arapça bıçak demektir. Azizin hanımının misafirlerine ikramda bulunması, misafirlerine (meyve soymak için) bıçak vermesi o günün Mısır toplumu, örf, âdet ve medeniyeti hakkında bize bazı mesajlar sunmaktadır. […]

 

•‘Kadınlar Yûsuf’u görünce (onu umduklarından daha da güzel bularak) büyüttüler’ (فَلَمَّا رَاَيْنَهُٓ اَكْبَرْنَهُ) âyetinin Hamza b. Habîb’in kıraatine göre sekteli olarak okunduğunda sektenin mânâ ile ilişkisini nasıl yansıttığı daha net olarak görülecektir:

 

•‘Âyetin bu kısmında, birincisi ( رَاَيْنَهُٓ ), ikincisi ise (هذا) nın sonunda yer alacak şekilde, sadece iki adet sekte mevcut olmasına rağmen, ses anlam ilişkisinin en üst düzeyde korunabilmiş olduğunu görmekteyiz. Özellikle beş eliflik meddin arkasından gelen ilk sekte, tam bir erkek güzeli olan Hz. Yûsuf’u bir anda karşılarında gören Mısır’lı kadınların, meyve soydukları bıçaklarla ellerini kestiklerinin farkına varamayacak derecede âdeta çarpıldıklarını canlı bir sahne hâlinde tasvir etmektedir. Öyle ki kadınların bu şaşkınlıkları, bütün gözler Yûsuf’un cemaline odaklanmışçasına devam etmekte ve ikinci bir sekte ile daha da pekiştirilip son bulmaktadır.

Nitekim Mustafa İsmail’in tiz bir rast perdede devam ettiği okuyuşunda âyetin bu kısmına ulaştığında, sesini daha da titizleştirerek, sekte vechini: Felemmâ raeynehûûûûû -sekte- ekbernehû.. şeklinde icra etmesi, Yûsuf’un podyuma çıktığı kadınlar matinesine âdeta bir ölü sessizliği çöktüğünü ve bu harika güzellik karşısında kadınların bir ara nefesleri kesilir gibi olduğunu sergilemektedir.’ (Çağıl Necdet, Kur’ân’ın Belâgat ve Fonetik Yapısı, İlahiyât, Ankara, 2005.)

 

• (وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ) ‘Ellerini kestiler’ tabirinde kullanılan (قَطَّعْ) fiil kalıbı eylemin mübalağalı bir şekilde yapıldığı anlamına gelen ‘tef’îl’ babından gelmiştir.

 

Buradan hareketle bazı tefsirlerde kadınların el ve parmaklarını paramparça edecek şekilde kestiklerini zikredilir. Bu yorum mantıken doğru olamaz. Bu kipin seçilmiş olmasındaki dilin mantığı en ufak bir çizik dahi vuku bulmuş olsa bile düşülen durumun kadın onur ve iffetine yakışmamasına işaret etmektedir.

 

Mübalağa kipi eylemin şekline değil, ahlaki çöküntünün vahametinedir. Kesilenin parmaklar olmasına rağmen (اَيْدِيَهُنَّ) eller denmesinin sebebi de aynı hikmete mebnidir. (قُلْن) ‘(Kadınlar) dediler’ ifadesinden o ortamdaki kadınların bazılarının değil hepsinin etkilenmiş ve aynı tepkiyi vermiş oldukları anlaşılmaktadır.

 

•(اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ) ‘Bu insan değil ancak çok üstün bir melek’ ifadesi insanlar arasında ‘melek’ imajının yaratılış noktasında güzellik olduğuna da ayrıca işaret etmektedir.

