وَقَالَ الْمَلِكُ اِنّ۪ٓي اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۜ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَأُ اَفْتُون۪ي ف۪ي رُءْيَايَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ (٤٣)
(Hükümdar:
‘Ben, rüyamda yedi zayıf ineğin yediği, yedi semiz inek; yedi dolgun başak ve yedi kuru başak gördüm.
Ey ileri gelenler, eğer rüya yorumlayabiliyorsanız, rüyam hakkında bana açıklama yapın’ dedi. )
•Melik (الْمَلِكُ) kelimesi Arapça olup, Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) yaşadığı dönemde Mısır’ı Arap hanedanlarının idare ettiğine işaret eder.
- Hz. Yûsuf tarihî verilere göre M.Ö. 1900’lerde yaşamıştı.
- O yıllarda Mısır’da hâkim olan Arap ırkından Hyksos krallarıdır. (Meydan Larousse, İstanbul, 1971, IX, 5460.)
- Bazılarına göre de yine Arap ırkından Amalika’dır.
Mısır Meliki çok mânidar bir rüya görmüştür. Rüyasında yedi zayıf sığır, yedi semiz sığırı yemektedir.
Ayrıca yedi yeşil ve yedi kuru başak vardır rüyasında. Rüyasının yorumlanması için kâhinleri veya istişare heyetini çağırır.
•İnek etinden (بَقَرَة) , sütünden ve ve toprağın ekim ve biçiminde gücünden istifade edilen bir çeşit besleyiciliğin ve vericiliğin sembolüdür.
- Bunun içindir ki Mezopotamya’da inek sembolü daha çok annelik ve doğurganlık nitelikleriyle ön plana çıkar.
- Öte yandan (سُنبُلة) başak ise bereket ve verimliliği temsil eder.
- Buradan Melik’in gördüğü rüyada yer alan her iki ögenin, insanın yaşayabilmesi adına muhtaç olduğu hayvansal ve bitkisel gıda olması hasebiyle birbiriyle yakından ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.
•Yedi inek (سَبْعَ بَقَرَاتٍ) ve (سَبْعَ سُنْبُلَاتٍ) yedi başak ifadelerindeki ‘yedi’ sayısının hikmeti hakkında şunlar tâdat edilebilir.
- Öncelikle bu rakam insanlık düşünce tarihinde sıkça kullanılan sembolik değeri olan bir rakamdır.
- Bu sayı öncelikle kesreti ifade eder. Kesret bolluk ve bereket demektir.
- Onun içindir ki Eski Mısır’da Güneş Tanrısı’ nın yedi ruhlu olduğuna inanılmaktadır.
- Günümüzde kulanılan ‘yedi canlı’ ifadesinin de temelinde bu gerçek yatıyor olsa gerektir.
- Sümer mitolojisinde Ea ‘su tanrısı’nın yedi bilge öğrencisi vardır.
- M.Ö. 278 yıllarında Anadolu’da yaşayan Galatların kurban törenlerinde yedi hayvanı kurban ettikleri bildirilir.
- Şaman inancına göre Tanrı Ülgen’in katına ulaşmak için yedi engel aşılması gerekmektedir. İnsan bu engelleri aşarak, meratip kateder ve kâmil hâle gelir.
- Yine Göktürkler defin törenlerinde, ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Japon mitolojisinde iyi talih ve mutlulukla ilişkilendirilen (Bişamon, Daikoku, Ebisu, Fukurokucu, Curocin ve Hotei ile tek tanrıça olan Benten) olmak üzere yedi tanrı vardır.
- Yine Tevrat ve İncil’de, yedi sayısı (yedi rahip, yedi trompet, yedi kilise, yedi mühür, yedi kâse, yedi yıldız, yedi boynuz, yedi başlı canavar, yedi ruh, yedi kollu şamdan) gibi yaygın olarak kullanılmıştır.
- Cahiliye döneminde Kabeye asılan kasidelerin sayısı muallakât-ı seb’a, yani yedi askılardır.
- Yine Ashab-ı Kehf’te yer alan (Mekselina, Yemliha, Mernuş, Saznuş, Debernuş, Meslina ve Kefeştatayyuş) yedi uyurdur.
- Kâinat yedi günde yaratılmış ve Kâbe’nin etrafı yedi kere tavaf edilir.
- Safa ile Merve arasında yedi kez sa’y edilir.
- Cenab-ı Hakk’ın sıfât-ı subutiyyesi de hatırlanacak olursa (ilim, kudret, kelam, sem’, basar, hayat, irade) yedi adettir.
Kur’ân-ı Kerîm’de de aşağıdaki âyetlerde geçmektedir:
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ
•‘O’dur ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı. Sonra iradesi yukarıya yönelip orayı da yedi gök hâlinde sağlamca nizama koydu.’ (Bakara Sûresi 29.)
مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
•‘Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak verip her başağında yüz tane bulunan bir tanenin hâline benzer.’ (Bakara Sûresi 261.)
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ
•‘Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı takdis ve tenzih eder.’ (İsrâ Sûresi 44.)
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
•‘Peki, yedi kat göğün ve yüce arşın Rabbi kimdir?’ diye sor.’(Müminûn Sûresi 86.)
فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ي يَوْمَيْنِ
- •‘Derken, iki gün içinde, gökleri yedi kat olarak şekillendirdi ve her bir göğe kendisine ait işi vahyetti.’ ( Fussilet Sûresi 12.)
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ
•‘Allah O yüce Yaratıcıdır ki yedi kat göğü ve yerden de onların benzerini yaratmıştır.’(Talak Sûresi 12.)
اَلَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۜ
•‘Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur.’( Mülk Sûresi 3.)
اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقاًۙ
•‘Görmez misiniz ki Allah yedi kat göğü tam birbiri ile uyum içinde yarattı.’ ( Nuh Sûresi 15.)
Aynı yaklaşım Efendimiz’in(sallallahu aleyhi ve selem)aşağıda örnek olarak vereceğimiz hadislerinde de söz konusudur:
- •‘Mûbikât-ı seb’a’, yâni insanı helâk eden yedi şeyden kaçının.’ ( Muhammed b. Hibban el-Bustî (Sahîh İbn Hibban, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1414, XII, 371.)
- •‘Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teâla, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır…’ (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XV, 414.)
- •‘Fatiha sebü’l-mesânîdir. Yani (tekrar edilen yedi âyettir) Kur’ânı Azîm’dir’ (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXIV, 506.)
- •‘Ben yedi kemik üzerine (eller, ayaklar, dizler ve baş) secde etmekle emrolundum.’ ( Ahmed b. Hanbel Müsned, IV, 149. )
- •‘Kur’ân yedi harf üzere indirildi.’
- •‘Kim sabah aç karına yedi tane acva hurması yerse o gün ona ne sihir ne zehir tesir eder.’ (Müslim b. el-Haccac el-Kuşeyrî, Sahîhu Muslim, Dâru İhyâi’t-Turâsil Arabi, Beyrut, (Thk. Muhammed Fuad Abdulbâki) III, 1618.)
Naklettiğimiz bütün bu örnekler yedi rakamının çok eskilere dayanan ve kesrete delalet eden bir hususiyetini öne çıkarmaktadır. Bunun dışında hikmetini bilemeyeceğimiz başka bir sırrın olması da muhtemeldir.
Melikin rüya yorumlama anlamında kullandığı (تَعْبُرُون) ifadesinde (عبر) kelimesi lügatta bir yerden başka bir yere geçme demektir.
- Rüya tabiri de misal âlemine ait sembolleri bir şekilde şehadet âlemine taşımadır.
- İbret kelimesi de hâdiselelerin zahirî görüntüleriyle iktifa edilmeksizin ne anlam taşıdığını okuma ve ders alma olsa gerektir.
Dikkat edilecek olursa buraya kadar kıssada Hz. Yûsuf’un rüyası, iki hapishane arkadaşının rüyası ve Mısır Melikinin rüyası olmak üzere üç ayrı rüya zikredilmiş, kıssanın seyri de bu rüyaların yorumu ile belirlenmiştir.
Âyetten sâlih rüya için Müslüman/inanmış olmanın şart olmadığı görülmektedir. ‘Ancak müminin gördüğü salih rüya kerâmet nevinden kabul edilir.’ (Nevfel Ahmed, Sûretu Yûsuf, Dâru’l-Furkan, Ürdün, 1989. s. 402.)
Ayrıca bir milletin yönetiminde söz sahibi olanların çevresinde istişare edeceği bir heyeti bulundurmasına da işaret edilmektedir.
قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍۚ وَمَا نَحْنُ بِتَأْو۪يلِ الْاَحْلَامِ بِعَالِم۪ينَ (٤٤)
(‘Bunlar karmakarışık kâbuslardır; biz bu tür rüyaların yorumunu bilmeyiz’ dediler. )
- Yorumcular rüyanın tabirini yapamayacaklarını itiraf ederler.
- Buradan bilgi sahibi olunmadığı bir konuda fikir yürütülmemesi gerektiği anlaşılmaktadır.
- Zira rüya yorumcuları Melikin rüyası hakkında günü kurtarmak adına yorum yapmış olsalardı insanlığın kaderini etkilemiş olacaklardı.
وَقَالَ الَّذ۪ي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَا۬ اُنَبِّئُكُمْ بِتَأْو۪يلِه۪ فَاَرْسِلُونِ (٤٥)
(Hapistekilerden kurtulan kişi, bir süre sonra Yûsuf’u hatırlayıp: ‘Ben onun yorumunu size söyleyeceğim. Beni hemen hapishaneye gönderin’ dedi. )
- Çaresizliğin dorukta olduğu bu hengâmede hapisten kurtulan iki gençten birisi Yûsuf’un rüya yorumlayabileceğini hatırlar.
- Aradan uzun bir zaman geçmiştir.
- Bu mânâyı ifade eden kelime (أُمَّة)’dür.
- Zira gerçek mânâda ümmet olmak uzun bir zaman gerektirir.
- Ancak Yûsuf’un (aleyhisselâm) zindanda bu kadar çok kalmamasına rağmen bir peygamberin zulme maruz kalması ve bir anının bile çok kıymetli olduğu bu kelime ile ancak karşılığını bulmaktadır.
- Hapisten kurtulan genç, Yûsuf’un yanına ulaşmak için Melikten izin ister.
- (فَاَرْسِلُونِ) ‘Beni gönderin’ kelimesi o günün Mısır yerleşik sistem, nizam ve hiyerarşinin gücüne işaret etmektedir.
***
يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ اَفْتِنَا ف۪ي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۙ لَعَلّ۪ٓي اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ (٤٦)
(Hapishaneye varıp:
‘Yûsuf, ey doğru sözlü kişi,
bize, yedi zayıf sığır tarafından yenilen,
yedi semiz ineğin;
yedi dolgun başak ve yedi kuru başağın açıklamasını yap ki,
ben de bunu insanlara söyleyeyim.
Böylece seni öğrenmiş olsunlar’ dedi. )
Daha önce de belirtildiği üzere Kur’ân kendine has üslûbu ile muhatap nezdinde fayda mülahaza etmediği detaylara girmeden birden fazla cümlenin hazfi anlamında îcâz-ı hazf yapıyor.
Yani, (فَأَرْسِلوُن) ‘gönderin’ kelimesinin ardından (يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ) ‘Yûsuf, ey doğru sözlü kişi’ hitabına kadar yaşanan olaylar Kur’ân’ın kıssaya yüklediği anlayış ve bedîî üslûbu ile hazfedilmiştir.
