16-Tabir Tesellisi

Kainat aydınlık mı, karanlık mı? lztırar mı yoksa huzur mu veriyor evren? Alemi kuşatan sevgi mi, yoksa öfke mi? Yaşam mutluluk mu, yoksa keder kaynağı mı? Bu soruların cevabı kişinin kendisine bağlıdır. Çünkü her şey insanın iç dünyasında olup bitmektedir, dışında değil. Gözlükler siyah olduğunda her şey siyah göründüğü gibi, insan da kaygılı ve endişeliyken her yerde endişe ve korkuya rastlar. Kainatı öyle algıladığı için de yeniden endişelenmeye başlar ve insafsız bir kısırdöngüye girer. Cenab-ı Hakk, bir kutsi hadiste “Ben kulumun zannı gibiyim, Beni nasıl biliyorsa öyle muamele ederim” buyurmuştur. Kainat, Hakk’ın esmalarının tecelligahı olduğundan, bu kutsi hadis gereği, insan kainatı nasıl bilir ve yorumlarsa, kainat da ona göre şekillenmektedir. İnsanın endişeleri bütün alemi endişeli, hüzünleri kainatı hazin hale getirmektedir.

Nobel ödüllü fizikçi Heisenberg der ki, “Gözlemlediğimiz şey doğanın kendisi değildir, doğanın yönelttiğimiz soruya verdiği yanıttır yalnızca.” Şeyler, özünde güzel veya çirkin değillerdir; ona bakanın haline göre oluşur bu vasıflar. İnsan evrene nasıl bakıyorsa evren de ona göre şekillenir. Güzel görüyorsa, güzel bakmıştır. Çirkin görüyorsa, bakışında bir farklılık vardır. Herkes kainatı, kendi algılarına yansıyan biçimiyle hissettiğine göre, kainatın durumu nesnel değil, özneldir. Bela, bizden kaşlarımızı çatmamızı, feryadı basmamızı umarken, hiç beklenmedik bir şekilde gülümsemeye başlarsak nasıl bir değişiklik olur? Schopenhauer der ki, ”Dışsal olaylar ancak içsel olayların izin verdiği ölçüde kişiyi etkiler.” Günümüzde birçok noktada Newton fiziğinin yerini alan ve yeni yaklaşımlarıyla onu geride bırakan Kuantum Fiziği’nin öne çıkan kavramlarından biri ‘gözlemciye göre şekillenen’ evren modelidir. Önceleri, olayları var oldukları gibi algıladığı düşünülen insan yerini, Kuantumla birlikte, bakış açısına göre evreni şekillendiren insana bırakmıştır. ‘Schrödinger’in Kedisi’ adlı düşünce deneyinin ayrıntıları bu konuda ilginç fikirler vermektedir. İzafiyet de, günümüz dünyasının her alanda açıklamaya çalıştığı bir meseledir. Bakış açısındaki farklılığın eşya ve hadiselerin durumunu etkilediği üzerine düşünceler sıkça ifade edilmektedir. Buna göre şeyler zatında güzel veya çirkin, iyi veya kötü bir niteliğe sahip değillerdir. Ancak ona bakan gözlemcinin haline göre birtakım vasıflar kazanırlar. Bize göre de, fiillerin aslını yaratan Allah, vasfını ortaya çıkaran ise insandır; onun niyeti ve bakış açısıdır. Montaigne Denemeler’inde şunu anlatır: “Bir adam tanıyorum, konuklarını evinde ağırladıktan dört beş gün sonra, şaka olsun diye onlara yemekte kedi eti yedirdiğini söylemişti. Partiye katılan hanımefendilerden bir tanesi bu şakadan öylesi ne etkilendi ki, mide sancıları çekmeye başladı. Anında ateşi çıktı. Ne yazık ki kadını kurtarmak mümkün olmadı.”

Hadiste, ”Rüya, ilk tabirciye göre tahakkuk eder” (İbn Mice, Ta’bir, 7) buyrulmuştur. Yaşadığımız hayat da kendisinden üst bir gerçekliğe göre bir rüyadır ve olaylar hakkında yapılan ilk yorum, yaşamı etkileyecek potansiyele sahiptir. Efendimiz (sav); ‘İslam’da teşeüm yoktur, tefeül vardır” buyurduğunda, kendisine tefeülün ne olduğu sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: ”Hadiselerin değerlendirilmesiyle alakalı güzel yorumdur. “ Tefe’ül, olayları iyiye yormak, onları uğurlu saymak ve birtakım hayırların başlatıcısı olarak algılamak demektir. Bu kavramın zıddı olan teşe’üm ise; nesneleri ve hadiseleri uğursuz kabul etmek, olanları şerre yormak ve sürekli olumsuz ihtimalleri öne çıkarmak anlamlarına gelmektedir.

