Yusuf Sûresi Tefsîri – [80-111]

(80-82 ÂYETLER)

فَلَمَّا اسْتَيْـَٔسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِياًّۜ قَالَ كَب۪يرُهُمْ اَلَمْ تَعْلَمُٓوا اَنَّ اَبَاكُمْ قَدْ اَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقاً مِنَ اللّٰهِ وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطْتُمْ ف۪ي يُوسُفَۚ فَلَنْ اَبْرَحَ الْاَرْضَ حَتّٰى يَأْذَنَ ل۪ٓي اَب۪ٓي اَوْ يَحْكُمَ اللّٰهُ ل۪يۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ (٨٠)

(Onu almaktan ümitlerini kesince, aralarında konuşmak üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: ‘Babanızın Allah adına sizden kesin bir söz aldığını, daha önce Yûsuf hakkında da aşırı gittiğinizi bilmiyor musunuz? Babam bana izin verinceye kadar veya Allah hakkımda hüküm verinceye kadar bu ülkeden ayrılmayacağım. O en iyi hüküm vericidir.)

•Kardeşler ısrarlarının bir sonuç vermediği görünce durum mütalaası için bir araya gelir. Bu sahne, içinde bulundukları çaresizlik ve çıkılmaz durumu çok açık ve net resmetmektedir. Bu aynı zamanda sayının güç olduğu anlayışının, yani maddenin mânâ karşısındaki mağlubiyetinin resmidir. 

 

•Babalarına karşı Allah adına verdikleri bir söz vardır. Onu tutamamış olmanın vicdanî yükü artık bellerini bükmüş hâldedir. Babalarına ne diyebilirler. İşte bu noktada büyükleri kadere teslimiyetin ifadesiyle (وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ) ‘O en iyi hüküm vericidir’, der.

•Âyetin satır aralarından ahde ve verilen söze vefa ile verilen nasihatin eylem ve sözlerle desteklenmesinin önem ve gerekliliği de okunmaktadır.

اِرْجِعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يكُمْ فَقُولُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّ ابْنَكَ سَرَقَۚ وَمَا شَهِدْنَٓا اِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظ۪ينَ (٨١)

وَسْـَٔلِ الْقَرْيَةَ الَّت۪ي كُنَّا ف۪يهَا وَالْع۪يرَ الَّت۪ٓي اَقْبَلْنَا ف۪يهَاۜ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ (٨٢)

(Siz babanıza dönüp deyin ki: ‘Ey Babamız, senin oğlun hırsızlık yapmış, biz sadece bildiğimize tanıklık ederiz. Bilmediğimiz şeylere karşı onu koruyamazdık. ‘Bulunduğumuz kentin halkına ve beraberinde olduğumuz kafileye de sorabilirsin; biz şüphesiz doğru söylüyoruz’. )

Vicdan en büyük terbiye edicidir. Babalarına verilen sözü yerine getirememenin mahcubiyet ve ezilmişliğinin psikolojik baskısı altında başlar eğiktir artık. Ne acı bir imtihandır ki bu kez haklı olmalarına rağmen aynı mesnetle babalarının karşılarına çıkmak durumundadırlar. Ve işin acı tarafı bu kez haklıdırlar da. Bir farkla karşımızdadırlar bu kez; aradan geçen zaman ve bu süre zarfında yaşanan hâdiseler onları terbiyeden geçirmiş, vicdanları ile yüzleşir durumdadırlar artık. İçlerinde yaşça veya irfanca büyükleri babalarına durumun anlatılmasını isterken delil olarak da kafilenin şahitliğinden yardım dilenir. 

•Yâkub (aleyhisselâm)’ın çocuklarının (ابْنَكَ سَرَقَۚ) ‘Senin oğlun hırsızlık yapmış’ sözünde gizli bir kıskançlıkla ‘o çok sevdiğin oğlun var ya’ şeklinde bir ta’riz hissedilmektedir. Bu kıraat dışında İbn Abbas (radıyallahu anh) kanalıyla gelen bir diğer rivayete göre âyet (ابْنَكَ سُرِّقَۚ) ‘Oğluna hırsızlık isnad edildi’ anlamındadır. ( es-Semânî, Ebu’l-Muzaffer, Mansur b. Muhammed (ö. 489), Tefsîru’l-Kur’ân, Dâru’l-Vatan, Riyad, 1418, III, 56.)

  • Âyetten insanın kendisini savunmasının meşru bir hak olduğu ve savunma adına şahit göstermenin de meşruluğu anlaşılmaktadır.

(83-87 ÂYETLER)

قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَن۪ي بِهِمْ جَم۪يعاًۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ (٨٣)

وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَٓا اَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظ۪يمٌ (٨٤)

(Babaları: ‘Yok öyle değil, nefsiniz sizi yine bir işe ayarttı. Artık bana güzel bir şekilde sabretmek düşer. Belki de Allah onların ikisini birlikte bana getirir. Kuşkusuz O (her şeyi) en iyi bilir ve her işinde hikmet vardır’ dedi. Onlardan yüz çevirdi: ‘Vah, Yûsuf’ dedi ve üzüntüden gözlerini kaybetti. İçi kederle doldu. )

•Mısır’dan dönen kardeşler acı haberi babalarına aktarırlar. Yâkub (aleyhisselâm) bu durum karşısında da aynı sabır ve metanetle ölümsüz bir ders vermektedir. Şikâyetçi olmama adına Rabbinden niyazda bulunur zımnen; sabr-ı cemil dilekleriyle. O’nun bir bildiği ve kazasının da hikmeti olduğunu takrir eder. 

(بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ) ‘Yok öyle değil, nefsiniz sizi yine bir işe ayarttı..’ Yâkub (aleyhisselâm)’ın bu ifadesi daha önce 18. âyette de geçmişti. Ancak o makamda söylenilen söz herhangi bir te’vile muhtaç olmaksızın doğrudan sahiplerine ulaşmışken, doğru söyledikleri bu makamda babalarından aynı itaba maruz kalmaları düşündürücü olsa gerektir. Zira sözün sahibi bir peygamberdir. Ve zâhiren de çocukların bu konuda bir kusuru yok gibi görünmektedir.

  • Bu durumda Yâkub (aleyhisselâm)’ın bu sözünde şu mülahazalar düşünülebilir: 

Öncelikle Bünyamin’in Mısır’a götürülmesi talebi kardeşlerinden gelmiş ve 63-65 âyetlerinde hatırlanacağı üzere de bu konuda ısrarcı olmuşlardır. Yâkub (aleyhisselâm) bu sözle onların bu ısrarcı tutumlarının yanlışlığını hatırlatmış olabilir. Veya Yâkub (aleyhisselâm) kanayan yarası Yûsuf’a ve kardeşlerinin ona karşı işledikleri cürme ta’rizde bulunmuş da olabilir. Bu tutum aynı zamanda onların pişmanlık duymaları için terbiye maksatlıdır.

(يَٓا اَسَفٰى) ‘Ahh esef, esefler olsun’ ibaresinde (اَسَفٰى) kelimesinin aslı olan esef üzüntü ve kederin en şiddetli mertebesi olup, daha çok elden kaçırılan bir şeye karşı olur. Yâkub (aleyhisselâm)’ın bir şekilde tasa ve üzüntüye seslenişi onun üzüntüsünü daha da anlamlı kılmaktadır. ez-Zeccâc (ö. 311/924) burada aslolan (يَٓا اَسَفٰى) Yâ esefî ‘Ey esefim, keder ve üzüntüm’ şeklinde kullanılmış olmasıdır, ancak ne var ki ‘izafet yâsı’nın, elif ve fethanın hiffetinden dolayı, elif-i maksure ile değiştirilmesi caizdir, der. (Fahruddin er-Râzi, et-Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, XVIII, 194)

  • Ayrıca (يَٓا اَسَفٰى) kelimesinin nida harfi ile kullanılması ile (اَسَفٰى) kelimesi arasındaki cinastan dolayı mecazen (يُوسُف) ‘Ey Yûsuf’ ve (يَايُوسُف) ‘Ey Yûsufum’ gibi anlamlar da hissedilmektedir.

Sonra onlardan yüz çevirerek acıları ile baş başa kalır. Bu öyle bir imtihandır ki üzüntü ve içine akıttığı gözyaşları sebebiyle görme yetisini de kaybeder.

•(كَظ۪يمٌ) Kezm, lügatte su dolu bir kırbanın ağzını bağlamak demektir. Mecâzen dolu dolu olan öfkesini tutma ve bağlama, elinde cezalandırma, öç alma gibi imkân ve kudreti varken yapmama, hatta içine atarak tepkisini dahi belli etmeyerek sabredip hazmetme demektir. Kelimenin ism-i fâil kipi ile gelmesi de mânâya ayrı bir mübalağa katmaktadır.

  • Âyetten üzüntü ve sürekli gözyaşının görme duyusunda zayıflık ve bulanıklığa sebep olabileceği anlaşılmaktadır. 

قَالُوا تَاللّٰهِ تَفْتَؤُ۬ا تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتّٰى تَكُونَ حَرَضاً اَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِك۪ينَ (٨٥)

قَالَ اِنَّـمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٨٦)

(Oğulları: ‘Allah’a yemin ederiz ki Yûsuf’u anmayı hiç terk etmeyeceksin sonunda ya kendini kaybedeceksin ya da helak olup gideceksin’ dediler. Yakub: ‘Ben derdimi ve üzüntümü yalnız Allah’a havale ediyorum. Allah katından, sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi. )

Kıssanın bu sahnesinde evlat özlemi altında iki büklüm bir baba görüntüsü vardır. Sevenleri onu teselliye çalışırken kendilerinin de çaresizlik içinde oldukları görülmektedir. Teselliden ziyade artık kınamaya varan ifadelerdir bunlar. Onların (تَفْتَؤُ۬ا تَذْكُرُ يُوسُفَ) ‘Yûsuf’u anmayı hiç terk etmeyeceksin’ ifadelerinden Yâkub (aleyhisselâm)’ın Yûsuf’a karşı ümidinin hiç tükenmediği görülmektedir. Zira gerçekleşmesini beklediği bir rüya vardır neticede. Ayrıca (وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ) ‘Allah katından, sizin bilmediklerinizi bilirim’ sözü de bu inancını teyit etmektedir.

  • Yâkub (aleyhisselâm) ise ‘Ben derdimi ve üzüntümü yalnız Allah’a havale ediyorum’ sözleriyle gerçek bir teslimiyet ile peygamberânî bir duruş sergilemektedir. Nazmu’l-makâmat sahibinin dediği gibi:

‘Her zaman Yüceler Yücesi O Zât’a tezellül göstererek iki büklüm ol; ol ve fevkalâde bir fakr u ibtihalle O’na yönel. Hem öyle bir yönel ki bir gün sen o teveccühten vazgeçsen bile, kalbin kat’iyen sarsılmamalı ve yerinde kalakalmalıdır. İşte, hakikat erlerinin kendi aralarında huzur dedikleri de budur ve o Yüce Zât’ı zikirden maksat da bu olsa gerektir.’ (Bkz. Kalbin Zümrüt Tepeleri, II)

Buradan hüzün, dert ve kahrın sadece Allah’a arz edilmesinin bir peygamber ahlakı olduğu görülmektedir. Zira ulvî dert ve ızdıraplarla muzdarip olan âlî ruhlar dermanı derdin kendinde bulmuşlardır. 

يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَايْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يَايْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (٨٧)

(‘Ey oğullarım, gidin, Yûsuf’u ve kardeşini iyice arayın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Kuşkusuz Allah’ın rahmetinden inkâr edenlerden başkası ümit kesmez’. )

 

•Yâkub (aleyhisselâm) çocuklarından Yûsuf ve kardeşi Bünyamin’ni aramaları için Mısır’a tekrar gitmelerini talep eder. Bu arada verdiği mesaj hem ümitlerini yitirmemeleri hem de duygu ve düşüncelerini Allah ile irtibatlandırması adına çok mânidardır. Burada her ortamı fırsat bilip mesaj vermenin gereği anlaşılırken aynı zamanda ye’se düşmenin de caiz olmadığı görülmektedir.

•Tehassus bir şeyi içselleştirerek sürat ve ısrar ile aralıksız olarak takip ve arama anlamına gelir. Lafzın (فَتَحَسَّسُوا) şeklinde cem’ kipi ile gelmesi, birlikte hareket etmenin o işe bereket ve güç katması adına maksutlarına ulaşmada daha yararlı olacağına işaret etmektedir.

•( رَوْحِ اللّٰهِ) Ravh rahmet anlamına gelirken aynı zamanda ruh kelimesi ile aynı kökten geldiği için can katan hayat soluğu şeklinde anlaşılabilir. Bu yorum, içinde bulundukları psikolojik hâletlerine daha muvafık düşmektedir.

Ümitsizlik Allah’a olan inanç ve güvenle bağdaşamaz. O’na inanan, her emrin O’nun tasarrufunda işlediğine inanmış olacağından huzur içindedir.

‘Bil ki Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, insanın, Allah’ın her şeye kadir olmadığına veya bütün malumatı bilmediğine inandığında söz konusu olur. Hâlbuki bunların her biri o insanın küfrünü gerektirir. Binaenaleyh ümitsizlik, bunlardan birisi tahakkuk edince -ki bunlardan her biri, ayrı ayrı birer küfürdür-, o zaman Allah’ın rahmetinden ümit kesmenin, ancak kâfir kimseler için söz konusu olabileceği sabit olmuş olur.’ (Fahruddin er-Râzi, et-Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut,XVIII, 199.)

***

 

(88-93 ÂYETLER)

فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ (٨٨)

(Kardeşleri Yûsuf’un huzuruna vardıklarında: ‘Ey Vezir, bize ve ailemize bu zarar dokundu. Biz kıymetsiz eşyalar getirdik. Bize ölçüyü yine tam yap ve bize bağışta bulun. Kuşkusuz Allah tasadduk edenleri fazlasıyla ödüllendirir.)

 

•Bu sözler içinde bulundukları çaresizliğin, meşakkat ve sıkıntının arz ve itirafıdır. Ellerinde ne var ne yok getirmişler, karşılamayacağını bilmelerine rağmen acziyet içinde hem zâd hem de zımnen kardeşlerini talep etmektedirler. Bu aynı zamanda Yûsuf’un onlar nezdinde bıraktığı müsbet intibayı da ortaya koymaktadır.

 

Bu ifadelerde özetle dört ayrı hüküm sıralanmaktadır: İlki arz-ı hâlleri, diğeri az da olsa yanlarında getirmiş oldukları mal/hediye, üçüncüsü onların karşılığında kumanya olarak verilebilecek zâdın talebi ve son olarak da kardeşlerini salıvermesi ricası.

Özellikle son taleplerini ‘tesadduk’ kelimesi ile kinâyeli olarak kardeşleri Bünyamin’i kastederek kardeşlerinin kendilerine bağışlanmasını talep etmektedirler. Zaten asıl gelme sebepleri de odur.

•Âyetten birine ıslah ve doğruyu gösterme maksatlı şikâyette bulunmanın caiz olduğu, sadaka vermenin de övgüye mazhar bir davranış olduğu anlaşılmaktadır.

 

قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ (٨٩)

قَالُٓوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ قَالَ اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَاۜ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ (٩٠)

(‘Siz, cahillik zamanınızda Yûsuf ve kardeşine neler yaptığınızı hatırlıyor musunuz?!’ dedi. Onlar: ‘Sen yoksa Yûsuf musun/muhakkak Yûsuf olmalısın’ dediler. Dedi ki: ‘Ben Yûsuf’um, bu da kardeşim. Allah bize lütfetti. Kuşkusuz kim kötülükten sakınır ve sabrederse bilsin ki Allah iyilik yapanların karşılığını kesinlikle zayi etmez’. )

 

•Kıssanın bir diğer kırılma anı bu sözlerde gizlidir. Bu aynı zamanda eğitim için beklenen en uygun zaman dilimidir. Nâçâr bir vaziyette olan kardeşler büyüklük ve gücün karşısında acziyetlerini itiraf etmiş, az bir malla zâd ve de üstüne Bünyamin’i talep etmektedirler. Yûsuf bu fırsatı intikam için değil onlar adına değerlendirmektedir. Zira ilk cümlede kardeşlerinden ziyade, yapılan eylemin cahillikten kaynaklandığı nazara verilerek bir şekilde saygı ve insanî onur perdesi korunmaktadır. Ardından da kötülükten sakınma ve sabretmenin mükâfatı bildirilerek mesaj tam hedefe gönderilmiş olmaktadır.

 

•Sormak mânâsına gelen istifhâm, kişinin bilmediği bir şeyi sorarak anlamayı istemesi veya soranın önceden bilmediği bir şeyi öğrenmek istemesidir. (Matlûb Ahmed Mu΄cemu΄l-Mustalahati’l-Belâğiyye ve Tetâvvuriha, Beyrut, 1996., s. 109)

 

İstifhâm sîgası, bazen gerçek mânâsı olan soru sormaktan başka maksatlarla kullanılır. Bunlar çok çeşitli olup bu âyette, görülen örneği hatırlatma içindir. ‘Hatırlatma’ istifhâm yoluyla bir olayı, sözü veya işi hatırlatmaktır. (Meydânî, Abdurrâhman Hasan Habenneka, el-Belâğatu’l-’Arabiyye Üsüsühâ ve Ulûmühâ ve Fünûnühâ, ed-Dârü’ş-Şamiyye, II, 281.)

 

•(قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ) ‘Yûsuf ve karde‏şine yaptıklarınızı biliyor musunuz’ ibaresinde Yûsuf (aleyhisselâm) kardeşlerinin kendisine ve kardeşi Bünyamin’e yaptıklarını istifhâm yoluyla hatırlatmaktadır.

•(ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ) ‘Sen yoksa Yûsuf musun/muhakkak Yûsuf olmalısın’ ifadesi bir başkasının muttali olamayacağı bu sırrı bilmiş olması karşısında şaşkınlık içerikli bir soru üslûbudur. Cümle bilinmeyen bir şeyi öğrenmek maksatlı soru edatı hemze ile başlarken aynı zamanda kesinlik ifade eden vurgu edatı (اِن ) ve lam harfleri ile gelmiştir.

 

•Yûsuf’un (وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ) ‘Bu da kardeşim’ demesinde hırsızlıkla suçlanan Bünyamin’i tebrie etme ve psikolojik rahatlatma sezinlenmekte, âyetin fasılasında yer alan (فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ) ‘Allah iyilik yapanların karşılığını kesinlikle zayi etmez’ küllî kaidesiyle de verilecek mesajı taçlandırmaktadır.

 

قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ (٩١)

(Dediler ki: ‘Allah’a yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün tutmuştur. Biz kesinlikle hata ettik’.)

 

•Bu öyle bir itiraftır ki doğruluğu hususunda (ت) harfi ile gelen güçlü bir kasem içermektedir. Daha önce de geçtiği üzere içinde şaşkınlık, hayret mânâsını da ihtiva eder. (ل) ve (قَد) harfleri de vurguyu artırıcı kelimelerdir. Âyetin fasılası da hatalı olmalarını perçinlemiştir.

 

•Âyetten hak ve adaletten ayrılanların eninde sonunda fenaya mahkûm oldukları, bunun yanı sıra takva ve sabrın insanı güzel bir âkıbete taşıdığı görülmektedir.

قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ (٩٢)

(Yûsuf: ‘Bugün size hiçbir kınama yoktur. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir’. )

 

•(لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ) ‘Bugün size hiçbir kınama yoktur’Bu söz Hz. Yûsuf’un kardeşlerinin kaygı ve mahcubiyet içinde azarlanmayı, ayıplanmayı bekledikleri bir günde kendilerine söylenmiş bir sözdür. Bu sözle, onlara kendilerinin Hz. Yûsuf’a davrandıkları gibi davranılmayacağı, verilen imkân ve nimetlerin başa kakılmayacağı belirtilmektedir. Evet, bağışlama güçle birlikte olunca daha anlamlı ve tesirlidir. Aslında utanılması gereken hatalı/kasıtlı davranışlarının yüzlerine vurulmayacağı, bundan sorgulanmayacakları ifade edilmektedir.’ (Zemahşerî, Ebu’l-Kasım Muhammed b. Ömer, el-Kessaf’ an Hakaiki’t-Tenzil ve ‘Uyuni’l-Ekavil fi Vucûhi’t-Te’vîl, (Tahk. Adurrezak el-Mehdi), Dâru İhyâ-i Türâsi’l-Arabi, Beyrut, 1997, II, 473.)

Bağışlamak hakkaniyetin delili olup büyüklerin şe’nidir. Efendimiz bir hadislerinde (الَّسمَاحُ رَبَاح) ‘Bağışlamak kazançtır.’ buyurmaktadır. (Abdurrauf el-Münâvî, Feydu’l-Kadîr Şerhu el-Câmiu’s-Sagîr, IV/190; Muhammed b. Selâme b. Cafer el-Kadâî, Müsned, 1407, Beyrut, I, 6.) سَمَاحُ (Semâh) müsamaha kelimesinden bağışlamak demektir. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatına göz attığımızda Mekke’nin Fethi sırasında cezalandırılmalarını bekleyen müşrikleri ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz’ sözleriyle affederek başta onlar olmak üzere daha sonra gelen nesillerin de kalbini fethetmiştir.

Âyetten ayrıca kendisine hata yapılan kimsenin (يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ) ‘Allah sizi bağışlasın’ şeklinde dua etmesine işaret vardır. Mümin geçmişte kendisi hakkında yapılan kötülükleri unutmalı, bu türden olumsuz örnekleri diriltmemelidir. Âyetten ayıbın yüze vurulmaması ve hoşgörü ile affediciliğin de bir peygamber ahlakı olduğu görülmektedir.

 

اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَأْتِ بَص۪يراًۚ وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟ (٩٣)

(‘Benim bu gömleğimi götürün, babamın yüzüne sürün, gözleri tekrar görecektir. Bütün ailenizi de bana getirin’ dedi.)

 

•Yûsuf onlara gömleğini verip babalarının yüzüne sürmelerini talep eder. Ardından da bütün ailesini Mısır’a getirmelerini ister.

 

•Peygamberlik mucizeleri haktır. Âyetin zahirinden anlaşılacağı üzere Yûsuf (aleyhisselâm) da bir peygamberlik mucizesi olarak gömleğinin babasının yüzüne sürüldüğünde tekrar görme yetisini elde edeceğini haber vermektedir.

 

•‘Şöyle de denilebilir: Belki de Yûsuf (aleyhisselâm), babasının kör olmadığını, ancak ne ki fazla ağlamaktan ve kalbinin de iyice daralmış, canının iyice sıkılmış olmasından dolayı görme kuvvetinin zayıfladığını; babasının yüzüne gömleğinin sürülmesi hâlinde, onun mutlaka ferahlayacağını ve gönlünde büyük bir sevinç ve huzurun meydana geleceğini; bunun ise, onun ruhunu kuvvetlendireceğini düşünerek kendisine ait bir gömleği gönderir. Çünkü, tıbbî kanunlar da, bu mânânın doğruluğuna delâlet eder O hâlde Yûsuf’un; ‘İyice görür bir hâle gelir.’ şeklindeki ifadesi, ‘Görür olur, görür.’ anlamındadır.’ (Fahruddin er-Râzi, et-Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, XVIII, 206.)

(94-98 ÂYETLER)

وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ (٩٤)

قَالُوا تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ (٩٥)

(Kervan, Mısır’dan ayrılınca babaları: ‘Bana bunamış demezseniz, kesinlikle Yûsuf’un kokusunu alıyorum’ dedi. Dediler ki: ‘Allah’a yemin ederiz ki sen, hâlâ eski yanlış tutumundasın’.)

•Kervan Kenan iline doğru yola çıkmıştır artık. Yâkub (aleyhisselâm) mahiyetini bilemediğimiz bir refleks ile oğlu Yûsuf’un kokusunu alır ve bunu çevresine haber verir. Onlar da (اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ) ‘Sen hâlâ aynı yanlışın içindesin’ gibi aynı tepki ile cevaplarlar bu durumu.

Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen Peygamber mucizeleri beşerin çıkabileceği nihaî hududları belirler, son noktalara işaret eder. Örneğin rüzgârın uzak mesafeden Yûsuf’un (aleyhisselâm) kokusunu Hz. Yâkub’a (aleyhisselâm) ulaştırması kokunun mucizevî özelliğine işaret etmektedir. Bugünkü ilmî araştırmalarla insanları birbirlerinden ayıran özellikler arasında kokunun önemli bir yeri olduğu ve kimlik tanıma tespitinde ayırıcı bir faktör olarak değerlendirildiği bilinmektedir.

Hz. Yûsuf’un kokusunun babası tarafından yıllar sonra bile fark edilip tanınması her insanın diğerinden farklı kendine ait özel kokusu olduğu ve koku belleğinin belki de görsel ve işitsel hafızanın da önünde bir önemi hâiz olduğuna işaret etmektedir.

•(اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ) ‘Sen, hâlâ eski yanlış tutumundasın’ ibaresinde tevriye sanatı olup iki manâsı vardır:

  • a) Kasdedilen yakın manâ:

Bu mânâyla yanılma kastedilmiştir. Zira o hâlâ eski evhamlarıyla yaşıyor. Yûsuf’un (aleyhisselâm) kayboluşundan otuz yıl geçmesine rağmen hâlâ Yûsuf’un dönüşünü ya da onunla karşılaşacağını sanıyor. Şiddetli hastalığa yakalanıncaya veya helak oluncaya kadar tuttuğu yasa devam etmektedir.

  • b) Kasdedilen uzak manâ:

Yakub (aleyhisselâm)’ın, Yusûf ve kardeşini diğer çocuklarından daha çok sevdiği yanlışı üzere olduğunu iddia etmeleri. Bundan Yûsuf’u kuyuya atmadan önce de bahsetmişlerdi.

فَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَ الْبَش۪يرُ اَلْقٰيهُ عَلٰى وَجْهِه۪ فَارْتَدَّ بَص۪يراًۚ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٩٦)

(Müjdeci gelir gelmez, gömleği Yâkub ’un yüzüne sürdü ve hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yâkub: ‘Size demedim mi, Ben Allah katından, sizin bilmediklerinizi bilirim.’ dedi.)

Artık hâdiseler neredeyse zamanla yarışır gibi daha süratli gelişmektedir. Müjdeci gelmiş, Yûsuf’un arzusu üzere gömlek babanın yüzüne sürülmüş ve Allah’ın izni ile gözleri açılmıştır. Yâkub (aleyhisselâm) yine bir peygamberlik refleksi içinde yaşananları Cenab-ı Hakk’la irtibatlandırarak verilmesi gereken mesajı verilmesi gereken anda ve miktarda vermektedir.

قَالُوا يَٓا اَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَٓا اِنَّا كُنَّا خَاطِـ۪ٔينَ (٩٧)

قَالَ سَوْفَ اَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ (٩٨)

(Oğulları: ‘Ey Babamız, suçlarımızın bağışlanmasını dile. Biz kesinlikle hatalıydık’ dediler. Yâkub: ‘Rabbimden bağışlanmanızı dileyeceğim. Kuşkusuz O, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir’ dedi. )

Bu an her şeyin bittiği bir andır artık. Fıtrî şeriat gereği hak yerini bulmuş, bir kez daha galip gelmiştir. Uzun bir zaman dilimi sürecinde üst üste aldıkları darbeler karşısında sorgulanan maşeri vicdanlar, sarsılan beyinler, rikkate gelen yürekler terbiye edilmiş, artık teslim-i silah etmektedirler. Bu öyle bir süreçtir ki kazanmak adına sabır ve fedakârlığın zirve yaptığı bir serüvendir. Zira hâl diliyle terbiye, terbiyenin belki de en üst mertebesinde yer alır. Hz. Yâkub (aleyhisselâm) da çocuklarını bu süreç içinde hâl diliyle terbiye etmiştir.

•(اِنَّا كُنَّا خَاطِـ۪ٔينَ) ‘Biz kesinlikle hatalıydık’ sözünden hatanın itiraf edilmesinin önem ve gereğine de işaret edilmektedir.

•Efendimiz bir hadislerinde (اَلْمُؤْمِنُ مُكَفَّر) “Müminin günahlarının kefareti vardır” buyurmaktadır. (el-Bezzâr, Ebû Bekir Ahmed b. Amr (ö. 292), Musnedu’l-Bezzâr, Mektebetu’l-Ulûm, el-Medînetü’l-Münevvere, 2009, III, 331)

  • Allahu Teâlâ kullarının kusur ve günahlarını affetmek ve örtmek için tevbenin dışında bazı sıkıntı, belâ ve musibetleri vesile yapar. İmtihan nevinden olan bu tür musibetler aynı zamanda kulların kusur ve günahlarına kefaret sayılmaktadır.

Dolayısıyla dünya hayatında bu türden musibetlere maruz kalıp da sabreden kimse, günahlarından temizlenmiş olur.

Ayrıca büyük günahlardan kaçınmak şartıyla, beş vakit namaz ve cuma namazlarının, aralarda işlenen küçük günahlara kefâret olduğu rivayet edilmiştir.

  • Başka bir rivayette de:

فما تزال البلايا بالرجلِ حتى يمشيَ في الأرضِ وما عليهِ خطيئةٌ ‘Mümin hatalarından arınana kadar üzerinden belalar eksik olmaz’ buyurulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, Dâru’l-Hadis, el-Kâhire, 1995, II, 233.)

•Babalarının (سَوْفَ اَسْتَغْفِرُ لَكُمْ) ‘Sonra sizler için bağışlanmanızı dileyeceğim’ sözü birkaç mânâya hamledilebilir. Bunlardan ilki babalarının beşer olma hasebiyle çocuklarına karşı hâlâ yüreğinde bir kırgınlık olduğu şeklinde anlaşılabilir. Bir diğeri de pişmanlık ve vicdan muhasebesi insanı terbiye eden başlıca faktörlerdendir. Yâkub’un da (aleyhisselâm) çocukları için böylesi bir süreci içselleştirerek tecrübe etmelerini istemesi şeklinde yorumlanabilir. Ayrıca duanın kabulü için belli zaman dilimlerini gözetmenin önemine de işaret olabilir. Yani Yakub (aleyhisselâm) çocuklarına olan şefkati gereği onların taleplerini geçiştirmemiş, özellikle kabule şayan şartları ihzar etmiştir.

  • Aile ortamı içinde hayat sürdüren kimselerin birbirleriyle olan ilişkileri ülfet ve alışkanlıktan dolayı daha zor ve sıkıntılıdır.
  • Aynı ortamda birbirlerinin zaaflarına muttali olmak itaat ve teslimiyeti zayıflatabilir.
  • Kıssa boyunca oğullarının Hz. Yakub ile olan ilişkilerini saygı ve sevgi çerçevesinde sürdürdüğü görülmektedir. Bu da onun şeref ve saygınlığının ayrı bir delilidir.

 

Âyetten hoşgörü ve affetmenin medhe mazhar bir ahlak-ı hasene olduğu ayrıca görülmektedir.

(99-101 ÂYETLER)

فَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُوا مِصْرَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۜ (٩٩)

وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّداًۚ وَقَالَ يَٓا اَبَتِ هٰذَا تَأْو۪يلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقاًّۜ وَقَدْ اَحْسَنَ ب۪ٓي اِذْ اَخْرَجَن۪ي مِنَ السِّجْنِ وَجَٓاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَط۪يفٌ لِمَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ (١٠٠)

(Yûsuf’un yanına geldiklerinde, o, anasını babasını bağrına basıp: ‘Mısır’a yerleşin. İnşaallah güvende olursunuz’ dedi. Anasını ve babasını arşa oturttu. Hepsi onu saygı ile selamladılar, önünde tazimle yere kapandılar: ‘Ey babacığım, işte önceden gördüğüm rüyanın yorumu budur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Rabbim bana pek çok iyilikte bulundu. Zira beni hapisten çıkardı. Şeytan, benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden buraya getirdi. Gerçekten Rabbim dilediği kimse hakkında Latîf’tir (dilediği hususları çok güzel, pek ince bir tarzda gerçekleştirir). Şüphesiz O Alîm’dir, Hakîm’dir (her şeyi hakkıyla bilen, tam hikmet sahibidir dedi.) 

Bu sahne kavuşma, özlem giderme, sabrın neticesini alma, göz aydınlığı sahnesidir. Sözün tükendiği, uzun bir bekleyişten sonra ruhun inşiraha kavuştuğu andır. Yûsuf yaşadığı bütün bu olaylardan sonra nihayet anne ve babası ile buluşmuş, onları bağrına basmış, sevgi ve saygı bakımından layık oldukları konuma yükseltmiştir.

•(اٰوٰٓى) kelimesi bağrına basmak, boynuna sarılmak, sığınmak mânâlarına gelir. Yûsuf (aleyhisselâm)’ın senelerin verdiği özlem ve anne-baba şefkatine duyduğu ihtiyacı âdeta resmetmektedir.

•(اِنْ شَٓاءَ اللّٰه) ‘Allah dilerse’ ifadesi Yûsuf (aleyhisselâm)’ın içinde bulunduğu ‘serrâ’da (bolluk, genişlik) dahi Rabbisi ile olan münasebetindeki hassasiyetine işaret etmektedir. Görüldüğü üzere mülk ve saltanatının yanı sıra ailesi ile buluşmuş ve en mutlu anlarını yaşamaktadır. Yine de nasıl bir duruş sergilenmesi gerekiyorsa onu ihmal etmemekte, havl ve kudretin gerçek sahibini bir an dahi unutmamaktadır. 

•(اٰمِن۪ينَۜ)Emin olarak’ kelimesinden emniyet ve can güvenliğinin en az mülk ve saltanat kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.

Yûsuf (aleyhisselâm) bu ifade ile onların yabancı bir diyarda garip olmanın endişe ve tasasını üzerlerinden atmalarını murad etmiş olabilir.

Veya ‘su kabı’ ile ilgili kardeşlerinin can güvenliği hakkında herhangi bir sorun olmayacağını vurgulamak istemiş olabilir.

•(وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ) ‘Anasını ve babasını arşa oturttu’ ifadesi Yûsuf’un anne ve babasını sarayda kendi tahtına oturttu şeklinde hakikî anlamda anlaşılabileceği gibi ‘onlara itibar verdi, sevgi ve saygıda gösterebileceği her şeyin en büyüğünü gösterdi’ şeklinde mecâza hamledilmesi daha muvafıktır. Buradan anne-babaya saygı ve ikramın önemi ve bir o kadar da gereği anlaşılmaktadır.

•(وَخَرُّوا لَهُ سُجَّداًۚ ) ‘Hepsi onu saygı ile selamladılar, Önünde tazimle yere kapandılar.’ Bu sahne Yûsuf’un görmüş olduğu rüya yorumunu babasına sorması ile başlayan kıssanın başını referans vermektedir. Bu ifadede mef’ûl konumundaki (له) zamirinin Hz. Yûsuf mu, Hz. Yâkub mu yoksa Allah mı (celle celâluhû) olduğu hakkında ihtilaf edilmiştir.

Şer’î ıstılahta secde daha önce de geçtiği üzere, alnı, burnu, el ayalarını, dizleri, ayak parmaklarını yüz ve elleri yere koymak suretiyle gerçekleşen yere kapanma anlamında ibadet şekline verilen genel bir isim olup tazim kasdıyla sadece Allah’a yapılır.

  • Bazı müfessirler bu secdeyi doğrudan Cenab-ı Hakk’a şükür secdesi olarak yorumlamışlardır.
  • Çoğunluk ise makam gereği Yûsuf’a secde edildiği şeklinde anlamışlar, bazıları da bu secdenin bir önceki cümlede Yûsuf tarafından tahta oturtulmuş olan babalarına yapıldığı şeklinde yorumlamışlardır.

İlk te’vil kıssanın başında Yûsuf (aleyhisselâm)’ın görmüş olduğu rüyaya muvafık olarak daha müreccah olabilir. Bu tercihlere göre yapılan secde, meleklerin Hz. Âdem’e yaptıkları secde gibi o günün âdet, örf ve zihniyetine uygun olarak saygı ile eğilme anlamındadır. Daha sonraki şeriatlarda sedd-i zerâi açısından bu türden secde yasaklanmış oldu.

Dikkat edilirse kıssanın başında babasına hitaben söylediği (يَٓا اَبَتِ) ‘Ey babacığım’ sözünü burada da tekrarlayarak, kıssanın başı ile sonunu âdeta bağlamaktadır. Ayrıca yaşı ve statüsünün ilerlemiş olmasına rağmen babasına karşı hürmet işmam edecek hitap tarzında bir değişiklik olmamıştır.

•( وَجَٓاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ) ‘Sizi çölden buraya getirdi’ ifadesinden Yâkub (aleyhisselâm) ve evlatlarının aslında bedevî oldukları sanılmamalıdır. ‘Bütün peygamberler gibi, İbrahim, İshak ve Yakub da esasen kurâ ehlinden, yani site halkından ve medenî idiler.

Bunlar bâdiyede bulundularsa da bu geçici bir durum olup, bedevîleri irşad ve davet için bir vazife icabı veya başka bir sebepten dolayı idi.

Genel olarak medenî insanların ahlakî olgunluklarında bedevîlere göre daha yüksek gelişmişlik ve çekicilik vardır. Medenîlerde bilgi, görgü, yumuşak başlılık ve uyumluluk daha öndedir. Buna karşılık bedevîlerde bilgisizlik, görgüsüzlük, kabalık, sertlik, acımasızlık ve karamsarlık önde gelir.

•Âyette de ‘Bedevîler inkâr ve nifakça daha beterdirler, bununla beraber Allah’ın, Resûlüne indirdiği vahyin sınırlarını ve inceliklerini bilmemeye daha yatkındırlar.’ (Tevbe, 97) buyurulmuştur. Öteden beri ilahî sünnetin ve geleneğin icabı olarak bütün peygamberler kasaba ve site ahalisinden, yani medenî olan kesimin erkekleri arasından gelmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed Mustafa da (sallallahu aleyhi ve sellem) şehirlerin anası anlamına gelen ‘Ümmü’l-kura’ adındaki Mekke şehrinde doğmuş ve orada kendisine peygamberlik verilmiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır, HDKD, V, 98.)

•(نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۜ) ‘Şeytan, benimle kardeşlerimin arasını bozdu’ ifadesi bunca olanlardan sonra bile kardeşlerinin yüzüne ayıplarını vurmama gayreti ile olayın müsebbibinin şeytan olduğunu söylemesi Yûsuf (aleyhisselâm)’ın nezahetine, aynı zamanda da onları kazanma gayretine işaret etmektedir. 

•‘Hz. Yûsuf’un çocukluk rüyasının gerçekleşmesi, kendisine Mısır’da sağlanan yüksek onur ve itibardan ve onun sayesinde ana-babasının ve kardeşlerinin Ken’an’dan göçerek Mısır’a yerleşmelerinden ibarettir. Çünkü sağduyu sahibi hiç kimse, sembolik anlamı dışında, bir rüyanın bütün içeriğiyle olduğu gibi gerçekleşmesini bekleyemez.’ (Asad Muhammad, The Message of the Quran, Dar Al-Andalus, Gibraltar, 1980, 505.)

Âyetten rüyanın tahakkuk etmesinin uzun zaman alabileceğine de işaret vardır. Zira Yûsuf (aleyhisselâm)’ın kıssanın başında gördüğü rüya ancak kıssanın sonuna doğru gerçekleşmiş oldu.

Ayrıca fazilet sahibi kimseleri karşılamanın, hoşâmedi etmenin, Kur’ân’ın tavsiye ettiği güzel bir davranış olduğu anlaşılmaktadır.

رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّن۪ي مُسْلِماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ (١٠١)

(‘Ey Rabbim, bana saltanat verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yoktan yaratıcısı, dünya ve âhirette dostum Sensin; benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyiler arasına kat’.)

Her ânın bir hakkı vardır. Mümin de her ânın çocuğudur. Yaşadığı zaman diliminin kahramanı olma azm ü cehdi içinde bir anlayışla hareket edip kendini olayların akışına kaptırmadan inancının gereğini yerine getirmelidir. O, olumlu olumsuz, sıkıntı ve refah her hâlinde Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanını unutmaz. Yûsuf’â da yakışan budur; mülk ve saltanatın zirvesindeyken sahip olduğu her şeyi sahibine ircâ eden bir anlayışla hareket eder. Sonunda da âhireti tercih eder. Dünya saltanatını elde ettikten sonra bile âhiret hayatının dünyaya tercih edilmesi bir peygamber ahlakı ve aynı zamanda övgüye şâyan bir davranıştır.

•‘Yûsuf, başı mihnet ve ibtila, sonu da yokluk ve zeval olan bu dünya mülkünün, bu dünya geçidinin hakikatını ve âkıbetini bildiği için, daha ileri gidip, elinde kuvvet varken Mısır’a hükümdar olmak sevdasını beslememiş, aksine dünyadan el etek çekmek ve ebedî hayata can atmak istemiş de böyle bir dua ile vefatını dilemiştir. Ve öyle bir sonla âhirete gitmiştir ki ne güzel dua, ne güzel âkıbettir. Ve işte takva sahiplerinin örnek alacakları hayat ve can atacakları gaye budur: Bu dünya hazineleri değil, bu güzel sonuçtur.’ ( Elmalılı Hamdi Yazır, HDKD, V, 101.)

•Hz. Yûsuf’un (تَوَفَّن۪ي مُسْلِماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ) ‘Benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyilere kat’ şeklindeki duası müminin kendi ameline güvenmemesi gerektiğine işaret etmektedir. Zira ‘Hâliyle ve âkibetiyle alâkalı endişe duyma meselesi, hayalinden geçen şeylere bile hesap soran muhasebe insanlarının işidir.’ ( İstihdam, İstidrac ve İhanet; http://www.herkul.org/bamteli/istihdam-istidrac-ve-ihanet/ sitesinden alıntı.)

  • Yûsuf (aleyhisselâm)’ın böylesi bir duayı dünya nimetlerinin zirvesindeyken yapmış olması onun ne kadar âlî bir ruha sahip olduğuna ayrıca işaret etmektedir.
  • Zira dünya bütün cazibesine rağmen onu etkilememiş, gönlünde yer edinememiştir. Ve yine buradan müminleri bekleyen nimetleriyle âhiretin, bütün yaldızlı şatafatına rağmen dünya ile kıyaslanamayacak derecede olduğunu anlayabiliriz.

Âyetten müminin sâlih kimselerle birlikte olmaya çalışması gerektiği, (kadere itiraz etmeme, kulluk vazifelerinden kaçma maksadı olmama kaydıyla) ölümü arzu etmenin de caiz olduğu, ayrıca Allah’a O’nun isim ve sıfatlarıyla dua etmenin ehemmiyeti ve açık ifadelerle âhiret hayatının dünyaya tercih edilmesi gerektiği görülmektedir.

 

(102-107 ÂYETLER)

ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۚ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ اَجْمَعُٓوا اَمْرَهُمْ وَهُمْ يَمْكُرُونَ (١٠٢)

(İşte bunlar, sana vahyettiğimiz bilmediğin haberlerdendir. Onlar tuzak kurarak işbirliği yaparlarken sen yanlarında değildin. )

•Yûsuf kıssası (ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۚ) ‘Bunlar, sana vahyettiğimiz bilmediğin haberlerdendir’ sözleri ile son bulmaktadır. Bundan sonra sûrenin sonuna kadar devam eden 102-111 arası âyetler kıssada yer alan ders ve hükümlerle irtibatlı, tamamlayıcı ve kıssanın serdedilmesindeki hikmetleri ön plana çıkartan mahiyette genel bilgilerdir.

-Bunlardan ilki (وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ) ‘Sen yanlarında değildin’ ifadesi ile işaret edildiği üzere, kıssada yer alan haberlerin bu derece detayları ile beyanının ancak mazi ve istikbalin O’nun elinde olan bir Zât tarafından verilebileceği hakikatidir. Bu da Kur’ân vahyinin kaynağının sadece Allah (celle celâluhû) olduğunun bir diğer ifadesidir.

-Dikkat edilirse (نُوح۪يهِ اِلَيْكَۚ) ‘Sana vahyediyoruz’ ifadesi kıssanın başında yer alan (اوحينا إليك) ‘Sana vahyettik’ ifadesi ile kıssayı baştan sona bağlamış olmaktadır. Böylece bu kıssa ile vahyin üzerine nâzil olduğu Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sahabesinin vahiy şemsiyesi altında olduğu mesajı ihsas edilmekte, karşılaştıkları sıkıntılardan dolayı teselli verilmektedir.

وَمَٓا اَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِن۪ينَ (١٠٣)

وَمَا تَسْـَٔلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ۟ (١٠٤)

(Sen ne kadar arzu etsen de, insanların çoğu inanmazlar. Oysa sen tebliğine karşılık onlardan herhangi bir ücret de istemiyorsun. Bu, ancak Âlemlerin Rabbinin bir hatırlatmasıdır. )

Bu hüküm de Efendimiz başta olmak üzere, vahyin nâzil olduğu dönemden günümüze kadar muhatap olan herkese yönelik bir hakikatin ifadesidir; her hayırlı amelin değeri meşakketi nisbetindedir. Allah’a davet gibi insanları yaratıcıları ile buluşturma ameliyesinin önemi ölçüsünde meşakketi olacaktır. Dolayısıyla bu dava çile ister, ızdırap ister. Ne kadar istense ve de uğraşılsa bu hakikatler herkes tarafından aynı şekilde hüsn-ü kabul görmeyecektir. Ve bundan dolayı da muzdarip olunmaması gerekir. Zira bu, kömür-elmas, doğru-eğri ve iyi-kötünün ayırt edildiği bir imtihandır. Bu davet Allah için yapılır, karşılığında da sadece O’nun rızası gözetilir.

•(وَمَٓا اَكْثَرُ النَّاسِ…بِمُؤْمِن۪ينَ) ‘İnsanların çoğu … sana inanmayacaklar’ hükmü Kur’ân’ın gaybî i’caz örneklerinden biri olarak ihkak-ı hak kabilinden yaklaşık on beş asırdır karşımızda durmaktadır.

•Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında iki rivayet vardır. Bunlardan ilkinde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Araplar kendisine Yakub (aleyhisselâm)’ın kıssasını anlatmasını istediklerinde onlara bu kıssayı haber verip anlatınca iman edeceklerini zannetmiş ve fakat onların iman etmemeleri üzerine kendisini teselli için (Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân. IX,178. Bedreddin Çetiner, Esbâb-ı Nüzûl, Çağrı Yayınları: I, 510.) ya da ‘bu kıssayı anlatabilirse Müslüman olacakları’ vaadinde bulunmuşlar ve fakat Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) anlatmasına rağmen vaadlerinden dönerek Müslüman olmamışlar da Resûlünü teselli için Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirmiştir, denilmiştir. (Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XIII, 651. Bedreddin Çetiner, Esbâb-ı Nüzûl, I, 510.)

(الْعَالَم۪ينَ۟) ‘Âlem’ kelimesi gayr-i âkil olup cemîsi (اَلْعَوَالِم) gelmesi gerekirken, burada özellikle müzekker âkil cemîsi kalıbı ile (الْعَالَم۪ينَ۟) olarak gelmiştir. Bu durumda tağlib tarîkiyle gayr-i âkilin işaret ettiği mânâların yanı sıra âkil olanları da kapsamına almıştır.

Buradan şöyle bir nükte anlaşılabilir: 

Âlem kelimesi kök olarak alâmetten gelir. Yani varlık âleminde yer alan, örneğin ruhlar âlemi, eşbah âlemi, misal âlemi, berzah âlemi ve canlıdan cansızlara, zerreden yıldızlara kadar her varlık Cenâb-ı Hakk’a ait bir alâmet ve bir delil olarak arz-ı endâm etmektedir. Allah (celle celâluhû) bu alâmetlerle okunur, bilinir. Dolayısıyla O’na (celle celâluhû) işaret eden varlık sadece cansız olmamalıdır. Canlılar daha kompleks yapıları ile daha belirgin olarak kendini okutur ve O’na (celle celâluhû) işaret eder. Bu okuma da okuyanı, ‘âlem’ kelimesi ile aynı kökten gelen ‘âlim’ mertebesine çıkarır.

Allah’a davet için esbab dairesinde işleyen kanunlar mecmuasına riayet edildikten sonra netice Cenab-ı Hakk’a havale edilmelidir. Bu daire içinde hareket edene düşen sadece uhdesine verilmiş olan vazifesini yerine getirmek olmalıdır. Bu vazifenin hakkıyla ifa edilmesi o ferdin imtihanının ifasıdır. Muvafakiyet her zaman hizmetin makbuliyetinin nişanesi görülmemelidir. Nasıl ki tohum toprağa bırakıldıktan sonra neticesi Allah’a havale edilir, başka da çere yoktur, aynen onun gibi, hizmetin neticesini dünya hayatında beklemek de bir bakıma Cenab-ı Hak’la âdeta pazarlık yapmak mesabesinde sayılabilir. İçine ihlâssızlık girebilir.

• (وَمَا تَسْـَٔلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۜ ) ‘Sen tebliğine karşılık onlardan herhangi bir ücret de istemiyorsun’ Kâinatın Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) en büyük ve en önemli sünneti, gönderilmesinin gayesi olan risalettir.

Risaletin özü, Allah’ın insanlara tanıtılması, mahlûkatın Hâlık’ı ile buluşturulmasıdır. Bu bakımdan risalette insanlığın dünya ve âhireti için faydalı olma hususiyeti vardır. Bu perspektiften bakılacak olursa, Kâinatın Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) en büyük sünnetinin insanları davet olduğunu söyleyebiliriz. Bu uğurda cehd ve gayret gösterilmesi, bu olgunun hayat düsturu hâline getirilmesi gerekir. Din-i mübîn-i İslâm’ı tanıtma, sahip olunan değerleri anlatma veya hatırlatma cehd ve gayretlerinin ünvanı sayılan hizmet de bu itibarla bir peygamber mesleğidir. Müslüman, inandığını yaşarken bu değerleri başkalarına da anlatma aşk ve heyecanı içinde olmalıdır. Bu yapılırken de menfaat gözetilmeksizin karşılıksız ve sadece Allah rızası için yapılmalıdır.

وَكَاَيِّنْ مِنْ اٰيَةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ (١٠٥)

(Göklerde ve yerde nice işaretler ve ibretler vardır ki onlar onları görmezlikten gelerek geçer giderler. )

Kur’ân-ı Kerîm ekser âyetleri ile muhatabı olduğu insanın bakışlarını içinde yaşamış olduğu kâinatın yaratıcısını tanıma, O’nu idrak etme adına iki önemli yöne sevk etmektedir. Bunlara; insanın kendi iç dünyası, taşımış olduğu beden ve onun esrarı ile alâkalı olan enfüsî deliller ve insanı çepeçevre kuşatmış olan dışa dönük âfâkî deliller adı verilir. Bu mebzuliyette ihtişam sadece göz zevkimiz için yaratılmış olamaz.

Daha açık bir ifadeyle enfüsî delillerin serdedilmesindeki hikmet, insanın içinde gizli olan esrarı tanıması ve harikulâde bir sanat eseri olduğunu idrak etmesi neticesinde bu sanat eserinin bir yaratıcısının lüzumuna akıl yoluyla idrakı ve iknası, âfâkî delillerin serdedilmesindeki hikmet ise yaşamış olduğu kâinatı ve hâdiselerin verasındaki Allah’ın kudretini görerek, kendisini çepeçevre saran kâinatın aynen kendi vücudu gibi bir yaratık olduğu ve Allah’ın emriyle hareket ettiğini idrak ve iz’ânıdır.

İşte bu âyetlere muhatap olan ideal insan; yeryüzünde zuhurâta tâbi mantığı ile değil çevresinde olup bitenleri araştıran, onlardan ders ve ibret alarak varlığının hakkını veren insandır. Varlık âlemindeki nizamı göremeyen, böylelikle onu sıradanlaştıran insan hâliyle bu davete kulak vermeyecektir. Dolayısıyla tekvînî emirlere bakıp da onları okuyamama, onlardan mânâlar çıkaramama, onlar vasıtasıyla Allah’a yürüyememe kadar gaflet ve nasipsizlik olmasa gerektir.

Şair bu mânâyı teyiden şöyle der:

  • ‘Sözcüklerimiz farklı da olsa
  • Senin güzelliğine işaret ederler.
  • Bak kâinatın satırlarını teemmül et;
  • Her birisi mele-i âlâdan sana birer mektup mesabesindedir.’

(Bkz. Cifal Ali Dâvud, Mecelletü Mecmau’l-Fıkhi’l-İslâmi, Munazzamatu’l-Mu’temeri’l-İslâmi, Cidde, IV, 1463; Rıza Muhammed Reşid (ö. 1354), Mecelletü’l-Menâr, XXIII, 45; İşârâtü’l-İ’câz fî Mezâni’l-İ’câz, I, 45.)

• (يَمُرُّونَ عَلَيْهَا) ‘Geçer giderler’ cümlesindeki (هَا) zamiri kendinden önce geçen (السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ) ‘Gökler ve yer’ kelimelerine âittir. Bu ifade bir bakıma ilerisi adına gökyüzünde dolaşılacağına işaret ederken aynı zamanda ilmî keşifleri de nazara vermektedir.

Kur’ân-ı Kerîm muhatabını aklî ve mantıkî delillerle ikna eder. Bu hakikatleri, kendine has bir metotla genellikle âfâkî ve enfüsî delillerle ortaya koymaya çalışır. Nazarları insanı çepeçevre saran bu delillere bakmaya ve onların ardında gizlenmiş olan gerçek müsebbibe yani Allah’a tevcih ettirir. Bunlara; insanın kendi iç dünyası, taşımış olduğu beden ve onun esrarı ile alâkalı olan enfüsî deliller ve insanı çepeçevre kuşatmış olan dışa dönük âfâkî deliller adı verilir. Yani enfüsî ve kevnî âyetler hidayet delillerinin bir parçasıdır. Bu delilleri incelemek dine ve gerçek imana ulaştıran bir yoldur. Kur’ân, bu gerçeği şöyle dile getirir:

•‘Biz onlara gerek dış âlemdeki ve gerek kendi nefislerindeki âyetlerimizi yakında göstereceğiz… [Fussilet Sûresi 53]

Bu âyeti kısaca tahlil edecek olursak anlaşılır ki: 

a) Allah bazı deliller gösterecek.

b) Bu iş, istikbalde, yani Kur’ân’ın inişinden sonra, ileriki bir zamanda olacaktır.

c) Bu deliller hem dış dünyada, hem de kendi öz varlıklarında olacaktır.

d) Bu belgeler Kur’ân’ın vahiy eseri olduğunu ispatlayacaktır.

e) Bu işin teminatı ve kefili de her şeye nigehban olan Yüce Allah’tır.]

•‘Kur’ân’ın kendi yazılı âyetleri yanında, tabiattaki unsurlar ve oluşlar hakkında da ‘âyet’ terimini kullanması, onların işte bu en üst ilim hakikatine birer gönderme olmaları nedeniyledir. Çünkü tüm olgular ve görüntüler, onları kavrama yeteneğini taşıyanlar için bu üst boyuta işaret eden ‘açık uçlu’ birer simgedirler’ (Kılıç Sadık, Kur’ân Haftası Kur’ân Sempozyumu, 03-05 Şubat 1995, Kur’ân’ın Aydınlığına Doğru, Ankara, 1995., s. 297.)

Zira âyet kelimesi Kur’ân’da, duruma göre, Allah’ın hem kâinat kitabında kudret ve birliğini gösteren ifade ve deliller, hem de yaygın mânâsıyla Kur’ân cümleleri mânâsına gelir. Âyetten açık olarak varlık âlemindeki âyetleri tanıma ve teemmülle idrak etmenin gereği okunmaktadır. Kur’ân bu âyetlerden habersiz bir hayat sürdürmeyi zemmetmektedir.

وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ (١٠٦)

(Onların çoğu, ortak koşmadan Allah’a inanmazlar. )

•Önceki âyetlerin devamı olarak, kâinatta Cenab-ı Hakk’ın ulûhiyet ve rubûbiyetine işaret eden âyetleri okuma nimetinden mahrum olan kimseler artık bir şekilde inançlarına şirki bulaştırmış olacaklardır. Zira doğru tevhid inancına sahip olmamak Allah’a ortak koşmaya yol açacaktır.

•Bu âyetin ‘Duhân kıssası’ hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke müşrikleri hakkında ‘Allahım, Mudar’a olan baskıyı şiddetlendir, Allahım onlara Yûsuf’un kıtlık seneleri gibi kıtlık seneleri ver.’ şeklindeki bedduası üzerine başlarına gelen kıtlık senelerinde Mekkelileri bir duman kaplamış da

•Duhân sûresinde işaret olunduğu üzere: ‘Rabbimiz, bu azabı üzerimizden açıp kaldır; bizler müminleriz.’ (Duhan Sûresi 12. ) demişler. Müşrik olmaları da kıtlık ve sıkıntıları onlardan açılıp kaldırılınca, aynı sûrenin 15. âyetinde işaret olunduğu üzere tekrar küfre dönmüş olmalarıdır. (Bedreddin Çetiner, Esbâb-ı Nüzûl,., Çağrı Yayınları, İstanbul, I, 510.)

•‘Allah’ı, O’nun birliğini ve gücünü gösteren nice âyetler evrenin her köşesine serpiştirilmiş, göklerde ve yerde insanların gözleri ve algılama güçleri önüne açıkça serilmiş durumdadır. İnsanlar gece gündüz demeden, sabah akşam her an Allah’ın âyetleriyle karşılaşmaktadırlar. O âyetler ki neredeyse dile gelmiş ve insanları açıkça çağırmaktadırlar. İnsanların gözleri ve duyuları karşısında apaçık durmaktadırlar. İnsanların yüreklerine ve akıllarına durmadan esinler fısıldamaktadırlar. Ne var ki insanlar tüm bu âyetleri görememekte, âyetlerin çağrısını işitememekte ve onlardaki derin çağrışımları sezinleyememektedirler.

Bir an için güneşin doğuşunu ve batışını düşünün!

Bir an için yavaşça uzayan ya da kısalan gölgeyi düşünün!

Bir an için engin denizleri, gürül gürül akan pınarları, insanların susuzluğunu gideren kaynakları düşünün!

Bir an için büyüyen bitkiyi, güzelim tomurcuğu, açılan çiçeği ve nazlı nazlı sallanan ekinleri düşünün!

Bir an için yüzüyormuşçasına havada uçan kuşu, suda yüzen balığı, sürünerek yürüyen kurtçuğu, harıl harıl çalışan karıncayı, diğer hayvan, haşerat ve böcekleri düşünün!

Bir an için, sabahın ve akşamın nasıl olduğunu, gecenin sessizliğini, gündüzün kalabalıklığını ibret gözüyle bir düşünün! İnsanın yüreği bir an için bile, şaşılası varlıklar dünyasındaki ritimleri yakalayabilir. O korkunç anlama ve etkileşim sürecinin ürpertisiyle insanın yüreğinin titremesi için bir anlık bir zaman dilimi bile yeterlidir ama insanlar, Allah’ın tüm bu âyetlerinin ‘yanlarından geçtikleri hâlde, onları umursamazlar.’ ‘Bu sebeple de onların çoğu iman etmezler!’ (Kutub Seyyid, fî Zilâli’l-Kur’ân, (Trc. Saraç Emin vd.), Hikmet Yayınları, VIII, 484-485.)

•Âyetlerin sonunda yer alan ve Kur’ân âyetlerini birbirinden ayıran son kelimeye fasıla veya fezleke denir. Kur’ân tilavetinde okuyuşa büyük bir ahenk ve şiirsellik katan bu kelimeler âyetin mazmunu ile doğrudan alâkalı ve ihtiva ettiği mânâyı da âdeta bağlayıcı ifadelerdir.

اَفَاَمِنُٓوا اَنْ تَأْتِيَهُمْ غَاشِيَةٌ مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ اَوْ تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (١٠٧)

(Onlar farkına varmadan Allah’ın azabının onları kuşatmasından ya da kıyamet saatinin ansızın gelip çatmasından emin mi oldular?! )

•Bu ifadeler onların içinde bulundukları acınası durumu vasfeden güçlü ifadelerdir. Âyet tahkir, taaccüb, tevbih ve inkârı içeren soru üslûbu ile onlara âdeta ikazda bulunmaktadır. Bir şekilde ‘gafletlerinden uyandırıp kendilerine getirebilmek, bu aymazlıklarının beraberinde taşıyacağı kötü sondan onları sakındırabilmek için, söz konusu kimselerin duygularına yönelik güçlü bir dokundurmadır.

Hiç kimsenin ne zaman gerçekleşeceğini bilemediği Allah’ın azabı, bir anda başlarında kopuverebilecek kıyametle, onların tümünü birden kasıp kavurabilir elbet. Kim bilir, belki de gelip kapıya dayanmış durumdadır kıyamet. O dehşetengiz, o korkunç gün belki de gelip ansızın kapılarına dayanmıştır, ama onlar bunun farkında bile değildirler. Gayb, bir başka deyişle, yarının neye gebe olduğu, sözcüğün tam anlamıyla kapalı bir kutudur! Bu bağlamda ne göz işe yarar, ne de kulak! Bir anda neler olup biteceğini hiç kimse bilemez! Dolayısıyla o aymazlar, böyle bir konuda nasıl güven içindedirler!’ (Kutub Seyyid, fî Zilâli’l-Kur’ân, (Trc. Saraç Emin vd.), Hikmet Yayınları, VIII, 487-488.)

(غَاشِيَةٌ) Gâşiye, (غَشِي) ’den ism-i fail vezninde, bir şeyi her taraftan sarıp bürüyen demektir. Bütü şiddetiyle âniden mevcudâtı sarmasından dolayı kıyametin bir diğer adı olmuştur. Zira Kur’ân’da ‘kıyamet’ zikredildiği bağlamla irtibatlı olarak ön plana çıkartılan farklı bir isimle zikredilir. Bunların hemen hemen hepsi o günün farklı yönlerden dehşet ve azametini dillendirmektedir. 

Örnek olarak bazıları şunlardır: Yevmü’d-din, yevmü’l-ba‘s, yevmü’l-hasret, yevmü’t-tenâd, yevmü’l-fasl, yevmü’l-cem, Yevmü’l-hisâb, yevmu’l-va‘îd, yevmu’l-hulûd, yevmu’l-hurûc, dâru’l-karâr, ed-dâru’l-âhira, el-vâkı‘a, el-hâkka, et-tâmmetü’l-kübrâ, es-sâhha, el-ezife, el-kâria.

Bu isimlerden bir diğeri de bu âyette geçen (السَّاعَةُ) kelimesidir. (السَّاعَةُ) kelimesi ‘Saat yaklaştı ve ay yarıldı’ (Kamer Sûresi 1.) âyetinde olduğu gibi mutlak zaman birimi anlamında kıyamete kinâye olarak kullanılmış olup vakti sadece Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış olan zaman demektir

***

(108-111 ÂYETLER)

قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ (١٠٨)

(De ki: ‘Benim yolum budur, bilerek Allah’a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar da. Allah’ı tenzih ederim. Ben asla Allah’a ortak koşanlardan değilim’. )

 

•Bu âyette hitap Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) olup ‘Ben ve bana tâbî olanlar, bir basîret üzere davette bulunu(yo)ruz’ demektir. Bu ifadenin bir diğer anlamı da ‘Ben, bana tâbi olanları basiret üzere davet ediyorum’ demektir. Bu âyetten anlaşılacağı üzere insanları Allah’a davet etmek, bütün müminlerin yükümlülüğüdür. Kâinatın Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) en büyük ve en önemli sünneti de, gönderilmesinin gayesi olan risalettir.

Risaletin özü, Allah’ın insanlara tanıtılması, mahlûkatın hâlıkı ile barışık yaşamasıdır. Bu bakımdan risalette insanlığın dünya ve âhireti için faydalı olma hususiyeti vardır. Bu perspektiften bakılacak olursa, Kâinatın Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) en büyük sünnetinin insanları davet olduğunu söyleyebiliriz. Bu uğurda cehd ve gayret gösterilmesi, bu olgunun hayat düsturu hâline getirilmesi gerekir.

Din-i mübîn-i İslâm’ı tanıtma, sahip olunan değerleri anlatma veya hatırlatma cehd ve gayretlerinin ünvanı sayılan bu hizmetler bu itibarla bir peygamber mesleğidir. Müslüman, inandığını yaşarken bu değerleri başkalarına da anlatma aşk ve heyecanı içinde olmalıdır.

•Cenab-ı Hak Âl-i İmrân sûresi 104. âyette [‘Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır.’] buyurmaktadır.

Evet, bu mânâda hizmet Efendimiz’den sonra başka peygamber gelmeyeceğinden bu ümmetin üzerine farzdır. Zira Fahrettin Râzi’nin de işaret ettiği üzere buradaki ‘min’ harf-i cerri, iki delilden dolayı teb’îzî (kısmîlik) ifâde etmez.

Birinci delil:

Allahu Teâlâ, ‘Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız.’ (Âli İmran Sûresi, 110.) âyetinde, bütün ümmete iyiliği emretmeyi, kötülükten sakındırmayı vacip kılmıştır.

İkinci delil:

Her mükellefe ister eli, ister dili, isterse kalbiyle olsun, iyiliği emredip kötülükten nehyetmesi vaciptir. Ve yine herkese, kendisinden zararı savuşturması vaciptir. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki âyet-i kerimenin mânâsı şudur: ‘Siz hayra davet eden, iyiliği emr, kötülüğü nehyeden bir topluluk olunuz.’

Buradaki harf-i cerr, ‘O hâlde murdardan, yani putlardan kaçının’ âyetinde olduğu gibi, tebyin (açıklama) içindir, teb’îz (kısmen) mânâsına değildir. Yine bir insanın bazıları değil, bütün çocukları ve köleleri kastedilerek ‘Falancanın, bir ordu evladı var. Padişahın, bir ordu kölesi var.’ denilir.

•Bazı insanların bu mükellefiyeti yerine getirmesi hâlinde, diğer müminlerden düşeceği mânâsında, bir farz-ı kifâye kabul edilecek olsa bu durumda bu davanın bihakkın eksiksiz yerine getirilmiş olması gerekir ki olmadığı açıkca görülmektedir. Yani bu işe yetecek bir grup mevcut değildir. O hâlde bu dava kendisine sahip çıkacak erlerini beklemektedir.

•Aynı âyetten İslâm’da ‘din adamlığı’ zümresinin olmadığı da anlaşılmaktadır. İslâm’a göre her fert dinî değerlere davet etmekle sorumludur.

 

•(سَب۪يل) kelimesi lügatta bir şeyin yüksekten alçağa düşmesi veya bırakılması ile bir şeyin uzaması demektir. (İbn Faris Ebu’l-Hüseyin Ahmed b. Zekeriyya, Mu’cemu Makâyisi’l-Lüga, Beyrut, 1411, III, 129-130.) Açık, düz, kolaylıkla gidilip gelinebilen geniş yol anlamlarında kullanılmaktadır.

Râgıb el-İsfahanî, ‘sebil’in, hayır ya da şer olsun insanı bir hedefe götüren şey anlamında olduğunu söyler. Çünkü insanların çok çeşitli hedefleri olduğu gibi, bu hedeflere ulaştıran yollar da çok ve çeşitlidir. (Ege Ramazan, Tarîk, Sebîl, Sırat ve Şir’a Kelimelerinin Arap Dili Açısından Mukayeseli Anlamları ve Kur’ân-ı Kerim’de Kullanılışları, D. E. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı XIX, İzmir, 2004, s. 39.) Buradan peygamberlere ait yolun, birçok karışık yollar içinde hedefe ulaştıran tek yol olduğu anlaşılmaktadır.

•(بَص۪يرَةٍ) kelimesi görme anlamına gelen (b-s-r) kökünden idrak gücü, marifet, ferâset, akıl, zekâ, hüccet, sezgi gibi anlamlara gelir. Bu itibarla ferasetle kardeştir diyebiliriz. Bir marifet ve kalp nuru olup onunla doğru ile yanlış, hidâyetle sapkınlık, hayırla şer birbirinden ayrılır. Basiret, kalp temizliği ile elde edilir. Dikkat edilirse âyet basireti peygambere ait bir hususiyet olarak takdim eder. Bu bir şekilde Allah’a davetin, kalb gözünün açıklığı, idrâk genişliği, neticeyi önceden görüp sezme ve yarınları bugünle beraber değerlendirebilme donanımı ile olması gerektiğine işaret etmektedir. İşte Kur’ân, referans verdiği yolun böylesi bir yol olduğunu ifade etmektedir.

Yani müşrikler gibi körü körüne ve birtakım bâtıl ve bozuk maksatlar uğruna veya kendi nefsanî hevesleri uğruna değil; basiret üzere, ne dediğini bilerek, ihlâs ve samimiyetle, edep, nezahet ve hikmet çerçevesinde ve ancak Allah rızası gözetilerek Allah’a davet edilmelidir. Yoksa din ve dindarlık sırf bir gururdan, kof bir iddiadan ibaret kalır: ‘Rabbinin yoluna hikmetle ve tatlı dille, güzel öğütlerle davet et, onlarla en güzel şekilde mücadele et…’ (Elmalılı Hamdi Yazır, HDKD, V, 104.)

 

•Basiret kelimesinin tedâi ettiği anlamlarından yola çıkarak sosyal ilişkilerin ‘işin önünü-sonunu hesap etme, meseleleri arka planıyla görme, onlara mahrutî ve bütüncül bir nazarla bakma ve mebdeden müntehaya hep tenâsüb-i illiyet prensibine göre hareket etmek’ gerekir diyebiliriz. Ayrıca ‘Muhatap olunan toplumun genel karakterini doğru okuma ve anlatılacak hususları onların hususî durumlarına ve kültür seviyelerine uygun olarak anlatma irşad ve tebliğde çok önemli olup kıyamete kadar gelecek ne kadar dava-i nübüvvet vârisi, hak ve hakikate tercüman olacak insan varsa, bunların hepsinin, davetlerini, basiret üzere yapmaları gerekir.’ (Kırık Testi, 8 Mayıs 2011.)

Zira sosyal hayat içinde insanlarla sağlıklı ilişkinin temelinde muhatabın idrak, anlayış ve arka planları göz önünde bulundurması muvaffakiyetin olmazsa olmazlarındandır. Her şeyde olduğu gibi Allah’a davet yolunun sağlıklı bir biçimde yürütülmesi için Efendimiz en güzel modeldir. O’nun hayat-ı seniyyesi bu mevzuda dikkatle okunmalı ve örnek alınmalıdır. Bu mevzuda dikkat edilecek bir diğer önemli husus da prensip adına olmazsa olmaz kabilinden bazı hususların zaten bir Müslüman olmanın gereği Cenab-ı Hakk’ın biz kullarından talep ettiği bir kısmı ferdî, bir kısmı da ictimâî hususlar olduğudur. Dolayısıyla hizmet eden kimse öncelikle evâmir-i ilahiyeyi kendisi bihakkın yerine getirmeli, şeriatın yasaklamış olduğu şeylerden de uzak kalmalıdır.

 Bir âyet-i kerimede Yüce Allah (celle celâluhû) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında şöyle buyurmaktadır: [‘Hakikaten, Allah’ın Resûlünde sizler için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir nümune vardır. (Ahzâb Sûresi 21.)]

 Buradan hareketle, O’nun bütün hayatı iyi okunmalı, idrak edilmeli, numûne-i ittihâz edilmeli, fıtrî ahlakı mütekâmil bir sünnet, bir din olarak algılanmalı ve ihyâ edilmelidir. Hayatı müteemmil nazarla ele alınacak olursa her karesinde hizmet adına, ibret, hikmet ve rehberlik görülecek, günümüze akseden bir izdüşüm yakalanacaktır. Her asır, kendi yarasına devâyı O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) pâk rehberliğinde bulacaktır. Bunun aynı zamanda, İlahî letâife mazhariyete vesile olacağı da unutulmamalıdır.

Hizmette başarılı olmanın anahtar prensiplerinden birisi hizmetin mevcut şeriat-ı fitriyeye muvafık olmasıdır. Bediüzzaman konuyla ilgi şöyle der:

‘Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir.’ (Nursî, Lemâlar, s. 674.)

Bu ifadelerin açılımında, üzerinde yaşadığımız bu hayat içerisinde çepeçevre kuşatılmış olduğumuz şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyetin hizmet için vazgeçilmez prensiplerden birisi olduğunu anlamaktayız.

“‘Tebliğ ve irşâd adamı, fıtrat kanunlarıyla kat’iyen çatışmamalı; tebliğ ve irşâdında hep basireti esas almalıdır. Zira fıtrat, tekvinî âyetlerle tespit edilmiştir. Öyleyse insanlara sunulacak teklifler, tespit edilen bu kanunlar nazar-ı itibara alınarak sunulmalıdır. Yani tebliğde, insanın yaratılıştan getirdiği bazı hususiyetler nazara alınmalı ve söylenecek sözler bu ölçü ve prensipler içinde söylenmelidir. Aksi hâlde söylenen sözler ne kadar çarpıcı, ne kadar göz kamaştırıcı da olsa, muhatabımız tarafından kabul görmeyebilir. Çünkü o, bütün bunları ya hiç anlamaz veya fantezi ve ütopik bulur.’ (İrşad Ekseni, İzmir, 2001, s. 169.)”

Bu arada Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’a davet sırasında çektiği sıkıntı ve ızdırapların da günümüze bakan yönüyle bizlere bir şeyler fısıldaması gerekir.

Evet, kâinatın en hayırlısı olmasına rağmen Hz. Peygamber’in başta kendi kavminden gördüğü gadr olmak üzere karşılaştığı bütün eza ve cefalar bu yolun vazgeçilmezidir. Bu yolda çile ve ızdırabın iç içe olması ilahî bir takdirdir. Bu yolda en yakınının gadri vardır. Bu yolda kuyuya atılma, karanlıklarda kalma vardır. Bu yolda ev, iyâl ve vatanı terk etme vardır. Bu yolda gurbetler vardır. Bu yolda özlem vardır. Bu yolda iffetle imtihan olma vardır. Bu yolda iftiraya uğrama vardır. Bu yolda itham olunma vardır. Bu yolda zindanlara girme vardır. Bu yolda makam, mansıb, câh ve şöhretle imtihan vardır. Belki de en çetini düşmanını dahi kaybetmeme adına dişini sıkma, sabır üstüne sabretme vardır.

• (سُبْحَانَ) Tesbih, Allah’ı zat ve sıfatlarına uygun olmayan her türlü kusur ve fiilden tenzih etmektir. Kavlî, fiilî ve niyet olarak ibadetlerin geneli için kullanılır. Elmalılı, ‘tesbih’i, “Allah Teâla’yı Cenab-ı Akdesine layık olmayan şaibelerden gerek itikaden, gerek kavlen ve gerek kalben tenzih etmek ve uzak tutmaktır” diye tanımlamaktadır. (Elmalılı Hamdi Yazır, HDKD, V, 104.) Bu âyette ‘sübhân’ kelimesi mastar kipi ile gelmesine rağmen, ‘Allah sübhandır, yani münezzehtir’ anlamını ifade etmektedir.

Varlık âlemi [‘Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini (anlamanız gerektiği hâlde) anlamıyorsunuz. O, Halîm’dir, çok bağışlayandır.’( İsrâ Sûresi, 44.)] âyetinde görüldüğü üzere kendine has dili ile Cenab-ı Hakk’ı, O’nun her çeşit noksanlıktan ve yüce şanına yakışmayan şeylerden berî olduğunu ikrarla tesbih eder. Bu âyette Allah’a davet eden kimsenin inanç sistemine ilişkin kesin bilgiye sahip olması ve Allah’a davetin günün şartlarına muvafakat içinde insan akıl ve mantığına uygun olması gerektiğine işaret vardır. İnsanlık için çok önemli olan faaliyetleri yaparken her zaman A planına mukabil bir B planınızın olması; sürpriz bir şekilde ortaya çıkan olumsuzluklar karşısında alternatif yollarınızın bulunması da basiretle hareket etmenin gereğidir. (Kırık Testi, 8 Mayıs 2011.)

***

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالاً نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰىۜ اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (١٠٩)

(Senden önce de kent halklarından yalnız kendilerine vahyettiğimiz birtakım kimseleri peygamber olarak gönderdik. Kendilerinden evvelkilerin âkıbetinin nasıl olduğunu görmek için, yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı?’ Âhiret yurdu korunanlar için kesinlikle daha iyidir. Bunu düşünüp anlamıyor musunuz? )

 

• (اَفَلَمْ يَس۪يرُوا) ‘dolaşmadılar mı ki’ ifadesinde ( لَمْ ) cezm edatının başına (أ) soru hemzesi ve atıf harflerinden biri olan (ف) harfi gelmiştir. Hitap Efendimiz’le birlikte âyete muhatap olan herkese aynı soruyu sormakta: ‘Kendilerinden evvelkilerin akıbetinin nasıl olduğunu görmek için, yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı?’ Buradan ibret almak için gezmek suretiyle önceki kavimlerin yaşantılarının izlerini takip etmenin önemi okunmaktadır.

•Türkçe’ye ‘adam’ şeklinde çevrilen (الرجل) lafzı kadınları da kapsayan ‘kimse’ anlamındadır. Arapça’da, hem erkek hem de kadın birlikte ‘insan’ anlamında kullanılmaktadır. Sadece erkeklerin kastedildiğine dair, aynı ifadede ‘adamlar’ lafzının yanında ‘kadınlar’ lafzının da kullanılması gibi bir ipucu bulunmadıkça erkek kastedilmez; her iki cinsi de kapsar. Şu âyetler buna örnek olarak verilebilir:

  • -‘Allah, bir kimsenin içinde iki kalp yaratmamıştır’ (Ahzâb Sûresi, 4.),
  • -‘Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var.’(Ahzâb Sûresi, 23.),
  • -‘Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.’ (Tevbe Sûresi, 108.),
  • -‘(Öyle) kimseler ki, ticaret de alış-veriş de onları Allâh’ı zikretmekten… alıkoymaz.’ (Nûr Sûresi, 37)

 

•İslâm’da kadının konumu hakkında yapılan haksız eleştirilerden birisi de, Arapça’nın ve dolayısıyla vahiy dilinin müzekker/eril dil, bir diğer tabirle ‘erkek egemen’ olduğu ve bu hâliyle de kadını bir tür olarak ikincil konuma getirdiği iddiasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in hitap dilinin cinsiyet ile ilişkilendirilmesinin başlıca iki sebebi vardır. İlki Kur’ân-ı Kerîm’e parçacı yaklaşım, diğeri de Arapça’nın gramatik hususiyetinin tam olarak idrak edilemeyişidir. Zira müdakkik nazarla bakılacak olursa durumun tamamen Arapça dilinin teknik yapısıyla alâkalı olduğu anlaşılacaktır.

Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm, insanı cinsiyeti ile değil insanlığına göre değerlendirmektedir. Getirmiş olduğu hükümlerle erkek ve kadını aynı seviyeye koyuyor olması, bu hatalı yorumu kökten reddetmektedir. Oysa Arap dilinde, biri (kadınlara ait ferdî veya içtimaî hususî durumun karşılığı) sadece müennes/dişil, diğeri de hem müennes/dişil ve müzekker/eril birlikte (genel eril) olmak üzere iki türlü hitap tarzı vardır. (**)

[**: Dişil için özel hitap olması ve bu hitabı Kur’ân-ı Kerîm’in ön plana çıkararak kullanması da Arapça’nın ve özellikle Kur’ân-ı Kerîm’in, atalarımızın cins-i latif diye tavsif ve taltifte bulundukları bayanlara has ve onların letafetine muvafık olduğuna işaret etmektedir. Zira az buçuk vâkıf olanlarca malumdur ki Arapça’da dişil için kullanılan hitap tarzı, eril ve dişil birlikte mutlak yapılan hitaba nisbetle konuşurken ağız yapısını inceltmeyi gerektirecek ölçüde daha nazik ve daha zariftir.]

Yani sadece müzekkere ait hitap yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan hitaplar da hep bu minval üzeredir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli ayrıntı, kadınlara ait ferdî veya içtimaî hususî bir durum dışında, Kur’ân hitabı sîgasının müzekker olarak gelmesidir ki buna Arapça’da tek lafızla ikisinden söz etmek anlamında ‘tağlib metodu’ denmektedir. (**)

[**: Tağlib, meânî tabirlerindendir. İki şeyden birini, fesahat veya belâgat cihetinden diğerine galip addetmek; bazı sıfatlarda iki müteşâkilin, müteşâbihin veya mütecâvirin vb. hükmünü diğerine vermek anlamlarına gelir. Bkz. Hikmet Akdemir, Belağat Terimleri Ansiklopedisi, Nil Yayınları, İzmir 1999, s. 320. ]

•Hz. Ebûbekir ve Ömer için ‘el-Amrân’ (İki Ömer), Ezan ve ikamet için ’el-Ezâneyn’ (İki ezan), ay ve güneş için ‘el-Kamerân’ (iki ay), denildiği gibi. (Bkz. el-Kazvînî Muhammed b. Abdirrahman (ö. 739), el-Îdâh fî Ulûmi’l-Belâga, (Thk. Muhammed b. Abdulmunim Hifâci) Dâru’l-Cîl, Beyrut, III. Bsk., I, 208.)

Diğer bir tabirle bu kaide dâhilinde müzekker sîga da gelmiş olan isim, zamir veya fiil gibi bütün kelime çeşitleri aslında müennes olan ve kadına ilişkin durumları da içine alır. (Bkz. Sebt Halid b. Osman, Kavâidu’t-Tefsîr Cem’an ve Dirâseten, Dâru İbn Afvân, Riyad, 1426, I, 301.) Bu sebepten dolayı Kur’ân’da “Ey iman edenler” lafzı erkeklere ait olan “ellezine” ism-i mevsul/relative clause (sıfat cümleciği) ile kullanılmış, erkeklerle birlikte kadınları da kastetmiştir.

•Bu hususta İmam el-Hattâbî (ö. 388), ‘Hitap müzekker lafzıyla gelirse, (sadece erkeklerle ilgili bir sınırlamaya işaret eden yerler dışında) kadınları da içine alır’ der. (Ebû Süleyman Hamd b. Muhammed el-Hattâbî, Me‘âlimü’s-Sünen, Şerhu Sünen-i Ebî Dâvûd (neşr. Abdüsselam Abdüşşâfî Muhammed), I-IV, Beyrut 1991, I, 161.)

İbn Hazm (ö. 384/456) da konuyla ilgili şunları der: ‘Erkek ve kadınlara birlikte hitap edildiği veya onlar hakkında bir haber nakledildiğinde, sadece müzekker hitap şekli ve üslûbu kullanılır. Arapça’da bu mevzuda hiçbir ihtilaf yoktur. Arapça’da bu konuda kadınları dışlayarak sırf erkeklere özel bir hitap tarzı söz konusu değildir.(Ebû Muhammed Ali İbn Hazm, el-İhkâm fî Usûli’l-Ahkâm, Dâru’l-Âfâkı’l-Cedîde, III, 80, Beyrut, 1980.)

 

•İbnü’l-Kayyim (ö. 751) de: ‘Söz konusu ahkâm mutlak olduğunda, müennes eklenmeden müzekker kipi ile hitap edilir ve müennes de hitabın içinde kastedilmiş olur.’ der. (İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye, İ‘lâmü’l-Müvakkıîn, (Thk. M. Muhyiddin Abdulhamid), Mısır 1955, I, 92.) ez-Zebîdî (ö. 1205) de buna benzer bir ifade ile ‘Arapça’da müzekkerin müennes üzerine tağlib etmesi bilinen bir kaidedir’ der. (ez-Zebîdî Muhammed Ebû’-Feyd (ö. 1205), Tâcu’l-Arûs, Daru’l-Hidaye, Lübnan, VIII, 146. )

  • Burada kastolunan özellikle cinsiyet olmayıp insan unsuru olduğundan, diğer bir tabirle muhatabına cinsiyetinden önce varlığını esas alan bir obje olarak gördüğünden müzekker-müennes ayrımı yapmaksızın hitap etmedir.
  • Dolayısıyla bu kaideye göre kadınlar da erkeklerle birlikte kabul edilir. Bu genel hitap içerisinde Cenab-ı Hakk’ın ‘Ey iman edenler!’ hitabının müzekker/eril olması, onun sadece erkeklere ait bir hitap olduğunu göster(e)mez. Dünyanın neredeyse tüm dillerinde durum böyledir.
  • Mesela Türkçe’de eril ve dişil için (o, sen, siz gibi) aynı kelime kullanılır. Oysa Arapça bu müşterek kullanımın yanında ayrıca kadınlar için özel bir kullanım sunar.
  • Dünyanın neredeyse bütün dillerinde kullanılmayan bir özelliği özellikle Arapça’nın kullanıyor olması bizce kadına değer verme veya ayrıcalık değil kadına özel bir statü kazandırma şeklinde yorumlanmalıdır.

 

•(الْقُرٰىۜ) Toplanma anlamında ‘karye’ kelimesinin çoğuludur.

Kur’ân’da köy, kasaba, şehir, memleket gibi medeniyetin yaşandığı bütün yerleşim yerlerine denir.

Âyetten Cenab-ı Hakk’ın peygamberliği insanlar arasında dilediğine bahşettiği, insanın bu pâyeyi kendi irade ve kesbi ile elde edemeyeceği anlaşılmaktadır. Ayrıca ölümden sonra diriliş ve âhiretin varlığı Kur’ânî bir hakikattir. Âhiret hayatı dünya yaşantısına göre daha hayırlı olup İslâmî öğretiler dünya ve âhiret mutluluğu getirir.

***

حَتّٰٓى اِذَا اسْتَيْـَٔسَ الرُّسُلُ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَٓاءَهُمْ نَصْرُنَاۙ فَنُجِّيَ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِم۪ينَ (١١٠)

(Ne zaman ki peygamberler, toplumlarının imana gelmelerinden ümitlerini kesecek raddeye gelir ve toplumları da peygamberlerinin kendilerini aldattığı zannına kapılırlar, işte o zaman onlara yardımımız ulaşır, inkârcılar helâk olur, dilediğimiz kimseler kurtulur. Çünkü (uzun vâdede) cezamız, suçlu toplumlardan hiçbir surette geri çevrilmez.)

 

•Âyetle ilgili iki farklı yorum söz konusu olabilir. Bu (كُذِبُوا) ‘yalanlandı’ kelimesinin farklı iki kıraatle okunmasındandır. Bunlardan Âsım (ö. 127/745) , Hamza (ö. 156/773) ve Kisâî (ö. 189/805), şeddesiz ve ‘zâl’ harfinin kesresi ile fiili, (كُذِبُوا), ‘küzibû) ’yalancı durumuna düşürüldüler’ şeklinde okurken; diğer kıraat imamları şedde ile (كُذِبُوا) küzzibû ‘yalanlandılar’ şeklinde okumuşlardır.

 Yani ‘peygamberler davet ettiği insanların kendilerine inanmalarından umutlarını kestiklerinde ve onların da peygamberleri hakkında yalan söylediklerini sanmaları durumunda’ artık o anda peygamberlerimize yardımımız gelir.

Veya peygamberler, ‘Allah tarafından kendilerine vadedilen yardımın gelmesi mevzuunda ümitlerini kesmeleri ve böylece insanlar karşısında yalancı durumuna düşeceklerini sandıkları anda’ artık onlara yardımımız gelir. Bu son yorum peygamberler hakkında doğru olmasa gerektir. Zira peygamberler Allah’a karşı ümitlerini yitirmedikleri gibi, O’nun vaadinden dönebileceğini düşünmeleri caiz olmasa gerektir.

 

•‘Rivayet edildiğine göre, İbn Ebî Müleyke, İbn Abbas’ın (radıyallahu anh) şöyle dediğini nakletmiştir: ‘Peygamberler, yalanlandıklarını zannettiler. Çünkü onlar da insan idiler. Cenâb-ı Hakk’ın şu âyetini görmüyor musun?

Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki nihâyet peygamber ve onunla birlikte inananlar: “Allâh’ın yardımı ne zaman?” diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki Allâh’ın yardımı yakındır. ’(Bakara Sûresi, 214)

 

İbn Ebî Müleyke diyor: ‘Bunu, Hz. Aişe’ye (radıyallahu anh) söylediğim zaman, o bu mânâyı hoş bulmadı ve şöyle dedi: ‘Hz. Muhammed, Allah Teâlâ’nın kendisine vadettiği herşeyi mutlaka yerine getireceğini biliyordu. Fakat belâlar, peygamberlerden hiç kesilmez. Öyle ki onlar, kendilerine iman etmiş kimselerin bile, bu yüzden kendilerini yalanlamalarından endişe ederler.’ Hz. Aişe’den (radıyallahu anhâ)’ gelen bu red ve tefsir, son derece güzel ve yerindedir.’ (er-Râzi Fahruddin, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1420, XVIII, 521)

 

Cenab-ı Hakk dünya hayatında vaz’ettiği sünnetullah gereği peygamberlerine ve mümin kullarına vadettiği yardımı geciktirebilir. Bunun hikmetlerinden belki de en önemlisi kullarını negatif ibadetle (musibetlere karşı sabırla mukabele etme) terbiyeden geçirmek olsa gerektir. Unutulmamalıdır ki Allah’ın nusreti sabır nisbetindedir.

***

لَقَدْ كَانَ ف۪ي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۜ مَا كَانَ حَد۪يثاً يُفْتَرٰى وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (١١١)

Onların kıssalarında, akıl sahipleri için ibretler vardır. Bu Kur’ân, uydurulmuş bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri doğrulayan, her şeyi açıklayan ve inanan toplum için yol gösteren ve rahmet olan bir Kitap’tır.

 

•Kur’ân kıssaları geçmişten günümüze tüm zamanlarda yaşanabilecek hâdiselere küllî bir kısım kaideler çerçevesinde dersler verir ve yaşanabilecek olaylara işaretlerde bulunur. Tarihsel olmayıp, zaman ve mekân üstüdür. Kur’ân’ın vermek istediği mesajı iletmede rol model bir üslup olarak önem arz eder. Dolayısıyla tarihe ibret almak ve kendi yolunu düzeltmek için bakılır. Kıssalarda zikri geçen enbiya tanınarak onların tecrübelerinden istifade edilir.

 

•İbret kelimesi daha önce geçtiği üzere ‘bir yerden başka bir yere geçme’ anlamına gelen ( عبر) kelimesinden gelmektedir. İbret almak, eşya ve hâdiseler verasındaki hikmet ve mantıkî ilişkiyi gözlemleme, bunlara gerçek hayatta bir anlam katma ve bunlardan ders alma demektir.

 

•Âyet sırasıyla Kur’ân’ın, uydurulmuş olmadığı, kendinden önce gelen bütün semavî kitapları tasdik ettiği, her şeyi beyan ettiği, kendisine inananlar için bir rahmet ve aynı zamanda bir hidayet kaynağı olduğu gibi hakikatleri beyan etmektedir.

 

Hikmet Hüzmeleri (Yûsuf Sûresi Tefsiri)

Doç. Dr. A. Cüneyt Eren

Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Işık Yayınları..

Bu yazı 77 kez okundu