Burada, [“Beni Yûsuf’a gönderin ki ona rüya tabirini sorayım. Ona gereken izin verildi, gönderdiler, o da Yûsuf’un yanına geldi. Bu arada özlem giderildi ve ardından dedi ki: Yûsuf! Sözü doğru ve isabetli olan…”] gibi teviller yapılabilir.
Hapis arkadaşının Yûsuf’a (aleyhisselâm) (يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ) ‘Doğruluğu zirvede olan Yûsuf’ şeklindeki hitabı onun her ortamda güzel vasıfları ile tanındığını ortaya koymaktadır.
Bu öyle bir tanımlamadır ki defalarca sınanmış, tecrübe edilmiş olunmasa bir kimse hakkında böylesi bir tanım yapılamaz.
Zira gerçek mümin, ahlâkı güzel olandır. Âyetten, insanları sahip olduğu bir özellikle methetmenin caiz olduğu da görülmektedir.
Hapis arkadaşının (اَفْتِنَا) ‘Bize açıkla’ ifadesinde ‘mütekellim maal gayr’ sigasını kullanması olayın içtimaî boyutuna işaret ederken kendisinin de orada temsilen bulunduğuna ihsas vardır.
Kur’ân’ın en belirgin dil özelliklerinden birisi de az sözle çok şey ifade etme anlamında cevâmiu’l kelîm olmasıdır.
Cevâmiu’l-kelîm ifadesi, konuşulan mevzuya ait söylenebilecek her şeyi câmi olarak ifade demektir. Bunun örneklerinden biri de îcâzdır. Sözlükte sözü kısaltmak anlamına gelen îcâz, maksadı, alışılmış ifadeden daha azı ile karşılamak, çok az sözcükle özlü bir şekilde anlatmaktır. (Saraç M. Yekta, DİA, Îcâz md., İstanbul, 2000, XXI, 392-393.)
el-Kazvînî: ‘Mksadı ifade etmenin yollarından makbul olanı, (maksadın) aslını kendisine eşit veya ondan eksik (ancak) yeterli lafızla ya da bir faydadan dolayı ondan fazla (lafızla) ifade etmektir’ der. ( el-Kazvînî Hatip, Telhîsu’l-Miftah, İstanbul, 1312, s. 80)
Her kelimesi hatta neredeyse harfleri ile îcâz örneği sergileyen ve bu üslûbu ile de özel bir mesaj veren Kur’ân’ın bu âyetinde Melikin rüyasını harfi harfine tekrarlamış olması çok mânidardır.
Buradan ilmî emanetin önemi, üstlenilen vazifelerin îfasında gösterilmesi gereken hassasiyet, rüyanın en isabetli tabiri için görülen bütün detayların zikredilmesi gibi ders ve hikmetler okunabilir.
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِن۪ينَ دَاَباًۚ فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ ف۪ي سُنْبُلِه۪ٓ اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّا تَأْكُلُونَ (٤٧)
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّا تُحْصِنُونَ (٤٨)
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ ف۪يهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَف۪يهِ يَعْصِرُونَ۟ (٤٩)
(Yûsuf şöyle dedi:
‘Yedi sene art arda ekin ekip, yiyeceğinizden az bir miktarı hariç ekinleri başaklarında bırakınız.
Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelir, sakladıklarınızdan az bir miktarın dışında bütün biriktirdiğinizi yer bitirir.
Sonra, bunun ardından insanların bol yağmur göreceği ve bolca ürün alacakları bereketli bir yıl gelir.)
Yûsuf (aleyhisselâm), Melik’in gördüğü rüyadaki objelerden yedi semiz inek ile yedi dolgun başağı yedi yıllık sürecek bolluk ve bereket zamanı ile yorumladı. Zayıf ineklerin semiz inekleri yemesi ve kuru başakların dolgun başakların üzerinde görünmesini de ardından gelecek olan yedi yıllık kıtlık ve yokluk seneleri şeklinde tabir etti.
Kur’ân’ın rekolte/ihtiyaç fazlası ürünün israf edilmeden muhafaza edilmesi tavsiyesi son derece önemli ve yararlı bir ekonomi ilkesidir.
Yûsuf (aleyhisselâm)’ın tavsiyeleri şeklinde görünen rüya tabiri Kur’ân’ın asırlar öncesinden buğdayı başağında bırakıp muhafaza edilmesi yöntemi ile telef oranının en aza indiği gerçeğini ortaya koymaktadır.
Zira günümüzde yapılan araştırma ve deneyler sonucunda buğday tanesinin toplanmasından sonra başağında bırakılarak çamurdan yapılmış depolarda saklanmasının çok daha faydalı olduğu ortaya çıkmıştır. Bu şekilde depolanmış olan hububatın haşerenin saldırısından kaynaklanan zararları en aza indirdiği isbat edilmiştir.
- Bu maksatla yapılan bir deneyde 100 adet haşere,
- biri buğday tanelerinin başağından ayıklanması
- diğeri de yukarıda belirttiğimiz yöntem olmak üzere
- iki farklı şekilde depolanan buğdaylara bırakılmıştır.
- Haşerenin adedi ilk grupta yer alan buğday taneleri arasında
- ilk 45 gün içerisinde 314;
- 72 gün sonra da 674’e ulaşmıştır.
Diğer taraftan başağında terk edilmiş olan buğday grubuna bırakılan 100 adet haşere ilk 45 günde 104, ikinci 72 günde de sadece 132 olarak kalmıştır. Bu sayının da 2/3 ü ölü halde bulunur.
Gıdaların ve diğer zirâî ürünlerin ileri tarihlerde kullanılması için korunmaya alınması tarih boyunca uygulanagelen eski bir gelenektir.
Bu maksatla yöreden yöreye; kurutma, yeraltı depolarında saklama, tuzlama ve haşerenin yaklaşmasına mâni olan bazı maddelerin kullanımı gibi farklılık arz edebilen değişik metotlar tatbik edilmiştir. Ancak modern çağda buğday taneleri ve diğer gıda maddeleri üzerinde bu maksatla yapılan deney ve araştırmalar hız kazanmış, yeni yeni metotlar geliştirilmiştir.
Ve yine yapılan araştırmalar neticesinde buğday gibi zor bozulan tahıl maddelerinin hasadından sonra meydana gelen zararların oranı ticarî ölçüde % 0 ile 15 arasında değiştiği belirtilirken tarla ve bahçe şartlarında ilkel yöntemlerle depolanan gıda maddelerinde meydana gelen zararın oranı daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır.
Bu sebepten mezkûr zararın en aza indirilmesi yolunda kimyevî ilaçlama, (1E. Muhammed, el-Bahsu ve’t-Tatviru fi’z-Zirâa, Pakistan, 1988.) depolama şartlarının iyileştirilmesi, havadan ilaçlama ve duman püskürtülmesi gibi (Bencel S. F., Merâfiku’t Tahzin fi Tenâvüli’l Hubûbi’l Gıdâiyye, İndia, 1976.) yöntemler kullanıldı. Ancak bu yöntemler neticesinde ortaya çıkan artıkların insan sağlığını büyük ölçüde tehlikeye soktuğu ortaya çıktı. Yine bu gibi yöntemlerin çok pahalıya mal olduğu da göz ardı edilmemelidir.
İşte Yûsuf (aleyhisselâm)’ın ifade ettiği ‘biçtiklerinizi başağında bırakınız, biraz yiyeceğinizden başka’ ilahi tavsiye bize buğday tanelerinin en sağlıklı şekilde korunması ve depolanmasının keyfiyetini açıklamaktadır.
- Bu önerilen metod buğdayın 7 sene korunabileceğini işaret ve ilzam etmektedir.
- Unutulmamalıdır ki bu kıssanın geçtiği devir modern depolama sistemlerinin bulunmadığı, korumayı sağlayan kimyevî ilaçlamanın bilinmediği bir devirdir.
- Daha sonra yapılan deneyler bu basit ama oldukça etkili ve hiçbir yan tesiri olmayan metodun ilahî kaynaklı olduğunu ortaya koymaktadır.
(تَزْرَعُونَ) kelimesi emir mânâsında haber cümlesidir. Yani ‘ekiniz’ demektir. Cümlenin emir mânâsında olmasının bir diğer delili de âyetin sonuna doğru gelen (فَذَرُوهُ) ‘bırakınız’ emridir. Zira ‘ekiniz’ kastedilmeseydi, ‘bırakınız’ denmezdi. Cümlenin şekil olarak haber cümlesi kipiyle gelmesine rağmen emir anlamı içermesinden sebat ve istikrar içeren vurgu görülmektedir. Ayrıca haber cümlesinde hareket ve aktiflik söz konusudur. Bu itibarla yedi yıllık ciddî ve topyekün çalışmanın gereği ihsas edilmektedir.
Burada (فَذَرُوهُ) ‘bırakınız’ sigasının emir kipi olmasında Yûsuf’un mevzu ile ilgili kesine yakın bilgisi ve kat’î duruşu görülmektedir. Buradan Hz. Yûsuf’un vahiy kaynaklı hareket ettiği ve muhataba bir şey dikte edilirken kesin ve net bir duruş sergilemenin (psikolojik ve sosyolojik açıdan) güven telkini adına önemi de anlaşılmaktadır.
Kur’ân’daki bir kıssada buğdayın başağı ile saklanmasından söz edilmesi, bu ilahî kitabın insanlığın manevî ve sosyal alanları yanında, ekonomik ve teknik meselelerine de ışık tuttuğunu göstermektedir.
Bu gruptaki âyetlerden bir dönem itibariyle Mısır toprağının, tarıma elverişli verimli bir toprak olduğu anlaşılmaktadır.
Bu âyetlerden ilahî vahyin, başta sosyal olmak üzere insanlığın bütün problemlerinin çözümü için vazgeçilmez bir role sahip olduğu anlaşılmaktadır. Zira Hz. Yûsuf o günün coğrafyasında yaşanan umumî kıtlık problemini rüya yorumu ile çözmüştür.
***
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ اِنَّ رَبّ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ (٥٠)
(Hükümdar:
‘Onu bana getirin’ dedi.
Elçi Yûsuf’a gelince:
‘Efendine geri dön ve ona ellerini kesen kadınların durumunu sor; kuşkusuz Rabbim onların kurduğu tuzağı çok iyi bilmektedir.’ dedi.)
Melik, Yûsuf (aleyhisselâm)’ın yaptığı rüya tabiri karşısında takdir ve memnuniyetini göstermek için onun hapisten çıkarılmasını ve yanına getirilmesini emreder. Zira Yûsuf öyle bir yorum yapmıştır ki Mısır ve o dönemde insanlık tarihini etkileyecek can alıcı önlem ve politikalara vesile olacak bir yorumdur bu. (ائْتُون۪ي بِه۪ۚ) ‘Onu bana getirin’ ifadesi onun suçsuzluğunun ispatından önce affedilme içerikli bir ifadedir.
Oysa ileride gelişen olaylar sonunda gerçek ortaya çıkınca 54. âyette (اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْس۪يۚ) ‘Yanıma alayım, kendime has kılayım’ ilavesini de söylemek durumunda kalır. Ancak Hz. Yûsuf (aleyhisselâm) mazlumen hapistedir. Onu davet eder. Cılız bir davettir bu, mükâfatlandırmak adına. Hz. Yûsuf ise reddeder nazikçe, kendine yakışır şekilde.
Davete o anda icabet ilerideki misyonunu ifâya bir şekilde mâni olacağından. Lütfen çık(arıl)mış olacağından (ُاَلِّنسْوَةُمَابَال) ‘Kadınların durumu neydi?’ der sadece, sessizce ve kendince. Kendince, zira tasrih etmez yine de ismini, nezaketen ve edeben.
Zira istikbalin temeli mâzide atılır. İstikbale namzet ruhlar da bu hususta çok hassas olmalıdır.
Anlar Melik ne kastedildiğini; itiraflar (istintaklar) gelir ardından ehlince. Ve ileride geleceği üzere davet tekrarlanır güçlü bir sedâ ile.
İman ve takva, kişinin sahip olabileceği en büyük fazilettir.
Hz. Yûsuf (aleyhisselâm) da hapisten erken çıkma imkânı varken ulaştığı makam ve derecelerinin göstergesi kemaline bir halel gelmemesi için taviz vermemektedir. Aslında bu fedakârlık onun misyon ve taşımış olduğu değerlerin gereğidir. Buradan insanın suçsuzluğunu ispat etmek adına gerekirse fedakârlıkta bulunması gerektiği de anlaşılmaktadır.
Dikkat edilecek olursa Yûsuf (aleyhisselâm)’ın isim tasrih etmeksizin (مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ ) ‘Ellerini (parmaklarını) kesen kadınların durumunu sor’ sözü onun ahlakî olgunluğunun işaretidir. Ayrıca daha önce efendisi ona eşi ile ilgili (يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا ) ‘Yûsuf, sen de bunu fazla dillendirme’ diye rica etmişti.
Nasıl mübeccel bir ahlaksa bunca zaman sonrasında bile ona karşı vefasında kusur etmemektedir. Bir insanın gıyabında onun mahremiyetini, iffet ve namusunu koruma adına ne yapılması gerekiyorsa yapılmalıdır.
Onun bu örnek davranışı daha sonraki âyette belirtildiği üzere olumlu etkisini göstermiş ve suçun itirafına sebebiyet vermiştir, diyebiliriz.
قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِه۪ۜ قُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِنْ سُٓوءٍۜ قَالَتِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ الْـٰٔنَ حَصْحَصَ الْحَقُّۘ اَنَا۬ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِق۪ينَ (٥١)
(Hükümdar, kadınlara:
‘Yûsuf’a sahip olmak istemenizdeki maksadınız neydi (ondan bir kötülük mü gördünüz)?’ dedi.
Kadınlar:
‘Allah korusun, onun hiçbir kötülüğünü görmedik’ dediler.
Vezirin karısı:
‘Şimdi gerçek ortaya çıktı; onun olmak isteyen bendim; o gerçekten doğrulardandır’ dedi. )
Adaletin temini bir ülkedeki nizam ve otoritenin gereğidir. Melik de sorumlu bir idarecilik örneği olarak meselenin peşini takip eder. Belli ki Yûsuf’un sergilediği necip tavır onu etkilemiştir. Bizzat kendisinin ilgili kadınları sorgulamış olması meseleye verdiği önemi göstermeye kâfidir. Zira (َخَطْب) özellikle önemsenen araştırma ve istintak durumlarında kullanılan bir tabirdir. Melikin raiyyetinin her meselesiyle dertlenecek kadar hikmet ehli birisi olduğu anlaşılmaktadır. ( مَا خَطْبُكُنَّ) ‘Maksadınız neydi?’ ifadesinden Melikin olayın medyana gelip gelmediğini değil de, doğrudan nasıl vukû bulduğunu sormuş olduğu görülmektedir. Artık Yûsuf (aleyhisselâm)’ın beraatinden şüphesi yoktur. Bu dikkat çekici bir üsluptur. Böylece muhataba karşı mevzuya hâkim olduğu, aynı zamanda doğrudan neticeye odaklandığı hissi vermektedir. Bu üslup muhtemel inkârlarına da mâni olmuştur.
Ayrıca hakkında töhmet olan kimseler sosyal hayatta önemli mevkilerden uzak kalmalıdır. Zira Yûsuf (aleyhisselâm) hakkında ileri sürülen töhmet ileride kendisine tevdi edilecek vazifeleri taşımaz.
Bu âyetlerden o dönemin Mısır hayatının sosyal ve hukuka dayalı bir sistemle yönetildiği anlaşılmaktadır.
Günahın itirafı pişmanlık emaresidir.
Kendi aleyhine de olsa insan doğruyu söylemelidir. Azizin hanımı bu âyette görüldüğü gibi günahını itiraf etmiştir.
(حَصْحَصَ) kelimesi ‘Hak ortaya çıktı, gerçek zâhir oldu ve kesin olarak anlaşıldı’ demektir.
- Bu, Arapların, ‘Deve bir yere çöküp iyice yerleşti’ mânâsında söyledikleri deyimden alınmıştır.
- Zeccâc ise, bunun ‘hisse’ mânâsındaki kelimeden iştikak ettiğini ve Arapça’da darb-ı mesel olarak ‘hak pay (taraf), batıl paydan (taraftan) ayrıldı’ denildiğini söylemiştir. (er-Râzi Fahruddin, et-Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: XIII, 258)
Azizin hanımına ait olduğu anlaşılan (الْـٰٔنَ حَصْحَصَ الْحَقُّۘ) ‘Şimdi gerçek ortaya çıktı’ ve (اَنَا۬ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪) ‘onun olmak isteyen bendim’ ifadeleri suçluluk psikolojisinin duygusal açıdan insanı terbiye ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca bu itirafta Hz. Yûsuf’un doğrudan onu suçlamayıp haysiyetine halel getirmeme konusunda göstermiş olduğu nezih üslûbunun payını da göz ardı etmemek gerekir.
ذٰلِكَ لِيَعْلَمَ اَنّ۪ي لَمْ اَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي كَيْدَ الْخَٓائِن۪ينَ (٥٢)
وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ (٥٣)
(Yûsuf:
‘Bunu, vezirin gıyabında ona ihanet etmediğimi ve Allah’ın kesinlikle hainlerin tuzaklarını başarıya ulaştırmayacağını bilmesi için istedim’ dedi.
‘Ben nefsimin hiçbir kusuru olmadığını söylemiyorum.
Çünkü nefis, Rabbimin acıması olmasa, sürekli kötülüğü emreder.
Kuşkusuz Rabbim çok bağışlayıcı, çok merhamet edendir’.)
Bu ifadelerin Yûsuf’a mı yoksa Azizin hanımına mı ait olduğu hususunda ihtilaf vardır. Siyaka göre Azizin hanımına ait olması daha muvafık olsa bile daha sonra gelen âyetle birlikte değerlendirilerek Hz. Yûsuf’un ahlakının yansıması olarak da görülebilir. Sözün kime ait olduğundan ziyade içeriği cihetiyle çok önemli hükümler ortaya koymaktadır.
Âyetten gıyaben de olsa bir kimsenin aleyhinde hainlik yapılamayacağı anlaşılmaktadır. Buradan Kur’ân’ın müspet hareketi teşvik ettiğini anlayabiliriz.
- Zamirin Azizin hanımına ait olması durumunda da zaman içinde yaşanan mihnetlerin insanı müspet yönde terbiye ettiğini anlayabiliriz.
- Ayrıca insan, nefsini temize çıkarmamalı, devamlı muhasebe içinde kusur ve hatalarını belirterek onu yermelidir.
‘Nefis, zâtında maddeden mücerret ama iş ve icraatında her zaman maddeye mukarin bir cevherdir ki herhangi bir şeyin özü, esası, kendisi demektir. Onu; ruh, kalb, ceset, hevâ, heves ve şeytanın insana nüfuz sistemi; hatta zaman zaman akıl yerinde de kullananlar olmuştur. Şeriat örfünde nefis; şehvet, gazap, öfke, kin, nefret, hiddet… gibi hâl ve kuvvelerin esası, merkezi, beden ve cismâniyet edalı kabil-i tahavvül ve terakki bir mekanizmadır.’(Kalbin Zümrüt Tepeleri, İstanbul, 2005, III, s. 253)
Kendi içinde ‘nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i marziyye, nefs-i mülheme ve nefs-i zekiyye’ gibi derecelendirmeleri yapılmıştır.
- Bu mertebelerin her birisi insanın iç dünyası ile irtibatlı olarak kendisini yansıtan bir ayna mesabesindedir.
Âyette zikredilen nefis bu mertebeler içinde insana kötülük emreden onu kötülüğe sevk eden nefs-i emmâredir.
- İnsan, nefsinin bu ilk mertebesindeki mahiyetini kavrayıp onunla baş edebildiğinde diğer mertebelere terakki ederek potansiyelinde gizli olan aslî değerleri muhafaza eder ve yaratılışın gayesi insanlığın en zirvelerine yükselebilir.
***
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ٓ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْس۪يۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَك۪ينٌ اَم۪ينٌ (٥٤)
(Hükümdar:
‘Onu bana getirin, kendime özel danışman alayım’ dedi.
Onunla konuşunca:
‘Şüphen olmasın, bugün senin katımızda önemli bir yerin ve güvenilir bir konumun vardır.’ dedi. )
İlim fazilet, izzet ve sosyal statü elde etmeye vesiledir.
Melik de, Yûsuf’la görüşmesi neticesinde masumiyet ve değerini anladıktan sonra ondan kendisine özel danışman olmasını talep eder.
Âyetten cezası sona eren mahkûmlara sahip çıkılması, devlet idaresinin onları istidatlarına göre tavzif etmesi gereği de anlaşılmaktadır. Aksi takdirde bunun menfî tezahürleri sosyal hayatı felç edecektir.
قَالَ اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزَٓائِنِ الْاَرْضِۚ اِنّ۪ي حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ (٥٥)
(Yûsuf: ‘Beni ülkenin hazinelerinin başına getir: çünkü ben onu iyi korur ve yönetimini iyi bilirim’ dedi. )
Yûsuf, Melikin teklifini ilahi vahyin ışığında hareketle kabul etmiş ve yine vahyin delaleti ile ülkenin o şartlarda en önem arz eden konumuna talip olmuştur.
Yûsuf’un bu talebi hem insanlık, hem de tevhid dininin daveti içindir.
Aslında Mısır toplumunu bekleyen kıtlık göz önüne alındığında bu vazife onun büyük bir mesuliyet altına girmesi şeklinde değerlendirilmelidir. Ayrıca daha önce de geçtiği üzere Kur’ân îcâz-ı kasr üslûbu ile muhatap nezdinde fayda mülahaza etmediği detayları hazfeder.
Burada Yûsuf (aleyhisselâm)’ın (اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزَٓائِنِ الْاَرْضِۚ) ‘Beni ülkenin hazinelerinin başına getir’ talebinden önce Melik’in ona bazı vazifeler sunması onun da bunlar arasında tercihte bulunması ihtimal dâhilindedir.
Âyetin fasılasında yer alan (حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ) kelimeleri ile bir idarecinin muttasıf olması gereken bilgi ve emanet gibi en önemli iki vasfına işaret edilmektedir.
Âyetten
- ehliyet ve salahiyet olunduğu müddetçe vazife talep edilebileceği,
- insanın halka hizmet ve faydalı olma niyetiyle kendini övebileceği,
- gayr-i müslim bir idarede vazife alınabileceği,
- şer-i şerife muvafık olamasa bile inanca ters düşmediği takdirde câri olan kanunlarla idare olunabileceği gibi ölümsüz ders ve hükümler anlaşılmaktadır.
وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَٓاءُۜ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَٓاءُ وَلَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ (٥٦)
وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟ (٥٧)
(Böylece Biz Yûsuf’a ülkede etkin bir yetki verdik.