***

قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذ۪ي لُمْتُنَّن۪ي ف۪يهِۜ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ فَاسْتَعْصَمَۜ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَٓا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُوناً مِنَ الصَّاغِر۪ينَ (٣٢)

(Vezirin karısı: ‘İşte beni kınadığınız kişi bu. Ben onun benimle olmasını istedim, fakat o kabul etmedi. Yemin ederim ki eğer ona emrettiğimi yapmazsa kesinlikle hapse atılacak ve aşağılanmış kişiler arsında yer alacaktır’ dedi. )

 

Neticede Azizin karısı maksadına erişmiş ‘kim olsa aynı hatayı yapardı’ dercesine haklı bir edâ ile seslenmektedir artık: ‘İşte beni kınadığınız kişi bu’.. İsteklerine cevap vermemesinden dolayı mağruriyetin vazgeçilmez dürtüsü ile onu cezalandırmayı kararlaştırır. Böylece ezilmiş onurunu da teskin edecektir.

***

قَالَ رَبِّ السِّجْنُ اَحَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِۚ وَاِلَّا تَصْرِفْ عَنّ۪ي كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ(٣٣)

(Yûsuf: ‘Ya Rabbi, hapis benim için, bunların beni yapmaya çağırdıklarından daha iyidir. Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onların arzularına uyar ve cahillerden olurum’ diye dua etti. )

 

İffet timsali Yûsuf bu noktada kendinden beklenen davranışı sergiler; onun için hapse girmek Rabbisinin rızasını kaybetmekten daha ehvendir. Zira mümin için Allah rızası her türlü dünya mihnet ve meşakkatinin üstünde olmalıdır. Ahlakı uymayan kimselerle bir arada bulunmak, zindanlarda kalmaktan daha zor olsa gerektir. Ebedî rahat ve istirahat, geçici olanı terk etmekten geçer. Bir ayağı ile yeryüzünde dolaşırken ruh ve manâ âlemi ile semâlara urûc etmek isteyen ebediyetlere namzet yaşamalıdır. Özellikle de bilge insanlar, ya mecburî, ya da ihtiyâri hapisten geçmişlerdir.

 

Ayrıca karşılaşılan bir sorunun tek bir sebebi yoktur. Hikmet perdesi altında onu nice sırlar bekliyor olabilir.

 

•مِمَّا يَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِۚ ‘Beni yapmaya çağırdıklarından’ ifadesinden Azizin hanımı dışında diğer kadınların da aynı tahriki sürdürdüğü anlaşılmaktadır.

 

• اَصْبُ اِلَيْهِنَّ ‘Onların arzularına uyarım‘ sözü, gayr-i ihtiyarî meyletme durumuna düşebilirim anlamındadır. (Giritli Sırrı Paşa, Ahsenü’l-Kasas, s. 152.)

 

•جَاهِل۪ينَ Câhil kelimesi ilmin karşıtı ‘bilgisizlik’ anlamında Arapça ‘ce-hi-le’ kökünden türemiştir.

‘İnsanın yapmış olduğu kötü davranışlarının kökeninde bilgisizlik yatmaktadır. Kendisini kötü fiile çağıranlara Yûsuf’un; önce Allah’tan bu kötülüğü kendinden uzaklaştırmasını, aksi takdirde kadınların bu kötü isteklerine meyledip cahillerin işlediği fiili işleyebileceğini söylemesi de buna işaret etmektedir.’ (Kurt Yaşar, Hz. Yûsuf’un Tarihsel Hayatı, Mukayese ve Değerlendirme, s. 53.)

 

Âyetten iffet ve namusun önemi açıkça okunmaktadır. Ayrıca Kur’ân, zarar veren iki şeyden en az zarar vereni seçmenin gerektiğini de ders vermektedir. Görüldüğü üzere Yûsuf da (aleyhisselâm) dünya hayatındaki geçici zararı âhireti hesabına kalıcı zarara tercih etmiştir.

‘Âyetten ayrıca bir kişinin zinaya zorlanması durumunda hapsedilmeyi tercih etmesi gerektiği de anlaşılmaktadır.’ (Mâlikî, Ebû Bekir İbnü’l-‘Arabî, Ahkâmu’l-Kur’âni’s-Sugrâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2006. s. 347.)

