Musibetlere ve hastalıklara lüzumundan fazla ehemmiyet vermek, onları sürekli hatırda tutmak, düşünce alanımızın onunla kaplı olmasına müsaade etmek faydasızdır. Zira musibetlere aşırı ehemmiyet vermek yeni kalp hastalıklarına veya psikolojik sorunlara davetiye çıkarmaktadır.
Epikuros der ki; ‘Acı ne katlanılmazdır, ne de sonsuz; yeter ki onun sınırlarını göz önünde bulundur ve kendi imgeleminle onu artırma.” John Berger, Görme Biçimleri’nde der ki, “Nesneler bizim onlara yüklediğimiz anlamlardan ibarettir. İnsanlar da öyle.” Romancı Marcel Proust’un, ‘Zeki insanların muzdarip olduğu hastalıkların onda dokuzu zekalarından kaynaklanır” tespitine hak vermemek mümkün mü? Kederlerin içerisinde vehmi ve hayali olan; dengesiz düşünmekten veya yanlış noktalara odaklanmaktan kaynaklı kısımlar vardır. Gerçekte var olmayan bu noktalardan uzak durulabilirse musibetlerin etkisi azalacaktır. Dikkat kesildikçe büyür bazı manevi ve psikolojik sorunlar. Sanal, kurgusal hatta uydurulmuş bu kederler, üzerinde fazla dura dura gerçek birer hastalığa dönüşürler. Musibetin akıl ve kalpteki gerçek olmayan hayali varlığı bir zaman sonra gerçeğe döner. Musibetleri büyüten faktörlerden biri onun ‘büyük olarak algı lanması’ onları küçülten şeyse musibetlerin hafife alınmasıdır.
Karanlık bir gecede basit bir ip, koca bir yılan gibi görünebilir. Dikkatimizi ondan uzaklaştırdığımızda onun basitliği ortaya çıkacaktır. Hücum eden arılarla uğraşıldıkça daha fazla saldırmaları ve onları dikkate almadıkça dağılıp gitmeleri gibi, kimi zaman insan içinde bulunduğu psikolojik durumla savaşını sonlandırdığında, mesele küçülüp dağılmaya başlar. Bazen zafer, mücadeleyi terk etmekte yatar. Tedavi edildikçe büyüyen yaraları da vardır insanın. Sınavda çözemediği bir soruda takılıp yapabileceği diğer sorulara bakma imkanını kaybeden biri gibi, yaşadığı musibete odaklanıp yaşamın geri kalanını zinda na çeviren biri de, başarısızlık yaşamaktan kurtulamayacaktır. Etkisinde kaldığımız hüzün verici olayların kalbimizde kapladığı soyut hacim, vehim duygumuz sebebiyle abartılmış durumdadır. Atmamız gereken ilk adım, bir dayanağı olmayan vehimlerden kurtulmak, ikinci adımsa gerçek seviyesini idrak ettiğimiz kederimizin tamamına değil, tıpkı kübistler gibi, seçtiğimiz bir kısmına tahammül etmeye çalışmaktır. İnsanın şimdi yaşadığı acıları önceden yaşadığı acılarla birleşik görmesi; yaşadığı kederin detaylarını kederinin ana meselesine bitişik görmesi; başkalarının gamlarını kendi gamına yerleşik görmesi acıları büyüten hatalardandır.
İşsiz kalmış birinin sorunu, artık bir işe sahip olmamaktır. Bu sorunun varlığı için yeterli bir detaydır ve yalnızca buna tahammül edilecektir. Oysa insan eski işsizliklere bu işsizliği bitiştirerek, gelecekte yaşanmamış günlerdeki işsizlik ihtimalini buna birleştirerek; kendisine olan olumsuz bakışı yetmiyormuş gibi başkalarının onun işsizliği hakkında ne düşündüğünü ekleyerek; artık hiç önemi olmamasına rağmen kimler tarafından neden işsiz bırakıldığı üzerinde uzun uzun durarak dayanılmaz bir yükün altına girmektedir. Âdetâ insan, bu musibet sadece işsizlik olduğunda yeterli gelmeyeceğinden korkuyor gibi, ona yeni vasıflar ekleme telaşına düşer. Yersiz korkuların ve vehmi endişelerin bir zararı da, belayı davet etmeleri ve dış tesirleri insanın üzerine çekmeleridir. İnsan yersiz şekvalarıyla, o şekvaya denk gelecek musibetleri; anlamsız korkularıyla o korkulara denk gelecek tehlikeleri; lüzumundan fazla üzüntüyle o hüzne denk gelecek kederleri; gereksiz yere isyanlarıyla o isyanlara denk gelecek acıları yaşam öyküsünün içerisine davet etmektedir. Hz. Ali’nin, ‘Allah’ım! Senden sabır diliyorum” dediğini duyan Resulullah (sav), “Bu sözünle Allah’tan ağır bir imtihan istemiş oldun; O’ndan afiyet dile!” buyurmuştur (Tirmizi, Deavdt, 93). Musuzluğun sebebi bolca düşünme vaktine sahip olmandır. Kendini çalışmaya ver: dünyadaki en ucuz ve en yararlı ilaç budur. -Bernard Shaw-
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu