Zikir denince sadece tesbih çekerek Cenab-ı Hakk’ı zikretmeyi anlamamalıyız. Ulûhiyet ve Rubûbiyete ait meselelerin müzâkere edildiği ve zikir, fikir ve tefekkürün beraberce yapıldığı yerler de birer zikir meclisidir. (***)
Bir ağacın çekirdekten meyveye kadar dereceleri olduğu gibi, îmânın da öyle farklı mertebeleri vardır ve bu mertebeler arasında, önemli derece atlamaları gösteren sadâkat ve şehâdet de ehemmiyetli ayrı buudlar teşkil etmektedir. İslâm’ı dil ile ikrar, kalb ile tasdik eden her insan bir bakıma sıddîkiyet kapısından girmiş sayılır. Zirâ ortada bir tasdik söz konusudur. Bu kapıdan girenlerin arasında bulunmanın dahi insana kazandıracağı büyük bahtiyarlıklar vardır. Onun içindir ki, Buhâri ve Müslim’deki bir hadiste, Efendimiz (sav) bizlere şöyle bir hâdise naklederler (***) :
Ebû Hureyre radıyallahu anh demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’ın “Tavvâfûn” denilen melekleri vardır ki, bunlar insanların dolaştıkları yerlerde dolaşırlar ve EHL-İ ZİKR-İ ARAŞTIRIRLAR. Öyle bir topluluğu buldukları zaman “Gelin!Gelin! Aradığınız kimseler burada!” diye birbirlerine seslenirler. Buldukları bu ehl-i zikri dünya semasına varıncaya kadar kanatlarıyla gölgelendirir ve etraflarını kuşatırlar. Allah mutlak ilmiyle her şeyi bildiği halde meleklerine sorar: “KULLARIM NE DİYORLAR?” Melekler: “Ya Rabb, Seni tesbih, tekbir, tahmîd ve temcid ediyorlar. (Yani Subhânallah Elhamdülillah ve Allahu ekber gibi ifadelerle Seni tazim ediyorlardı. Onlar Senin kusursuzluğunu ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu düşününce, kalp ve gönülleri dolu dolu Subhânallah; tepeden tırnağa, onları, nimetlerinle perverde etmene mukabil Elhamdülillah; âfâkî ve enfüsî delillerle azamet ve kibriyanı müşâhede ettiklerinde ise hayret ve hayranlıkla Allahu ekber diyor ve zikrediyorlardı)” derler. (Sonra Cenâb-ı Hak ile melekler arasında şu muhavere gerçekleşir):
– “Peki onlar BENİ GÖRDÜLER Mİ?”
– “Hayır, vallahi Seni görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Şayet Seni görselerdi Sana daha çok ubudiyette bulunur, Seni tazim ve tesbih ederlerdi. (Yani, o zaman delicesine ve en şiddetli iştiyakla bunları söyleyeceklerdi)”
– “KULLARIM NE İSTİYORLAR?”
– “Senden CENNETİNİ istiyorlar.”
–“ Peki onu gördüler mi?”
– “Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Eğer cenneti görselerdi onu çok daha şiddetli bir şekilde isterler, ona girebilmek için ellerinden geleni yaparlardı.”
– “Onlar HANGİ ŞEYDEN SIĞINIYORLAR?”
– “Cehenneminden.”
– “Peki onu gördüler mi?”
– “Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cehennemi görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Tabii, şiddetle ondan kaçar ve korunmak için çok daha fazla yalvarırlardı.”
Meleklerin bu cevapları üzerine Cenâb-ı Hak: “Meleklerim, sizler de şâhid olun, Ben ONLARIN HEPSİNİ affettim.” buyurur. Meleklerden biri sorar: “Ya Rabbi, ONLAR ARASINDA BİRİSİ daha vardı ki, o, BU MECLİSE BAŞKA BİR İŞ İÇİN GELMİŞTİ; niyeti zikir değildi.” Cenâb-ı Hakk buna rağmen şöyle ferman eder: “O mecliste oturan kişiler öyle kâmil insanlardır ki, onların arasında bulunan şaki (talihsiz ve bedbaht) olmaz.” [Buhari, Deavât 66]
~Muhtasar Riyâzü-s-Sâlihin~