 

Muafiyet (bağışıklık) sistemi gelişmemiş insanların en ufak bir mikrop karşısında yatağa düşmesi gibi tecrübe edilmeden karşılaşılan çetin sınavlar karşısında mağlub olmak mukadderdir. Dini hayatın sıkıntılı olması mukadderdir. Bu, işin doğasının gereğidir, zordur, çetindir. Bunun içindir ki Efendimiz avuç içindeki cemreyi tutmaya benzetmiştir. Yûsuf’un da (aleyhisselâm) kendisini bekleyen muhtemel sıkıntı ve problemlere karşı ciddî bir sınama, bir imtihandan geçmesi gerekmekteydi.

Zaten meseleyi sadece dünyevi rahat, konfor ve muvaffakiyete bağlamak doğru olamaz.

فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ(٣٤)

(Rabbi de onun duasına isticabta bulundu, kadınların tuzaklarını ondan uzaklaştırdı. Kuşkusuz O, her şeyi en iyi işiten ve en iyi bilendir.)

 

• فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ ifadesi Cenab-ı Hakk’ın ihlasla yapılan dualara icabet ettiğine delildir.

Duaya icabet etmek karşılık vermek anlamındadır. Cenab-ı Hak dua edenin isteğini ya aynen kabul eder, ya karşılığını âhirette verir veya o duanın yerine dua eden için hayırlı olacak başka bir şeyi verir, ondan bir şerri savar. Cenab-ı Hak da Yûsuf (aleyhisselâm)’ın duasına karşılık olarak kadınların şerrini üzerinden uzaklaştırmıştır.

ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَاَوُا الْاٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتّٰى ح۪ينٍ۟ (٣٥)

(Sonra, onlar Yûsuf’un suçsuz olduğunu gösteren delilleri gördükleri hâlde yine de onu bir müddet hapsetmeyi uygun buldular. )

 

•(ثُمَّ) ‘sonra’ kelimesinden anlaşıldığı üzere aradan bir süre geçer. Ancak hem Yûsuf’un (aleyhisselâm) kararlı duruşu hem de şuyû’ bulan dedikodular onun gözler önünde bulunmasının muvafık olmadığını göstermektedir. Neticede bir süreliğine de olsa hapsedilmesi kararlaştırılmıştır.

 

•(حَتّٰى ح۪ينٍ۟) ‘bir müddet’ kelimesi Yûsuf (aleyhisselâm) hakkında verilen hapis süresinin belirlenmemiş olduğunu gösterir. Çünkü (ح۪ينٍ۟) kelimesi sınırı çizilmemiş zamanı ifade eder. Buradan onu hapse atanların, çıkan dedikoduların unutulacağı zamana kadar bir müddet gözden uzak kalmasını murad ettikleri anlaşılmaktadır. Bu ifade ayrıca o döneme ait adalet sisteminin çöküşü hakkında bize bir fikir vermektedir. Zira normal olanı, tutuklunun suç ve cezası hakkında net bilgi sahibi olmasıdır.

Âyetten hapse girmenin suçlu olmayı gerektirmediği, görünüşte eza ve cefası olan birçok hâdisenin kaderî planda birçok hayra meşcerelik ettiği de anlaşılmaktadır.

 

[Yusuf Sûresi Tefsîri 36-42.ayetler]

 

وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِۜ قَالَ اَحَدُهُمَٓا اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَعْصِرُ خَمْراًۚ وَقَالَ الْاٰخَرُ اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَحْمِلُ فَوْقَ رَأْس۪ي خُبْزاً تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُۜ نَبِّئْنَا بِتَأْو۪يلِه۪ۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ (٣٦)

(Onunla beraber hapse, iki genç daha girmişti. Onlardan birisi: ‘Rüyamda kendimi üzüm sıkarken gördüm’ dedi; diğeri de: ‘Ben de, kendimi başımda kuşların yediği bir ekmek taşıyor hâlde gördüm’ dedi. ‘Bize bunu yorumla; senin iyi insanlardan olduğunu görüyoruz’ dediler. )

 

Kıssanın bu sahnesinde Yûsuf (aleyhisselâm) hapse girmiş, kendisiyle birlikte iki genç daha aynı kaderi paylaşmaktalar. Fayda mülahaza edilmediğinden Kur’ân bu arada geçen hâdiseleri zikretme gereği duymamıştır.

