•Fâsıkın getirdiği haberi araştırma
•Hucûrat Sûresi 6.âyetin Sebeb-i Nüzûl
•Her haberin araştırılması gerekir mi?
•Fısk ve Fâsık
•Müminler uyanık olmalı
•Yaptığınıza pişman olmamak için
•Haberleri irdelemek
•Yalan haberin zararı
•Âyetlerden çıkan hüküm ve hikmetler
•ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİnde adlı Hucûrat Sûresi 6.âyet
•İsrâ Sûresi 36.ayetin Rehberliği ve Tahmin/Sû-i Zanla Hareket etmeme
***

FÂSIKIN GETİRDİĞİ HABERİ ARAŞTIRMA
يَآ أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوآ إِنْ جَآءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوآ أَنْ تُص۪يبُوا قَوْماً بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلٰى مَا فَعَلْتُمْ نَادِم۪ينَ [٦]
Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu İYİCE TAHKİK EDİN, doğruluğunu ARAŞTIRIN. Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı FENALIK edip sonra yaptığınıza PİŞMAN olursunuz. (Hucurat Suresi)
***
يَآ أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوآ إِنْ جَآءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوآ
Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yani SİZE BİRİSİ HABER GETİRDİĞİNDE, birden bire hemen o habere kapılmayın, açıklama isteyin, araştırıp anlayın, dinleyin ve ondan SONRA KARAR VERİN.
SEBEB-İ NÜZÛL
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Velîd İbn Ukbe adlı sahabiyi, Benî Mustalik kabilesine ZEKÂT TOPLAMAK için gönderdi. Velîd ile onlar arasında daha ÖNCEDEN bir KİN ve DÜŞMANLIK vardı. Kabîleye yaklaştığı zaman, karşıdan gelen atlıların KENDİ ALEYHİNDE OLDUKLARINI ZANNEDEREK korkup geri döndü ve Allah Resûlü’ne, Benî Mustalik kabilesinin zekât vermediklerini söyledi. Bunun üzerine Peygamberimiz Hâlid bin Velîd’i durumu araştırmakla görevlendirdi. Geceleyin onlara gizlice gelen Hâlid, onların ezan okuyup cemaatle namaz kıldıklarını, hatta gece namazı bile kıldıklarını tespit etti ve zekâtlarını alarak geri döndü. Bu âyet bunun üzerine nâzil oldu. (Taberî, Câmiu’l-Beyân.)
Bazı rivâyetler, bir ordunun onlara saldırmak için harekete geçtiğini, bazı rivâyetler ise, sadece harekete hazır olduğunu bildirmektedirler.
Fakat tam bu esnada, Benî Mustalik’in reisi Hâris bin Dırâr’ın (bu zat, Peygamber Efendimizin hanımlarından Hz. Cüveyriye’nin babasıdır) yanında bir heyetle Peygamberimize gelerek: “Ey Allah’ın Elçisi! Biz senin gönderdiğin elçinin yarı yoldan geri döndüğünü duyduk. Bilmediğimiz bir sebeple bize kızdığından dolayı mektup ile elçini geri çağırdığını sandık. Biz Allah’ın ve Elçisinin gazabından Allah’a sığınırız. Biz onu ağırlamak ve söz verdiğimiz zekâtı vermek için onu karşılamak istemiştik. O ise bizim kendisini öldürmek için çıktığımızı sanmış. Allah’a yemin ederiz ki, değil zekât vermeyi reddedip onu öldürmeye kalkışmak, biz Velîd’i görmedik bile. Biz iman üzerindeyiz ve zekât vermeye de hazırız.” dediği ve bunun üzerine tefsirini yaptığımız bu âyetin nâzil olduğu hususunda görüş birliği vardır. [Taberî, a.g.e; Vâhidî, s. 390-392; Suyûtî, Lübâbu’n-Nükûl, s. 196.]
Öyle görülüyor ki, Velîd İbn Ukbe’nin GETİRDİĞİ İLK HABERDEN DOLAYI birtakım Müslümanlar heyecanlanmış ve hemen Resûlullah’a çabucak onları cezalandırmasını tavsiye etmişlerdir.