İstediği yerde dilediği şeyi yapabiliyordu.
Biz rahmetimizi istediklerimize veririz; iyilik yapanların karşılıklarını zayi etmeyiz.
Ahiretteki karşılık ise inananlar ve Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınanlar için daha iyidir.)
Salih amel ve güzel hasletin dünya hayatında da mükâfatı olmaktadır.
Yûsuf (aleyhisselâm)’ın başına gelen bunca musibet ve ibtilalar karşısında mümince duruşunu değiştirmemesi ve en güzeli temsil etmesi onun âhiretteki kazanımlarının yanı sıra dünya hayatında da mükâfatlandırılmasına sebep olmuştur.
Bir önceki âyetin akabinde (مَكَّنَّا) ‘etkin bir yetki verdik’ ifadesi ile failin her ne kadar Melik veya Yûsuf’un kendisi olduğu görüntüsünü tashih etmek mümkünse de bu gibi icraatların arkasında gerçek müsebbibin Allah (celle celâluhû) olduğu anlatılmak istenmiştir.
Evet, zâhiren Yûsuf’a saltanat, hükümranlık ve yetki gibi imkânları Melik sunmaktadır. Ancak hâdiselerin arkasında Cenab-ı Hakk’ın iradesi ve hikmete mebni hükmü vardır.
Bu arada Kur’ân’ı- Kerîm’de Cenab-ı Hakk’ın bazı icraatları hakkında ‘biz’ ifadesini kullandığı görülmektedir. Bu bir açıdan Arapça’nın karakteristik yapısı ile alâkalıdır.
Onun içindir ki Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve selem) getirdiği dine karşı çıkan müşrikler Kur’ân’ın bu üslubunu yadırgamamış ve bu mevzuda herhangi bir itiraza yeltenmemişlerdir.
Günlük konuşmamızda muhatabımız müfred olmasına rağmen çoğu kez saygı nişanesi olarak ‘siz’ şeklinde hitap ederiz. Aynen onun gibi bu türden cem’ zamiri ile ifade bir çeşit azamet iş‘âr etmektedir. Zira Arapça’da ‘biz’ zamirinin taşıdığı mânâ, tazim cihetiyle ‘ben’ zamirinden daha müessirdir.
Ayrıca böylesi bir üslup Cenab-ı Hakk’ın bütün esmâ ve sıfatlarını kapsayan bir ifadeyi de ihsas etmektedir.
- ‘Cenab-ı Hakk’ın iradesiyle, kudretiyle, merhametiyle ilmiyle, ihsanıyla, konuşmasıyla tek tek her bir mahlûkun yanında olması, onlarla ilgilenmesi, onlara ihtimam göstermesi, yani ehadiyyetinin tecellisi, bu üslupla daha net ve daha kapsamlı şekilde anlatılır.’
‘Bu üslup, bilhassa, ülkenin tamamında hükmünü yürüten ve icraatta bulunan hükümdarların kullandıkları bir ifade tarzıdır. Fail tek olmasına rağmen çokluk belirten ve “nûnu’l-azame” denilen bu zamirin kullanılmasına Arap belagatinde çok rastlanır. Bu üslûbun; failin azametine, yapılan icraatların ehemmiyetine, sebeplik yönünden söz konusu icraatlarda çok vasıtaların rol oynamasına, Allah’ın onlara değer vermesine, çoklukta tezahür eden birliğe yani Allah’ın ehadiyyetine, bazen Cenab-ı Hakk’ın herhangi bir meseleyi te’kit etmesine delalet etmek gibi fonksiyonları bulunmaktadır.’ (Yıldırım Suat, Allah’ın “Biz” Zamirini Kullanması, Yeni Ümit, Dini İlimler ve Kültür Dergisi, 79. Sayı Ocak-Şubat-Mart 2008.)
Diğer taraftan Cenab-ı Hak bazen sebepleri icraatına perde yaparak kullanır. Bu O’nun o icraati îfasında yardıma ihtiyaç duyduğundan dolayı değil, o fiilin önemini belirtmek içindir.
Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’de bu türden ifadelerde genellikle bir araç, vasıta ve sebeplerin (tesir-i hakikî cihetiyle değil de) Cenab-ı Hakk’ın icraatında istihdam edilmeleri cihetiyle kullanıldığı gözlemlenmiştir.
‘Cenab-ı Hak Bakara sûresinde “bir halife yaratacağım” (Bakara Sûresi, 30.) dedikten biraz sonra “قُلْنَا” (dedik) (Bakara Sûresi, 35.) buyuruyor.
- Şimdi burada Cenab-ı Allah yaratma fiili yalnız kendisine has olduğundan, yaratmada hiçbir sebep, hiçbir vasıta bulunmadığından dolayı orada “Ben yarattım” diyor.
- Fakat, “dedik” ifadesinde, Cenab-ı Allah’ın kelâmını insanlara tebliğde vahiy meleğinin, Hz. Peygamber’in ve daha başka vasıtaların sebepliği söz konusu olduğundan Cenab-ı Allah orada cem’ sigasıyla “Biz dedik” buyuruyor.’ (Yıldırım Suat, Allah’ın “Biz” Zamirini Kullanması, Yeni Ümit, Dini İlimler ve Kültür Dergisi, 79. Sayı Ocak-Şubat-Mart 2008.)
(يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَٓاءُۜ)
İstediği yerde dilediği şeyi yapabiliyordu.’ sözünden maddî gücün inkâr edilemeyeceği anlaşılmaktadır. Zira görüldüğü üzere Yûsuf’un istediği yerde dilediği şeyi yapabilmesi ona etkin bir yetki verilmesi ile mümkün olmuştur.
O hâlde madde putlaştırılmamak kaydıyla bir vesile olarak görülmeli, elde edilme yolları aranmalı ve maksad-ı âli için kullanılmalıdır.
(يَتَّقُونَ۟) ‘Sakınanlar’ olarak yapılan çeviriye esas olan kelimenin aslı takvâ olup, korunma ve sakınma anlamındaki vikaye kökünden türemiştir.(el-Isfehânî, a.g.e, s. 881; el-Fîrûzâbâdî Mecdüddin Muhammed b. Yakub, Basâiru Zevi’t-Temyîz fî Letâifi’l-Kitâbi’l-Azîz, Beyrut, ts., II, 115, 299.)
- Sâlih amel kavramı ile aynı anlamdadır.
Takvâ kavramının içinde yer alan Allah’tan korkmanın yanı sıra O’nu sevmek de gizlidir. Takvâ ile ilgili olarak semantik, etimolojik ve de mecazî olmak üzere değişik tanımlar yapılmıştır.
Örneğin
- er-Râzî (ö. 606) takvâya imân anlamı verirken,
- Katâde (ö. 118), Suddî, İbn Cüreyc (ö. 127) ‘takvâ giysisine’ simâda tezâhür eden ağır başlılık ve güzel tavır,
- İbn Abbas (ö. 68), hayâ ve ar duygusu,
- Hasan el-Basrî (ö. 728), Mabed el-Cühenî (ö. 80) Allah’tan ürperiş ve saygı duyma-haşyet,
- Urve b. Zübeyr (ö. 94) iffetli davranış, emir ya da yasakladığı hususlarda Allah takvâsını derinliğine hissetmek- istiş’ar veya âhiret giysisi olarak yorumlamaktadırlar.
Istılahta; Allah’ın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmak sûretiyle O’na karşı derin bir sorumluluk bilincinde O’nun azabından korunma gayret ve cehdi şeklinde tarif edilmiştir. (Bkz. Kılıç Sadık, ‘Takvâ Giysisi Bilimle El Ele, Ekev Akademi Dergisi, Erzurum, Kasım 2000, II, sy 3, s. 6; Esed, Muhammed, Kur’ân Mesajı, Terc: Cahit Koytak vd, İstanbul, 1997, s. 4.)
Takvâda uyulması gereken en önemli esas, Allah’ın emirlerine uyup, yasakladığı şeyleri de terk etmektir. Emirlere uymanın da yasaklanan şeyleri terkle mukârin olduğu bilinmelidir.
- Bir diğer tabirle, emirlere uymak için önce yasaklanan şeylerin terki gerekmektedir.
- Bu, İslâm hukukunda ‘def-i şerr celb-i nef’a râcihtir’ kaidesiyle ifade edilmektedir.
- Kazanca engel olan sebepler ortadan kaldırılarak kazancın önü açılmalıdır, yani öncelikle zarar yollarının kapanması gerekir.
- Zarar yollarını kapamayan bir insan kazandığından çok daha fazlasını kaybedebilir ve bu yolun sonu iflasa çıkar.
O hâlde Allah’ın emirlerine uymada en önemli esas, öncelikle O’nun yasaklamış olduğu şeylerden uzak durmaktır.
***
[Yusuf Sûresi Tefsîri 58-62.ayetler]
وَجَٓاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ (٥٨)
(Yûsuf’un kardeşleri gelip huzuruna girer girmez, onları tanıdı. Oysa onlar onu tanımadılar. )
- Kıssanın bu sahnesinde birden muhatabın dikkatini çekecek onu canlı tutacak yeni bir sayfa ile karşı karşıya gelinmektedir.
- Kur’ân daha önceki örneklerde belirtildiği gibi îcâz-ı hazf ile birçok detayı tayyetmiş, dikkat ve nazarları en can alıcı noktaya çekmiştir.
Yûsuf ülkenin en önem arz eden bir makamını ihraz etmektedir. Devlet erkânının hiyerarşik kuralları arasında zihinlerde kalan köle imajı ile onun hazmedilmesi, oturtmaya çalıştığı yeni sistem ve daha nice ayrıntıların Kur’ân tarafından zikredilmemesi dikkat çekicidir. Oysa bir kıssa için bu detaylar hayli zengin malzeme olabilirdi.
İşte Kur’ân’ın kıssaya yüklediği anlam onun edebî yönü değil, o kıssa vesilesiyle vermek istediği mesajlardır.
Belli bir süre sonra o coğrafyada beklenen kıtlık başlamıştır.
Mısır idaresi aldığı tedbirlerle bu problemi en aza indirmeyi başarmış hatta civar ülke halklarına da yardım elini uzatmaktadır.
Yûsuf’un kardeşleri de bu yardımdan faydalanmak üzere Mısır’a gelmişler ve Yûsuf’la karşılaşmışlardır. Kıssanın başından bu yana kardeşlerinin kim olduğunu bilemedikleri gibi bu makamda da onu tanıyamayacaklardır. Ve tanıyamamışlardır.
•(فَدَخَلُوا عَلَيْهِ ) ‘Huzuruna girdiler’ ifadesi konumları resmetme adına çok mânidardır. Sadece bu cümlede hakkın her zaman âlî olduğu, galip gelenin hak ve o hakkı elinde tutanın olacağı, güç ve kuvvetin sayıda/çoklukta değil, haklının yanında olduğu okunmaktadır.
Bu âyetten rızık için farklı yol ve yöntemlere tevessül etmenin meşru hatta yerine göre gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Zira Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) kardeşleri Mısır’a rızık talebi üzere gelmişlerdir. Buradan gerçek İslâm düşüncesinde negatif mânâda kaderciliğin (fatalizm) olmadığı da anlaşılmaktadır.
وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَب۪يكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنّ۪ٓي اُو۫فِي الْكَيْلَ وَاَنَا۬ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ (٥٩)
فَاِنْ لَمْ تَأْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْد۪ي وَلَا تَقْرَبُونِ (٦٠)
قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ اَبَاهُ وَاِنَّا لَفَاعِلُونَ (٦١)
(Onların yüklerini hazırlatınca şöyle dedi: ‘Bana baba bir kardeşinizi de getirin. Sizlere ölçüyü bol tuttuğumu ve benim konukları çok iyi ağırladığımı görmüyor musunuz?’, ‘Eğer onu bana getirmezseniz bundan böyle benim katımda size tartılacak hiçbir şey yoktur ve ülkeme de artık yaklaşmayın’. Kardeşleri: ‘Biz onu babasından istemeye çalışacağız ve bunu kesinlikle yapacağız’ dediler. )
Yûsuf onlara kişi başına dağıtılan zahîreden birer hisse zahîre vermişti. Onlar geride ayrıca babaları ve bir kardeşlerinin daha olduğunu söyleyince onlara ait zahîreyi de ekledi ve onlara memleketlerinde bıraktıkları baba bir kardeşlerini getirmelerini, yoksa bir daha geldiklerinde tahsisatlarını vermeyeceğini söyler. Kardeşleri de bu talebi babalarına ileteceklerini dile getirir.
Şart anlamı taşıyan (فَاِنْ لَمْ تَأْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ) ‘Eğer onu bana getirmezseniz, size tartılacak hiçbir şey yoktur.’ ifadesinde güçlü olmanın önemi, yerinde kullanılma kaydıyla zarureti anlaşılmaktadır.
Evet, Müslüman bu anlamda güçlü olmalıdır. Zira İslâm zekâtı beş şartı arasında sayarken Müslümandan zımnen zekât verebilecek konumda olmasını talep etmektedir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde ‘Üstteki (veren el) aşağıdaki (alandan) daha hayırlıdır.’ (İbn Battal Ebu’l-Hasan (ö. 449), Şerhu Sahîhi’l-Buhari, Mektebetü’r-Rüşd, Riyad, 1423, III, 428.) buyurmuştur. Çünkü insan kendine yapılan iyiliğin kölesidir. Maksad insanı köleleştirmek değil ihsan edilen insanı kazanmak olunca bu vesilelerin önemi daha net anlaşılabilir.
•(سَنُرَاوِدُ) ‘İstemeye çalışacağız’ ifadesi onların bir yerde babaları nezdindeki hassas konumlarına da işaret etmektedir. Yaş ve sayılarına rağmen babaları adına konuşamamaktadırlar. Yûsuf’a karşı işlemiş oldukları suçun maddî ve manevî ağırlığı altında ezilmekte oldukları sezilmektedir.
وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ ف۪ي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَـهَٓا اِذَا انْقَلَـبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٦٢)
(Yûsuf hizmetçilerine: ‘Ödedikleri ücretlerini yüklerinin içine koyun. Belki ailelerine varınca, onu fark eder de tekrar geri gelirler.’ dedi.)
Yûsuf onlara kumanya olarak verilebilecek zâdı fazlasıyla vermekle kalmamış ayrıca getirdikleri ücretlerini de yüklerinin arasına koydurmuştur. Böylece bir kez daha getirebilecekleri ücretlerini de peşinen vermiş olmaktadır.
Bu durum hayır adına böylesi plan ve programın önemine de işaret etmektedir. Yûsuf (aleyhisselâm)’ın bu tasarrufunda ayrıca şöyle bir incelik de söz konusu olabilir: Onlar neticede ağabeyleriydi. Getirdikleri zahîreye bedel alması Yûsuf’un ahlak anlayışına uygun düşmezdi.
Bu plan ayrıca Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) kardeşleri hakkında ledünnî birtakım hikmetleri ihtivâ eden Rabbânî bir cezâ ve ilâhî bir terbiyeye de vesile olmuştur.
***
Yusuf Sûresi Tefsîri-17 [63-68]
فَلَمَّا رَجَعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يهِمْ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مُنِـعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَاَرْسِلْ مَعَنَٓا اَخَانَا نَكْتَلْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (٦٣)
قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ عَلَيْهِ اِلَّا كَمَٓا اَمِنْتُكُمْ عَلٰٓى اَخ۪يهِ مِنْ قَبْلُۜ فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظاًۖ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ (٦٤)
(Babalarına döndüklerinde: ‘Ey babamız, bize yiyecek satışı yasaklandı. Kardeşimizi de bizimle beraber gönder ki yiyecek satın alabilelim. Biz onu kesinlikle koruruz’ dediler. Yakub: ‘Daha önce kardeşini size emanet ettiğim gibi, şimdi de onu mu size emanet edeyim?! Allah en iyi koruyucudur. O merhametlilerin en merhametlisidir’ dedi.)
•Babalarının yanına varan kardeşler ona durumun nezaketini anlatmaya çalışırlar. Kardeşlerinin gelmemesi durumunda kendilerine yiyecek verilmeyeceğini söylerler. Durumun hassasiyetini gören babaları oğlunu Allah’a emanet ederek onlarla birlikte göndermeye mecbur kalmıştır. Dikkat edilirse âyette gönderme adına bir ifade yer almamaktadır. Bu da babanın hissiyatının gösterdiği rızasının önünde olduğuna işaret etmektedir.
•Yakub (aleyhisselâm) (فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظاًۖ ) ‘Allah en iyi koruyucudur.’ ifadesiyle kardeşlerin Yûsuf’u babalarından isterken onu inandırmak için söylemiş oldukları (وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ) ‘Biz onu muhakkak koruruz.’ sözüne bir şekilde ta’riz yapmaktadır. Burada dikkate alınması gereken hakikat ise bu sözü söyleyenin öncekinden farklı olarak özü ve sözü doğru olan bir peygamber olduğu hakikatidir. Bu bir çeşit kinâye üslubu olup öncelikle rubûbiyete ait bir hakikati talim ile birlikte her hâlukârda çocukları ile arasındaki o perdeyi kaldırmama, bu hassasiyeti ile de onları sadece kazanma yolunu hedefleyen Yakûb (aleyhisselâm)’ın aşkın nezaket ve nezahetine de delalet etmektedir.
•(اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ) ‘O merhametlilerin en merhametlisidir.’ Bu tür ifadeler Kur’ân’ın vermek istediği mesajı iletmek adına kullanmış olduğu üslup olarak karşımıza çıkmaktadır. Birkaç farklı mülahazayla izah edebiliriz. Kur’ân’ın bu üslûbu O’nu daha iyi tanımamız adına vâhid-i kiyasî yapmamıza yardımcı olmaktadır. Yani biz aciz, zayıf ve pür kusur varlıklar, Cenab-ı Hakk’ın bizlere bahşettiği itibarî evsaftan yola çıkarak Zât-ı Bâri’nin aslî gerçek evsafının ne derece mükemmel olabileceğini idrak etmiş oluyoruz. Kur’ân da bu üslûbuyla bize bir bakıma ‘O, akıl ve tasavvurun ötesinde, olabilecek mutlak kemal sahibi, en kâmil olandır.’ hükmünü ikrar etmiş olur. Diğer bir ifade ile Cenab-ı Hak gerçek vasıflara sahiptir. Mahlûkatını da kendisini daha iyi idrak adına vehmî, itibarî vasıflarla donatmıştır. Mahlûkat bu vasıflarını O’nu tanıma adına kullanır. Taat ve ibadetle beslenemezse bu sefer kendinde var olan bu vasıfların bizzat sahibi olduğunu zannederek kendine bir çeşit ulûhiyet isnad eder. Oysa kendisine verilen bu vasıflar ârızîdir, aslî değildir. İşte Kur’ân ism-i tafdil üslubuyla insana hakikatini hatırlatarak onu kendine gelmeye davet eder.
•Bunlar arasında zikredilen ‘ahsenu’l-hâlikîn’ tabiri de başka bir yaratıcı var gibi onlara kıyasen yaratanların en güzel yaratanı şeklinde anlaşılamaz. Zira bütün eczaları ile birlikte bir model olmaksızın yoktan var etme sadece Cenab-ı Hakk’a mahsustur.
Bu ifade ‘en güzel şekilde yaratan, kemâl noktasında yaratan, yarattığı her varlığı en mükemmel olarak yaratan’ şeklinde anlaşılır.
Belki de ‘Allahu Teâla kendi zâtında kendilerinde yaratıcılık sıfatının tecellisiyle meydana gelen akıl ayinelerindeki hâlıklardan daha güzeldir, denebilir. Aynalardaki güneş gibi. Güneş zatında aynalarda parlayan timsallerinden daha büyüktür.’ (Eren Şâdi, Mesnevî-i Nûriye Üzerine Notlar, İstanbul, 2006. s. 59.)
•Diğer yaklaşım ise yukarıda zikrettiğimiz bu mülahazanın aksine bir kıyaslama olmayacağı şeklinde de izah edilebilir. Kur’ân’ın kullanmış olduğu bu tür vasıflarda ilk bakışta aklımıza gelen bir kıyaslama olduğundan hataya düşülmektedir.
Oysa biz biliyoruz ki Cenab-ı Hak esmâ ve sıfatları itibariyle herhangi bir derecelendirme söz konusu olmayan sonsuz kemâl sahibidir.
Yani Cenab-ı Hakk’ın Zât-ı Sübhanî’sine yapılan tesbihlerden bir murad da budur. Yani bizler O’nu ‘Subhanallah, Subhanallah’ diye tesbih ederken aklımıza gelen veya gelmeyen her türlü eksik sıfatlardan tenzih ettiğimizi ilan ediyoruz. Yoksa Kur’ân’ın ‘Allah en büyüktür.’ ‘İhsan edenlerin en hayırlısı’ gibi tabirlerindeki karşılaştırma mutlak kıyas için olmayıp beşerî sıfatlarla da kesinlikle mutlak anlamda kıyaslanamaz. Zira varlık âleminde mükemmel kabul ettiğimiz hiçbir şey Cenab-ı Hakk’ın kemâliyle kıyaslanamaz. Burada söylenebilecek bir diğer husus da Cenab-ı Hakk’ın isimleri ve sonsuz kemaldeki sıfatlarının mahiyetleri arasında farklı mertebeler olabileceğidir.
Konuyu Bediüzzaman’ın şu veciz ifadeleriyle sonlandıralım:
“Cenab-ı Hakk’ın A’lem, Ekber, Erham, Ahsen gibi esmâ ve sıfât ve ef’âlinde kullanılan ism-i tafdil tevhide naks değildir.
Çünkü maksat, bizzat ve hakikî bir mevsufu gayr-i hakikî veya aklî bîr imkânla veya vehmî bir mevsufa tafdil etmektir.
Ve keza, izzet-i ilâhiyyeye de münâfi değildir.
Çünkü maksat, sıfât ve ahvâl-i ilâhiye ile mahlûkatın sıfât ve ef’âli arasında bir muvazene yapmak değildir.
Yani ikisini bir seviyede tuttuktan sonra, bunu ona tafdil etmek değildir ki sıfat-ı ilâhiyeye bir naks olsun. Evet, masnuattaki kemâlat, Cenab-ı Hakk’ın kemalinden in’ikas eden bir gölge olduğuna nazaran, masnuât, sıfat-ı ilâhiye ile muvazene hakkına malik değildir.” [bk. Mesnevî-i Nuriye, On Dördüncü Reşha.]
