54-] Yasin Sûresi [37-83] Saffât Sûresi [1-102]

36.Yasin Sûresi [37-83] وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَۙ (٣٧) 37. Onlar için bir diğer delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırıp soyduğumuzda birden karanlığa gömülüverirler. وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاۜ ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِۜ (٣٨) 38. Güneş de, kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma … Devamını oku

53-]Sebe Sûresi [40-54] Fâtır Sûresi [1-45] Yasin Sûresi [1-36]

34.Sebe Sûresi [40-54] وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ (٤٠) 40. O, (âyetlerimize karşı mücadele verenleri ve melekler dahil ilâhlaştırdıkları) her şeyi, herkesi günü gelince bir araya toplayacak, sonra da meleklere, “Şunlar, (bilginiz ve rızanız dahilinde mi) size tapıyorlardı?” diye soracaktır. قَالُوا سُبْحَانَكَ اَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْۚ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّۚ اَكْثَرُهُمْ … Devamını oku

52-] Ahzâb Sûresi [36-73] Sebe Sûresi [1-39]

Ahzâb Sûresi [36-73] وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا (٣٦) 36. Allah ve Rasûlü bir meselede hükmünü verdiği zaman mü’min bir erkek veya mü’min bir kadının kendileriyle alâkalı o meselede başka bir tercihte bulunma hakkı yoktur. (*) Kim … Devamını oku

51-] Secde Sûresi [1-30] Ahzâb Sûresi [1-35]

32. Secde Sûresi [1/30.Ayetleri] 32. Secde Sûresi Mekke’de inmiş olup, 30 âyettir. İsmini, Allah’ın âyetlerini duyduklarında mü’-minlerin secdeye kapandıklarını belirten 15’inci âyetindeki “secde edenler” kelimesinden alır. Kur’ân’ın İlâhî menşei ve inkârcıların âkıbetleri üzerinde durur. İsrail Oğulları’nın Hz. Musa’ya verilen benzer bir Kitap’la nasıl hidayete ulaştırıldıklarını kaydeder. Mü’minleri kendilerini Âhiret’te bekleyen mükâfatla müjdeler. Rahmân, Rahîm Allah’ın … Devamını oku

50-] Rûm Sûresi [1-60] Lokman Sûresi [1-34]

30. Rûm Sûresi [1-60] 30. Rûm Sûresi Hicret’ten 7 veya 8 yıl önce inmiş olan bu sûre 60 âyet olup, ismini ikinci âyetteki “Bizanslılar” manâsına gelen Rum kelimesinden alır. Bizanslılar Hıristiyan, dolayısıyla Kitap Ehli’ndendiler. Bu yüzden, Mekke’de Müslümanlar onları kendilerine daha yakın hissederken, müşrik olan Kureyşliler ise Mecusî Sasanîleri tutuyordu.Müslümanların Mekke’de işkenceler altında inlediği bir … Devamını oku

49-] Kasas Sûresi [49-88] Ankebût Sûresi [1-69]

Kasas Sûresi [49/88.Ayetleri] قُلْ فَأْتُوا بِكِتَابٍ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ هُوَ اَهْدٰى مِنْهُمَٓا اَتَّبِعْهُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤٩) 49. De onlara:“Eğer gerçekten (bu her iki Kitabın da sihir olduğunu) iddia ediyorsanız,o halde Allah katından onlardan daha doğru,daha iyi yol gösteren bir başka kitap getirin ve ben de ona tâbi olayım.” فَاِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ اَنَّمَا يَتَّبِعُونَ … Devamını oku

48-] Neml Sûresi [39-93] Kasas Sûresi [1-48]

27. Neml Sûresi [39-93] قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ وَاِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَمِينٌ (٣٩) 39. Cinler içinde en güçlü–kuvvetlilerden biri, “Şimdi sen, toplantıyı bitirip de makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Şüphesiz bunu yapacak güçteyim ve bana güvenebilirsin, söylediğimi yaparım!” dedi. قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ … Devamını oku

47-] Şuarâ Sûresi [160-227] Neml Sûresi [1-38]

26. Şuarâ Sûresi [160-227] كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍۨ الْمُرْسَلِينَۚ (١٦٠) 160. Lût’un halkı da (Lût’u yalanladı ve O’nu yalanlamakla bütün) rasûlleri yalanlamış oldular. اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ (١٦١) 161. Kardeşleri Lût onlara şu tebliğde bulunmuştu: “Allah’a gönülden saygı duymalı ve O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından sakınmalı değil misiniz? اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌۙ (١٦٢) 162. “Şüphesiz ki … Devamını oku

46-] Furkan Sûresi [63-77] Şuarâ Sûresi [1-159]

  • 25. Furkan Sûresi [63-77]

وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا (٦٣)

63. Rahmân’ın kulları o kimselerdir ki, yerde mütevazı ve nazik hareket eder, yol bilmez cahiller (cehalet ve karakterlerinden kaynaklanan bir tarzda) onlara muhatap olduğunda, onlara sağlık ve selâmet dileyerek geçip giderler.

وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا (٦٤)

64. Gecenin bir kısmını Rabbilerine secdede ve kıyamda ibadetle geçirirler.

وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًاۗ (٦٥)

65. (İbadet ânında olsun, başka zaman olsun), “Rabbimiz,” diye dua ederler: “Cehennem azabını bizden sav; çünkü onun azabı, tahammülü zor ve yakaladığını bırakmaz, ömür tüketen bir azaptır.

اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا (٦٦)

66. “Gerçekten o Cehennem ne fena bir yerleşme ve ne fena bir ikamet yeridir!”

وَالَّذِينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَامًا (٦٧)

67. O has kullar, (kendilerinin ve yakınlarının ihtiyaçları için olsun, başkaları için olsun) harcama yaptıklarında ne israf eder, ne de eli sıkı davranırlar. (Bilirler ki,) bu ikisi arasında (tutturulması gereken) bir denge vardır. (*)

~Açıklama~

(*) Harcama, ya aslî bir ihtiyacı karşılamak için veya Din’in yasaklamadığı meşrû bir güzellik ihtiyacını gidermek için olmalıdır. Hayatı sürdürecek kadar yemek aslî bir ihtiyacı, şişmanlığa sebep olmaması kaydıyla doymak meşrû iştahı veya ihtiyacı, canın çektiği güzel yemekler yemek ise, bir güzellik ihtiyacını gidermektir. Aslî ihtiyaç için harcamak vacip, iştah veya meşrû ihtiyaç için harcamak mübah, en fazla tavsiye edilebilir, bir güzellik ihtiyacını karşılamak ise, toplumun genel durumuna göre zararsız olabilir. Ama toplumun, hattâ bütün dünya Müslümanlarının çoğunluğu ihtiyaç içinde iken rahat bir hayat ve güzellik için harcamak israftır, caiz değildir.

Buna karşılık, çok az miktarda bile olsa gayr-ı meşrû yerlere, meşrû yerlere ise gereğinden fazla, yani kendisini ve bakmakla yükümlü olduğu kimseleri muhtaç duruma düşürecek ölçüde harcamak veya lüks için harcamada bulunmak, hiç şüphesiz israftır ve haramdır. El sıkılığı veya cimrilik ise, insanın kendisi, bakmakla mükellef olduğu ailesi ve varsa başkalarının zaruri ihtiyaçlarından kısmak, zekât ve sadaka vermekten kaçınmak veya gerektiği kadar vermemek, ayrıca İslâm yolunda imkânları olduğu halde gerekli harcamayı yapmamaktır.

وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَامًاۙ (٦٨)

68. Onlar, Allah’ın yanısıra başka bir ilâh tanımaz ve ilâh diye Allah’tan başkasına yalvarmazlar; Allah’ın muhterem ve öldürülmesini haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmez ve zina etmezler. Kim bunlardan birini işlerse, çok ağır bir ceza ile karşılaşır.

يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ فِيهِ مُهَانًاۗ (٦٩)

69. Cezası Kıyamet Günü kat kat olur ve azapta zillet içinde sonsuzca kalır. (*)

~Açıklama~

(*) Allah, Kıyamet Günü yalnızca şirk, küfür ve aslında küfür olan itikadî nifakı ebedî olarak cezalandıracaktır. O, bunların altında kalan günahları dilediği kimse için affeder (Nisâ Sûresi/48). Bir insanı haksız yere öldürmek ve zina etmek küfür, şirk ve itikadî nifakın altında bir günahtır. Bu sûrenin Mekke’de indiğini nazara aldığımızda, 68’inci âyette geçen cezanın daha çok dünyevî açıdan olduğunu düşünebiliriz. Allah, şirk karşılığı da dünyada felâketler, mağlûbiyetler, helâk ve hastalıklar gibi cezalar verebilir. Cana kıyma ve zinanın hukukî cezası Medine’de vahyedilmiştir. Bununla birlikte, kendilerinden tevbe ile vazgeçilmediği takdirde bütün bu suçlar için Âhiret’teki ceza elbette çok daha çetin olacaktır. Tevbe, cana kıyma ve zina suçunun dünyadaki cezasını savmaz, ama Allah, tevbe edeni dilerse Âhiret’te affeder.

اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا (٧٠)

70. Şu kadar ki, kim tevbe ile yolundan döner, iman eder ve imanının gerektirdiği sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, işte Allah böylelerinin kötülüklerini siler ve yerlerine iyiliklerini yazar; (onlardaki kötülük işleme melekelerini iyilik yapma melekelerine çevirir.) Allah, (her zaman için) çok bağışlayandır; (bilhassa tevbe ile Kendisi’ne yönelen kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.

وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَابًا (٧١)

71. Gerçekten, kim tevbe eder ve meşrû, yerinde,sağlam ve ıslaha yönelik işler yaparsa,hiç şüphesiz böylesi, Allah’a içten ve makbul bir tevbe ile yönelmiş demektir.

وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا (٧٢)

72. O has kullar, hiçbir yalan ve bâtıla seyirci olmaz, iştirak de, şahitlik de etmez (ve bir konuda kesin bilgi sahibi olmadıkça onun doğruluğuna veya yanlışlığına hükmetmezler); boş ve manâsız söz ve davranışlara rastladıklarında vakar içinde geçip giderler.

وَالَّذِينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا (٧٣)

73. Bulundukları yerde Rabbilerinin (Kur’ân’daki ve tekvinî) âyetleri anıldığı ve onlardan söz edildiğinde, bu âyetler karşısında asla sağırlar ve körler gibi davranmazlar.

وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا (٧٤)

74. Onlar, şöyle niyazda bulunurlar: “Rabbimiz! Ne olur kerem et: eşlerimiz ve soyumuz bizim için göz aydınlığı olsun ve bizi takvada başkalarına rehber ve onun insanlar arasında yayılmasında öncü kıl!”

اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ فِيهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًاۙ (٧٥)

75. İşte bu kutlu insanlara, Allah’a kullukta ve hak yolda sabır ve sebat göstermelerine karşılık Cennet’te en üstün makam verilir ve onlar oraya selâm ve hürmetle buyur edilirler;

خَالِدِينَ فِيهَاۜ حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا (٧٦)

76. Hem de sonsuzca kalmak üzere. Sürekli oturmak için ne güzel bir yerleşme, ne güzel bir ikamet yeri.

قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا (٧٧)

77. De ki: “Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki! (*) (Ama ey inkârcılar!) Siz O’nun Mesajı’nı yalanladınız ve bunun günahı yakanızı bırakmayacaktır.”

~Açıklama~

(*) Bediüzzaman hz., dua hakkında şöyle yazar:

İman, Allah’a ulaşmada duayı bir vesile olarak gerektirdiği gibi, insan fıtratı da onu şiddetle ister. Eğer, “Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet (Bakara Sûresi/186), her duaya cevap var buyuruyor.” derseniz, şu birkaç noktayı dinleyin: Duaya cevap vermek ayrıdır, onu kabul etmek ayrıdır. Her duaya cevap verilir, fakat onu kabul etmek, hem duada istenenin aynısını vermek, Cenab-ı Hak’kın hikmetine bağlıdır.

Meselâ, hasta bir çocuk doktora “Bana şu ilacı ver!” der. Doktor, söz konusu hastalık ve tedavisi nasıl davranmayı gerektiriyorsa ona göre, ya çocuğun istediğinin aynısını veya ondan daha iyisini verir veya hastalığına zarar olacağı için hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak, her zaman her yerde hazır, nâzır olduğu için kulun duasına cevap verir. Yalnızlık ve kimsesizlik dehşetini huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevesine göre davranmaz;hikmeti neyi gerektiriyorsa onu yapar. Dolayısıyla ya duada istenenin aynısını veya daha iyisini verir, ya da hiç vermez. Hem dua bir kulluktur. Kulluğun karşılığı ise Âhiret’tedir. Dünyevî maksatlar, dua türü ibadetlerin vakitleridir. Yoksa dua ile takip edilen maksatlar,bu kulluğun asıl gayesi değildir.

Meselâ, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk,o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyetle olsa,o dua,o ibadet halis olmadığından kabule lâyık görülmez. Nasıl ki güneşin batması akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, “küsuf ve husuf namazları” denilen iki hususî ibadetin vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nûranî âyetleri perdelenmekle azamet-i İlâhiye’yi ilân ettiğinden Cenâb-ı Hak,kullarını o hadiseler üzerine bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam edeceği astronomi hesabıyla belli olan ay ve güneşin açılması için değildir. Aynen bunun gibi, yağmursuzluk dahi yağmur namazının vaktidir.

Ve belâların istilâsı ve zararlı şeylerin tasallutu bazı duaların hususi vakitleridir ki, insan o vakitlerde aczini anlar, dua ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına sığınır. Eğer dua çok edildiği halde belâlar def olunmazsa, denilmeyecek ki “Dua kabul olmadı.” Belki denilecek ki, “Duanın vakti henüz bitmedi.” Eğer Cenab-ı Hak fazl ve keremiyle belâyı kaldırsa ne alâ;o vakit o duanın da vakti biter. Demek ki dua, bir kulluk sırrıdır. Kulluk ise,sadece Allah için olmalı. İnsan, aczini ortaya koyup, dua ile O’na yönelmeli, O’na sığınmalı,fakat O’nun rubûbiyetine karışmamalı.Tedbiri O’na bırakmalı, hikmetine itimat etmeli, rahmetini itham etmemeli.

Evet, gerçekte ve açıkça görüldüğü üzere, bütün varlıkların her birinin hususî bir tesbihi, ibadeti, kendine has bir secdesi olduğu gibi, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye giden, bir duadır: Varlıklar, ya kendilerine verilen kabiliyet ve kapasite diliyle dua ederler –bütün bitkiler ve hayvanların duaları gibi ki, her biri kabiliyet ve kapasite diliyle Feyyaz-ı Mutlak’tan bir şekil talep ederler ve O’nun isimlerinin tecellilerine mazhariyetle gelişme isterler. Veya varlıklar, hayatî ihtiyaçları diliyle dua ederler. Bütün canlıların güçleri haricindeki zaruri ihtiyaçlarının temini için yaptıkları dua, bu türden duadır. Onlar, bu ihtiyaç diliyle Mutlak Cömert olan Zat’tan hayatlarının devamı için bir nevi rızık hükmünde bazı şeyler isterler. Veya dua, ıstırar (çaresizlik) lisanıyla yapılır. Çaresiz kalan her bir canlı, tam bir iltica ile dua eder, Rabb-i Rahîmine yönelir.

Bu üç tür dua, bir mani olmazsa daima makbuldür.

  • Duanın dördüncü türü ki, dua deyince daha çok akla gelen biz insanların duasıdır.

Bu da iki kısımdır: Biri fiilî ve hâlî, diğeri kalbî ve kâlî, yani dille yapılanıdır. Meselâ, bir işin hâsıl olması için gerekli tedbirleri alıp, gerekli sebepleri yerine getirmek fiilî duadır. Sebepleri eksiksiz yerine getirmek, isteneni icat etmek için değildir; belki hâl diliyle onu Cenâb-ı Hak’tan istemek, O’nun razı olacağı bir vaziyet almak demektir. Meselâ çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu tür fiilî dua, Mutlak Cömert olan Zât’ın Zâtî ismine yönelik olduğundan, genellikle kabul görür.

İkinci kısım ise, kalbden dille yapılan duadır. İnsan, bu dua ile elinin yetişmediği, gücünün yetmediği bazı şeyleri Allah’tan ister. Bu duanın en önemli yanı, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur: Dua eden insan anlar ki, Birisi var, onun kalbinden geçenleri bile işitir, her şeye gücü yeter, onun her bir arzusunu yerine getirebilir; güçsüzlüğüne merhamet, yoksulluğuna medet eder. İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin kaynağı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, insanlığın en yüksek mertebesine çık, bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al ve bütün kâinatın, bütün varlıkların vekili bir kul gibi ve kâinatın en güzel kıvamda bir modeli ol. (Sözler, “23. söz, 1.Mebhas, 5.Nokta”)

***

B-) 26. Şuarâ Sûresi [1-159]

26. Şuarâ Sûresi : 227 âyetten oluşan Sûre,ismini 224’üncü âyetinde geçen şuarâ (şairler) kelimesinden alır. Sûre, Mekkeli müşriklerin Peygamber Efendimiz’in şair ve Kur’ân’ın da şiir olduğu iddialarını reddeder. O dönemde Mekkeliler nezdinde şair, cinlerle alâkası bulunan ve şiir güçlerini cinlerden alan insandı. Mekke döneminin ortalarında, müşriklerin İslâm’ın yayılması karşısında çok şiddetli bir saldırı ve mazeretler üretme kampanyası başlattıkları bir dönemde inen Sûre, onların bütün iddia ve itirazlarına da cevap verir. Bir yandan da, Kur’ân’ın hak olduğu konusunda kâinattan ve tarihten çok çeşitli deliller serdeder.

Rahmân,Rahîm Allah’ın Adı’yla.

طٰسٓمٓۜ (١)

1. Tâ-Sîn-Mîm.

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢)

2. (Sûre’ye dahil olarak gelecek bütün) bu sözler, kendisi (ve Hakk’tan geldiği) apaçık olan ve gerçeği açıklayan Kitab’ın âyetleridir.

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ (٣)

3. Öyle görünüyor ki, o insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.

اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ (٤)

4. Eğer dilemiş olsak, üzerlerine gökten öyle bir delil (mucize) indiririz ki, onun karşısında ister istemez boyun büker ve inanmak zorunda kalırlar. (*)

~Açıklama~

(*) Allah dilemiş olsaydı, meselâ ismini yıldız veya yıldız benzeri harflerle göğün yüzüne yazabilirdi veya İsrail Oğulları’nı ahitlerini yerine getirmeye zorlamak için Tur Dağı’nı kaldırıp üzerlerinde tuttuğu gibi (Bakara Sûresi/63), insanları herhangi bir şekilde inanmaya mecbur edebilirdi. Fakat bu, kibrine, zulmüne, yanlış bakış açısı ve nefsaniyetine mağlûp olmayan herkes için imanın kâinattaki ve bizzat insandaki, insan hayatındaki delillerinin ve ayrıca Cenab-ı Allah’ın takdim buyurduğu delillerin yeterince fazla ve ikna edici olduğu bir durumda, insana verilmiş bulunan iradeyi yok saymak ve imtihan sırrını iptal etmek olurdu.

Allah, insanı çok farklı melekelerle, kabiliyetlerle yaratmış ve ona irade, yani seçme hürriyeti vermiştir. Ayrıca, onu inanma ve ibadet etmeye eğilimli yaratmıştır. Bunun yanısıra, kâinat ve insan, baştan sona Allah’ı gösteren apaçık işaretlerle doludur. Her insanın hayatında da ona “Allah” dedirtecek, vicdanının sesini duyuracak o kadar çok hadise cereyan eder ki! Bütün bunlardan ayrı olarak Allah (cc), insanlık tarihi boyunca her biri Allah hakikatinin en canlı şahidi olan çok sayıda peygamber göndermiş ve onların peygamber olduğunu gösteren onca açık delilin yanısıra, bir de onlara mucizeler lütfetmiştir. Kısaca Allah (cc), insan aklına imanın bütün kapılarını açar, ama irade verdiği, seçme hürriyeti tanıdığı insandan bu iradeyi ve seçme hürriyetini almak manâsına gelecek şekilde onları imana zorlamaz. Küfür, inanmak için yeterli delilin olmamasından kaynaklanmaz; tam tersine kibrine, cehaletine, zulmüne, yanlış bakış açışına, şartlanmışlığına ve nefsaniyetine mağlûp olan insanın bu delilleri bilerek örtmesinden kaynaklanır. Geçmişte helâk edilen kavimlerin açık tarihleri, bunu apaçık göstermektedir. Onlar, onca delilin yanısıra istedikleri farklı mucizeler de kendilerine gösterildiği halde hem inkârda, hem de her biri helâk sebebi zalimliklerinde, ağır günahlarında ısrar etmişlerdir. (Meselâ,bkn.A’râf Sûresi/73–79)

وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (٥)

5. Ne zaman kendilerine Rahmân’dan yeni bir öğüt, bir talimat ve ikaz gelse, mutlaka hoşnutsuzluk içinde ona arkalarını dönüp uzaklaşıyorlar.

فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ (٦)

6. Hep böyle, inatla karşı çıkıp yalanladılar; ama alay edip durdukları şey gerçekte ne imiş, pek yakında öğreneceklerdir.

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (٧)

7. Hiç yeryüzüne bakmazlar mı ki, orada çift çift nice güzel bitki bitiriyor, gün yüzüne nice yeni hayat çıkarıyoruz?

اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (٨)

8. Hiç kuşkusuz bunda bir delil, alınacak bir ders vardır. Buna rağmen onların çoğu, (o delile ve derse gözlerini, kulaklarını kapamakta ve) iman etmemektedirler.

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ۟ (٩)

9. Fakat şüphesiz ki senin Rabbin,O’dur Azîz (izzet ve ululuk sahibi ve mutlak galip, izzetine dokunan her kim olursa olsun onu cezalandırmaya gücü yeten); O’dur Rahîm (özellikle iman edip Kendisine yönelen kullarına karşı da hususî rahmeti pek bol olan).

وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَۙ (١٠)

10. Hani, Rabbin Musa’ya nida etmiş ve şöyle buyurmuştu:“O zalim topluluğa git.

قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ (١١)

11. “Firavun’un halkına. Artık Bana saygı duyup, küfür ve isyandan, dolayısıyla azabımdan halâ sakınmayacaklar mı?”

قَالَ رَبِّ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ (١٢)

12. Musa, şöyle karşılık verdi: “Rabbim, korkarım ki beni yalanlarlar.

وَيَضِيقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ (١٣)

13. “Benim de göksüm daralır ve gereken tahammül ve müsamahayı gösteremeyebilirim; dilim de tutulur (da, Mesajı’nı onun gerektirdiği fesahat ve selâsette anlatamayabilirim). Bu bakımdan ne olur, Harun’u da risaletle şereflendir!

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ (١٤)

14. “Ayrıca, bana karşı bir de suçlamaları var, (*) bu bakımdan, endişe ederim ki, beni öldürürler de (vazifemi hakkıyla yapamayabilirim).

~Açıklama~

(*) Burada Hz.Musa (a.s.), Mısır’da iken bir yerli Mısırlıyı hataen öldürmesi hadisesine atıfta bulunmaktadır. (Kasas Sûresi/15).

قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ (١٥)

15. “Asla!” buyurdu Allah: “(Sana hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Bununla birlikte, Harun’u da rasûl kıldım.) Şimdi siz, (destek olarak sana verdiğim ve daha da vereceğim) delillerimizle (mucizelerimizle) (*) gidin. Elbette Biz de sizinle beraberiz ve olup bitecek her şeyin takipçisi olacağız.

~Açıklama~

(*) Bu mucizeler için bkn. A’râf Sûresi/106–108, 130–135.

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَۙ (١٦)

16. Gidin o Firavun’a ve şöyle deyin: “Biz, Âlemlerin Rabbi’nden bir mesajla gelmiş bulunuyoruz.

اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَۜ (١٧)

17. “İsrail Oğulları’nı serbest bırakacaksın, bizimle gelecekler.”

قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ (١٨)

18. “Öyle mi?” dedi Firavun, “Biz seni daha bebekken alıp yetiştirmedik mi ve ömrünün pek çok yıllarını bizim yanımızda geçirmedin mi?

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ (١٩)

19. “Sonra da bildiğin o fena işi yaptın (*) ve artık ispat ettin ki, sen gerçekten bir nankörsün.”

~Açıklama~

(*) Hz.Musa’nın Mısır’da iken kazaen bir Mısırlıyı öldürdüğü olayı hatırlatıyor. (Kasas Sûresi/15)

قَالَ فَعَلْتُهَٓا اِذًا وَاَنَا۬ مِنَ الضَّٓالِّينَۜ (٢٠)

20. “Ben,” diye cevap verdi Musa, “evet o işi yaptım, ama bilmeden, farkına varmadan yaptım.

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبّ۪ي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ (٢١)

21. “Sonra da, sizinle beraber bulunmaktan çekinip kaçtım. (*) Neticede Rabbim bana her konuda doğru hüküm verme, doğru ile yanlışı ayırabilme kabiliyeti ve hikmet bahşetti ve beni elçilerden kıldı.

~Açıklama~

(*) Bu kaçma, can korkusuyla kaçma değil, bir bakıma, artık Firavun sarayında kalmaktan Allah adına endişe edip, O’na doğru bir seyahat olarak alınmalıdır. Çünkü âyette de açık olduğu üzere bu firar, Hz. Musa’ya risalet kapısını açmıştır. Herhangi bir şeyden kaçma ve uzaklaşma manâlarına gelen firar; erbabınca, halktan Hak’ka seyeran etmenin, gölgeden asla ilticada bulunmanın, damlayı bırakıp deryaya yönelmenin, zerreden vazgeçip güneşe teveccühün ve benlikten sıyrılıp vücudu Hak şuaları içinde eritmenin unvanı olmuştur ki, onu insanın “seyr-i kalbî” ve “seyr-i ruhanî”sine işaret eden: “Kaçıp Allah’a sığınınız” (Zâriyât Sûresi/50) meâlindeki âyetle irtibatlandırmak mümkündür.

İnsan, imanı hesabına beden ve cismaniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır. Böyle bir firarî ve Hak mültecîsinin nasıl payelendirildiğini, o kapının sadık bir bendesi olan Hz. Musa (Alâ Nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’den dinleyelim: “Sizinle beraber bulunmaktan korkup kaçtığım için Rabbim bana hakimiyet lütfetti ve beni mürselînden kıldı.”(Şuarâ Sûresi/21) diyen Hak nebîsi, zevk ve vuslata, hilâfet ve kurbete varan yolun firardan geçtiğine dikkati çekiyor ve peygamberane iradelere öncülük yapıyor.

Avamın firarı, varlığın dağdağasından, masıyetin çirkinliğinden Allah’ın üns ve gufranına sığınma şeklinde olur. Bunlar gözlerini her açıp kapayışlarında: “Yarlığa Rabbim ve merhamet buyur, buyur ki, Sen merhameti en hayırlı olansın!” (Mü’minûn Sûresi/23: 118) âyetini okur. Ve oturur-kalkar: “Rabbim, işleyegeldiğim şeylerin şerrinden sana sığınırım!” der inlerler. Havassın firarı, sıfatlardan sıfatlara, sırdan şuhûda, rüsûmdan (merasim, ibadetlerin sırf zahirî yanı) usûle ve nefsanî duygulardan ruhanî ihsaslaradır ki: “Allah’ım, Sen’in gazabından rızana, ukûbetinden (cezalandırma) affına sığınırım!” sözleri, onların her zamanki vird-i zebanlarıdır (dillerinin tekrarı). Haslar üstü hasların firarı ise,sıfattan Zât’a ve Hak’tan yine Hak’kadır ki, her zaman:“Sen’den yine Sana sığınırım!” der,heybet ve mehabet soluklarlar. (K.Zümrüt Tepeleri,1,“Firar”)

وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَۜ (٢٢)

22. “Başıma kaktığın o iyilik (bebekken beni yetiştirmiş olmanız) ise, bir iyilik değil, İsrail Oğulları’nı köleleştirmiş olmandan dolayıydı.”

قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (٢٣)

23. Firavun, “Âlemlerin Rabbi de neyin nesi?” dedi.

قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٢٤)

24. Musa, cevap verdi: “Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındaki her şeyin Rabbidir; eğer gerçeği anlama niyetinde iseniz, böyledir.”

قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ (٢٥)

25. Firavun, çevresindekilere (alayı alaylı), “Ne dediğini işitiyorsunuz değil mi?” diye sordu.

قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّلِينَ (٢٦)

26. Musa, (aldırmadan, tartışmaya girmeden) devam etti: “O,sizin de Rabbinizdir, sizden önceki bütün atalarınızın da Rabbidir.”

قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِ۪ٓي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (٢٧)

27. Firavun, (yine etrafındakilere dönerek): “Size gönderilen bu elçi var ya,gerçekten bir deli!” dedi.

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (٢٨)

28. Musa, (yine aldırmadan) devam etti: “O, doğunun, batının ve bu ikisi arasında yer alan her şeyin de Rabbidir. Eğer gerçekten düşünüp akledebiliyorsanız, böyledir.”

قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَيْرِي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (٢٩)

29. Firavun, tehdide başvurdu: “(Bak Musa,) eğer benden başka bir ilâh edinecek olursan, var ya, hiç şüphen olmasın ki seni zindana tıkarım.” (*)

~Açıklama~

(*) Firavun, idaresi altındaki herkesin en büyük rabbi olduğu iddiasında idi (Naziât Sûresi/24). Halk üzerinde dilediği gibi hükmediyordu. Hz. Musa (a.s.), Allah’ı Firavun’un, adamlarının, hepsinin atalarının, herkesin ve her şeyin Rabbi olarak takdim buyurunca, hakimiyetinin tehdit altına girdiğini hissetti. Bu bakımdan, her diktatörün yaptığı gibi tehdide yöneldi. Bundan da öte, kendisini ilâh da ilan etti. Rabb olmanın Ulûhiyet’in, yani ilâh olmanın bir boyutu, bir hususiyeti olduğunu ve ancak ilâh olanın rabb olabileceğini kavramış olmalıydı ki, böyle yaptı. Firavun insanlar üzerinde ilâhlık ve rablık iddiasına rağmen,o dönemde Mısırlılar kâinat üzerinde hakim ve idareci pek çok “tanrı”ya tapıyorlardı ve bizzat Firavun da,aynı şekilde pek çok “tanrı”ya ibadet etmekte idi (A’râf Sûresi/127).

Rabb olma (Rubûbiyet), itaat ister; Ulûhiyet ise, daha çok ibadet ister. Cenab-ı Allah (cc), mutlak ve eksiksiz ilim, irade ve kudret sahibi olarak bütün varlıkların ilâhıdır ve Allah olduğu için ibadet edilmeye lâyıktır, Kendisine ibadet edilmelidir. Her türlü ibadet ancak O’na yapılır, peygamberler dahil başka hiçbir varlığa ibadet edilmez; ibadet manâsında bir davranış sergilenmez. Mutlak Rubûbiyet de yine O’na aittir. O, yaratan, yaşatan, idare eden, besleyen, yani Rabb olarak bütün bir kâinat ve tek tek her varlık üzerinde mutlak hakimiyet ve otorite sahibidir. İnsanlar üzerinde de mutlak hakimiyet yine O’na aittir. Şu kadar ki O, insanlara ve cinlere irade verdiği için onları Kendisi’ne mutlak itaate zorlamamış, itaatten sorumlu tutmakla birlikte, sonucuna katlanmak kaydıyla itaat edip etmemeyi iradelerine bırakmış ve yaptıklarından sorumlu tutulmak kaydıyla, hayatlarında bu iradelerini kullanabilecekleri sınırlı bir sahayı da onlara bahşetmiştir.

قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ (٣٠)

30. Musa, “Sana (söylediklerimin doğruluğunu ispat eden) apaçık bir delille gelmiş olsam da mı?” diye karşılık verdi.

قَالَ فَأْتِ بِهِ۪ٓ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣١)

31. “Haydi, doğruyu söylüyorsan, o zaman göster o delilini!” dedi Firavun.

فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌۚ (٣٢)

32. Bunun üzerine Musa asâsını yere bırakıverdi. Bir de ne görsünler: Asâ, her haliyle büyük bir yılan oluvermiş.

وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِرِينَ۟ (٣٣)

33. Bir de, sağ elini koynundan çıkarıverdi ki, bakanların gözlerini kamaştıracak derecede parlak mı parlak!

قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌۙ (٣٤)

34. Firavun, (meseleyi) etrafındaki ileri gelenlere (idare ve danışma heyetine sundu ve) “Bu adam, gerçekten çok bilgin bir büyücü!” dedi.

يُرِيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِه۪ۗ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ (٣٥)

35. “Yaptığı büyülerle sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Bu durumda ne tavsiye edersiniz?”

قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِرِينَۙ (٣٦)

36. (Meseleyi aralarında görüşen heyet, Firavun’a şu mütalâada bulundu:) “Onu ve kardeşini bir süre burada alıkoy ve bu arada bütün şehirlere ulaklar sal.

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ (٣٧)

37. “Ne kadar bilgin, usta büyücü varsa toplayıp sana getirsinler.”

فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍۙ (٣٨)

38. Derken, kararlaştırılan malûm (bayram) gününde (*) (Musa ile karşılaşmak üzere) bütün büyücüler bir araya toplandı.

~Açıklama~

(*) Bkn.Tâ-Hâ Sûresi/59.

وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَۙ (٣٩)

39. Halk da, “Haydi, gelmiyor musunuz?” diye davet edildi.

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ (٤٠)

40. “Bekliyoruz ki, büyücüler galip gelsin ve inanç hususunda biz de onlara tâbi olalım.” (*)

~Açıklama~

(*) Firavun’un adamları, Hz. Musa’nin getirdiği İlâhî mesajın halk üzerinde tesir yapmaması için büyücüleri galip gelmeye teşvik ediyor ve yüreklendiriyorlardı. Gayeleri, halkın gözündeki mevkilerini korumak, resmî sistemi ve idarelerini muhafaza etmekti.

فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ (٤١)

41. Derken, büyücüler karşılaşma yerine geldi ve Firavun’a, “Eğer galip gelirsek herhalde bize büyük bir mükâfat verilir!” dediler.

قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ (٤٢)

42. “Tabiî,” dedi Firavun, “o zaman benim gözdelerimden olacaksınız.”

قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ (٤٣)

43. (Müsabakaya geçildi ve) Musa büyücülere, “Haydi, ortaya ne koyacaksanız koyun!” dedi.

فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ (٤٤)

44. Ellerindeki ipleri ve değnekleri yere bıraktılar ve “Firavun’un gücü ve izzeti hakkına, galip gelen biz olacağız!” dediler.

فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ (٤٥)

45. Sonra da Musa asâsını yere bırakıverdi. Bir de ne görsünler, büyücülerin ortaya koyduğu bütün göz boyayıcı şeyleri yutuyor.

فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَۙ (٤٦)

46. Büyücüler hemen secdeye kapandılar.

قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَۙ (٤٧)

47. “Âlemlerin Rabbi’ne iman ettik!” dediler.

رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ (٤٨)

48. “Musa’nın ve Harun’un Rabbi’ne!”

قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَۜ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعِينَ (٤٩)

49. “Ben size izin vermeden O’na inanmak ha?” diye (çıkıştı) Firavun: “Anlaşıldı, Musa sizin ustanızmış; büyüyü size o öğretmiş! Görürsünüz siz! Andolsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesecek ve hepinizi asacağım!”

قَالُوا لَا ضَيْرَۘ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ (٥٠)

50. “Hiç önemi yok!” dediler, “Nasıl olsa Rabbimize dönüyoruz.

اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَۜ۟ (٥١)

51. “Umarız ki, (Musa ve Harun ile getirdikleri Mesaj’a) ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimiz günahlarımızı affeder.”

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادِ۪ٓي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٥٢)

52. (Hadiseler bir noktaya geldi ve nihayet) Musa’ya, “Kullarımı gece yola çıkar; arkadan sizi mutlaka takip edecekler.” diye vahyettik.

فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِرِينَۚ (٥٣)

53. Bu arada Firavun, asker toplamak üzere bütün şehirlere görevliler saldı.

اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَۙ (٥٤)

54. “Esasen bunlar, çok küçük ve sefil bir topluluktur!” diyorlardı.

وَاِنَّهُمْ لَنَا لَغَٓائِظُونَۙ (٥٥)

55. “(Cirimlerine bakmadan,) bizi öfkelendiriyorlar.

وَاِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَۜ (٥٦)

56. “Ama biz, elbette uyanık ve tedbirli büyük bir topluluğuz.” (*)

~Açıklama~

(*) Firavun’un yaptırdığı bu propaganda, onun güç ve korkusuzluk gösterisi altında saklı derin korkusunu ortaya koymaktadır. Bir yandan, bütün şehirlere görevliler çıkarıp asker topluyor, bir yandan da İsrail Oğulları’nın çok küçük ve zayıf oldukları propagandasını yayıyordu. Böylece, halkın kendisi gibi güçlü bir kralın, köleleştirdiği ve uzun zamandır işkenceler altında ezdiği bir halktan korktuğunu bilmesinin önüne geçmek istiyordu.

فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ (٥٧)

57. Böylece Biz onları, o çok güzel bağlardan, bahçelerden ve akıp duran su kaynaklarından çıkardık;

وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍۙ (٥٨)

58. Onca hazinelerden, servetlerden, kendilerince çok değerli o yüksek makam ve mevkilerden de.

كَذٰلِكَۜ وَاَوْرَثْنَاهَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَۚ (٥٩)

59. Her şey, işte böyle cereyan etti. Sonunda, benzer büyük nimetleri İsrail Oğullarına bahşettik. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, İsrail Oğulları’nın nihaî zaferine, Hz.Davud ve Hz.Süleyman zamanında ulaştıkları medeniyet seviyesine işaret etmektedir. Kur’ân, bu âyetle nihaî neticeyi haber verdikten sonra, gelecek âyetlerde yeniden Firavun ve ordusunun başına gelenleri anlatmaya geçmektedir.

فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ (٦٠)

60. Derken Firavun’un ordusu, güneş doğup ortalığı aydınlatırken, (geceden yola çıkmış bulunan) İsrail Oğulları’nı takibe koyuldu.

فَلَمَّا تَرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ (٦١)

61. İki topluluk birbirlerini görecek mesafeye gelince Musa’nın beraberindekiler, “Eyvah, yakalandık!” dediler.

قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْدِينِ (٦٢)

62. “Asla!” dedi Musa, “Rabbim muhakkak benimledir; bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” (*)

~Açıklama~

(*) Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Hicret esnasında yanında Hz. Ebû Bekir (r.a.) olduğu halde Sevr mağarasına sığındığında, kendisini takip eden Mekkeli müşriklerden bir ekip mağara ağzına kadar geldi. Hz. Ebû Bekir endişe izhar edince Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Üzülme, Allah bizimledir!” buyurmuştu (Tevbe Sûresi/40). Benzer durumlarda Peygamber Efendimiz’le Hz. Musa’nın ortaya koyduğu davranış biçimi özde aynı olmakla beraber, birtakım manâlı farklılıklar da ihtiva etmektedir. Meselâ: Hz.Musa (a.s.), kendisi adına konuşur, yani “Rabbim muhakkak benimledir; bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” derken, Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, “Allah bizimledir!” diyerek, Hz. Ebû Bekir’i sözüne dahil etmekte, hattâ ümmeti adına konuşmaktadır. Bu, peygamberlik ve liderlik mevzuunda Hz.Musa’nın konumunun biraz farklı olduğunu gösterirken, Efendimiz’in liderliğinin ve İslâm’ın bu konudaki kuralının bütün toplumu kuşattığı ve âdeta toplumu kendisinin lideri, rehberi kıldığını ima eder. Bundandır ki Kur’ân, modern devletlerin yerine getirdiği kamu görevlerini ortak vazife olarak toplumun kendisine yükler. İslâm’da paylaşma, ortak sorumluluk alma, yardımlaşma ve istişare esastır. Peygamber Efendimiz’in sözü,Hz. Ebû Bekir’in büyüklüğünü ve O’na olan yakınlığını da göstermektedir.

Hz. Musa (a.s.), Cenab-ı Allah’tan “Rabbim” diyerek kendi adına ve O’nun kendisiyle olan hususî münasebeti noktasında söz etmektedir. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm ise, Cenab-ı Allah’tan, O’nun bütün isimlerinin manâsını içine alan has ismi “Allah” olarak söz etmektedir. Bu da göstermektedir ki, O’nun Allah ile olan münasebeti evrenseldir ve bütün varlıkları temsil etmektedir. Ayrıca bu, O’nun misyonunun da evrensel olduğunu gösterir. Hz. Musa, “Rabbim …bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” diyerek, O’ndan beklediği yardımı gelecek zamanla ifade etmiştir. Efendimiz ise,“Allah bizimledir!” diyerek, O’nunla münasebetinin ve O’ndan beklentilerinin her zaman için aynı olduğunu ve zamanla kayıtlı bulunmadığını ortaya koymuştur. Şu kadar ki, burada âyetlere dayalı olarak yaptığımız karşılaştırmanın en büyük beş peygamberden ikisi arasında olduğu, dolayısıyla onların seviyelerine göre değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.

فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِۚ (٦٣)

63. Biz de Musa’ya, “Asânla denize vur!” diye vahyettik. Musa vurur vurmaz deniz yarıldı ve sular, (koridor benzeri açılan yolun iki yanına) birer büyük dağ gibi yığıldı.

وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَرِينَۚ (٦٤)

64. Ötekileri (Firavun’un ordusunu da) oraya yaklaştırdık.

وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَعِينَۚ (٦٥)

65. Musa’yı ve beraberinde bulunan herkesi kurtardık.

ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَرِينَۜ (٦٦)

66. Ardından, diğerlerini suda boğduk. (*)

~Açıklama~

(*) Ayrıntı için bkn. A’râf Sûresi/103–137; Yunus Sûresi/75–93; Tâ-Hâ Sûresi/9–79.

اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (٦٧)

67. Bütün bu olup bitenlerde hiç kuşkusuz çok önemli bir ibret vardır. (Ey Rasûlüm, kavminden çoğu iman etmiyor diye üzülme.) Gerçek şu ki,(gördükleri onca mucizeye rağmen, bu kıssada sözü edilen Firavun halkının da, Musa’nın kavminin de) çoğu mü’min değildi.

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ۟ (٦٨)

68. Şüphesiz ki senin Rabbin, O’dur Azîz (her işte üstün ve mutlak galip, izzetine dokunan herkesi kahretmeye mutlak kadir), O’dur Ra-hîm (özellikle mü’min kullarına karşı hususî rahmet ve merhameti pek bol olan). (*)

~Açıklama~

(*) Bu son iki âyet 8 ve 9’uncu âyetlerle aynı olup, Sûre’nin bir bakıma etrafında döndüğü aynı gerçeği vurgulamaktadır. Şu kadar ki, 8’inci âyet Mekke müşriklerinden, 67’nci âyet ise geçmişte yaşayıp gitmiş bir topluluktan, Firavun halkından söz ettiği için ona göre bir meal tercih ettik. Âyetler, bir yandan küfür ve zalimlikte direttikleri gibi, İslâm’ın tebliğinin ve insanların inanmasının önüne de geçmeye çalışan inkârcıları tehdit etmekte, bir yandan da mü’minlere teselli verip, onları cesaretlendirmektedir. İnkârcıların sayıca çok olması bizi yanlış düşünmeye sevk etmemelidir. Mü’minler Allah yolunda ve O’nun dinine yardımda sabrettikleri sürece âkıbet hem dünyada, hem Âhiret’te onların olacaktır. Çünkü Allah Azîz’dir; mutlak onur sahibidir, Kendisi’ne savaş açanları cezalandıracak, yok edecek güçtedir; mü’minlere karşı da hususî merhameti pek boldur.

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰهِيمَۢ (٦٩)

69. Onlara İbrahim’in (hayatındaki şu önemli) hadiseleri de oku, anlat:

اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ (٧٠)

70. İbrahim, bir gün atasına ve halkına hitaben, “Nedir bu taptıklarınız böyle?” dedi. (*)

~Açıklama~

(*) İbrahim’in atası Âzer, İbrahim’in kavmi ve inançlarıyla ilgili olarak bkn. En’âm Sûresi/74, not 16; Tevbe Sûresi/114, not 24.

قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ (٧١)

71. “(Bildiğin gibi) biz, (tahtadan ve taştan yapılmış da olsalar) birtakım putlara tapıyoruz; (ilâhlarımız oldukları için) önlerinde eğilmeye de devam edeceğiz.” diye cevap verdiler.

قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ (٧٢)

72. İbrahim sordu: “Onlara dua ettiğinizde, onlar sizi duyuyor mu?

اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ (٧٣)

73. “Veya (taptığınızda) size bir fayda, (tapmadığınızda) zarar verebiliyor, (ya da gerektiğinde) sizden bir zararı giderebiliyorlar mı?”

قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ (٧٤)

74. “Hayır” dediler, “ama biz, babalarımızı, dedelerimizi hep böyle yaparken bulduk.” (*)

~Açıklama~

(*) Bu, çok tipik bir insan tabiatıdır. İnsanın, yanlış da olsa yerleşmiş kabul ve âdetleri terk etmesi çok zordur. O, yaptığı şeylerin bir gerçeğe dayanıp dayanmadığı, rasyonel olup olmadığı konusunda düşünmek istemez. Oysa İslâm, insan düşüncesine hürriyet getirmiş ve insanı ön yargılardan, kör taklitten, ataperestlikten kurtarmaya yönelmiş ve gerçekleri bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, insan düşünce ve iradesinin önündeki engelleri de kaldırmayı hedeflemiştir.

  • 1940’larda New York İlimler Akademisi’nin başkanı olan A.Cressy Morrison, sözünü ettiğimiz tipik insan tabiatına dikkat çeker ve şöyle der:

Hayat için gerekli bütün unsurların bir gezegende aynı anda tesadüfen bir araya gelmesi mümkün değildir. Yerin büyüklüğü,güneşle arasındaki mesafe, hayat için gerekli ısının derecesi ve güneşin hayata sebep şuaları,yer kabuğunun kalınlığı, yerdeki su, karbondioksit ve nitrojen miktarı, insanın ortaya çıkması ve hayatta kalması –bütün bunlar,bir düzene, maksada, maksatlı bir yapıma ve matematik kanunlarına göre aynı anda bir gezegende tesadüfen bulunamayacakları gerçeğine işaret etmektedir. İhtimal hesaplarına göre böyle bir şeyin mümkün olması, milyarda bir bile değildir. Yığın yığın olgular karşısında ve kendisi de maddî olmayan zihnimizin özelliklerini tanıdığımızda bu kadar delili bir tarafa bırakıp, her şeyi milyarda birlik bir tesadüfe vererek, biz ve başka her şey tesadüf sonucu olduk demek mümkün müdür? Her şeyin tesadüfen olduğunu kabul etmek demek,999.999.999’u bir tarafa bırakıp 1’i almak veya 1’i 999.999.999’a tercih etmek demektir. (Acaba insan böyle bir tercihi, mesele menfaat veya zararıyla alâkalı olduğunda yapar mı? A.Ü.) Bilim, sözünü ettiğimiz gerçekleri ve daha sayısız gerçeği inkâr edemiyor; matematikçiler, sözünü ettiğimiz rakamın doğru olduğunu söylüyor. Buna rağmen, yerleşmiş kabul ve inançları atamayan insan zihninin inatçı direnişiyle karşılaşıyoruz. Eski Yunanlılar, yeryüzünün küre şeklinde olduğunu biliyorlardı; fakat batılıların bunu kabulü için 2000 yıl geçmesi gerekti.Yeni fikirler muhalefet, alay ve karalama ile karşılaşır, ama gerçek var olmaya devam eder. (Morrison, 99–100)

قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ (٧٥)

75. “Öyle de, nelere taptığınıza şöyle bir bakmaz mısınız?” dedi İbrahim.

اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ (٧٦)

76. “Eski atalarınızdan beri tapageldiğiniz şeylere?

فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِ۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَۙ (٧٧)

77. “Görüyorum ki, taptığınız o şeylerin hepsi bana düşmandır; (*) ancak Âlemlerin Rabbi başka.

~Açıklama~

(*) Yani, “Eğer ben onlara tapacak olursam, bu beni dünyada hüsrana uğratacağı gibi, Âhiret’te de onlar benim onlara tapmış olmamı reddedecek ve bana cephe alacaklardır.”

اَلَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِۙ (٧٨)

78. “O ki, beni yarattı ve bana her konuda takip etmem gereken yolu gösterir, beni faydama olan şeylere yöneltir.

وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِۙ (٧٩)

79.“O’dur acıktığımda beni doyuran, susadığımda susuzluğumu gideren; (yiyeceğimi de, içeceğimi de yaratan O’dur).

وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِۖ (٨٠)

80. “Hastalandığımda O’dur bana şifa veren.

وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِۙ (٨١)

81. “O’dur bana ölümü verecek ve sonra da beni diriltecek olan.

وَالَّذِ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪يِ خَطِيـَٔت۪يِ يَوْمَ الدِّينِۜ (٨٢)

82. “O büyük Hesap Günü’nde günahlarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur. (*)

~Açıklama~

(*) Peygamberler dahil herkes, Allah’ın rahmet ve affına muhtaçtır. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, şöyle dua ederlerdi: Allah’ım, Sen’den, muzır bir şeyin vereceği zarara ve saptırıcı bir fitneye uğramaksızın kazaya rıza, ölümden sonra rahat bir hayat, Cemaline bakma lezzeti ve Sana kavuşma şevki istiyorum. Zulmetmekten de zulme uğramaktan da, düşmanlık etmekten de düşmanlığa maruz kalmaktan da, hata işlemek ve bağışlanmayacak bir günaha girmekten de Sana sığınırım. Eğer beni kendime bırakacak olursan, zayıflığa, muhtaçlığa, günahkârlığa ve hataya bırakmış olursun. Ancak Sen’in rahmetine dayanıyorum Allah’ım; günahlarımı affet, çünkü onları ancak Sen affedersin. Tevbemi kabul et, çünkü Sen tevbeleri çok kabul edensin, tevbe edenlere hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın. (İbn Hanbel,5: 191)

O’nun bu duası, tabiî ki Allah Rasûlü’nün günah işlediği manâsına gelmez. Fakat bu ve benzeri duaları, O’nun Allah’a olan kulluğunun derinliğini ve ondaki mesuliyet şuurunu göstermektedir. O, kendisini Allah’ın sıradan bir kulu olarak görürdü. Bir defasında da, “Hiç kimse, Allah’ın rahmeti olmadan amelleriyle Cennet’e giremez.” buyurmuşlardı. “Sen de mi ya Rasûlellah?” diye sorulduğunda, “Evet, ancak Allah’ın beni mağfiret ve rahmetiyle sarıp sarmalamış olması başka.” cevabını vermişlerdi. (Buharî,“Rikak”, 18)

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, günde yetmiş, bazen yüz defa Allah’tan bağışlanma dilerdi. Peygamber’in kendisini hata eder görmesi O’nun büyüklüğündendir; ama bu, bizim hiçbir zaman peygamberleri hata eder görmemizi gerektirmez. Çünkü onlar masumdur ve masumiyet, peygamberliğin esaslarındandır.

رَبِّ هَبْ ل۪يِ حُكْمًا وَاَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَۙ (٨٣)

83. (İbrahim, dua ve münacata yöneldi:) “Rabbim, bana hikmet ve her konuda doğru hüküm ve karar verebilme kabiliyeti bahşet; beni salih kullarının arasına kat.

وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِرِينَۙ (٨٤)

84. “Bana gelecek nesiller arasında hayırla anılmamı nasip buyur. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân, Cenab-ı Allah’ın Hz.Zekeriya, Yahya, İsa, İbrahim, Musa ve Harun peygamberler için sonraki nesiller arasında iyi, yüce ve hayırlı bir nam bıraktığını ifade buyurur (Meryem Sûresi/50). Yani Allah (c.c.), onları (ve bütün diğer peygamberleri) inanç, düşünce ve yaşayışta izlenmesi gereken en büyük örnekler kılmıştır. Onların ortaya koyduğu örnek, sonraki nesilleri de iyiliğe, hayra ve güzelliğe sevketmiş ve sevketmeğe de devam etmektedir. Bu sebeple, “Sebep olan yapan gibidir.” kuralınca, peygamberlerin sevap defterleri devamlı kabarmaktadır. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, şöyle buyururlar: “Kim, İslâm’da güzel bir yol, iyi bir çığır açarsa, onun sevabı ve daha sonra o yolda gidenlerin sevabı, yapanlardan eksiltilmemek üzere ona da verilir. Kim de İslâm’da kötü bir yol, bir çığır açarsa, onun ve o yolda gidenlerin vebali, yapanlardan eksiltilmemek üzere onun sırtına yüklenir.” (Müslim,“Zekât”,69;İbn Mace,“Mukaddime”, 203)

وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِۙ (٨٥)

85. “Ve beni içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’in mirasçılarından kıl. (*)

~Açıklama~

(*) Cennet’e mirasçı olmayı isteme, şu manâlara gelir:

(1) Miras, en kolay kazanç yoludur. Dolayısıyla bu dua, “Rabbim, ben amellerimle Cennet’i hak edemem; Sen, fazl u kereminden ve rahmetinden beni Cennet’e koy!” demektir.

(2) Bazı rivayetlerde, “Herkes için hem Cennet’te hem de Cehennem’de ayrılmış bir yer vardır. Eğer bir kişi ölür ve Cehennem’e giderse, Cennetlikler onun Cennet’teki yerine mirasçı olur.” buyurulmaktadır.

وَاغْفِرْ لِاَبِ۪ٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّٓالِّينَۙ (٨٦)

86. “Atamı da bağışla; çünkü o, sapıp gitmişler içinde bulunuyor. (*)

~Açıklama~

(*) Hz. İbrahim’in Âzer için bu bağışlanma dilemesi, ona bir zaman söz vermiş olduğu içindir (Meryem Sûresi/47). Fakat kendisine Âzer’in bir kâfir olarak ölüp, ebedî azaba müstehak olduğu bildirilince, O bu duasından vaz geçti (Tevbe Sûresi/114).

Allah, şöyle buyurur: Şirk içinde ölüp de o Kızgın Alevli Ateş’in yoldaşları oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar böyle müşrikler için Allah’tan bağışlanma dilemek, ne Peygamber’in, ne de mü’minlerin yapacağı bir iştir. (Tevbe Sûresi/113)

وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ (٨٧)

87. “Beni rüsvay etme insanların diriltilip bir araya toplanacağı gün;

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ (٨٨)

88. “Fayda vermeyeceği gün ne malın, ne çocukların;

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍۜ (٨٩)

89. “Ancak fayda vereceği Allah’a tertemiz ve her türlü (manevî) hastalıktan uzak bir kalble gelen bir kişi olmanın.”

وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَۙ (٩٠)

90. O gün Cennet, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar için yaklaştırılır;

وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَۙ (٩١)

91. Alevli Ateş ise azgın isyankârlar için yayılıp açılır. (*)

~Açıklama~

(*) Cehennem nerededir (ve onun yayılıp açılması, Cennet’in yaklaştırılması ne demektir)? Yerküre, yıllık hareketiyle, Âhiret’te Mahşer Yeri olarak ortaya çıkacak geniş bir daire çizer. Bu demektir ki Cehennem, yerin bu yıllık dönüş yörüngesinin altındadır. Ateşi ışık vermediği için görünmemektedir. Bu yörüngede o kadar başka varlıklar vardır ki, ışık vermediklerinden dolayı onları göremiyoruz. Nitekim ay da, güneşten ışık aldığı ölçüde tam veya eksik görünür ya da hiç görünmez.

Bir küçük Cehennem vardır, bir de asıl büyük Cehennem. Küçük Cehennem, yerin altında veya merkezindedir. Jeoloji ilminden biliyoruz ki, yerin altına doğru her 33 metrede sıcaklık 1°C artar. Yerin yarıçapı 6.000 km. olduğuna göre, yerin altında yaklaşık 200.000 °C’lik bir sıcaklık var demektir. Bu miktar, ilgili bir hadise aynen uymaktadır. Küçük Cehennem, bu dünyada ve kabirde büyük Cehennem’in bazı fonksiyonlarını görür. O, Âhiret’te büyük Cehennem olarak açılacak ve muhtevasını ona boşaltacaktır. Öbür âlemin menzilleri de bizden gizlidir; bizim gözümüz onları göremez. Hadis-i şerifler, büyük Cehennem’in de bu dünya ile bazı münasebetleri olduğunu ifade buyurmaktadır. Meselâ, yaz sıcağına Cehennem sıcağı denmesi de bunu gösterir.

Büyük Cehennem’i göremesek ve şu anda tam kavrayamasak da, onun mahiyeti hakkında fikir sahibi olabiliriz. O, bazı fonksiyonlarını dünyada küçük Cehennem’e bırakmıştır. Nasıl mutlak kudret ve hikmet sahibi olan Allah (c.c.), tam bir hikmet ve sistem içinde yeri güneşe raptetmiş, güneşi de gezegenleri, sistemiyle birlikte, bir görüşe göre güneşler güneşine (Lyra burcunda Vega yıldızı –A.Ü.) doğru hareket ettirmektedir; nasıl O, belli günlerde ve merasimlerde kullanılan lambalar gibi parıldayan yıldızları Rubûbiyet ve Kudretinin parlak delilleri kılmıştır; ve nasıl O, tırnak büyüklüğündeki bir çekirdeğe kocaman bir ağacı sığdırır, bunun gibi, büyük Cehennem’i de küçük Cehennem’e yerleştirir ve bir süreye kadar onun içinde tutar ve zamanı geldiğinde o büyük Cehennem’in menzillerini onları hak edenler için birer azap yeri kılar. Netice olarak, Cennet ve Cehennem, yaratılış ağacından çıkıp ebede uzanan büyük bir dalın ucunda biten iki meyvedir; varlıklar silsilesinin birbirine zıt iki neticesidir.Her birinin yeri, silsilenin birbirine zıt iki ucundadır. Süflî varlıklar aşağı ucunda, nûranî ve ulvî olanlar üst ucunda yerlerini alacaklardır. Cennet ve Cehennem, dünyadaki hadiselerin ve yerin şuurlu sakinlerinin amelleriyle ürettiği ürünlerin toplanacağı iki mahzen; bu hadise ve amellerin biri kötülükleri, diğeri hayırları, iyilikleri taşıyan iki ırmak gibi aktığı ve neticede boşalacağı iki büyük havuzdur. Bu havuzlardan biri altta yer alacak ve kötü ameller, dünyanın kötü ürünleriyle dolacaktır. Diğeri ise üsttedir. Üstte olan Cennet İlâhî lütuf ve rahmetin,Cehennem ise İlâhî kahır ve azametin tecelli yeridir. Allah, isim ve sıfatlarını nerede dilerse orada tecelli ettirir. Meyvenin varlığı ağacın varlığı kadar, neticenin varlığı silsilenin varlığı kadar, mahzenin varlığı ürünün, havuzun varlığı ırmağın varlığı kadar kesindir. (Mektubat,“1.Mektup”tan özet)

وَقِيلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ (٩٢)

92. Ve onlara seslenilir: “Nerede o dünyada iken taptıklarınız,

مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ اَوْ يَنْتَصِرُونَۜ (٩٣)

93. “Allah’tan başka? Şimdi size bir yardımları dokunuyor mu, en azından kendilerine olsun faydaları var mı?”

فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُ۫نَۙ (٩٤)

94. Sonra, hepsi baş aşağı Cehennem’e fırlatılır; o (kendilerine tapılan putlar, önlerinde eğilinen tağutlar) ve o sapkın isyankârlar;

وَجُنُودُ اِبْلِيسَ اَجْمَعُونَۜ (٩٥)

95. Ve bütün İblis orduları.

قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَۙ (٩٦)

96. Orada birbirlerini suçlamaya başlarlar. (Sapkın isyankârlar, diğerlerine) der:

تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍۙ (٩٧)

97. “Allah’a yemin olsun, gerçekten biz besbelli bir sapıklık içindeydik.

اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ (٩٨)

98. “Sizi Âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk.

وَمَٓا اَضَلَّنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ (٩٩)

99. “Ama bizi saptıranlar, hep o hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlular oldu.

فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَۙ (١٠٠)

100. “Gayri bir şefaatçimiz de yok;

وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ (١٠١)

101. “Ne de candan bir dostumuz.

فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (١٠٢)

102. “Ne olur, bize bir şans daha tanınsa da dünyaya döndürülsek;o zaman mutlaka mü’minlerden oluruz!”

اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٠٣)

103. Bütün bu olup bitenlerde (İbrahim’in yaşadıklarında) hiç kuşkusuz çok önemli bir ibret vardır. Doğrusu, o halkın çoğu mü’min değildi.

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ۟ (١٠٤)

104. Şüphesiz ki senin Rabbin, O’dur Azîz, O’dur Rahîm.

كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍۨ الْمُرْسَلِينَۚ (١٠٥)

105. Nuh’un halkı da (Nuh’u yalanladı ve O’nu yalanlamakla bütün) rasûlleri yalanlamış oldular.

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ (١٠٦)

106. Kardeşleri Nuh onlara şu tebliğde bulunmuştu: “Allah’a gönülden saygı duymalı ve O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından sakınmalı değil misiniz?

اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌۙ (١٠٧)

107. “Şüphesiz ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِۚ (١٠٨)

108. “O halde artık Allah’tan korkun, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَۚ (١٠٩)

109. “Ben, bu davetim karşılığında sizden bir ücret istemiyorum;benim ücretimi verecek olan ancak Âlemlerin Rabbi’dir. (*)

~Açıklama~

(*) Güvenilir olma (emanet) ve tebliğ, Risalet’in önemli vasıflarından ikisidir. Diğerleri doğruluk (sıdk), fetanet (aklı aşan ‘akıl’ sahibi olma), masumiyet ve bütün zihnî, bedenî ârızalardan salim olmaktır. Güvenilir olma, risaletin bir bakıma temelidir. Peygamberlerden hiçbir şekilde yalan, sözde durmama, emanete ihanet, emniyeti sarsacak bir söz veya iş sâdır olmaz. Güvenilirlik (emanet), mü’min kelimesiyle aynı kökten gelir. Mü’min olmak demek, güvenilir olmak demektir. Bütün peygamberler, mü’minlerin en iyileri, aynı zamanda en güvenilir olanlarıdır.
Bu sûrede tebliğleri anlatılan beş rasûlün tebliğine “Ben güvenilir bir elçiyim.” diye başlaması, oldukça manidardır. Mü’min, Cenab-ı Allah’ın da isimlerindendir. Çünkü sonsuz ve sınırsız güvenli olan, güven veren, Kendisine itimat edilen Allah’tır. Bizim peygamberler vasıtasıyla O’nunla olan münasebetimiz de, öncelikle emniyete ve emanete riayete dayanır. Allah (c.c.), risaletin diğer önemli sıfatı olan tebliğle, insanlara hususî rahmet tecellisinde bulunmuştur. Peygamberler, Allah’ın dinini tebliğ karşısında insanlardan hiçbir karşılık beklemezler. Hattâ Cennet beklentisine bile girmezler. Onların tek beklentisi, Allah’ın dininin kabul edildiğini ve insanların imanlarının kurtulduğunu görmektir. Onlar, tebliğ görevlerini yerine getirirlerken her türlü ızdıraba, işkenceye, açlığa, susuzluğa, sürgüne katlanır, ölümü de göze alırlar. Bütün bunlara sadece Allah rızası ve insanların iyiliği için katlanırlar.

İmam Busiri, Allah Rasûlü’nün bu halini anlatma sadedinde şöyle der: “Dağlar, altın yığınları halinde O’nun yanında yürümek istedi, ama O reddetti.” Allah’ın dinini tebliğde peygamberlere vâris olanlar, bu kutlu hizmetin altına girmek isteyenler de, fevkalâde güvenilir olmalı ve yaptıkları karşısında insanlardan hiçbir şey beklememelidirler.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِۜ (١١٠)

110. “Artık Allah’tan korkun, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”

قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَۜ (١١١)

111. “Şimdi, seni izleyenlerin toplumun en süflîleri olduklarını görüp dururken sana inanmamızı nasıl beklersin?” dediler. (*)

~Açıklama~

(*) Nuh kavminin “önde gelenleri”nin bu tavrıyla ilgili olarak bkn. Hûd Sûresi/27,not 8.

قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ (١١٢)

112. Nuh, “(İddia ettiğiniz gibi, iman etmeden önce bir takım bayağı işlere bulaşmışlarsa, o dönemde) neyle meşguldüler, ne yapıyorlardı, bu konuda hiçbir bilgim yok!” dedi.

اِنْ حِسَابُهُمْ اِلَّا عَلٰى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَۚ (١١٣)

113. “Ama birazcık idrakiniz olsaydı bilirdiniz ki, onların hesabı ancak Rabbime aittir. (*)

~Açıklama~

(*) Yani, “Bir mü’min zelil ve süflî görülemez. Eğer iman etmeden önce işledikleri bazı işlerden dolayı onları toplumun süflîleri olarak değerlendiriyorsanız,benim o konuda hiçbir bilgim yok. Kaldı ki, iman önceyi siler. Sonra, onları önceki yaptıklarından dolayı da sorgulayamam. Bana birtakım başka gayeler için inanıp inanmadıklarını da bilemem. Onların niyetlerini araştıracak da değilim. Herkesin niyetini bilen Allah’tır ve insanları sorguya çekecek de O’dur.”

وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَۚ (١١٤)

114. “Kimse benden mü’minleri kovmamı beklemesin.

اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌۜ (١١٥)

115. “Ben, (insanların yaptıklarını araştırmaya memur veya onlardan sorumlu değilim;) ben, ancak gerçeği apaçık ortaya koymaya memur bir uyarıcıyım.”

قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَۜ (١١٦)

116. “Ey Nuh!” diye çıkıştılar, “eğer bu davandan vazgeçmezsen, bil ki taşa tutulup öldürüleceksin!”

قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِۚ (١١٧)

117.(Asırlarca süren mücadelenin sonunda) (*) Nuh,“Rabbim,” diye münacatta bulundu, “halkım beni yalanladı.

~Açıklama~

(*) Nuh’un tebliği tam 950 yıl sürdü. (Ankebût Sûresi/14)

فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (١١٨)

118. “Artık benimle onlar arasındaki kesin hükmünü ver; ver de beni ve beraberimdeki mü’minleri kurtar!”

فَاَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۚ (١١٩)

119. Biz de, O’nu ve beraberindekileri (üzerine mü’minler ve her hayvan türünden bir çift yüklenmiş bulunan) o dopdolu gemi içinde kurtardık.

ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَۜ (١٢٠)

120. Sonra da arkada kalanları suda boğduk. (*)

~Açıklama~

(*) Nuh’un gemisi ve Nuh halkının sonu ile ilgili ayrıntılar için bkn.Hûd Sûresi/37–48 ve ilgili notlar.

اِنّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٢١)

121. Bütün bu olup bitenlerde hiç kuşkusuz çok önemli bir ibret vardır. Doğrusu, o halkın çoğu mü’min değildi.

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ۟ (١٢٢)

122. Şüphesiz ki senin Rabbin, O’dur Azîz, O’dur Rahîm.

كَذَّبَتْ عَادٌۨ الْمُرْسَلِينَۚ (١٢٣)

123. Âd da (Hûd’u yalanladı ve O’nu yalanlamakla bütün) rasûlleri yalanlamış oldu.

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ هُودٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ (١٢٤)

124. Kardeşleri Hûd onlara şu tebliğde bulunmuştu: “Allah’a gönülden saygı duymalı ve O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından sakınmalı değil misiniz?

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌۙ (١٢٥)

125. “Şüphesiz ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِۚ (١٢٦)

126. “O halde artık Allah’tan korkun, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَۜ (١٢٧)

127. “Ben, bu davetim karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretimi verecek olan ancak Âlemlerin Rabbi’dir.

اَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ اٰيَةً تَعْبَثُونَۙ (١٢٨)

128. “Böyle, gösteriş ve eğlence olsun diye her yüksek yere anıt gibi binalar dikip duracak mısınız?

وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ (١٢٩)

129. “Kendiniz için de dünyada ebedî kalacakmış gibi hep böyle sağlam köşkler, kaleler mi inşa edeceksiniz?

وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَۚ (١٣٠)

130. “Elde ettiğiniz her şeyi başkalarının hukukunu hiçe sayarak hep zorbalıkla mı elde edeceksiniz?

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِۚ (١٣١)

131. “Artık Allah’tan korkun, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

وَاتَّقُوا الَّذِ۪ٓي اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَۚ (١٣٢)

132. “Korkun O Zat’tan ki, size bildiğiniz bunca nimetleri verdi.

اَمَدَّكُمْ بِاَنْعَامٍ وَبَنِينَۙ (١٣٣)

133. “Size bol bol evcil hayvanlar ve evlâtlar bahşetti.

وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ (١٣٤)

134. “Ayrıca bağlar, bahçeler ve akıp duran su kaynakları da.

اِنِّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍۜ (١٣٥)

135. “Gerçekten ben, çok müthiş olacak bir günde başınızda patlayacak bir felâketten endişe ediyorum.”

قَالُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَۙ (١٣٦)

136. “Hûd,” dediler, “bize ister böyle nasihatlarda bulunmuşsun ister hiç bulunmamışsın, bizim için fark etmez.

اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّلِينَۙ (١٣٧)

137. “Bizim tuttuğumuz bu yol, eskiden beri atalarımızın takip edegeldiği âdetlerinden başka bir şey değildir.

وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَۚ (١٣٨)

138. “Bundan dolayı biz, öyle dediğin gibi cezalandırılacak falan da değiliz.”

فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنَاهُمْۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٣٩)

139. Böylece Hûd’u yalanladılar ve neticede Biz de kendilerini helâk ettik. Bütün bu olup bitenlerde hiç kuşkusuz çok önemli bir ibret vardır. Doğrusu, o halkın çoğu mü’min değildi.

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ۟ (١٤٠)

140. Şüphesiz ki senin Rabbin, O’dur Azîz, O’dur Rahîm.

كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَۚ (١٤١)

141. Semûd da (Salih’i yalanladı ve O’nu yalanlamakla bütün) rasûlleri yalanlamış oldu.

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ (١٤٢)

142. Kardeşleri Salih onlara şu tebliğde bulunmuştu: “Allah’a gönülden saygı duymalı ve O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından sakınmalı değil misiniz?

اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌۙ (١٤٣)

143. “Şüphesiz ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِۚ (١٤٤)

144. “O halde artık Allah’tan korkun, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَۜ (١٤٥)

145. “Ben, bu davetim karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretimi verecek olan ancak Âlemlerin Rabbi’dir.

اَتُتْرَكُونَ فِي مَا هٰهُنَٓا اٰمِنِينَۙ (١٤٦)

146. “Siz, burada konfor ve güven içinde kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?

فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ (١٤٧)

147. “Bağlar ve bahçeler içinde, su kaynaklarının başlarında.

وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌۚ (١٤٨)

148. “Ekinler, bostanlar, dalları kırılacak derecede yüklü salkımları sarkan hurmalıklar içinde.

وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَۚ (١٤٩)

149. “Ve bu düşünceyle mi dağlarda ince ince işlenmiş lüks evler yontuyorsunuz?

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِۚ (١٥٠)

150. “Artık Allah’tan korkun, O’na isyandan sakının ve bana itaat edin.

وَلَا تُطِيعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِفِينَۙ (١٥١)

151. “O her işi aşırılık olanların isteklerine uymayın.

اَلَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ (١٥٢)

152. “İşi gücü dünyada bozgunculuk çıkarmak olan ve düzeltme adına hiçbir şey yapmayan o kimselerin.”

قَالُٓوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَۚ (١٥٣)

153. “Salih,” dediler, “sen, büyülenmiş birisin.

مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۚ فَأْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (١٥٤)

154. “Hem bizden bir farkın yok ki, sen de bizim gibi bir beşersin. Eğer bu söylediklerinde doğru isen, haydi bir işaret, bir delil göster de görelim.”

قَالَ هٰذِهِ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍۚ (١٥٥)

155. “İşte,” dedi Salih, “(Allah’ın size mucizesi olarak) bir dişi deve. (*) İçme suyunuz, nöbetleşe olarak bir gün onun, bir gün de sizin.

~Açıklama~

(*) Dişi deve hakkında daha fazla bilgi için bkn.A’râf Sûresi/73,not 15; Hûd Sûresi/64.

وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥٦)

156. “Sakın ona bir fenalık yapayım demeyin. Yoksa çok müthiş olacak bir günde bir felâket başınıza çöküverir.”

فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نَادِمِينَۙ (١٥٧)

157. Ama (deveye daha fazla katlanamayarak,) sonunda onu vahşice boğazladılar; ne var ki, çok geçmeden yaptıklarına pişman oldular.

فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٥٨)

158. Çünkü (kendilerine haber verilen) o felâket onları yakalayıverdi. Bütün bu olup bitenlerde hiç kuşkusuz çok önemli bir ibret vardır. Doğrusu, o halkın çoğu mü’min değildi.

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ۟ (١٥٩)

159. Şüphesiz ki senin Rabbin, O’dur Azîz, O’dur Rahîm.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

45-] Nûr Sûresi [35-64] Furkan Sûresi [1-62]

24.Nûr Sûresi [35-64] اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍۜ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٍ۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌۙ (٣٥) 35. Allah,göklerin ve yerin … Devamını oku