Bunun sebebi, bu kimselerin Allah’ın dinine düşkünlükleri ve zekâtın verilmemesinden dolayı duydukları kızgınlık idi. Bu âyeti izleyen âyet, onlara önemli bir gerçeği ve aralarında yaşayan büyük nimeti hatırlatmaktadır ki, O’nun değerini anlasınlar ve O’nun varlığına karşı sürekli uyanık bulunsunlar:
وَاعْلَمُوآ أَنَّ ف۪يكُمْ رَسُولَ اللّٰهِ
İyi bilin ki Allah’ın elçisi içinizdedir.
Eğer rivâyet doğru ise, Peygamberimizin sahâbîsinin, hiç o kavmin yanına gitmediği halde:
“Onlar zekâtlarını vermediler, beni de öldüreceklerdi.” demek suretiyle yalan söylemiş olması gerekir. Hâlbuki İslâm uğruna hicret etmiş bir sahâbînin yalan söylemesi kabul edilemez. Kaldı ki Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), bir insanı, kendisine düşman olan bir topluluğa zekât tahsildarı olarak göndermesi de O’nun yüksek idare ve hakîm siyâsetine uymaz.
Nitekim âyetin, Velîd hakkında indiğini söyleyen rivâyetleri doğru bulmayan Râzî şöyle diyor:
“Velîd’e fâsık denmesi, uzak bir ihtimaldir. Çünkü olay doğru olsa bile o hata etmiştir. Hata edene fâsık denmez. Ayrıca Sevgili Peygamberimizin ashabı genel olarak doğru, dürüst, takvâ sahibi insanlar olarak kabul edilmişlerdir. Buna göre âyette geçen fâsık kelimesi, Velîd’in değil, ona yalan haberi taşıyan meçhul kişinin niteliğidir. Hem ona nasıl fâsık denebilir ki fâsık Kur’ân’a göre çoğu yerde imandan çıkma anlamındadır:
- “Elbette Allah, fâsıklığı tabiat haline getirenleri hidâyet etmez, emellerine ulaştırmaz.” (Münâfikûn, 63/6)
- “Yoldan çıkmış fâsıkların ise barınakları Cehennem’dir.” (Secde, 32/20) [Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.]
ÂYETTEN ANLADIĞIMIZA GÖRE, kendisine güvenilmeyen bir fâsık, bir haber getirmişti. Müslümanlar onun getirdiği bu habere inanıp ona göre hareket etmek, daha doğrusu bir kavme saldırmak istemişlerdi. Fakat Allah’ın Elçisi acele etmemiş, ihtiyatlı davranmıştı. İşte âyet, bu münâsebetle inmiştir. [S. Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri.]
HER HABERİN ARAŞTIRILMASI GEREKİR Mİ?
إِنْ جَآءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍۨ فَتَبَيَّنُوآ
“..herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın.” âyetiyle Kur’ân, fâsıkın getirdiği haberin araştırılmasını emrediyor. HABERİN KABULÜ İÇİN HABER GETİRENİN ve RÂVÎNİN âdil, yani doğru olmasını şart koşuyor. Ama sâlih, doğruluğu ile tanınan insanın haberini araştırmayı emretmiyor. DEMEK ki ONUN HABERİNE İNANILIR. Tabii o da başka birinden duyup nakletmiş ise kendi nakli doğrudur ama, haberi almış olduğu kimsenin doğru olup olmadığı araştırılır ki, işte bu araştırmadan HADÎS ve TÂRİH METEDOLOJİSİ doğmuştur. [S. Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri.]
- AYRICA ÂLİMLER ARASINDA, günlük, sıradan her haber ve haber veren kişi hakkında araştırma yapılmasına gerek olmadığı konusunda görüş birliği vardır.
Çünkü âyette Nebe’ kelimesi kullanılmıştır. Nebe’; her haber için değil, sadece ÖNEMLİ HABERE ATFEN kullanılır.
- Bu bakımdan İslâm hukukçularına göre, günlük meselelerde araştırma yapmak şart değildir.
- Sözgelimi, ziyaretine gittiği kimsenin evine girmek için izin istediğinde, kendisine ‘buyurun’ denilen kimse, eve girmeden önce, ‘buyurun’ diyen kimsenin gerçek ev sahibi ya da fâsık olup olmadığını araştırması gerekmez.
- BUNUN YANI SIRA ÂLİMLER, inancı bakımından fâsık olan, fakat yalan söylemeyen, kötü bir ahlâka sahip olmayan kimselerin şâhitliklerinin geçerli olduğu, böyle kimselerin inanç yönünden sapık oluşlarının, rivâyet ve şâhitliklerini kabule mâni olmadığı hususunda görüş birliği içindedirler. [Mevdûdî, Tefhîm.]
Şimdi de âyette geçen “fâsık” kelimesi ve onun türediği “fısk” üzerinde kısaca duralım:
FISK ve FÂSIK
Fısk:
- İsyan, Allah’ın emrini terk, hak yoldan çıkma, günah işleme, tohumun, kabuğunu delip çıkmasıdır.
- Istılâhî anlamı ise; büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle Allah’a itaat etmekten çıkmaktır.
Fâsık ise:
- Allah’ın emirlerine aykırı davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren kimsedir.
- Fâsıkın ameline de çoğunlukla ‘fısk’, bazen de ‘füsûk’ denilir.
- Biraz daha geniş anlamıyla büyük GÜNÂH İŞLEYEREK veya KÜÇÜK GÜNÂHTA ISRAR EDEREK hak yoldan çıkan, dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra, o hükümlerin tamamını ya da bir kısmını İHLÂL EDEN KİMSE anlamına gelmektedir.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf sûresinin 50. âyetinde Allah’ın emrinden çıkarak O’na secde etmeyen şeytan için فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ “Fefeseka an emri Rabbih”: “Şeytan Rabbinin emrinin dışına çıktı.” buyurulmaktadır.
Genel olarak fıskı üç kısımda görmek mümkündür:
- 1. Günâhı çirkin olarak kabul etmekle beraber bazen günâh işlemek.
- 2. İşlenen bir günâhı ısrarla yapmaya devam etmek.
- 3. Günâhın çirkin olduğunu inkâr ederek günâh işlemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada kişinin iman ve din ile ilişkisi kesilmiş olur.
Kur’ân-ı Kerîm’de geçen fısk ve fâsık/fâsıklar tâbiri, genellikle küfür ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır:
- –“Andolsun ki biz sana apaçık âyetler indirdik. Bunları FÂSIKLARDAN başkası inkâr etmez.” (Bakara, 2/99),
- –“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler FÂSIKLARIN tâ kendileridirler.” (Mâide, 5/47),
- –“Öyle büsbütün doğru yoldan çıkmış, isyanda ısrar eden o FÂSIKLARA, imana gelmedikleri için, Rabbinin azap kararı kesinleşmiştir.” (Yûnus, 10/33),
- –“Eğer Allah’a, Peygamber’e ve O’na indirilen vahye imanları olsaydı, kâfirleri velî edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış FÂSIKLARDIR.” (Mâide, 5/81)
FISK ve FÂSIKLIK bu derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca inananlara düşen, bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fısktan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar edilmemelidir.
Zira, KÜÇÜK GÜNÂHTA ISRAR ETMEK de FISKIN DERECELERİNDEN birisidir.
Âyet ve hadislerden anlaşıldığına göre FÂSIK TABİRİ kâfir ve münâfığı içine alan geniş anlamda kullanıldığı gibi, Ehl-i Sünnet âlimlerine göre daha çok büyük günah işleyenler için kullanılmıştır.
- EHL-İ SÜNNET’e GÖRE inkâra düşmeksizin büyük günah işleyen ne kâfir ne de münâfık olur. İmandan da çıkmaz.
- Tövbe etmeksizin ölürse, Allah’ın onu ya bir şefâatçinin şefâati veya lütuf ve keremi ile affetmesi, ya da suçuna göre onu cezalandırması mümkündür. Sonra onu Cennet’e sokar. Çünkü Yüce Allah: “Ey iman edenler, Allah’a nasûh (kesin) tövbe ile tövbe ediniz.” (Tahrim, 66/8) âyetinde GÜNAH İŞLEYENE ÎMÂN SIFATIYLA hitap etmiştir.
BURADA BELİRTİLMESİ GEREKEN ÖNEMLİ BİR NOKTA da, HİÇBİR KİMSEYE FISK İSNADIYLA bir söz söylememek gerekir. Bu hususta Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hiçbir kişi başka bir kimseye fısk (sapıklık) isnadıyla ‘Ey fâsık!’ diye söz atamaz, atmaya hakkı yoktur. Yine böyle KÜFÜR de İSNAT EDEMEZ. Şâyet atar da attığı kimse atılan fıskın veya küfrün sahibi değilse, bu sıfatlar muhakkak atan kimseye döner, yani kendisi fâsık veya kâfir olur.” [Buhârî, Edeb 44.] buyurmuşlardır.
- Bu hadis-i şerif aynı zamanda bir AHLÂKÎ PRENSİBİ ORTAYA KOYMAKTADIR.
Zira kişiyi ayıplamak, onun ayıbını teşhir etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir şeyle ayıplamak, ahlâki bir tavır olmadığı gibi, isnat ettiği şey, o kişide mevcut değilse zikredilen lafız gereğince kendisini de tehlikeye düşüren bir durum olur. [Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Fısk mad.; Abdurrahim Güzel, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Fâsık md.]
MÜMİNLER UYANIK OLMALI
Âyette اِذْ جَآءَكُمْ “bir fâsık size geldiğinde” denilmeyip de, اِذْ جَآءَكُمْ şüphe harfi olan اِنْ ‘in’ “eğer, şâyet” ile “HERHANGİ BİR FÂSIK size bir haber getirecek olursa” şeklinde ifade edilmesi, MÜMİNLERİN FÂSIKLARA ALDANMAYACAK KADAR uyanık olmaları gerektiğini ihtar etmektedir. Ayrıca âyette böyle uyanık müminlere herhangi bir fâsıkın zararının az olacağına dair bir nükte vardır. Âyetin, “güvenilmez kimselerin getirdikleri haberleri, doğruluğunu araştırmadan kabul etmenin uygun olmadığı” yönündeki mânası ve hükmü geneldir, her zaman ve mekânda geçerlidir. Sosyal ve hukukî hayatın düzenli yürümesi, haksızlık ve huzursuzlukların önüne geçilmesi bakımından çok önemlidir.
***
YAPTIĞINIZA PİŞMAN OLMAMAK İÇİN
أَنْ تُص۪يبُوا قَوْماً بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلٰى مَا فَعَلْتُمْ نَادِم۪ينَ
Yoksa, GERÇEĞİ BİLMEYEREK, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz. Çünkü haber yanlış olunca, sonra suçsuz ve masum oldukları ortaya çıkar da telâfisi mümkün olmayan bir üzüntü çekilir. Vicdanınız öyle bir haksızlığa karşı devamlı olarak sızlar.
نَادِمِينَ
NEDÂMET, yani pişmanlık, bir çeşit üzüntüdür ki, meydana gelen şeyin olmamasını dileyerek gam yemektir. Böyle bir üzüntü ve gam ise devamlı ve etkili olur. Çünkü olay akla geldikçe pişmanlık duyulur. [Zemahşerî, Keşşâf.]
ÂYETİN SEBEB-İ NÜZÛLÜNE GÖRE, asılsız bir habere dayanılarak büyük bir faciaya yol açılabilirdi. Bu bakımdan Yüce Allah, Müslümanlara, önemli bir konuda getirilen bir habere hemen güvenmemelerini, haberi getiren şahsın itimada layık olup olmadığını araştırmalarını, bu şahsın fâsık ve zâhiren itimada lâyık bir kişi olmadığı anlaşılırsa, getirdiği haber doğrultusunda harekete geçmeden önce haberin doğruluğunu araştırmalarını bir kâide olarak emretmiştir. Bu ilahî emirden, geniş bir sahayı kapsayan oldukça önemli bir dinî kaide ortaya çıkmaktadır. Bu kaide ışığında, bir İslâm devletinin, güvenilir olmayan bir kimsenin getirdiği bir habere dayanarak bir şahıs, bir grup veya bir millete savaş açmasının câiz olmadığı anlaşılmaktadır.
Yine bu kâideye dayalı olarak hadis âlimleri, Peygamberimizden hadis rivâyet eden kimselerin tercüme-i hallerini tahkik etmek amacıyla Cerh ve Ta’dîl ilmini geliştirmişlerdir. Çünkü rivâyet edilen bu hadisler daha sonraki nesillere tesir edecektir.
***
CERH ve TA’DÎL:
- Cerh; yaralamak, sövmek; ta’dîl ise, düzeltmek, hizaya getirmek, tezkiye etmek demektir.
- Istılâhî manaları ise; Cerh, günahkârlık, tedlis (karıştırıcılık), yalancılık gibi sebeplerle bir râvinin (hadis rivâyet eden, nakleden, anlatan kimse), hadis mütehassısları tarafından rivâyetlerinin reddedilmesidir.
- Ta’dîl: Bir râviyi rivâyetleri kabul olunacak şekilde vasıflandırmak, tanıtmak demektir.