***
وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ اِلَيْهِمْۜ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا نَبْغ۪يۜ هٰذِه۪ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ اِلَيْنَاۚ وَنَم۪يرُ اَهْلَنَا وَنَحْفَظُ اَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَع۪يرٍۜ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَس۪يرٌ(٦٥)
(Yüklerini açıp, ödedikleri ücretlerin kendilerine iade edildiğini gördüklerinde: ‘Ey babamız, daha ne istiyoruz; işte ödediğimiz ücretler de bize iade edilmiş; biz ailemize onunla yine yiyecek alır, kardeşimizi de korur ve bir deve yükü de fazladan alırız. Çünkü bu aldıklarımız az bir şeydir.’ dediler. )
Plan, Yûsuf (aleyhisselâm)’ın öngördüğü şekilde işlemiştir, kardeşleri ücretlerinin kendilerine iade edilmesi karşısında hem Yûsuf’un iyi niyetine inanmışlar hem de bunu geri gitmeleri adına makul bir sebep olarak görmüşlerdir. Zira bu durum onların babalarına karşı daha ısrarlı olmalarına yol açmıştır.
***
قَالَ لَنْ اُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقاً مِنَ اللّٰهِ لَتَأْتُنَّن۪ي بِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يُحَاطَ بِكُمْۚ فَلَمَّٓا اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ اللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ (٦٦)
(Babaları: ‘Çaresiz kalmadıkça (hepiniz yok olmadıkça) onu bana geri getireceğinize dair Allah adına kesin söz vermedikçe, onu sizinle asla göndermeyeceğim’ dedi. Onlar da ona kesin güvencelerini verince: ‘Konuştuklarımızın vekili, Allah’tır’ dedi.)
•Yakub (aleyhisselâm) küçük kardeşlerini kollayıp muhafaza edecekleri ve sağ salim geri getirecekleri hususunda onlardan teminat alır.
( اِلَّٓا اَنْ يُحَاطَ بِكُمْۚ ) ‘Çaresiz kalmadıkça, Hepiniz yok olmadıkça’ lafzı esbap dairesinde yapılacak her şeyin yapılması durumunda insan takatinin üstünde elde olmayan ârızî sebeplerden dolayı bir sorumluluğun olmayacağına işaret eder.
Bu yaklaşım Bakara 286. âyetinde (لَا يُكَلِّفُ ٱللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا) ‘Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez’ düsturu olarak beyan edilir. Âyetten Allah adına yemin edilebileceği ve yeminli söz almanın da caiz olduğu anlaşılmaktadır.
•Tevekkül, bir işe başlarken sebeplerini de yerine getirdikten sonra Allahu Teâlâ’ya itimat etme, O’na teslim olma anlamına gelir. Devesini çölde bırakıp tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): (قَيِّدْ وَتَوَكَّلْ) ‘(Deveni) bağla sonra tevekkül et! buyurmuştur. (Ebû Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, Mısır, 1351, VIII, 390; Tirmizî, Sünen, IV, 668, nu: 2517.)
Tevekkül, sebebleri bütün bütün reddetmek demek değildir. Bilakis Allah’ın (celle celâluhû) kudretinin perdeleri gibi kabul ederek ve bir çeşit fiilî dua telakki ederek hareket etmektir.
- Zira neticeyi yaratan Rabbimizdir.
- Ayrıca iman teslimiyeti, teslimiyet tevekkülü iktiza eder, tevekkül de insanı iki cihanda mutlu eder.
- Hadiste İslâm dininin akıl ve mantığa en uygun din olduğunu, sebeplere tevessülün tavsiye edildiğini görmekteyiz.
- Hadisten yanlış anlaşılan tevekkülün reddedildiği de anlaşılmaktadır.
- Zira İslâm dininin tevekkül anlayışına göre tedbir almak fiilî dua olup bir çeşit ibadet sayılır.
- ‘Tedbir bizden, takdir Allah’tandır’ sözü bu mevzuyu kısa ve öz olarak doğru bir şekilde izah eder.
•Âyetin fasılasında yer alan Hz. Yâkub’un (aleyhisselâm) (اللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ) ‘Konuştuklarımızın vekili, Allah’tır’ sözü doğrudan çocuklarının vicdanlarına seslenme suretiyle terbiye etme amaçlıdır.
***
وَقَالَ يَا بَنِيَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍۜ وَمَٓا اُغْن۪ي عَنْكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۚ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ (٦٧)
وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْۜ مَا كَانَ يُغْن۪ي عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا حَاجَةً ف۪ي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰيهَاۜ وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟ (٦٨)
(Babaları: ‘Oğullarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Allah’tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm yalnız Allah’ındır. Yalnız O’na güvendim, güvenenler de yalnız O’na güvensinler’ dedi. Babalarının emrettiği gibi ayrı ayrı kapılardan girdiklerinde, bu da Allah’tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savmadı. Ancak Yâkub içindeki güvenme arzusunu yerine getirdi. Yakub, kendisine öğretmemizden dolayı kesinlikle bilgi sahibiydi, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.)
•Çocuklarının verdikleri sözlerin ardından Yâkub (aleyhisselâm) çocuklarına (لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ ) ‘Tek bir kapıdan girmeyin’ diyerek büyük ihtimalle nazar değmemesi için onlardan şehre toplu olarak değil de ayrı kapılardan girmelerini tavsiye etmiştir. Bu, nazar değmemesi için beşerî bir önlem olarak yorumlanmıştır. Babalarının bu arzusu daha önceden yaşamış olduğu acı tecrübe, Yûsuf’un ardından en küçük oğlundan da ayrı düşmek istememesi ve de yaşlılığının verdiği hassasiyet şeklinde ta’lîl edilebilir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde (اَلْعَيْنُ حَقٌّ) ‘Nazar haktır.’ (Taberânî Süleyman b. Ahmed, el-Mu’cemu’s-Sagîr, Thk. Hamdi b. Abdi’l-Mecid es-Selefî, Mûsul, 1983, XII, 184; el-Câmi’, II, 59.) buyurmuştur. Nazar, kelime olarak bakmak, göz atmak, incelemek anlamlarına gelmektedir. Arapçada nazara isabetü’l ayn denilir. Nazar değmesi, göze gelen fotonların çarptığı ve zarında elektriksel bir uyarı meydana getirdiği sinir hücrelerinin kasılması ile açığa çıkan negatif ve pozitif göz akım dalga ışınıdır. Hadiste geçen ifade, nazar değmesi veya gözdeki yansıma demektir ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu değmenin hak olduğunu takrir buyurmaktadır. Bu tür nazar kıskançlık, düşmanlık, haset veya aşırı beğenme gibi içsel duygularla meydana gelir. Gerçekten de bazı kimseler bir şeye bakıp beğendikleri zaman gözlerinden zararlı şuâlar çıkmakta ve bu şualar baktıkları şeyleri olumsuz olarak etkilemektedir. Hatta bazı insanların bakarak suları kuruttuğu ve bu nedenle ölümlere sebep oldukları rivayet edilmektedir.
- Âyetten nazarın hak olduğu, tedbir almanın kadere münafi olmadığı ve Allah’a tevekkül etmenin de gereği açıkça görülmektedir.
•(مَا كَانَ يُغْن۪ي عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ) ‘Allah’tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savmadı’ ibaresi alınan bütün tedbirlerin sebepler dairesinde bir hareket tarzı olması cihetiyle caiz ve gerekli olmasına rağmen bu tedbirlerin kaderin hükmünü önleyemeyeceğine işaret etmektedir. Mümin olarak Cenab-ı Hakk’ın kaderine razı olunmalıdır. Diğer bir ifadeyle Yâkub (aleyhisselâm) peygamber olarak sebeplerin tevessülünü ihmal etmemiş, böylece çevresindekilere de fıtrî şeriatın gereğini yapma hususunda önemli bir mesaj vermiştir. Bununla birlikte âyet, tedbirin her şey olduğu, insanın kendi kaderini bir şekilde kendisinin tayin edebileceği şeklindeki yanlış anlayışı da bertaraf etmektedir. Aslına bakılacak olursa tedbir Allah’tan yardım talep etme anlamına gelir.
•Cenab-ı Hak bu dünya hayatında imtihan gereği neticelerin meydana gelmesini sebeplere bağlamıştır. İnsanoğlu bu kanunu göremediği, bazen de doğru okuyamadığı için genellikle hataya düşer. Burada insanoğluna düşen öncelikle bu dünya hayatında kendisini çepeçevre saran kanunlar mecmuasının varlığını sezinlemesi, sağlıklı gözlemlemesi ve bu sebeplerin kendisinden ne istediğini idrak etmesi ve son olarak da ifası adına yapılması gereken ne ise onları ihmal etmemesidir.
- Cenab-ı Hak sonsuz kudreti gereği dilediği her şeyi dilediği anda ‘ol’ demekle yapabilirken dünya hayatında bu neticelere birer sebep koymuş.
Örneğin yaşamak için su bir sebeptir. O suyu içmek için onu elde etmek bir sebeptir. Yani insanın o neticeyi elde etmek için bu dünya hayatında dilemesi yetmez; onun için bir gayret/sa’y göstermesi gerekir.
İşte bu gayreti o neticeyi elde etmenin bir sebebi olarak Cenab-ı Hak tarafından dâru’l-hikmet olan bu dünya hayatında şart olarak vaz’edilmiştir. Ve bu gayret onun bir imtihanıdır.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve selem) harpte zırh giymesi, sipere girmesi ve savaş konumunda yapılması gereken ne ise onu yerine getirmesi gibi. Şayet çalışmadan o sebep sonuçlanmış olsaydı dünya hayatında hak eden ile etmeyenin aynı neticeyi alması gerekir, bu da dünya hayatını tekdüze hâline getirirdi. Dünyada inkişaflar olmaz, hayat durağanlaşırdı.
Ancak Cenab-ı Hak bu sebeplere mahkûm değildir.
Dilerse bu dünya hayatında koymuş olduğu bu kanunun dışına çıkabilir; elhak bunun
- Hz. Adem’in (aleyhisselâm) yoktan yaratılması,
- Hz. Yahya’nın (aleyhisselâm) kısır bir anneden dünyaya gelmesi,
- Hz. İbrahim’i (aleyhisselâm) ateşin yakmaması,
- diğer peygamberlerin mucizeleri, evliyaların kerametleri gibi birçok örneği de vardır.
İşte aklı gözüne hapsolmuş insanoğlu bu hakikati doğru algılayamamasından dolayı hataya düşer. Zanneder ki bu sebepler olmasa bu netice alınmaz. Oysa bu sebepler bu dünyada düzenin sağlıklı işlemesi için vaz’edilmiş birer kanundur. Diğer taraftan bu sebeplerin her biri kul için ayrı bir imtihandır. Zira bu sebepleri neticenin zuhuru için müessir bir güç kabul etmek o sebebe bir güç, bir irade vermek anlamına gelir ki bu anlayış sahibini ciddi bir şirke götürebilir. İnsanın imtihanı işte burada başlar. Örneğin bir hastalığın tedavisi için içilen ilaç Cenab-ı Hak tarafından şifaya sadece bir sebeptir. Şifayı verecek olan sadece eş-Şâfi olan Allah’tır. İşte insanoğlu o ilacı içerken şifayı o ilaçta değil, o ilacı kâinat sofrasından bizim hizmetimize sunan Cenab-ı Vâcibu’l-Vücûd’a isnad etmelidir. Zira evinde ağırlamış olduğun misafirin seni görmeyip, hatta varlığını ve izzet-i ikramını yok sayıp o ikramları taşıyan hizmetliye teşekkür etmesi, ona perestiş etmesi ne kadar uygun değilse aynen öyle de varlık âleminde bizim hizmetimize sunulmuş sebepleri müessir görmek o derece çirkin olsa gerektir.