 

•اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَعْصِرُ خَمْراًۚ ‘Rüyamda kendimi üzüm sıkarken gördüm’ ibaresinde belağat sanatları içinde mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Bir sözü benzetme amacı gütmeden gerçek anlamı dışında başka bir anlamda kullanma sanatına mecâz-ı mürsel denir. Bu tür mecazda hakikî mânâ ile mecâzî mânâ arasındaki alâka, benzerlik dışında başka bir şey üzerine kurulu olup hakikî mânânın kastedilmesine mâni olan lâfzî veya hâlî bir karine vardır. (Mecâz-ı Mürsel’in tanımı için bkz. el-Kazvînî, el-Îdâh, s.277; el-Merâğî, ‘Ulûmu’l-Belâğa, Beyrut, 1993, s. 249)

 

Mecâz-ı mürseli meydana getiren alâkalar (ilgi yönleri) çoktur.

Bu ibarede bir şeyi gelecekte alacağı hâl ve vasıfla zikretmek anlamında ‘Evveliyyet’ yani geleceği dikkate alma alâkası vardır. Zira âyette geçen şaraptan maksat gelecekte şarap olacak üzümdür. Yâni, ( خَمْراًۚ) kelimesi üzümden mecâz olarak kullanılmıştır.

 

Mâzide görülmüş olan rüyanın (اَرٰين۪ٓي) ‘kendimi görüyorum, görmekteyim’ muzari fiil ile ifadesi, rüyanın birkaç kez görülmüş olduğuna veya her an yaşıyorcasına içselleştirildiğine işaret etmektedir.

 

İnsanların birbirlerini tanımaları için en müsait ortam, mihnet ortamlarıdır. İnsan bu şartlarda karakterini gizleyemez.

Bu itibarla gençlerin (اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ) ‘senin iyi insanlardan olduğunu görüyoruz’ sözü Yûsuf hakkında çok mânidar bir hüsn-i şahadettir. Buradan hareketle mümin bulunduğu her ortamda güven telkin etmeli, ahlakı ile mütemeyyiz olmalıdır. Hz. Yûsuf (aleyhisselâm) da hapiste hâl ve hareketleriyle güven telkin etmiş, kendisine danışılacak bir konuma yükselmiştir.

Âyetten ayrıca sorunların çözümü adına güvenilen birinden fetva istemenin meşru olduğu anlaşılmaktadır.

قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ (٣٧)

وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ (٣٨)

يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ (٣٩)

مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٤٠)

(Yûsuf:

‘Yiyeceğiniz yemek gelmeden önce ben size onun ne olduğunu daha önceden söylerim. Bu size söylediğim Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Kuşkusuz ben, Allah’a inanmayan ve âhireti inkâr eden, bir toplumun dinini terk ettim.

Ben atalarım İbrahim, İshak ve Yâkub’un dinine uydum. Bizim Allah’a herhangi bir ortak koşmamız mümkün değildir. Bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lütfudur; fakat insanların çoğu şükretmez’ dedi.

‘Ey hapishane arkadaşlarım, ayrı ayrı bir takım rabler edinmek mi daha iyidir, yoksa tek ve her şeye gücü yeten Allah’a inanmak mı?! O’ndan başka taptıklarınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı boş isimlerden ibarettir. Allah onlara güç olarak bir şey indirmemiştir.

Hüküm ancak Allah’a aittir; O, yalnız kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bunu bilmezler’. )

 

•Eğitim ve öğretimin etkili ve başarılı olması için muhatabın dikkatinin en yoğun olduğu anın gözetilmesi gerekir. Yûsuf (aleyhisselâm) da kendisine rüya tabiri için müracaat eden hapishane arkadaşlarına cevap vermeden önce onları Allah’a davet etmeyi fırsat bilmiştir. Aslında müminin iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma adına bütün fırsatları değerlendirmesi gerekir.