Sultan 1. Ahmed Han, rüyasında; 

Avusturya kralı ile güreşe tutuştuğunu, sırt üstü yere düştüğünü ve sırtının toprağa yapıştığını görüp soluk soluğa uyanır. Rüyanın zahiri anlamını düşünerek hayli üzülür. Saraya davet edilen tabircilerden hiç biri Sultan Ahmed Han’ın gönlünü tatmin edecek bir tabir yapamaz. Neticede rüya Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’ne arz edilir. Hazret-i Hüdayi, bu rüyayı şöyle yorumlar: “Allah Teala, insan bedeninde sırt bölgesini, kainatta ise toprağı en kuvvetli olarak yaratmıştır. İnsanın sırtı ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Padişahımızın sırtının toprağa gelmesi, bu iki kuvvetin birleşeceği anlamına gelir. Bu rüya gösteriyor ki, padişahımız savaştan muzaffer çıkacaktır” der. Ve bu yorumun ardından fetihler birbirini kovalar.

Mesele, her fırsatta bir zorluk bulan biri olmaktan kurtulup, her zorlukta fırsat gören biri olabilmektir. Filozof Zenon, geminin battığını ve bütün eşyalarının sulara gömüldüğünü öğrendiğinde şöyle der: “Demek kader benim, sırtında daha az yükü olan bir filozof olmamı istiyor.” İşte bu bir yorumdur ve insanın bir yorum varlığı olduğunu gösteren güzel bir örnektir. Filibeli Ahmed Hilmi de A’mak-ı Hayal de “Harfleri bir araya getirerek hikmeti anlayamazsın” derken, anlamaktan çok yorumun önemine vurgu yapıyor olmalıdır. Kişinin zanlarına göre şekillenen bu aktüel hayat içerisinde, ilahi yardımın kendisine mutlaka ulaşacağına inanan ve bu konuda kalbine gelen şüpheleri yenebilen birine o yardım mutlaka erişecektir. Allah’tan ümidini kesmiş ve kendisine desteğin gelmeyeceğine inanmış biriyse, yardımın gelmemesine bir zemin hazırlamış olacaktır. Ona yardımın gidip gitmeyeceği Allah’a kalmıştır. İnsan, evrenin yaratılış tarzını iyiye yorduğu gibi, yaşadığı hadiseleri de iyiye yormalıdır. Hayat içerisinde tek kontrol noktası olan kendi varlığı ve benliği üzerinde de iyi zanlar beslemelidir. Geçmişin olumsuz hatıralarından dolayı, “Ben buna tahammül edemem, bunu kaldıramam, bu olayla baş edemem” diyerek Allah adına karar verilmemeli, kader adına konuşulmamalıdır.

Yakup Peygamber, Hz. Yusuf’u ve kardeşini bulup getirmeleri için oğullarını Mısır’a gönderirken onlara şöyle söylemiştir: “Allah’ın lütuf ve merhametinden ümidinizi kesmeyin, çünkü Allah’ın rahmetinden ancak kafirler ümit keser” (Yusuf, 87). Ayrıca Hicr Sûresi’nin 56. Ayeti’nde geçen Hz. İbrahim’in şu sözleri de bu hakikate işaret eder; “İbrahim dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapkınlardan başka kim ümit keser?” Rabbimiz ayrıca bize şöyle emretmektedir: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” (Zümer, 53)Namaz, oruç ve hac nasıl birer ilahi emirse, Allah’tan ümit kesmemek de öyle ilahi bir emirdir.

Kendine olumsuz bir nazarla bakmamalıdır insan; çünkü nazar, gerçekleşen bir duadır. İnsanın kendine olan nazarı ve bakış açısı, onun halini ve akıbetini etkilemektedir. Her olayı güzele yormalı; karamsar yorumlardan kaçınmalı ki, olayların gidişatı güzel yorumlara göre şekillensin, daha doğrusu zaten güzele varacak olan hadiseler, karamsar tabirler sebebiyle olumsuz bir hale sürüklenmesinler. Dolayısıyla düzeltilmesi ilk gereken yer zorlu dış dünya değil, bakış açımız yani iç dünyamızdır. Dirilişimizi başlatacak güç orada yatmaktadır. İbn Rüşd deyişiyle, “Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur, içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar; zira sahih dönüşümler hep içten gelir. “

“Önümüzdeki yolda daima taşlar olacak. Bunları tökezlenecek engeller olarak mı, yoksa üzerlerine basılacak merdivenler olarak mı göreceğiz?” –Nietzsche

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

 

Bu yazı 21 kez okundu