118-) Eskiden dalâlet cehaletten gelirdi şimdi fenden ve ilimden geliyor

Eskiden dalâlet cehaletten gelirdi ve izalesi kolaydı. Fakat dalâlet şimdi fenden ve ilimden geliyor, dolayısıyla izalesi müşküldür. (Mektûbât, “5. Mektup”; Emirdağ Lâhikası I.) CEHALETTEN KAYNAKLANAN DALÂLET, İLİMDEN KAYNAKLANAN DALÂLET Günümüzde özellikle kitle haberleşme ve bilgi edinme vasıtalarının çok gelişmiş olması sebebiyle bilgi edinme hem kolaylaşmış, hem de ayağa düşmüş bulunuyor. İnsan da, çevreye kendi penceresinden bakma temayülünde bir varlık olduğu … Devamını oku

117-) Mutlak hakikatleri görmek ve ihata etmek için Kur’ân gibi küllî nazar gerekir.

“Mutlak hakikatler, görme sahası sınırlı gözler veya bakışlarla ihata edilmez. Böyle bir ihata için Kur’ân gibi küllî nazar gerekir.” [Şualar, “2. Şua, 1. Makam, 1. Meyve; 11. Şua, 10. Mesele”] Çoğu insanların anlayamadığı ve dolayısıyla inanç ve öğrenme adına büyük hatalara düşmesine sebep olan gerçeklerden biri de budur. İnsan, bütün kabiliyetleriyle sınırlı bir varlıktır. Özellikle maddî veya fizikî ya da … Devamını oku

116-) İnsanı dalâletlere sürükleyen sebeplerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile İsm-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı iken insan, bunları birbirine karıştırıp, mercîini kaybeder.

“İnsanı dalâletlere sürükleyen sebeplerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile İsm-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı iken insan, bunları birbirine karıştırıp, mercîini kaybeder. Aynı şekilde, Kudret’in gerekleri ve tecellileriyle Hikmet’in gerekleri ve tecellileri bir değildir. Dolayısıyla birinin gereği ve neticesi diğerinde aranmaz. Yine, sebepler dairesi ve bu dairenin gerektirdikleri ile itikad dairesinin ve Tevhid’in gerektirdikleri aynı değildir. Öyleyse, bir dairenin gerektirdiği diğerinden istenmemelidir. Bunun gibi, Kudret’in alâka, tecelli … Devamını oku

115-) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) en büyük bir mûcizesi

Hz. Muhammed’in (s.a.s.) en büyük bir mûcizesi, Kur’ân-ı Hakîm’in ulviyetine en sadık bir delil, hakkaniyetine en açık bir bürhan ve mûcizeliğine en kuvvetli bir alâmet şudur ki: Kur’ân ve Peygamber Efendimiz, kısaca İslâm, kâinatta tecelli eden bütün İlâhî İsimler’in en yüksek mertebedeki tecellilerinin mazharı olarak Tevhid’in bütün şubelerini ve mertebelerini, yüce İlâhî hakikatleri ve Allah’ın İsimleri’nin (Esmâ-i Hüsnâ) … Devamını oku

114-) Korkmakla din rüşvet verilmez

Korkmakla din rüşvet verilmez. Korku ve zaaf, haricî tesirleri yüreklendirir. (Sünuhât) Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden bu yana pek çok aydın, Batı’nın bize dinimizden dolayı düşman olduğu, hattâ onunla bağımızı gevşetirsek, koparırsak, Batı’nın düşmanlığından kurtulabileceğimiz vehmine kapılmış ve bunu bir iddia olarak zaman zaman seslendirmişlerdir. Oysa Batı’nın özellikle Müslümanlarla münasebetlerinde koyu birer dindar (Hıristiyan) gibi davranan idarecileri, Hz. Bediüzzaman’ın ifade buyurduğu gibi [..] bizi İslâm’dan, … Devamını oku

113-) Kıymet ve ehemmiyet, keyfiyete bakar

Kıymet ve ehemmiyet, kemiyet veya çokluktan çok, keyfiyete bakar. Bu sebeple, kâfirlerin çokluğu mü’minlerde ümitsizliğe sebep olmamalıdır. (Lem’alar, “17. Lem’a, 6. Nota”) Bir dinin veya sistemin ya da ideolojinin kıymeti onun taraftarları veya mensuplarının çokluğunda yatmadığı gibi, hattâ bir insanın kıymeti bile, çok defa onun güzel amellerinin çokluğuna bakmaz. Küfrün hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Cenab-ı Allah da, kâfirlere küfürleri sebebiyle kıymet vermez. Esasen küfür, derecesine … Devamını oku

112-) Kâfirlerin Müslümanlara ve ehl-i Kur’ân’a düşmanlıklarının sebebi

Kâfirlerin Müslümanlara ve ehl-i Kur’ân’a düşmanlıkları, küfrün gereğidir. Çünkü küfür, imana zıttır. (Mesnevî-i Nûriye, “Hubab”.) Hz. Bediüzzaman’ın ifadeleriyle, “Küfür ile imanın ortası yoktur.” (Emirdağ Lâhikası II.) ve küfür ile iman, asla te’lif edilemez. Küfür ile iman birbirine zıt olduğu için özellikle bilerek küfreden kâfirler, mü’minlere, Müslümanlara, daha da öte, Allah’a, iman ve İslâm’a düşmandırlar. Çünkü bu düşmanlık, bizzat küfrün mahiyetinde vardır … Devamını oku

111-) Yahudi ve Hristiyanları Dost Edinip Edinmeme

Din’in hükümlerini uygulamada kasten ihmalkâr davranmakla veya kendilerine bir şekilde benzemeye çalışmakla kâfirlere yanaşmak mümkün olmaz. Çünkü aradaki boşluk, pek derindir; imanla küfrün ortası yoktur. (Mesnevî-i Nûriye, “Habbe”) Kur’ân-ı Kerim’de “Milletlerine tâbi olmadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar asla senden razı olmayacaklardır.” (Bakara Sûresi/2: 120) buyrulur. Âyet-i kerimede ‘din’ yerine ‘millet’ kelimesinin kullanılması onu anlamada çok önemlidir. Din kelimesi veya kavramı, mücerret bir kavramdır ve … Devamını oku

110-) Elfâz-ı küfür

“Elfâz-ı küfür”, yani “küfür gerektirici sözler” denilen sözleri söylemiş olmak, insanın kâfirliğinden kaynaklandığı kesin olmadıkça bir insanı kâfir yapmaz. (Sünuhât) Bazı âyetler ve hadis-i şerifler mutlak olduğu, yani kişiler, şartlar veya başka vasıflarla sınırlanmaları mümkün bulunduğu veya belli bir kişiye veya kişilere, şarta veya şartlara ait olduğu halde küllî, yani her zaman, her şartta ve herkes … Devamını oku

109-) Küfrü ve sövgüyü hayal etmek küfür ve sövme değildir

Küfrü ve sövgüyü hayal etmek küfür ve sövme değildir; küfür ve sövgü birer hüküm iken, hayal etmek hüküm olmaz. (Sözler, “21. Söz, 2. Makam; 1. ve 5. Vecih”; Lem’alar, “13. Lem’a, 6. İşaret”) Bilhassa vesveseye müptelâ bir insan, şeytanın dürtmesiyle içinden mukaddes şeyleri inkâr etmek veya onlara küfretmek geçer. Sonra gerçekten inkârda bulundum, gerçekten küfrettim, sövgüde bulundum … Devamını oku