 

Yûsuf (aleyhisselâm)’ın Allah’a davet adına zikrettiği hakikatlerin başında Allah’a şirk koşmamak gelir. Bu hakikat bütün semavî dinlerin ortak değeridir. Ancak dikkat edilecek olursa Hz. Yûsuf bu hakikatin önemine binaen sözlerine değer vermeleri için muhataplarına bazı noktaları belirtme ihtiyacı hisseder. Bunların başında kendisinin özel bir bilgiye sahip olduğu ve bu bilgiyi ona bahşedenin de Allah olduğudur.

Bu arada (اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ ) ‘Atalarım İbrahim, İshak ve Yâkub’ ifadesi ile davet ettiği ve getirdiği dinin aslında yeni bir şey değil, evrensel değerler olarak ortak hakikatler olduğuna işaret etmiştir.

 

‘Hz. Yûsuf’un konuyu ele alış biçiminde izlediği yöntemde, kişilerin gönüllerine girebilme noktasında bir incelik; konuşması sırasında yaptığı geçişler ve kullandığı üslupta hoşgörülü bir nezaket göze çarpıyor. Kıssanın başkahramanı Yûsuf’un, tüm olaylarda tanık olduğumuz ayırıcı niteliğidir bu. ‘Yûsuf dedi ki payınıza ayrılan yemek, henüz önünüze gelmeden önce onun ne olduğunu size bildirebilirim.’

 

Böylece, karşılarındaki adamın yenilecek yemeği daha gelmeden görebilecek ve gördüğünü bildirebilecek kadar özel bir bilgiye sahip olduğuna güvenmeleri gerektiği vurgulanıyor:

Bunun yanı sıra bu sözde elbette ki Allah’ın, salih kulu Yûsuf’a bahşettiği nimete ve de ayrıca geleceğe ilişkin haber verme ve rüya yorumlama gibi o dönemin karakteristik yapısına işaret vardır.

Yine Yûsuf’un, onların gönüllerini kazanarak Rabbinin yoluna davet edebilmek için onlara rüyalarını yorumlamada yararlanacağı özel bilgisini açıklarken kullandığı ‘Bu önsezi bana Allah’ın öğrettiği bilgilerdendir.’ biçimindeki ifadesini de psikolojik açıdan tam gediğine yerleştirdiği gözleniyor.

‘Ben, Allah’a inanmayan ve âhireti inkâr eden milletin dininden çıktım.’ Hz. Yûsuf bu sözüyle aralarında yetiştiği millete; baş vezirin ailesi, kralın kurmayları, milletin ileri gelenleri ve onlara tâbi olan halka işaret ediyor. Aslında karşısındaki delikanlılar da o milletin dinindendir. Ama Hz. Yûsuf, onların kişiliklerini hedef seçmiyor. Tam tersine, onları rencide etmemek, kendinden nefret ettirmemek için, genel anlamda milleti diyor. Bu bir üsluptur, hikmettir, nezakettir, kişilerin gönlüne güzellikle girebilme yöntemidir. (Bkz. Kutub Seyyid, fî Zilâli’l-Kur’ân, Hikmet Yayınları, VII, 367, VIII, 398-399.)

 

Âyetin fasılasından dini vaz’edenin sadece Allah olduğu; hakkın, Allah’ın hak olarak belirlediğinin, bâtılın da O’nun bâtıl olarak tanımladığının olduğu beyan edilmiştir.

يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ اَمَّٓا اَحَدُكُمَا فَيَسْق۪ي رَبَّهُ خَمْراًۚ وَاَمَّا الْاٰخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِه۪ۜ قُضِيَ الْاَمْرُ الَّذ۪ي ف۪يهِ تَسْتَفْتِيَانِۜ(٤١)

(‘Ey hapishane arkadaşlarım, biriniz efendisine şarap sunacak; diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından yiyecekler. İşte açıklamasını istediğiniz rüyaların tabiri böyle kesinleşmiştir.’ )

 

Teklif sırrının bozulmaması ve imtihan hikmetinin kesintiye uğramaması için geleceğe ait söylenenler, sarih ifadelerden çok, teşbih, temsil, istiare, mecaz, kinâye, remiz gibi edebî argümanlarla perdelenmelidir. Yûsuf (aleyhisselâm) da son derece hikmet dolu bir üslupla muhataplarını incitmeden ancak hakikati de belirterek rüya yorumunu yapmıştır. Onlardan birisi suçsuzluğu ispat edilerek hapisten çıkarken, diğeri de asılmak suretiyle cezalandırılacaktır.