- Hamdi Yazır:
‘Böyle yapmakla ancak Hz. Yâkub’un içine doğan bir ihtiyacı yerine getirmiş oldular ki onun bir baba olarak, şefkat hissi, kulluk anlayışı ve en selametli yolu arama ihtiyacı vardı.
Bu tedbir ile gönlünün ğıll u ğışı giderilmiş, kendi içinde acaba bir tedbirsizlik yaptık mı, cinsinden şüpheleri bertaraf edilmiş oldu.
Hâsılı o tedbirin sırf enfüsî bir teselliden başka gerçekte hiçbir faydası olmadı. Aslında, muhakkak ki o, bir ilim sahibi idi. Yani işin olacağına varacağını, tedbirin takdire engel olamayacağını biliyordu.
Yakub, bunu zaten biliyor ve her işinde bunun gereğini yerine getiriyordu. Çünkü ona biz öğretmiştik.
Vahiy, ilham, tecrübe ve istidlal yoluyla biz öğretmiştik. Velâkin insanların çoğunluğu bilmezler. Onun bunları bildiğini bilmezler. Kaderin hükmünü icra edeceğini bilmezler.’ (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kuran Dili, V, 70.)
[Yusuf Sûresi Tefsîri 69-79.ayetler]
وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَخَاهُ قَالَ اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٦٩)
(Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde, kardeşini bağrına bastı ve: ‘Ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına artık üzülme’ dedi. )
•Kardeşleri tekrar Yûsuf’un huzuruna çıkar, siyaktan anlaşıldığı üzere o da yıllar sonra görüştüğü kardeşi ile özlem giderir. Ona kendini tanıtır ve onu bağrına basar.
•Âyette (اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اَخُوكَ) ‘Şüphesiz ben senin kardeşinim.’ ifadesinde birkaç nükte yer almaktadır. İlki Yûsuf’un kendini kardeşine tanıtmak için vurgu edatı kullanma ihtiyacı hissetmesi olup buradan kardeşinin onu gerçekten tanıyamadığı anlaşılmaktadır. Diğeri de ismini söylemeyip kardeşi olduğu vurgusudur ki bu makamda kardeş vurgusunun ihsas ettirilmesinin daha önem arz ettiği açıktır. Bunda ayrıca kendi iç dünyasında yaşadığı aile özleminin de bir hissesi olsa gerektir.
فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ ف۪ي رَحْلِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ اَيَّتُهَا الْع۪يرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ (٧٠)
قَالُوا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ (٧١)
قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَٓاءَ بِه۪ حِمْلُ بَع۪يرٍ وَاَنَا۬ بِه۪ زَع۪يمٌ (٧٢)
قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِق۪ينَ (٧٣)
(Onların yüklerini hazırlatınca, su kabını kardeşinin yüküne koydurdu. Sonra bir münâdî şöyle duyuruda bulundu: ‘Ey kervancılar, kuşkusuz sizler hırsızsınız!’ Münâdîye doğru yönelerek: ‘Ne kaybettiniz?’ dediler. Dediler ki: ‘Kralın su kabını kaybettik, onu getirene bir deve yükü ödül var’. Başlarındaki de: ‘Ben buna kefilim’ dedi. Yûsuf’un kardeşleri: ‘(Hayret), Allah’a yemin ederiz ki, siz bizim, burada bozgunculuk yapmak için gelmediğimizi ve hırsız da olmadığımızı kesinlikle biliyorsunuz’ dediler. )
•Kıssanın bu sahnesinde de Yûsuf (aleyhisselâm) kardeşini alıkoymak için bir çeşit hile-i şer’iyye diyebileceğimiz bir yönteme müracaat etmektedir. Melike ait olan su kabını öz kardeşinin yüküne saklatıp, böylece onun hukuk çerçevesinde yanında kalmasını sağlar. Kervan memleketlerine dönmek üzere yola koyulur. Sonra bir münâdi onlara seslenerek hırsız olduklarını söyler. Kervan bütün masumiyetlikleri ile münadiye yönelerek ne çalındığını sorarlar. Duydukları karşısında da kendilerine güven içinde Allah’a yemin ederek suçsuz olduklarını ifade ederler.
‘Henüz kendisini tanıtmak zamanının gelmediğini bilen Yûsuf, kardeşini alıkoymak çaresini düşünürken bile istibdat ve zorbalığa başvurmuyor, makamının ve yetkisinin verdiği gücü kullanmıyor ve bunu sû-i istimal etmiyor. Zulüm ve zorbalık şaibesi verecek davranışlardan sakınıyor da meseleyi sırf adlî ve kanunî yollardan çözüme kavuşturmaya muvaffak oluyor. Gerçi bu bir hiledir, fakat ne güzel hiledir!’ (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kuran Dili, V, 77.)
•Kıssa baştan itibaren birçok ledünnî hikmetler içeren yapıya sahip olup, olayların keyfiyet ve verasında gizlenen hakikatler zamanla vuzuha kavuşmaktadır. Yûsuf’un sergilemiş olduğu bu davranış da ileriye dönük ders ve hikmetler içermektedir. Öncelikle babalarına karşı vermiş oldukları sözün altında kalmış olmaları, kardeşlerine karşı sorumluluklarının ızdırabı, bu kez haklı olmalarına rağmen daha önce yaptıkları benzer suçtan dolayı nâhak suçlanacak olmaları onların iç dünyalarında ciddî travmalara sebebiyet verecek, bu ağır imtihanlarla da terbiye olunacaklardır. Zira iptilalar kadar nedamet de önemli bir mürebbidir.
•Münâdînin (اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ) ‘Sizler hırsızsınız’ sözünün aslında çalınan kap için değil, onların daha önceden Yûsuf’u babasından alıp kaçırmış olmaları cihetiyle hak bir söz olduğu söylenmiştir. (el-Mâlikî, Ebû Bekir İbnu’l-‘Arabî, Ahkâmu’l-Kur’âni’s-Sugrâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2006,s. 351.)
Zaten Yûsuf (aleyhisselâm) bir peygamber olarak hareket tarzını vahiyle belirler. Buna belagatta bedîî sanatları içinde ‘tevriye sanatı’ denir. Lügatta, bir şeyi arka arkaya örtmek anlamına gelen tevriye, terim olarak, yakın ve uzak iki anlamı bulunan bir kelimenin söylenip uzak manâsının kastedilmesi, (Matlûb Ahmed Mu΄cemu΄l-Mustalahati’l-Belâğiyye ve Tetâvvuriha, Beyrut, 1996, s. 445. ) biri hakikî diğeri mecâzi olmak üzere iki manâsı olan bir lafzın akla ilk gelen açık mânâsının değil de uzak mânâsının kastedilmesidir. (Meydânî, el-Belâğatu’l-’Arabiyye Üsüsühâ ve Ulûmühâ ve Fünûnühâ, ed-Dârü’ş-Şamiyye, II, 373; İbn Câbir el-Endelûsî, el-Hulletu’s-Siyerâ fî Medhi Hayri’l-Verâ, Beyrut, 1985, s. 104 )
•Kendilerine ‘Sizler hırsızsınız.’ suçlaması karşısında kendilerinden emin olmayı ihsas ettiren (مَاذَا تَفْقِدُونَ) ‘Ne kaybettiniz?’ sorusu ile verilen cevap kardeşlerin bu olayda masumiyetine delalet etmektedir.
•(تَاللّٰهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ) ’(Hayret), Allah’a yemin ederiz ki’ ifadesinde yeminin (ت harfi ile yapıldığını görmekteyiz. Kasem harfleri ( و،ل،ت،ب ) olmak üzere, dört çeşittir. (ت) harfi ile gelen kasem daha güçlü olup taaccüp mânâsı da içerir. (ez-Zemahşerî, Muhammed b. Ömer, el-Mufassal fî İlmi’l-Luğa, 1. bsk, Matbaatu’t-Tekaddum, Kahire, 1323. s. 345.)
- Bu harf ile sanki ‘Bizler peygamber çocuklarıyız, böylesi çirkin bir fiili yapacak kişiler değiliz.’ demektedirler.
- Aynı şaşkınlık mânâsı 85. âyette
•‘Oğulları: ‘(Hayret), Allah’a yemin ederiz ki, Yûsuf’u anmayı hiç terk etmeyeceksin’,
- •91. âyette
‘Dediler ki: ‘(Hayret), Allah’a yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün tutmuştur.’
- •ve 95. âyette Yâkub (aleyhisselâm) hakkında
‘Dediler ki: ‘(Hayret), Allah’a yemin ederiz ki sen, hâlâ eski yanlış tutumundasın.’ derken de söz konusudur.
قَالُوا فَمَا جَزَٓاؤُ۬هُٓ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِب۪ينَ (٧٤)
قَالُوا جَزَٓاؤُ۬هُ مَنْ وُجِدَ ف۪ي رَحْلِه۪ فَهُوَ جَزَٓاؤُ۬هُۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ (٧٥)
(Yûsuf’un kardeşleri: ‘Eğer yalan söylüyorsanız, bunun cezası nedir?’ dediler. Onlar: ‘Cezası, kimin yükünde bulunursa, onu alıkoymaktır. Biz haksızlık edenleri böyle cezalandırırız.’ dediler. )
•Mısır’da câri olan yasalara göre kardeşini alıkoymaya imkân bulamayan Yûsuf, onlara kendi inançlarında hırsızlığın cezasının ne olduğunu sordu. Oysa kendisi de verecekleri cevabı biliyordu. Böylece hem onları kendi silahları ile vuracak, hem kendilerini savunma imkânı tanımamış olacak, hem ruhlarındaki galeyanı bir nebze olarak susturacak ve hem de babasının şeriatına göre hareket etmiş olacaktı.
•Aslında günümüz milletlerarası özel hukuk vaz’î kanunlarında mülkîlik ilkesi gereği kişinin, bulunduğu ülkenin kanunlarına göre yargılanması gerekir. Bu uygulama bir bakıma o ülkenin egemenliğinin delili olarak kabul edilmektedir. Şahsîlik ilkesine göre ise kişi nerede bulunursa bulunsun tâbiiyetinde bulunduğu ülkenin kanunlarına göre yargılanır. Burada câri olan uygulama da devletlerin kendi insiyatifinde karşılıklı anlaşmaları çerçevesinde olmasıdır. Görüldüğü üzere Yûsuf (aleyhisselâm) kardeşlerini onlarla anlaşmalı olarak şahsîlik ilkesine göre yargılamıştır. Bu, yabancı unsurların kendi kanunlarıyla yargılanmasının (adaletin tesisi adına) dinî realiteye daha muvafık olduğunu ortaya koymaktadır.
•Âyetten dinin sadece âhiret hayatını değil aynı zamanda dünya hayatını da düzenleyen kanunlar mecmuası olduğunu, Hz. Yâkub’un (aleyhisselâm) şeriatında hırsızlığın cezasının hırsızın köle olarak alıkonması şeklinde olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Ayrıca semavî dinlerin şeriatlarının zamanın şartlarına göre farklılık arz ettiği de görülmektedir.
Ayrıca etik değerler toplumların ortak malıdır. Her toplum hırsızlık gibi haksızlığa yol açan bütün eylemleri reddeder.
فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِۜ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَۜ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ ف۪ي د۪ينِ الْمَلِكِ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ (٧٦)
(Öz kardeşinin yükünden önce diğerlerinkini aramaya başladı; sonra kardeşinin yükünden su kabını çıkardı. İşte biz Yûsuf’a böyle bir plan kurdurduk. Çünkü hükümdarın dinine/yasasına göre kardeşini alıkoyması mümkün değildi, Allah’ın dilemesi hariç. Biz dilediklerimizin derecelerini böyle yükseltiriz. ‘(Allah (celle celâluhû) dışında) Her ilim sahibinin üstünde ondan daha iyi bilen biri vardır.’ )
•Yûsuf (aleyhisselâm) dikkat çekmemesi için öz kardeşinin yükünden önce kervanın yükünü arattı. Sonuçta kardeşinin yükü içinde su kabı bulunup çıkarıldı. Ortaya konan bu plan Cenab-ı Hakk’ın vahiy ve rehberliğinde gerçekleşmişti. Buradan Yûsuf’un hayat çizgisinde yer alan her karesinin kulluk şuuru içinde cereyan ettiğini anlıyoruz.
•(كِدْنَا) ‘Plan kurdurduk.’ ifadesinde Yûsuf (aleyhisselâm) ’ın hareket tarzının ilahi vahye müstenid olduğu görülmektedir. Bu ibare netice itibariyle varlık âleminde görül(mey)en bütün icraatlerin arkasında Cenab-ı Hakk’ın mutlak tasarrufu olduğuna da işaret etmektedir.
•Kur’ân-ı Kerîm’de ‘din’ kelimesi kavram olarak tevhid, İslâm, hesap, hüküm, kanun, millet, tabiat kanunu, hukuk, yargı, borç, ceza, mükâfat ve yol gibi mânâlarda kullanılmıştır. (د۪ينِ الْمَلِكِ) ‘Melik’in dini’ ifadesi onun hüküm ve kanunları anlamındadır. Zira din de sonuçta dünya ve ahiret adına kanun vaz’eder.
•(نَشَٓاءُۜ) ‘dileriz’ kelimesi meşiet kökünden gelmektedir. Bu tür âyetlerde fâilin Cenab-ı Hak olduğunda şüphe duyulmaması gerekir. Bununla beraber Allah’ın insana verdiği cüzî iradenin rolü de göz ardı edilemez. Zira bazı meâllerde (َشَٓاء) fiili Kur’ân’ın bütünlüğüne aykırı olarak, insan iradesinin dışlandığı ve fâili sadece ‘Allâh’a veren bir vurgu yapıldığı görülmektedir. Oysa Kur’ân meşieti bu âyette olduğu gibi (مَن) edatı ile insanın hür iradesini de hesaba katarak takdim eder. (نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ) ‘derecelerini yükseltiriz’ derken derecelerinin yükseltilmesini hak edenler kastedilmektedir. Yani ‘Allah dileyeni (kim dilerse) sapıklıkta bırakır, dileyeni (kim dilerse) de hidayete erdirir. Ancak kulun bu iradesi Allah’ın mutlak ilmi dâhilinde cereyan eder. Allah’ın ilmi doğrudan kulun hür iradesine mâni değildir.
Meşiet kader konusu ile doğrudan irtibatlıdır. ‘Kader’ kelime olarak güç yetirme, bir şeye muktedir olma anlamlarına gelir. Bir yaratıcının yaratmış olduğu varlık âlemini; minisinden makrosuna bütün incelikleri ile tasarrufu altına alması gerekir ki; tasarrufu devam etsin, o âlemin, gözümüzün görmediği, aklımızın almadığı bütün ihtiyacâtını karşılasın. İşte, ‘Güç getirme, her şeyi tasarrufu ile hâkimiyeti altına alma’ ile kastolunan budur. Burada işler O’nun ‘Kadîr’ isminin tecellisi ile cereyan eder. Ve Allah olmanın tabir caizse lüzumu da bu olsa gerektir. Ancak Cenab-ı Hakk’ın ‘kaderimizi yazmış olma’ kavramı da mecâzî bir kavramdır. Burada ‘Kadîr’ ismi ile birlikte ve ondan önce ‘Alîm’ isminin tecellisi daha baskın olarak tezahür eder. Yani Cenab-ı Hakk ‘Alîm’ ismi gereği yarattığı mahlukatının, geçmiş, hazır ve geleceği adına her şeyine vakıftır. Vakıf olma, bilme Cenab-ı Hakk’ın ‘Alîm’ ismi gereğidir. İşte bu noktada iltibaslar ve yanılgılar başlar. Cenab-ı Hakk’ın gelecek de dâhil her şeyi biliyor olması o fiilin işlenmesi için mucbir bir tetikleyici değildir. Kul işlediği işi kendi cüzî iradesini kullanmak suretiyle tercihen eyleme sokar. Allah da küllî iradesiyle kulunun seçmiş olduğu iradeyi yaratır. Beled sûresi 10. âyette Cenab-ı Hakk meâlen ‘Ona iki göz, bir dil, iki dudak verdik. Ona iki apaçık yolu (hidayet ve şer yollarını) gösterdik.’ buyurmaktadır.
İşte burada ince husus Cenab-ı Hakk’ın, kulun o işi yapacağını sonsuz ilmi ile önceden biliyor olmasıdır. Dolayısıyla o kulun ‘Allah benim yaptıklarımı kaderimde yazmışsa o hâlde ben neden sorumlu olayım’ diye bir soru sorması aklen, vicdanen doğru olamaz. Ayrıca unutulmaması gereken bir diğer husus da Cenab-ı Hakk’ın ‘Adl’ ismi ile varlık âleminde adaletle hükmetmekte olduğudur. Adaleti Sonsuz, yarattığı hiçbir varlığı diğerinden üstün tutmaz, hakkını çiğnemez. Kim kendi iradesiyle neyi hak etmiş ise onun karşılığını verir. Kul âhireti adına ne işlerse kendi iradesi ile seçmiş, kendi hak ettiği ve edeceği karşılığı almış olur.
•(فَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ) ‘(Allah (celle celâluhû) dışında) Her ilim sahibinin üstünde ondan daha iyi bilen biri vardır.’
Bu bilme mertebe mertebe Allâmu’l-Guyûb Cenab-ı Hakk’a kadar dayanır. Mutlak ilim sahibi sadece Cenab-ı Hak’tır. Dolayısıyla kimse herhangi bir konuda son sözü söyleme iddiasında bulunmamalı, hüküm ve anlayışında açık kapı bırakmalıdır. Ayrıca kimse sahip olduğu bilgi ile mağrur olmamalıdır. Zira onun üstünde ilim sahibine göre kendisi cahil sayılır. Bu söz ‘Her bilgi sahibinin üstünde ondan daha iyi bir bilen vardır.’ hakikatini takrir ederken aynı zamanda satır aralarında Yûsuf’un sergilediği bu planın içinde gizlenmiş ve ancak ileride anlaşılacak olan birçok hikmetin hatırlatması ve ikazı vardır.
قَالُٓوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ ف۪ي نَفْسِه۪ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَاناًۚ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ (٧٧)
(‘Eğer çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı’ dediler. Yûsuf bu sözü içine attı da onlara açıklamadı. İçinden: ‘Sizin durumunuz daha kötüdür; Allah sizin anlattıklarınızın doğrusunu daha iyi bilir.’ dedi.)
•Her fiil karakterin yansımasıdır. Hücum da bir çeşit savunmadır. Kardeşler de haklarında ileri sürülen bu iddia ve ortaya çıkan sonuç karşısında tepkilerini kendisini savunma imkânı olmadığına inandıkları kardeşleri Yûsuf’a iftira atmak suretiyle göstermiş oldular.
•Sükût kelâmdan önce gelmeli. Kelâm, yolculuktaki en son durak olmalı. Dikkat edilirse Hz. Yûsuf da (aleyhisselâm) kardeşlerinin ithamları kaşısında susmayı tercih ederek şikâyetini sadece Cenab-ı Hakk’a havale etmiştir.
- Aslında cümlede kullanılan ‘şayet’ anlamındaki (ْإِِن) şartiye edatı kendilerinin de bu eyleme inanmadıklarına dil mantığı açısından delalet etmektedir.
- Şart; koşul demektir, şart edatı da cümledeki eylemi bir koşula bağlayan isim anlamına gelir.
- Şart iki ayrı cümleden meydana gelir. Dolayısıyla şart cümleleri cevabı ile birlikte değerlendirilir.
- Şart edatından sonra gelen cümleye ‘şart cümlesi’ denilir. İkinci cümleye de cevap veya ceza cümlesi denir. Ceza cümlesi ilk cümlede yer alan koşulun yerine getirilmesi durumunda ortaya çıkacak olan sonucu bildirir. Kardeşler şart cümlesinde şek mânâsı içeren (ْإِِن) şartiye edatı kullanmış olmaları ile aslen ceza cümlesindeki ‘kardeşinin de hırsızlık yapmış olduğu’ hükmünü iptal etmiş oldular.
قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ اِنَّ لَـهُٓ اَباً شَيْخاً كَب۪يراً فَخُذْ اَحَدَنَا مَكَانَهُۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ (٧٨)
قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اَنْ نَأْخُذَ اِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُٓۙ اِنَّٓا اِذاً لَظَالِمُونَ۟ (٧٩)
(Kardeşleri: ‘Ey Vezir, onun çok yaşlı bir babası vardır. Onun yerine birimizi tut. Kuşkusuz biz senin iyi insanlardan olduğunu görüyoruz’ dediler. Dedi ki: ‘Böyle birisini tutmaktan Allah’a sığınırım. Biz, ancak malımızı yanında bulduğumuzu alıkoyabiliriz. Yoksa kesinlikle haksızlık yapanlar oluruz’. )
•Durumun hassasiyeti karşısında kardeşler Yûsuf’tan af dilemeye çalışır. Alıkonulan kardeşlerinin yerine içlerinden dilediği herhangi birini almasını talep ederler. Buradan zor durumda kalan bir kimsenin, başkasından merhamet dilemesi ve bir işe kefil olmanın meşrû olduğuna delil vardır. Ancak Yûsuf adaletin temini adına haksızlık yapılamayacağını ifadeyle böylesi bir teklifi kabul etmeyecektir. Zira haksızlık başka bir haksızlıkla örtülemez.
•(اِنَّ لَـهُٓ اَباً شَيْخاً كَب۪يراً) ‘Onun çok yaşlı bir babası vardır.’ ibaresinde Yûsuf’u acındırma ile birlikte ‘kardeşimiz’ değil de özellikle zamir kullanarak ‘onun’ demelerinde içten içe besledikleri kıskançlık da hissedilmektedir.
•Âyetin fasılasında yer alan (اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ) ‘senin iyi insanlardan olduğunu görüyoruz’ sözü Yûsuf’un onlar nezdinde nasıl güzel bir intiba bıraktığını göstermektedir. Zira Müslüman, üzerinde bütün ahlakî değerleri yansıtır. Sergilediği ahlak sırtındaki elbise ve ihraz ettiği makamdan daha önemlidir.
- Âyette üst üste kullanılan te’kit edatları kardeşlerin inandırıcı olma ihtiyacına ve taleplerinin kabul edilme ihtimalinin zayıf olduğuna işaret etmektedir.
- Yûsuf (aleyhisselâm)’ın mütekellim maa’l-gayr sigasıyla (نَأْخُذَ) demesi bu durumun kendisi ile ilgili olmadığı, doğrudan devlet işi olduğu hissi vermektedir. Böylece hem vicdanını rahatlatmış hem de kardeşlerinin ısrarlarını sonlandırmak istemiştir.
Hikmet Hüzmeleri (Yûsuf Sûresi Tefsiri)
Doç. Dr. A. Cüneyt Eren
Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Işık Yayınları