 

وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۜ ۟ (٤٢)

(Onlardan kurtulacağını inandığı kişiye: ‘Efendinin yanında benden bahset’ dedi. Ama şeytan ona efendisine Yûsuf’tan bahsetmeyi unutturdu ve Yûsuf bu yüzden birkaç yıl hapiste kaldı. )

 

•(فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ) ‘Şeytan ona unutturdu’ lafzındaki (هُ) zamirinin Yûsuf’a mı yoksa zindandan çıkan gence mi ait olduğu hususunda farklı iki görüş zikredilmiştir.

Hükmün şeytanla mukarenetinden dolayı gence ait olması daha muvafık olsa da vahye müstenid olmama kaydıyla bir peygamberin de unutabileceği dolayısıyla zamirin Yûsuf’a da ait olabileceği düşünülebilir. Ancak ‘hasenât’ül-ebrâr, seyyiât’ül-mukarrabin’ fehvasınca normal bir müminin işlediği ve güzel gördüğü bir fiili, yüksek ruhlu birisi yapsa, onun için bir eksiklik olarak sayılır.

Hz. Yûsuf’un da (aleyhisselâm) hapisten çıkacağını sandığı gence ‘Beni efendinin yanında an.’ demesi (belki de sözlü olarak değil de sadece içinden geçirmişti) onun gibi âlî ruha muvafık görülmemiş, zindanda bir süre daha kalmasına sebep olmuştur. Zira peygamberler rol model insanlardır.

 

Âyet, Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) hapisten çıkması için bila vasıta Cenab-ı Hakk’a iltica etmesi gerekirken bu hususta alternatif bir fikir i’malinde bulunmasının dahi muvafık olmadığına işaret vardır. Aslında insan karşısına çıkan vesileleri sebepler dairesinde değerlendirebilir, bunun bir mahzuru olmasa gerekir.

 

Âyetin verdiği ders Hz. Yûsuf gibi örnek model olabilecek konumda kimselerin en ufak hatayı dahi hesap etmesi, bu hususta daha hassas davranmasının gerekliliğidir.

 

Yûsuf’un (aleyhisselâm) zindandan çıkacak olan gence (رَبِّكَ) ‘Rabbin’ ifadesi ile kastettiği efendisidir. Bu ifade o kültürde bu şekilde ifadenin yaygın olduğu veya Yûsuf’un o gencin kendi anlayışı ile konuştuğu şeklinde yorumlanabilir.

 

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Ebû Hüreyre kanalıyla rivayet edilen,

‘Sizden kimse ‘kölem’, ‘cariyem’ demesin. Köle de rabbî (sahibim), rabbetî (sahibem) demesin, bunun yerine ‘oğlum’ ‘kızım’ desin. Köle de seyyidî (efendim), (bayan için) seyyidetî (hanım efendim) desin. Zira hepiniz memlûklersiniz (Allah’ın kullarısınız). Rabb de Âzîz ve Celîl olan Allah’tır.’ (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XV, 267; Buharî, ıtk, 17; Müslim, elfaz, 14, (2249); Ebu Davud, edeb, 83, (4975, 4976).) hadisi İslâm’a göre böyle bir hitabı yasaklamaktadır. Bu durumda Yûsuf’un (aleyhisselâm) sözü bizden önceki şeriatlerde câiz olabileceği şeklinde tevil edilmelidir.

******

Hikmet Hüzmeleri (Yûsuf Sûresi Tefsiri)

Doç. Dr. A. Cüneyt Eren

Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Işık Yayınları 

Bu yazı 74 kez okundu